Halim KAYA: Mehmed Genç hakkında…

MEHMET GENÇ

-Bir Alimin Hayatı ve İlim Serencamı-

 

Halim KAYA                                                                                                                                      

26.09.2022

 

Mehmet Genç -Bir Alimin Hayatı ve İlim Serencamı-” adlı kitabı görünce Mehmet Genç’in kendi yazdığı kitap diye ne olduğunu, neler yazdığını incelemeden hemen aldım. Çünkü daha önceden çok sayıda yazardan ilmi vukufiyeti ve yazdığı “Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi 1” kitabı ile Mehmet Genç’in kendisi hakkında çok övgü dolu şeyler okumuştum. Ancak bu dikkatsizlik beni Prof. Dr. Abdullah Mesud Küçükkalay’ın yazmış olduğu Mehmet Genç Bir Alimin Hayatı ve İlim Serencamı” adlı kitabını okumaya kaderin bir tecellisi olarak sevk etti. Prof. Dr. Abdullah Mesud Küçükkalay da benim gibi İmam Hatip Lisesi Mezunu ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde Maliye okumuş birisi olmasıyla da bir tevafuk gerçekleşmiş oluyor.

Kitap İstanbul’da 2022 yılında birinci baskısını yapmış, kitap beş yüz kırk üç sayfadan ibarettir. Ötüken Neşriyatın yayınladığı Prof. Dr. Abdullah Mesud Küçükkalay’ın yazmış olduğu Mehmet Genç Bir Alimin Hayatı ve İlim Serencamı” adlı kitabı; yazarın özgeçmişinin verildiği kısa bir yazı ile başlıyor, on iki başlık altında toplanan muhteviyatı; “Teşekkürname”, “Giriş”, “Giriş Hac Yolunda Alim Bir Karınca”, Mehmet Genç’in Eserleri ve Yazma Süreci Üzerine”, “Mehmet Genç’in Bilim Felsefesi ve Metodolojisi”, “Mehmet Genç’te Sosyal Bilimler: İktisat, Tarih ve İktisat Tarihi”, “Ekoller Bağlamında Mehmet Genç ve Öznelliğine Dair”, Mehmet Genç’in Bilimsel Keşif ve Katkıları Üzerine”, “Sonuç Yerine: Türk-İslam Ahlakı ve Osmanlı’nın Ruhu”, “Mehmet Genç Kronolojisi”, “Fotoğraflarla Mehmet Genç”, “Bibliyografya” başlıklarıyla içindekiler kısmında sıralandıktan sonra bir Mehmet Genç resmi ve biri anonim birisi de Mehmet Genç’e ait olan sözle kitaba başlıyor.

Mehmet Genç’in yazmış olduklarına karşı hissettiği ilk olumsuz bakışların nasıl değiştiğini ve bu değişiklikten sonra yazdığı makaleleri her okuyuşunda başka bir mana halkasının açıldığını uzun uzun anlatan Abdullah Mesud Küçükkalay, Mehmet Genç Hoca için ilk karşılaşmalarında kendisinde bıraktığı intibaı “İnsanların sadece gülmek istedikleri zaman tebessüm ettiklerini oysa Mehmet Genç’in yüzünün, o sadece tebessüm etmek istemediği zaman tebessümünü kaybettiğini de sonradan anlayacaktım.” (S:23) diyerek ortaya koyarken onun insanları incitmek istemeyen bir ruh haline sahip olduğunu yüzünden devamlı tebessümün eksik olmadığını ifade etmektedir. Abdullah Mesud Küçükkalay Mehmet Genç’i tanıdıkça artık “Mehmet Genç, kendisine yaklaştıkça küçülmeyen, aksine büyüyen bir karakterdi.” (S:23) Bu tespit çok önemli insan hayatta nice büyük insanlar ile karşılaşır ki onu yakından tanıdıkça hayal kırıklığına uğrar. Çünkü “Uzaktan davulun sesi hoş gelir.” Ancak onu dinlemeye maruz kalınca eğer bir melodisi ve ritmi yoksa bir zaman sonra gürültüye dönüşür. Abdullah Mesud Küçükkalay, Mehmet Genç Hoca ile dostluk geliştirebilmek için adeta bir şeyhe bağlanmak isteyen mürid gibi imtihan tabi tutulmuş, eşikte iki yıl bekletilerek t5est edilmiş kendi deyişi ile ilimin nasıl birine verileceği, ilim yolundaki sabrı denenmiş ve nihayet iki yıl sonra seyri sülukunu tamamlayarak dergâha kabul edilmiş, beklediği iltifata tabi olmaya başlamıştır.

Abdullah Mesud Küçükkalay kendisini Mehmet Genç biyografisini yazmaya iten sebepleri sıralarken “Şayet dünyanın başka ülkelerinde olduğu gibi bizim kültürümüzde de biyografi yazma geleneği yaygınlaşmış olsaydı, şimdi elimizde yüzlerce biyografi bulunacak ve bizler, bizden öncekilerin ne yaptıklarını, nasıl çalıştıklarını, katkılarının neler olduğunu ve hayatlarının ayrıntılarını bilme fırsatına ulaşmış olacaktık.” (S:38-39) tespitini yaparak bir eksikliği ortaya koymaya çalışmış ve kitabını yazmaktaki ilk amacının “… tarihe not düşerek bundan yüz, belki iki yüz yıl sonra Mehmet Genç ismini işiten insanların onun yaşamı, bilimsel serüveni ve bilgiye yaptığı katkılar hakkında derli toplu bir kaynağa ulaşmalarını sağlamak” (S:38) olduğunu bu amacın uzantısı şeklindeki ikinci amacının “Mehmet Genç’in ne yapmak istediğini, problemlerinin ne olduğunu, bu problemleri çözmek için hangi yöntemleri izlediğini, araştırma rotasının hangi zaviyelerden geçtiğini ve bilimsel bulgularının neler olduğunu şerh ederek, herkesin bir şekilde bildiği ama çoğu kimsenin derinliğine nüfuz edemediği ya da etmekte zorlandığı bu huşuları bir kitap ölçeğinde göstermek” (S:39) olduğunu ve üçüncü amacının da “Mehmet Geç gibi bir düşünce virtüözünü ve bir alimi, her tanıyanın birkaç sayfalık bir yazı ile onu anlatma çabasından kurtarmak ve onun hakkında herkesin müracaat edebileceği kalıcı bir eser meydana getirmektir.” (S:39) olduğunu ortaya koymuştur. Abdullah Mesud Küçükkalay’ın yazmış olduğu Mehmet Genç biyografisinin önemini izah etmeye gerek bile olmadığını ifade ettikten sonra üçüncü amaçtaki ifade ettikleri her ne kadar yazar açısında bir amaç olsa da diğer insanlar açısında aynı anlama gelmeyebilir çünkü bazen bir satır yazı veya iki kelimelik söz bile koca koca kitaplardan daha etkili işlev görebilir. Bunun için Mehmet genç hakkında birkaç sayfalık yazılar yazanlar ve yazacaklar bu kendilerine konulmuş bir engel gibi düşünmemelidirler. Abdullah Mesud Küçükkalay’ın “Türkiyede’ki biyografi yazma geleneğindeki eksikliğin bir nebze olsun aşılmasına katkı sağlaması ve Mehmet Genç’in her yönüyle tanınması için bu biyografi çalışması bir başlangıç olması ile de öneme sahiptir.” (S:39-40) söylediği bu cümledeki Mehmet Genç hakkındaki tespitine katılmakla birlikte Türkiye’deki biyografi yazma geleneği eksik değil, yaygın bir usul olmamakla birlikte daha önceleri gayet etraflıca biyografiler de yazılmıştır. Hemen benim aklıma gelen isimler Beşir Ayvazoğlu ve Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar’dır.

Abdullah Mesud Küçükkalay Mehmet Genç’in doğduğu büyüdüğü ortamı anlatmak için yazdığı “Hac Yolunda Alim Bir Karınca” bölümünde Mehmet Genç’in köyünü öyle bir tasvir etmiş ki sanki sözlü bir tablo çizmiştir. Kendisi bir iktisatçı olan Abdullah Mesud Küçükkalay bir edebiyatçıdan daha güzel bir betimleme yapmıştır. Okurken sanki köyün tablosu gözlerimin önündeydi, sözleri ezberimdeydi, yarım saat ya da bir saat sonra bir arkadaş ile sohbet ederken Abdullah Mesud Küçükkalay’ın Mehmet Genç’in köyünü tasvir ettiği cümleleri olduğu gibi aktarmış ve şeker hastalığından dolayı pek hafızası kuvvetli olmayan ben bile kendime şaşırmış ve arkadaşa ‘bak cümleleri bile ezberlemişim’ diyerek hayretimi ifade etmiştim.

Mehmet Genç, Ağabeyi Miktat Mutlu Genç’in kendi oğlu Mehmet Genç’in yeğeni Tonguç Yücel Genç’e anlattığına göre babası cezaevindeyken 1932 yılında dünyaya gelmiş ancak aile onu 1934 yılında nüfusa kaydettirmiştir. Mehmet Genç resmi kayıtlara göre “… bu küçük çocuk 1934 yılında nüfusa Artvin ilinin Arhavi kazasının [ilçesi] Ciğeryazen köyünün25 numaralı evine, cilt 5 ve sayfa numarası 22 olarak kaydedilmiş” (S:59) Babası Ali’nin cezaevinden çıktığı 1938 yılında dört yaşındadır.

“Ali Genç’in hayatının 4,5 yılı hapiste geçmişti fakat 4,5 yıllık mahpus hayatı onda hiç beklemedik bir şekilde noktalanmış, hadis, tefsir gibi ilimlere ve Arapçaya vakıf profesyonel bir vaiz olarak çıkmıştı.” (S:60) Hapis hayatı şer gibi gözükse de Mehmet Genç’in babasında hayırlı bir şekilde gerçekleşmiş ve o mütedeyyin adam için hapis hayatı “bir tür medrese olmuş”tur. “Sıradan bir köylü olarak girdiği hapisten, ilim tahsil etmiş bir medreseli olarak çıkmıştır.” (S:60) Mehmet Genç babasınadan etkilenmesini “… babam oradan [hapisten] bir din alimi olarak çıktı ve benim de zihni hayatımda önemli rol oynadı. (…) Dini bilgiler ile tanışmam babamın sohbetlerine kulak misafiri olmam ile birlikte başladı.” (S:61) ifadeleriyle anlatmaktadır.

Mehmet Gen çok şaslı bir çocuktu kendisinin okumasını isteyen ve bunun için “… annesi Hatice Hanım Mehmet’in okumasını istiyordu. Hatta İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde ve mülkiyede okuduğu yıllarda Mehmet’in yaz taili için köye gelerek çalışmasını ve bağ bahçe işlerinde babasına yardımcı olma niyetini örselemek için kendisi ve diğer çocuklarını biraz fazla çalıştırır ve Mehmet’in ilim tahsil etmesi ve köye gelmemesi için gerekli önlemleri gizliden gizliye al[an].” (S:63) bir annesi ve İstanbul’da öğretmen olarak göreve başlamış ve “[Mehmet Genç] ne zaman maddi olarak başı dara düşse, ağabeyi Miktat Mutlu yardımına koşacak, hatta bazı zamanlarda maaşının çok büyük bir bölümünü, okulunu bitirmesi gerektiğine inandığı kardeşi Mehmet’e yollayacak” (S:63) bir ağabeyi vardı. Hemen hemen orta halli Türk ailelerinin hepsinde başarılı aile ferdinin tahsili için kendi hayatını feda eden bir aile ferdi vardır. Bizim ailede de Anne ve babamdan sonra ve onlardan daha önemli olan çok da zeki olmasına rağmen kız kardeşim Saliha’nın bizler için tahsil hayatını feda edişini hiç unutamam.

Abdullah Mesud Küçükkalay çok haklı olarak Mehmet Genç’in Lise toplam ortalama bitirme notu olan 73 ve ders başı notlarına bakarak Mehmet Genç’in başarılı bir öğrenci olarak görülmeyebileceğini ifade ederek “… dünya tarihin büyük düşünürlerinin neredeyse kahir ekseriyetinin hayatında bu tür ironilere rast gelmek mümkündü. Kimileri başarısız bir öğrenci olmuş, kimileri okulu reddederek kendisini yetiştirmiş, kimileri hocalarını ve okullarını reddetmiş, kimilerinin ise okuma sürecindeki ilişkileri hep okullarının onlara dikte ettiği ritüellerin dışına çıkmıştı. Hatta birçoğunun bir dahi olduğu anlaşıldıktan sonraki garip yaşam biçimleri ve aldıkları kararların sıra dışılığı hayatları boyunca devam etmişti.” (S:71) ifadeleriyle Mehmet Genç’in bir dahi olduğunu ihsas etmektedir.

Ahmet Faruk Çağlar ile 22 Temmuz 2015 tarihinde yapmış olduğu söyleşide Mehmet Genç “bir yazarı okumak için onun dilini bilmek, o dilde okumak gerekir. (…) Sonra anladım ki, bir düşünceyi dilden koparmanın imkânı yok.” (S:73) diyecek ve başka fikirler aktarılan düşüncelerin o düşüncenin aslı olmayacağına, tercüme edenin anladığı bir meal olacağına işaret etmiştir. Bizim de kanaatimiz odur ki her yazar okuyucunun anladığını yazar, her okuyucuda aynı yazardan aynı manayı çıkaramaz. Buna bir de dil farklılığı eklenince o dilin kelimelere yüklediği kültürel manayı ancak o dilde okurken anlayacak olan okuyucu farklılığında buna eklersek fark gitgide büyümektedir.

Mehmet Genç Mülkiye mezunu olduğu halde Osmanlı Maliyesi ile ilgili çalışmalar yaptığı için hiç dikkate alınmamış, görmezden gelinmiş, sahip çıkılmamış, bu çalışmalar hakkında yapılacak bir konuşmaya müsaade edilmemiştir. Daha sonra asistanlık için başvurduğu Mülkiye’nin “Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ne başvurdum o zaman. Beni almadılar. Cuma Namazına gidiyormuşum. Bunu tehlikeli buldular.” (S:78) ideolojik ilmi bir taraf olduğunu ve körlüğünü ortaya koymaktadır.

Mehmet Genç, Fransız Kültür Ataşeliğinin ilan ettiği Eğitim Bursuna başvurmuş, mülakatta bilgi sosyolojisi, zihin ürünlerinin sosyolojik ve sosyal determinasyonlarını bulmak istediğini anlatınca Ataşelikten kendisine forma idari sosyoloji konusunda araştırma yapacağını yazarsa kabul edileceğini, Fransa’ya gidince istediği konuyu çalışabileceği söylenmesine rağmen o kendi istediği konuyu yazdı. O “İleride benzer bir tavrı, doktora tezi çalışmaları sonucunda kendi çalışmasından tatmin olmadığı için, doktora tezini yazmamak şeklinde farklı bir mecrada sergileyecekti.” (S:84) Abdullah Mesud Küçükkalay, Mehmet Genç’in bu davranışlarını “Türkiye’deki akademisyenlerin çoğu tarafından anlaşılması güç davranışları olarak kalacaktı” diyerek herkesin Mehmet Genç’in gösterdiği davranışı gösteremeyeceğini “Bu tutumlar, Genç’in bilimsel doygunluğa ulaşma konusunda gösterdiği ilginin tezahürleri” oluğu, bu akademik doygunluk konusunda Mehmet Genç’in gösterdiği titizliğin onun sonraki akademik hayatında “Kılı kırk yaran bir titizlikle, mükemmeliyetçi ve teorik bulgulara endeksli yazılarını hacmi, iktisat tarihine yeni girmiş toy bir akademisyen için, şaşı bir bakışla, bu nedenle sayıca az görüneceği”ni, ancak bütün bunların nedeni olarak “Mehmet Genç, karakterinin tutarlı, ilkeli ve sağlam olmasını istiyor, böyle olmanın kendisine maddi ve manevi bedeller ödeteceğini, paradokslara bulanmış bir kişiliğin, yapmayı düşündüğü şeyler için aşılması imkansız bir engel olduğunu da çok iyi biliyordu.” diyerek Mehmet Genç’in “Eylem ve düşünce uyumunu” sağlamaya çok dikkat ettiğini vurgulamakta, Mehmet Genç’in bu davranışlarını Batılı bilim adamlarının bilinçli tercihleriyle seçtikleri hayat tarzlarının yapmaya çalıştıkları şeyler için yaptıkları tercihlerin gerekliliklerine içtenlikle inanmalarına bezediğini ifade etmektedir.

Mehmet Genç Liseden arkadaşı Mehmet Çavuşoğlu ile İstanbul’da Beyazıt’taki büyük çınarın altında buluşmaya gittiğinde Mehmet Çavuşoğlu yanında Erol Güngör’ü de getirmiş ve Mehmet Genç’e bakarak “Bu Erol, Erol Güngör çok sevdiğim bir arkadaşımdır.” (S:86) diyerek ilk kez tanıştırır. Bu tanıştırma sonunda Mehmet Genç ile Erol Güngör arasında Erol Güngör’ün vefat ettiği 1983 yılına kadar 25 yıl sürecek olan bir arkadaşlık başlamıştır. Hemen hemen her gün en az bir kere görüşerek. Konuşmadan anlaşan iki kişiydiler. Bir kelime ile sayfalar dolusu aktarım yaparak. “Erol milli kültürün denizinde yaşıyor, teneffüs ediyordu. Milli kültürün denizinde yüzer, üzerinde yürür, balık gibi orada yaşardı.” (S:88)

Abdullah Mesud Küçükkalay Mehmet Genç’in doktora tezine başladığında kafasında üç problem olduğunu, bunlardan birincisinin “Osmanlı Devleti’nin yükselişinin mucizevi niteliğinin arkasındaki dinamiklerin” (S:97) ne olduğu, ikincisi ise “Osmanlı Medeniyetinin Batı’nın ekonomik ve siyasal olarak yükselişi karşısında göstermiş olduğu refleksin nedenleri ve dinamikleriydi.” (S:98) üçüncüsünün de “Osmanlıların, muazzam ilerleme gösteren Batılı devletler karşısında yavaş yavaş ve kendi sistemlerinden en az taviz vererek geri çekilmesinin dinamiklerinin neler olduğu” (S:98) şeklinde sıralar.

Mehmet Genç doktora tezini Osmanlı vakanüvislerinin yazmış olduğu tarih kronikleri kitaplarından ve seyyahlar, elçi, konsolos, tüccar ve diğer misyonlar gibi yabancı kişilerin yazmış olduğu seyahatnameler, raporlar, muhtıralardan yararlanarak Osmanlı arşivine girmeden yazılı kaynakların bulunduğu kütüphanelerde yapabileceğini düşünüyor, bunun için İngilizce öğrenmesi gerektiğine karar verince her şeyi bir kenara bırakarak altı ay içinde ileri derecede İngilizce öğreniyor ve nihayet 1962 yılında başlayabildiği tezine 1965 yılına kadar tam üç yıl yaptığı uzun okumalar sonunda elde ettiği bilgilerin önemli olsalar da sadra şifa bilgiler olmadığına, tezini çözecek Osmanlı arşivinden başka kaynak kalmadığına karar verince “… akademik unvan edinmeyi bir kenara itti ve zihnini meşgul eden meseleleri çözme yolunu tercih ederek Başbakanlık Arşiv Genel Müdürlüğü’nün o zaman ki genel müdürü Mithat Sertoğlu’nun imzasını taşıyan 03 Mayıs 1966 tarih ve 5/480 numaralı izni ile Osmanlı arşivine girdi.” (S:103) Erol Güngör’ün yardımıyla lise yıllarında öğrendiği Osmanlıcasına rağmen okumaktan korktuğu Osmanlı arşivine ait siyakat ve divani yazıları iki aylık bir gayretin sonucunda okumayı öğreniyor. “[Mehmet Genç]; her doktora tezi yazan araştırmacının başına gelebilecek akademik bir formaliteyle, resmi doktora tez süresinin bitimiyle karşı karşıya kaldı. Aslında sıradan bir tez yazarak, çalıştığı konuyla ilgili bir şeyler karalayarak tezini tamamlaması mümkün görmesine rağmen Genç böyle yapmayı reddederek tezini bitirmeme ama çalışmalarını sürdürme kararı almıştı. Doktorasını kendi isteğiyle tamamlamamış olması Genç’in maddi imkansızlıklarla karşı karşıya kalmasını da beraberinde getirmişti. Ama o bunu hiç önemsememişti. Ona göre şayet ilmin tadını almışsanız, bunlar hiç önemli olmazdı. İnsan parasızlığa da katlanabilirdi, ilimin unvanlarda gizli olduğunu sananların istihfaflarına da…” (S:106) 1965 yılında girdiği Osmanlı arşivindeki incelemelerini sürdüren Mehmet Genç’in bir yıl sonra resmi doktora tez süresi bittiği için asistanlıkla olan ilişkisi de bitmiştir. Asistanlıktan ayrılması dolayısıyla maaşı da kesilen Mehmet Genç’in İstanbul’da kalarak ilmi, çalışmalarına devam etmesi için bir gelirinin olması gerekiyordu. Kendisini çok seven hocası Ömer Lütfi Barkan onun bu problemini İktisat Tarihi Enstitüsünde iktisat tarihi uzmanlığı kadrosunun kendisine verilmesini sağlayarak çözmeye çalışmış, Mehmet Genç’de 1965 yılından 1982 yılına kadar tam on yedi yıl (S:107) bu kadroda çalışarak ilmi araştırma çalışmalarına devam etmiştir. Mehmet Genç doktora tezini edindiği bilgilerin yeterli olmadığını düşünerek hocası Barkan’ın “yaz getir, ben tamam olarak kabul edeceğim” demesine rağmen yazmamasının sebebini daha sonra şöyle açıklıyordu; “İyi ki olmadı diyorum, çünkü kötü bir şey yazdığın zaman o kötü şey sizden çıkar sonra size hâkim olur ve o kalite düşüklüğünü aşmak ondan sonra çok zor olur.” (S:108) Şimdi kendisinin yazdıkları eksik olmasına rağmen kabul edeceğini söyleyen bir Hoca’nın olmasına rağmen maaşının kesilmesi pahasına bunu Mehmet Genç gibi yapacak birinin çıkması bana pek olacak iş değil gibi geliyor.

31 Mart 972 yılında Bankacı Nazan Tanöver ile evlenen Mehmet Genç’in büyük kızı Zeynep, Abdullah Mesud Küçükkalay’a göre “1972 yılın başlarında Mehmet ve Nazan çiftinin ilk çocukları” (S:116) olarak dünyaya gelmiştir. Ancak bu doğum tarihinde bir yanlışlık olsa gerek çünkü 31 Mart 1972 yılında evlenmiş bir çiftin 1972 yılının başlarında bir çocuklarının olması eğer problemli bir erken doğum olmadı ise pek tıbben mümkün gözükmemektedir. Ya Mehmet Genç ve Nazan Tanöver evliliği 31 Mart 1971 yılında gerçekleşti ya da kızları Zeynep 1973 yılında doğdu. Ancak Abdullah Mesud Küçükkalay’ın kitabın sonuna doğru eklediği “Mehmet Genç Kronolojisi” bölümünde 468. Sayfada Zeynep’in doğum günü 31 Ekim 1972 olarak verilmiş, bu doğum tarihine göre evlilikten yedi ay sonra doğumun gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Ancak doğum Abdullah Mesud Küçükkalay’ın ifade ettiği gibi 1972 yılının başı değil ikinci yarısının sonlarına doğru ya da başka bir ifade ile yılın dördüncü çeyreğinde gerçekleşmiş olmaktadır. Tıbben de yedinci ayında olması dolayısıyla en son süreler dikkate alınacak olursa yedi aylık bir erken doğum söz konusu gibi gözükmektedir. 03 Nisan 1972’den 30 Eylül 1973 yılları arsında yedek subay olarak askerliğini fa eden Mehmet Genç’in, askerlikten hemen sonra Annesi Hatice Hanım 1974 yılında vefat etmiş, ikinci kızı Elif Süreyya 05 Şubat 1974 tarihinde dünyaya gelmiştir. Askerlikten sonra çalışmalarına geri dönen “[Mehmet] Genç bu kez çalışma temposunu biraz daha artırmış ve çalışma sürelerini günde yirmi saate kadar çıkarmıştı.” (S:119)

Mehmet Genç “18. Yüzyıla Ait Osmanlı Mali Verilerinin İktisadi Faaliyetin Göstergesi Olarak Kullanılabilirliği Üzerine Bir Çalışma” (S:124) makalesinin 1981 yılında yayınlayan Mehmet Genç bu makale ile “… bu yüzyılın içinde 1760’lara kadar ekonominin ve dolayısıyla sanayi sektörünün tıpkı dış ticaretteki gibi belirgin bir canlanma içinde olduğu, ancak bu tarihten sonra yine belirgin bir gerileme trendi içinde olduğu” (S:126) sonucunu elde etmiştir. Bu makale ile Mehmet Genç’in elde ettiği ikinci bulgu, bir nevi meydan okuma niteliğindeki bir keşifti; o da “… o zamana kadar 18. yüzyıl bir gerileme yüzyılı olarak takdim edilmiş ve bu nedenle bu yüzyılla ilgili araştırmalar sayısal olarak nerdeyse yok denecek seviyede kalmıştı. Buna ilaveten, Osmanlı’nın 18. Yüzyıl ve bu yüzyılın ekonomisi bütünüyle bir gerileme çuvalına koyularak değerlendirilmişti. Oysa rakamlar tam tersini söylemekteydiler.  O halde bu yüzyılın en azından ilk altmış yılında Osmanlı ekonomisinin gerilemiş olduğundan bahsedilmesi son derece yanlıştı. Zira ekonomi büyüme içindeydi.” (S:126)

Mehmet Genç 1983 yılında çok yakın arkadaşı Erol Güngör’ü kaybetti, Mehmet Çavuşoğlu’nu da kaybettikten sonra 1992 yılında ailesinden de ayrıldı ve artık dünyada tamamen yalnız kaldı.Aslında yalnızlık denmez buna bu kitabın önemlice bir kısmın oluşturan Mehmet Genç ile ilgili düşüncelerini söyleyenlerin çokluğuna ve  söylediklerinin niteliklerine bakınca dostunu da çok olduğunu, dostlarının da onu iyi tanıdığını anlıyoruz.  Yine de tek dostu kitapları ve yaptığı arşiv araştırmalarından elde ettiği belge ve bilgiler oldu. Onun yalnızlığı bir alimin yalnızlığıydı. bu yalnızlığı tercih etmeseydi bu gün ki manada Mehmet Genç’ten söz etmek mümkün olmayacaktı. Mehmet Genç iki kere evlenmiş ancak ikisinden de boşanmıştır bu hususta “Günde yirmi saat çalışan bir adam iyi bir eş olamaz.” (S:139) diyerek evliliklerinin yürümemesi sorumluğunu kendisi yüklenmektedir. Mehmet genç 09 Ocak 1995 tarihinde Nurdan Altay Hanım ile ikinci evliğini yapar.2007 yılına kadar 12 yıl sürer (S:141) Mehmet Genç’in bu ikinci evliliği.

Mehmet Genç neden makam ve ödülleri reddettiğini “Bu işe başladığım zaman ilmi ciddiye aldım. Başladığım alan yeni bir alandı. Bu nedenle yapmamam gereken çalışmaları da kendim yaptım. Bu nedenle iş derinleşti ve uzadı. Ben bilimi tercih ettim. İlmi çalışma çok zor bir şey, kolay bir şey değil. Doğrusu insan onu benimsemediği zaman günde yirmi dört saat çalışmak zorunda. Başka şeylere vakit bulamıyor.” (S:146) şeklinde açıklıyor. Abdullah Mesud Küçükkalay onun için “o, aslında kendisinden önce oluşturulması gereken çalışmaları da yapmak zorunda kalmış, tırmanacağı merdiveni kendisi imal eden bir insan gibi, kullanacağı kaynakları da kendisi oluşturmak yolunu tutmuştu.” (S:149) tanımını ve benzetmesini yapmaktadır. Mehmet Genç bir konferans öncesi sunu kadının kendisinden Profesör Mehmet Genç olarak bahsetmesi üzerine yanında oturan Abdullah Mesud Küçükkalay’ın kulağına “kızacağız, benim meşhurluğumun unvan ve ödülleri reddetmek olduğunu bilmiyor” (S:146) diyecektir. Mehmet Genç’e göre “İnsan hangi mesleği, hangi işi yapıyorsa onu bir ibadet titizliğiyle yapmalıydı.” (S:146)

Prof. Dr. Abdullah Mesud Küçükkalay, Mehmet Genç’in “bilinmezi bilmeye hikmeti keşfetmeye” çalışarak geçen atmış yıllık ömrü boyunca yaptığı ilmi çalışmaların semeresi olacak yazı, makale, konferans, sempozyum, sunum, röportaj gibi faaliyetlerinin deşifre edilmiş yazılı metne dönüştürülmüş halde olanları “çok azı sempozyum sunumunun veya bu sempozyumlarda yapılmış açılış ve kapanış konuşmalarının makaleye dönüştürülmesinden oluşan 44 makale çalışmasına , bugün itibarıyla metinleri mevcut olan 16 sempozyum sunumuna, 4 adet çeviriye, metinleri veya video kayıtları ve bugün itibarıyla mevcut olan 19 adet röportaja, 42 konuşmaya ve yurt dışında yaptığı 24 adet konferans ve sunuma imza atmıştı” (S:167) diyerek sıralar ve onun çalışmalarının bunlardan ibaret olmadığını “1970’lerden beri, video kayıt cihazının, dijital fotoğraf makinasının ve internetin bulunmadığı zamanlarda da Genç’in konuşmaları ve sempozyum sunumları bulunduğu gibi, onun yakın zamanlara kadar yapmış olduğu binin üzerindeki konuşmanın kahir ekseriyetinin ne video ya da ses kaydı alınmış ne de bu konuşmaları metin halinde çözümlenmişti.” (S:168) ortaya koyar ve yazılı metni bulunanları kronolojik sıralama ile 17 sayfada bu kitapta tablo halinde yayınlar. Mehmet Genç’in bu kadar çalışmasını az olarak nitelendirenlere karşı verilecek bir cevap olarak Abdullah Mesud Küçükkalay iki neden ileri sürer, bunlardan birincisini Mehmet Genç’in “soyut ve genel yazma isteği ve yazıları arşiv verileri ile mutlaka kantifiye etme çabasının  mükemmeliyetçilikle birleşimi”, ikincisini de Mehmet Genç’in bu çalışmaları yaptığı zamanlarda İktisat tarihi çalışmalarının yok denecek durumda olması dolayısıyla “bütün çalışmalarının dipnotlarda göstereceği referanslarını da kendisi kaleme almak zorunda kalmış, adeta çalışmasının kaynakçalarındaki eserleri de kendisi yazmış” (S:185) olmasına dayandırır. Abdullah Mesud Küçükkalay ayrıca “Genç, kırk senede, kabarık hacimli olmasa da sayısı yirmi beşi bulan, fakat son derece yoğun (condence) yazılar kaleme almıştı.” (S:192) diyerek yazılarının nitelik yönünden çok yüzsek yazılar olduğunu ortaya koymaya çalışır.

Erol Özvar’a göre Mehmet Genç çalışmalarının bir kısmı istisna edilirse çoğu çalışmasını “… ya bir kongre ve sempozyum ya da seminer yoluyla, diğer bir ifadeyle çalışmalarını önce sözlü anlatımı tercih ederek ortaya koymuş olması” (S:191) onun çalışmalarını interaktif dinleyici karşısında test etme fırsatı oluşturmaya çalışmasının bir sonucudur. Gelecek eleştiriler onun sözlü anlattığı fikri olgunlaştıracak, eleştiriler doğrultusunda eksikliklerini ya da anlaşılmayan kısımlarını tamamlayacaktır.

Mehmet Genç her zaman milli bir duygu ile hareket ediyor, eserlerinin kalitesini bu duygudan aldığı destek ile en mükemmeli yakalamak dünyada söz sahibi olmak için yazıyordu. Nitekim “Abdullah Mesud Küçükkalay ve Numan Elibol Genç’in Koşuyolu’ndaki evinde, kaleme almayı planladıkları bir kitap için Genç’in nasıl yazılması gerektiği yönündeki önerisinin imkansıza yakın derece zor olduğunu ifade etmeleri üzerine Genç ‘Sizde hiç milliyetçi bir izzeti nefis, milliyetçi bir hassasiyet yok mu? Keferenin yaptığı çalışmalar gibi bir çalışma kaleme almak için hiç milliyetçi hassasiyetler taşımıyor musunuz?”’ şeklinde manidar bir tepki göstermiştir.” (S:193)

Yazdığı yazıların dili hususunda Abdullah Mesud Küçükkalay “Genç, yazılarındaki her bir kelimeyi tam da ifade ettiği anlamı taşıyacak biçimde yerli yerince kullanıyordu. Bu nedenle onun yazılarının kısaltılması, özetlenmesi, cümle kurgularının adapte edilerek bir başka çalışma içinde yorumlanması imkansıza yakın derecede zordu. Cümlelerinde seçtiği fiiller ihtimalden uzak bir kesinlik ifadesi taşıyordu. İhtimal özelliği taşıyan fiiller ise yok denecek kadar azdı.” (S:197) diyor. Edebiyatçılar kadar dile hâkim olduğunu ve yazdığı yazılardaki bir kelime cümleden çıkardığı zaman sanki örülü bir duvardaki yerinden oynatılan tuğlanın duvarın yıkılmasına sebep olduğu gibi cümlenin anlamının bozulduğu ifade ediliyor.

Mehmet Genç yazdığı teknik makalelerinde kaynakçalardan bahsetmiyordu, ancak eğer kaynakçalardan bahsetse özün özü şeklinde yazdığı makalelerden on, on beş kat daha fazla yer tutacağını (S202) belirten Abdullah Mesud Küçükkalay on binlerce belge incelediğini ve bu belgelerin genel adlarının “Genç, kaleme aldığı teknik makalelerinde maliyeden müdevver defterler, Cevdet iktisat, maliye, belediye ve bahriye, irade-i dahiliye, mesail-i mühimme, başmuhasebe esham, başmuhasebe cebelü bedeli, irade, meclis-i mahsus, tapu tahrir defterleri, irade dahiliye, milli emlak defterleri, irade-i meclis-i vala, kadı sicilleri gibi fon ve tasniflerinde yer alan arşiv kaynaklarını yoğunluklu olarak kullanmıştı ama onun bu makalelerinde de yalnızca bunları kullandığını iddia etmek yanlış olurdu.” (S:203) şeklinde sıralar. Bazen birkaç belgeden tek bir sonuç çıkarır belgelerden bahsetmeden sadece o sonucu yazardı.

Mehmet Genç ilimi çalışmalar yaparken sanki ilmi çalışmalar onun hayatının bir parçası gibi değil de hayatı ilmi çalışmaların bir parçası gibi yaşar ve çalışırdı. Bu konuda “Bilim çok kıskançtır, sizi kimseyle paylaşmak istemez, yeni gelin gibi nazlıdır. Onunla hakkıyla ilgilenmeyene peçesini asla açmaz. Makam ve şöhretin olduğu yerde ise bilim durmaz, orayı hemen terk eder.” (S:210) ve “[İlim], Başka bir işe yönelmenize müsaade etmez. İlim; siyaset, para, ideolojiden, politikadan hiç hoşlanmaz.” (S:210) derdi. Mehmet Genç sanki kendisine Ayeti Kerimelerdeki ve Hz. Peygamberin hadisi şeriflerinden ikazlardan damıtılmış “Şöhret ilmi öldürür” kaidesini kendisine düstur edinmiş hayatına tatbik ediyordu. Mehmet Genç’e göre bilimsel bir veri ortaya koya bilmek için çok kişi tarafından çok farklı araştırmalar yapılmalıydı. O bu konuda “Bilim ferdi değil kolektif bir faaliyettir. Bir sosyal grubun vücut verip yaşatabildiği bir yapıdır.” (S:217) Abdullah Mesud Küçükkalay, Mehmet Genç’in bu kolektiflikle “İlki, bilim insanın yeni buluşlarını eklemleyebileceği, bilgilerden örülmüş bir alt yapının olması, ikinci unsur ise bilim adamlarının ve bilim disiplinlerinin birbiriyle temasta bulunması ve birbirlerine açık olması” (S:217) gerektiğini anlatan iki unsuru kastettiğini ifade etmektedir.

Abdullah Mesud Küçükkalay’ın Mehmet Genç Bir Alimin Hayatı ve İlim Serencamı” adlı kitabında yapmış olduğu tespit ve aktarımlardan Mehmet Genç’in bilim üretmekte özgün olduğu Avrupa’dan neşet etmiş hiçbir bilimsel araştırma metoduyla ilişkisi olmadığı gibi orijinal bir bilim üreticisi olduğunu, bilim üretirken de bilim üretecek metot ve ortam için zaman zaman öneriler getirdiğini, sadece ilim üretip bırakan birisi değil de ilim üretimi için gelecek nesillere bırakılabilecek bir milli usul oluşturmaya çalışan bir yapısının bulunduğunu ifade etmeliyiz.

Mehmet Genç, “Kendimiz kalarak, kafirin de rahlesinden geçerek tarihte de sosyolojide de hakikaten yerli ilim yapma imkânı, mecburiyeti ve zarureti vardır.” (S:227) ve “Yalnız birbirimiz değil kendi kültürümüzü de anlamıyoruz. Elli sene evvel yazılmış kitabı bir genç okuyor ve bugünkü dile çevrilmesini istiyor. (…) Buradaki [dil değiştirmekteki] en önemli eksik, yeni kavramlar icat edilmesidir. Yeni kavramlarla düşünülemez. Kavramların en az elli, yüz, bin yıllık geçmişi olmalı” (S:228) derken bilimi kendi dilinde yapması gerektiğini ifade etmeye çalışıyor. Bilim adamı bilim dilini Türkçeleştirmelidir, çünkü en iyi bilimsel araştırma bilim adamının kendi dilinde yapılır. Dile hakimiyeti dolayısıyla bilimsel bilgiyi izah etmekte ortaya koymakta daha mahir bir durum sergiler. Mehmet Genç ayrıca bilim adamının mutfağa girmesini ve bizzat ilimi araştırmayı kendisinin yapması gerektiğini söyler.

Mehmet Genç iktisat ilmini Lionel Robbins’in yaptığı ve genel kabul gören “kıt kaynaklarla sonsuz ihtiyaçlar arasındaki uyumu tesis etmeye çalışan bir bilim” (S:233) tanımından ayrı olarak “İktisadi değişkenler arasındaki ilişkilerle etkileşimlerdeki düzenlilikleri ve yapıları ortaya çıkarıp matematiksel bir dille ifade etmeye çalışan bir disiplin” (S:234) şeklinde farklı tarif etmiştir. Çünkü Mehmet Genç, Lionel Robbins’in tarifinde insanları araştırmaları gereken konularda bir yönlendirme yaptığı ve kapitalist politik önermeler yaparak bilim insanını yönlendirmesi dolayısıyla bilimsel araştırma yaparken bir fanusun içindeymiş gibi kısıtlayacağını düşünüyordu. Bunun için kendisi politik yönlendirmelerden arındırılmış daha soyut bir tanım yapmıştır. Genç yukarıdaki iktisat ilmi tanımına paralel olarak İktisat tarihi ilmini de “İktisadın bugün için yaptığı, iktisadi değişkenler arasındaki ilişkilerle etkilerdeki düzenlilikleri ve yapıları ortaya çıkarma ameliyesini, bu değişkenlerin geçmişteki oluşumları için yapan dal” (S:239) şeklinde tanımlıyordu. Abdullah Mesud Küçükkalay iktisat tarihçisi “Tarih biliminden geliştirdiği yöntem ve usulleri, iktisat biliminden ise ilkine sağladığı verileri analiz edebilecek aletleri almaktaydı.” (S:243) iktisat tarihi tarih bilimine onun kurgularının anlaşılabilmesi için, iktisat teorisine de teorinin tarihsel bağlarını göstererek yardımcı oluyordu. Mehmet Genç İktisat tarihinin bulgularını, tarih biliminin bulgularını iktisat tarihi perspektifinden yorumlamak için sosyoloji, matematik, ekonometri ve istatistik, dallarını başkasının çalışmasına gerek duymaksızın kendi çalışmalarında kullansa da iyi bir iktisat tarihi çalışması yapabilmek için disiplinler arası diyaloğun olması gerektiği kanaatindeydi. (S:245) Abdullah Mesud Küçükkalay Mehmet Genç’in tarihe bakışının “Thukydides ve klasik tarih anlayışının ifade ettiği gibi, olmuş olanların tam da olduğu şekliyle ama bilimsel ve objektif bir bakış açısı ile incelenmesi analiz edilmesi” (S:249) şeklinde olduğunu ifade etmektedir. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki bir vakaya tanık olanların o vakayı farklı farklı algıladıkları, resmi herkes farklı bir yönden gördüğü için farklı bir resim gibi gördüğü düşünülecek olursa hiçbir zaman tarihi olaylar tam olduğu gibi aktarmak mümkün değildir ya da her zaman mümkün olmaz ancak olayın vakıf olduğu kısmı ilmi bakış açısıyla objektif bir yorum ile aktarmak mümkün olabilir. Mehmet Genç arşivde elde edilen veri olabilecek tarihi belgenin “… geçmişin kendisinden bize kalanlar, yaşanmış olanın çok küçük bir bölümüdür.” (S:256) diyerek tarihte yaşanılan olayların tamamının kayda geçirilemediği tehlikesine de dikkat çekmektedir.

Abdullah Mesud Küçükkalay, “Elde edilen belgelerin işaret ettiği gerçeklik ile Genç’in hipotezinin çatışması durumunda, Genç’e göre yapılacak en iyi şey arşiv kaynaklarının hipoteze uydurulması değil hipotezin değiştirilmesiydi.” (S:272) diyerek Mehmet Genç’in doktorayı bitirmeden yarım bırakmasının sebebini zimmi olarak açıklamaktadır. Bulunan belgelerin kendi hipotezini desteklemediği her seferinde yeni hipotezler kurmak, doktor tezinin açıklanmasını çıkmaza sokmuş, Genç’te belgeleri işine geldiği gibi tevil etmek yerine tezini bırakmıştır.

Abdullah Mesud Küçükkalay, Mehmet Genç’in “(19.yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun Sanayisindeki Değişmeler) başlıklı doktora tezini yazmaya başladığı 1960 yılından vefat ettiği 2021 yılına kadar geçen altmış yıllık süre boyunca sürekli olarak bu tez konusunu merkeze alarak çalışmalarını yürütmüş” (S:279) olduğunu diğer bütün çalışmalarının yapmak istediklerinin bir yan ürünü olduğunu onun ifadelerinden yola çıkarak ortaya koymaktadır. Ancak “… onun hayat süresi, bütün gayretlerine rağmen, ana problemini çözmesine yetmemişti[r].” (S:280) Mehmet Genç, bilimsel keşif ve katkı olarak “mukataaların işletilmesinin 1695 yılından itibaren iltizam olarak değil de hayat boyu verilen iltizam olan malikane sistemi ile işletilmeye başlaması nedeniyle vergi gelirleri de neredeyse hiç değişmeden sabit kalmış” (S:283) olduğunu ortaya koyarak vergi gelirlerinin neden değişmediği sorunun çözmüş, ayrıca Osmanlı mali sisteminin önemli bir uygulamasını ve kurumunu da ayrıntılarıyla ortaya koymuştur.   Mehmet Genç yaptığı çalışama ile malikane sisteminin vergi gelirlerinin artışını önlediğini ortaya koymasından sonra ikinci olarak “kar meblağları ile kar oranları bilinmeyen mukataaların karlılık oranlarını tespit ederek söz konusu yıllarda incelediği mukataalardaki karlılık oranının 120 yıl süresince düşüş eğilimi içinde olduğunu” (S:290) da ortaya koydu.

1999 yılında, “18.yüzyılda Osmanlı Sanayindeki Değişmeler ve Devletin Rolü” makalesini yazan Mehmet Genç, bu makalede Osmanlı Sanayisinin Batı’nın kuşatması altında olmadığını, zamanına göre çok modern fabrikalar olduğunu, Devletin Sanayileşmekte istekli olduğunu, çeşitli sanayi fabrikaları kurduğunu tespit edip ortaya koydu. (S:295) Ancak Mehmet Genç de bu makaleyi yazarken Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar’ın Sabri F. Ülgener biyografisini yazarken tespit ettiği “Osmanlı Toplumunun Sermayedar oluşturamamasının sebebi olarak zihniyeti dolayısıyla kapitalistleşememesi yüzünden Sanayileşemediği” sonucuna varmıştır. Abdullah Mesud Küçükkalay Mehmet Genç’in vardığı neticeyi “… Genç’e göre Osmanlıların sanayi sektöründe yaptıkları yeniliklerin bazıları o dönemlerin en modern üretim aletlerini içermişti. Ama Osmanlıların bunları kapitalist bir mantıkla işletmek konusunda isteksizliklerinden dolayı, kurulan sanayi tesisleri ve fabrikaların başarısız olduğu bu makalelerde gösterilmişti.” (S:295) diyerek tespit etmiştir. İki Türk aydını da Osmanlının yıkılışına neden olan Sanayi Devrimini gerçekleştirememesini toplumsal zihniyetin kapitalistleşmemesine dayandırmışlardır.

Mehmet Genç Osmanlı tarihini kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve dağılma şeklinde dönemlendirilmesinin çok iyi araştırmalar yapılarak yapılmadığını, askeri başarı ve sınırların genişlemesini dikkate alan bir dönemlendirme olduğunu, ekonomik ve ticari bir değerlendirme yapılacaksa asıl dönemlendirmenin “… belki bütün Osmanlı tarihini iki periyoda bölerek incelemek daha doğru olurdu. Bu iki periyodu, mesela birisi kuruluş ve genişleme, öbürü de daralma ve değişme diye ikiye ayırmak makul olabilirdi” (S:305) dedikten sonra aslında “Osmanlı tarihini siyasi, askeri ve idari alanlardaki değişmelere göre birçok döneme ayırmak mümkündür.” (S:306) diyerek farklı kıstaslarla farklı bölümlendirmelerin Osmanlı tarihini daha iyi yorumlamak ve yorumlamayı kolaylaştırmak amacıyla yapılması gerektiğini ifade eder. Ayrıca o “Osmanlı Devleti’nin 14.yüzyılın başlarındaki kuruluşundan 17.yüzyılın sonlarına kadar yaklaşık dört yüzyıl süren genişleme dönemidir. (…) Başlangıçtan 16.yüzyılın ortalarına kadar çok hızlı, sonra giderek yavaşlayan tempo ile bu genişleme 17.yüzyıln sonlarına kadar devam etti.19.yüzyıl sonundaki beşli dönemlendirme daha çok askeri gelişme ve daralma tempolarına dayanıyordu. Ben de şayet 1683 Viyana Kuşatması’nın öncesi ve sonrası olarak iki dönem olarak alınsa, askeri gelişme trendi açısından daha uygun olur diye önerdim.” (S:306) diyerek tavsiyelerini de açıklığa kavuşturmaya çalışmıştır.

Abdullah Mesud Küçükkalay kitabında Mehmet Genç’in yazıp çizdiklerinden uzun uzun alıntılar yaparak yazdıklarını desteklemeye açıklamaya çalışmaktadır. Bazen bu alıntılar üç sayfayı bulacak kadar uzun oluyor. Sanki kitabın yarısını bu alıntılar oluşturmaktadır.

Mehmet Genç “Osmanlıları sadece dış alemde, muhitte meydana gelen değişmeler yıktı demek çok şık bir şey değil ama bu, gerçeğe daha yakın. Osmanlılar değişmekten çok, bir huzur ortamını tesis etmeye çalışıyorlardı. Ve herkes için, bütün yönettikleri insanlar için, yaşanabilir bir tolum meydana getirmek istiyorlardı. O toplumun özelliklerinden biri çok fazla değişmek değildi, kapitalizm hiç değildi. Ama kapitalizmin getirdiği endüstriyalizm, muazzam teknolojik değişim, prodüktivite artışı ve zenginlik… Bunlarla Osmanlı sisteminin mücadele etmesi mümkün değildi, bu açık. Ama kendisinin değişmesi ve onlara benzemesi de bütün değerler sistemini reddetmek anlamına geldiği için yapamazdı, yapmadı. (…) Bu küçük ölçekli üretim sistemi Batı’daki Sanayi Devrimi’nin getirdiği değişim olmasaydı pekâlâ yaşayabilir bir sistemdi. Bu sistemin teknolojik gelişmeyi kolaylaştıran bir sistem değil ama adalet içinde herkesin kıt kanaat de olsa yaşamasını sağlayan bir yapıyı oluşturduğu da muhakkak.” (S:323) ifadeleriyle Osmanlının kurduğu kendine has medeniyet ve ekonomik sistemden vaz geçmediğini ancak Kapitalizmin oluşturduğu endüstri devrimi ve teknolojik değişimin prodüktiviteyi (üretim) ve zenginleşmeyle baş edemediğini ifade temektedir. Aslında bugün insanlığın varmak istediği son noktanın Osmanlı medeniyetinin kurduğu ve yaşattığı toplumsal huzur ve adalet olduğu düşünülecek olursa yıkılması gerekenin kapitalist Batı olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Mehmet Genç Osmanlı’nın ideal olanı yaşadığına inandığını “Evren hakkındaki temel doktrinlerinde, yani dinin yapısında buldukları modeli sosyo-ekonomik dünyada da uygulamakta, yansıtmakta tereddüt etmiyorlardı. Yani hakikat, tıpkı dinde olduğu gibi, sosyo- ekonomik dünyada da tekti, buna karşılık yanlışlar sonsuzdu. Yanlışların okyanusunda tek olan hakikati, nasıl dinde ve doktrinde Allah vahiy yoluyla vermişse, bir ölçüde o vahye uyarak yerleştirilen gelenek ve tecrübelerle oluşan sistemin unsurlarını da tıpkı dindeki tek hakikat gibi sımsıkı muhafaza etmemiz gerekir diye inanıyorlardı.” (S:340-341) ifadeleriyle tespit etmektedir.  1150 yılından sonra ortaya çıkan tradisyonalizm (gelenekçilik) ilkesi bir kere denenip başarılı ve hakikat olduğuna inanılan sistemin değişimine engel olamaya başlamıştır. Çünkü şeriatın düzenlediği alanlar dışındaki huşuları düzenlemede sıkı sıkıya uyulan bir ilke olması tradisyonalizm (gelenekçilik) ilkesinin Osmanlı yönetici elitleri tarafında bir tür örfi hukuk kodu (S:344) olarak değerlendiriliyordu. Mehmet Genç Osmanlı’ların kurmuş olduğu sistem hakkında “Osmanlılar etnik olarak da Türk idiler. Cevheri, çekirdeği Türk idi ve Orta Asya Türk soyundan, geleneğinden getirdikleri şeyleri birleştirdiler. Ayrıca Osmanlılar açık zihinle, bulundukları bölgede arının bal yapması gibi bütün kültürlerin, medeniyetlerin özünü almaya çalıştılar. Kimliklerini de bozmadan. (İstanbul’un) Fethin de içinde yer aldığı 14.yüzyılın sonundan 16.yüzyılın ortalarına kadarki dönemde sistemlerinin temelini oluşturdular. Sanıyorum bunu kuyumcu gibi yavaş yavaş oluşturdular. (…) Osmanlı sistemine dikkatle baktığımız zaman, aldığımız izlenim odur ki, kendilerinden önce gelen siyasi sistemleri bozan, çürüten virüslere karşı tam koruyucu, hiç açık vermeyen mükemmel denebilecek bir sistem oluşturmuş olduklarını düşünüyorlardı.” (S:346) diyerek aslında en mükemmeli yakalamış olan Osmanlının dışarıdan gelecek her yeniliğin zararlı olacağını düşündüğünü de ifadeye çalışıyor.

Mehmet Genç, 1979 yılında başlayıp on yıl çalışarak yazdığı 1989 yılında tamamladığı “Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri” on beş sayfalık makalesi, eğer dipnotları arşiv kaynaklarıyla desteklense yüz sayfa olacak olan bu makale Abdullah Mesud Küçükkaya göre  “On binlerce belgeden derlenen bu on sayfalık makalenin kaynaklarının gösterilmesi yaklaşık olarak yüz sayfalık bir kaynakça göstermeyi gerektirdiği gibi, bu makalede ortaya koyulan Osmanlı iktisat politikalarını ve uygulamalarını yönlendiren ilkelerin dinamiklerinin neler olduğu ve iktisadi uygulamaları nasıl belirlediğinin anlatılması ile sistemin strüktürel unsurları ve bu unsurların birbirleri arasındaki ilişkilerin izah edilmesi de kaynakçaya eklendiğinde bu makalenin bin sayfalık bir kitaba dönüşmesi kaçınılmaz olurdu.” (S:327)

Yukarıda adını zikrettiğimiz bu makaleyi yazarken yaptığı çalışmalarda “Bu insanların Avrupa’da olup bitenleri anlamamış olduklarını düşünmek yanlış. Ayrıca arşivin içine girince neyi anladılar neyi anlamadılar, onu görüyoruz. Avrupalıların iktisadi alanda yapıp ettiklerine dair bilgilerinin hayret edilecek derecede eksiksiz olduğunu gördüm Osmanlıların.” (S:329) diyerek ifade ettiği arşiv belgelerine dayalı sonuca ulaşan Mehmet Genç “Neticede Osmanlı elitinin iktisadi hayata karşı çelişkili görünen bu tavırlar mozaiğini anlamlı bir bütün olarak kavramamızı mümkün kılacak, en genel ve asgari boyutları ile zihni koordinat sistemini sade bir model halinde, bir makale ölçeğinde ifade ettim.” (S:330) diyerek Osmanlı sistemini makale ölçeğinde insan zihnin anlayacağı şekilde modelleştirdiğini ifade etmektedir.

Günümüz ekonomik sistemlerinde uygulana genel kabul görmüş faiz politikalarına zıt yönde faizin sıfırlanması gerektiğini savunarak ekonomik dalgalanmalara da sebep olan tutum ile Osmanlı’nın ihracatın kutsandığı, ithalatın takbih edildiği bir çağda ihracat gümrük vergilerini yükseltip, ithalat gümrük vergilerini düşük tutmaya çalışması, bazı ülkelerle anlaşmaya oturulduğunda bu sistemin sürdürülmesi yönünde pazarlıklar yapan, Avrupa’da zirai topraklarda özel mülkiyete geçildiği halde 19.yüzyılın ortalarına kadar miri toprak uygulamasına devam eden,  yine Avrupa’da loncalar tasfiye olurken Osmanlı’ların emeği, karı, fiyatları ve üretimi loncalar vasıtasıyla kontrole devam (S:331) ediyor olmaları aslında İslam medeniyetine ait inançların neticesi ortaya çıkan aynı uygulamalardır.  Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar’ın ifadesiyle medeniyetleri bir inanca dayanır. Medeniyetleri din doğurur. Bu uygulama farklılıkları da İslam Medeniyeti ile muharref Hristiyan medeniyeti arasındaki inanç farklılığıydı. Mehmet Genç Osmanlının bu akıl almaz girift iktisadi uygulamalarının Provizyonizm (iaşecilik), tradisyonalizm (gelenekçilik), fiskalizm (maliyrcilik) ilkelerinin dengeli uygulamalarına dayandığını ortaya koymuştur. Provizyonizm (iaşecilik) üretimi artırarak mal arzını artırıp piyasada tüketiciye en optimal şekilde ulaştırmak. Fiskalizm (maliyecilik) maliyenin gelirlerini hazine varlıklarını en üst düzeye çıkarmak, açık vermesini engellemek. Abdullah Mesud Küçükkaya, Mehmet Genç’in tradisyonalizmi (gelenekçilik) kısa “sosyal ve iktisadi ilişkilerde yavaş yavaş oluşan dengeleri, eğilimleri mümkün olduğu ölçüde muhafaza etme ve değişme eğilimlerini engelleme ve herhangi bir değişme çıktığı takdirde, tekrar eski dengeye dönmek üzere değişmeyi ortadan kaldırma iradesinin hâkim olması şeklinde tanımla”dığını (S:340) aktarmaktadır.

Mehmet Genç ile birlikte otuz beş yıl iktisat tarihi araştırması yapan Erol Özvar Osmanlının ekonomik olarak görece geri kalmışlığının sebebinin Mehmet Genç’in ana hatlarını ortaya koyduğu Osmanlı İktisadi sisteminin kendisi olduğunu ifadeyle Mehmet Genç’in Osmanlı İktisat Sistemi ve Tarihi konusundaki tespitlerini Özvar “Genç’in modelinin en belirgin yanı, son iki yüz yıllık sosyal ve ekonomik dönüşümünü, herhangi bir Batı merkezli tarih telakkisine ve bundan üretilen soyut modellere başvurmadan kendi geliştirdiği kavramlarla açıklamaya çalışmasıydı. İkinci husus, modelin 19.yüzyıl Osmanlı’sında yaşanan kırılma süreci konusunda modernleşme, laikleşme, çağdaşlaşma ya da çevreleşme gibi hususi kavramlara güven duymaması ve belki bundan dolayı anılan tarihe ilişkin geliştirilen kurumlara müracaat etmemesiydi ve Batı’nın son iki yüzyıllık tarihinin hikaye edilmesi ya da bu hikayenin tarih araştırmalarında odağa çekilme gayretlerini taşımasıydı.” (S:351-352) diyerek ortaya koymaya çalışır.

Mehmet Genç Osmanlının toprak sahiplerini eşite yakın toprak sahibi olmalarını sistem dâhilinde görüyor, topraksız köylü de olduğu gibi büyük toprak sahibi ağaları da Osmanlı toprak sisteminin dışında saydığını “17 ve 18 yüzyılların büyük çiftliklerini, ayanları, hepimiz genel literatürden biliyoruz ancak devlet bu değişimin sürekli olarak karşısında olmuş ve hiçbir zaman bunlara meşruiyet tanımamıştır. O kadar ki, bağımsızlığa kavuşan Balkanlar’da, 1930’lu yıllarda yapılan toprak reformları vesilesiyle toplanan istatistik verilere göre, bağımsızlıktan yüz sene sonra bile eşitlikçi toprak dağılımının Osmanlı bölgesi ülkelerinde varlığını hala korumakta olduğu ortaya çıkmıştır. Bunu Osmanlılar, üretim faktörleri üzerindeki devlet kontörlü sayesinde sağladılar.” (S:370) diyen Mehmet Genç’e paralel olarak Abdullah Mesud Küçükkalay da “Osmanlı ekonomisinde reayanın ödeyebileceği oranlarda biçimlendirilmiş bir vergi sistemi vardı. Osmanlı eliti 19000’lü yıllara kadar tahammül edilebilir vergi sistemini tatbik etmekte başarılı olmuştu. Osmanlı’nın topraklarını Balkanlara ve Avrupa içlerine doğru birkaç on yılda bir katlanarak genişletmesi ve buralarda kontrolü elinde bulundurması adil vergi sistemi sayesinde gerçekleşmişti.” (S:370) diyerek Osmanlının toprak sisteminin eşitlikçi yapısının ve adaletinin daha başka alanlarda da devam ettiğini vergi sistemini örnek göstererek savunmuştur.

Mehmet Genç Batı’daki sanayi devrimini yapan sermayenin biriktirilmesini “Amerika’yı keşfettiler bir kere. Amerika’yı Batı’nın kolonisi olarak değerlendirdiler. Muazzam bir servet akışı oldu. Sonra, Asya’ya gittiler. Asya’nın iç ticaretine girdiler. Kapitalizmin zenginleşmesi üç yüz sene sürdü. Ondan sonra Sanayi Devrimi olabildi. Yani o kadar birikimden sonra. O birikimin muadili de geniş kitlelerin çok büyük ıstırap ve sefalet çekmeleriyle ancak mümkün oldu. İnsani maliyeti yüksek oldu.” (S:380) ifadeleriyle açıklarken Sabri F. Ülgener’in sermaye birikim aracı olarak kötü olmadığı kanaatiyle anlattığı, karşı çıkmadığı kapitalizm anlayışına ters olan yaşanılan insanlık dışı sömürüyü ve vahşi kapitalizmi de ortaya koymaktadır. Osmanlı’nın kurduğu ekonomik sistem ise “Ekonomik yapı içersinde devletin hedefi yaşanabilir bir sosyal düzeni kurmak ve idame etmekten ibarettir. İktisadi büyüme fikrinin, düşüncesinin ve pratiğinin olmadığı bir çağda, bir zümrenin zenginleşmesi, diğer zümrelerin ve özellikle tüketicilerin fakirleşmesine yol açacağı için, servet farklılaşmasını engelleyen, sınırlandıran bir iktisadi politika takip etmek bu hedefe varabilmenin tek yolu olarak düşünülmüştür. (…) [Osmanlı ekonomik sistemi] herkese mümkün olduğu kadar yaşama şansı veren bir sistem oluşturmak istedi. Bu sistemde üretimin hedefi ihracat değil, halkın ihtiyaçlarını karşılamaktır. Zira fakirlik ve zenginlik madalyonuna iki yüzü gibidir. İnsanların zenginleşmesini önlerseniz, fakirleşmeyi de önlemiş olursunuz.” (S:386) Osmanlı bir nevi fakirlikte ve tüketimde eşitlik ilkesini uygulayarak insanların servet ve tüketim hususunda farklılaşmasının önüne geçmek istemiştir.

Abdullah Mesud Küçükkalay  Osmanlı’nın uyguladığı ekonomik sistemden yola çıkarak onun sistemini ve devlet şeklini tanımlamaya çalışmıştır. Abdullah Mesud Küçükkalay’a göre “Osmanlı Devleti’nin klasik ve modern devlet kuramları açısından tanımlama çabası içine girmek, muhtemelen başarısızlıkla sonuçlanan bir ameliye olacaktır. Çünkü Osmanlı Devleti ne liberal ne müdahaleci ne demokrat ne faşist ne kolektivist ne de hukukun olmadığı bir mutlak monarşiye uygunluk gösteriyordu. Bu devlet, zenginlerin egemen olduğu plütokrasinin, dini ilkelerin egemen olduğu teokrasinin, soyluların egemen olduğu aristokrasinin ve şöhretli ve şan sahibi soyluların egemen olduğu timokrasinin ise neredeyse yanından geçmiyordu. Osmanlı Devleti İslam’a olan bütün bağlılığına rağmen örfi hukuku egemen kılarak İslam ahkamına dahil olmayan alanlarda bu hukuku cari kıldığı için bir teokrasi olarak da değerlendirilemezdi. Olsa olsa bu devlet tiplerinden biraz müdahaleci devlet tipolojisine yaklaştığı söylenebilirdi. Osmanlı Devleti’nin uygulamalarına bakıldığında onun nevi şahsına münhasır bir devlet olduğunu söylemek gerçeklere daha yakın görünüyordu.” (S:391-392)

Mehmet Genç’e göre Osmanlıların iaşecilik, hazinenin gelirlerini en üst seviyeye artırma ve gelenekçilik ilkelerinden sonra ekonominin düzenlenmesi için baş vurduğu bir yol olan iç ve dış gümrük uygulamaları ve kapitülasyonlardır. Kapitülasyonlar ihracat ve ithalatın yabancılar eliyle yerinde gel al ve git usulü yaptırıldığı ancak klasik dönemde “Osmanlıların kapitülasyonlara yaptıkları en önemli ilave, çok daha korumacı, devlet kontrolü altında bir ithalat ve ihracat rejimini gerçekleştirmeleridir.” (S:406) ve ayrıca Osmanlı tarafından “… kapitülasyonlar aynı zamanda ekonomisi büyük ve askeri gücü sağlam olan bir devletin, karşısındaki güçsüzlere verdiği bir imtiyaz niteliğindeydi ve Osmanlılar tarafından savaş halinde oldukları ve ilişkilerini biçimlendirmek istedikleri ülkelere karşı bir silah olarak kullanı[lı]yordu” (S:406) Abdullah Mesud Küçükkalay’ın deyimiyle “Sanayi Devrimi’yle birlikte değişmeye başlayan ve şartların tersine dönmesi ile kapitülasyon silahı artık Osmanlılara doğrultulacak” (S:407)tır.

Osmanlı’nın üç ilkesinin yanında uyguladığı kapitülasyonlardan sonraki ekonomiyi düzenleyici unsur miri toprak uygulamasıdır. Osmanlı’daki “[Miri toprak] sisteminin özü, zirai toprakların mülkiyetini devletin elinde tutmak ama bu toprakları, toprak sanki köylünün mülkü imiş gibi devletin atadığı sipahiler (sahib-i arz) aracılığıyla kullandırılmaktan ibaretti” (S:410) Abdullah Mesud Küçükkalay Mehmet Genç’in toprakta mülkiyetin devlete ait bulunmasının pratikteki başlıca amacının “ kaynak dağılımını eşitlikçi bir denge içinde tutmak, üretim ve refahı, teknolojinin değişmediği bir ortamda azami seviyeye çıkarabilmek” (S:411) olduğunu düşündüğünü ifade etmektedir. Mehmet Genç’e göre miri toprak rejimi istihdam ve refahı artırırken toprak temerküzünü de önlemiştir. Ancak bizim tahminimiz miri toprak sistemi ile Osmanlı her aileye tahsis edilen zirai parseli işlemeyi zorunlu tutarak aile fertlerinin tam kapasite çalışmasını sağlayarak iş gücü kaybının da önüne geçmiştir.

Osmanlı Devletinde Provizyonizm, tradisyonalizm, fiskalizm gibi ekonominin kontrolü ve düzenlenmesinde kullanılan üç ilkeyi tamamlayan iç ve dış gümrük vergileri, miri toprak sistemi yanında sermayesi olmayan esnafa yatırım yapan, gelirin paylaşımına aracılık eden vakıflar eğer miras yoluyla evlatlara intikal ettirilirse bu vakfın vakfiyesi tescil edilmezdi. Bu konuda Mehmet Genç “Yüksek gelir sahipleri, 17 ve 18.yüzyıllarda vakfı paravan olarak kullanıp, gelirlerinin hemen tamamını kendi mirasçılarına bırakacak şekilde vakfiyeler düzenlemeye başladıkları takdirde, devlet bunlara müdahalelerde bulunmaktan geri kalmadığına dair epeyce örnek mevcuttur.” (S:420) tespitler yaparken vakıf vakfiyelerinin tescil edilmediği durumlara da örnek olarak “… devletin vakfedilen büyük servetin %5-10 kadarını bir hayır kurumuna ayırıp, gelirinin kalan %90-95’ini mirasçılarına tahsis eden vakfiyeleri iptaline ait örnekler mevcuttur. Eğer %80’ini hayır kurumuna tahsis etmiş ise, %20 kadarını mirasçılara bırakmasını meşru saydığı, aksi halde vakfiyenin bozularak sadece bu oranlara uygun bir harcama yapmaya kavuşturulduğu örneklerden anlaşılıyor.” (S:420)  diyerek vakıfların mirasçılara devredilebilecek gelir oranının en fazla %20 olduğunun altını çiziyor.

Osmanlı ekonomik sistemini düzenleme ve kontrolünde kullanılan emek istihdamını düzenleyici olarak miri toprak sistemi dışında kalan emeği kontrol etmeye ve istihdamını düzenlemek için kullanılan diğer bir sistem de lonca sistemidir. “Lonca sistemiyle devlet, bazı pratik amaçların yanında tımar dışında kalan imalat sektöründeki emeği kontrol etme amacı güdüyordu. Böyle yaparak, üç ilkenin uygulamaya aktarılabilmesi için gerek duyduğu üretim faktörleri kontrolünün önemli bir ayağını gerçekleştirmiş olduğunu düşünüyordu.” (S:421) diyen Abdullah Mesud Küçükkalay’a ilaveten Mehmet Genç “Esnafın şeriata, kanunlara ve özellikle mahalli örfün icaplarına uygun oluşturulan bu kurallara göre hareketini devlet, kadı vasıtasıyla kontrol ederdi. Ziraat, madencilik, sanayi ve esnaflıkta çalışan emeğin çok büyük bölümü üzerindeki bu kontrollerin hedefi, üretimin hem yapısını hem de hacmini korumaktı.” (S:421) diyerek loncaların temel yapısını ve yürüttüğü hizmeti ortaya koymaktadır.

Mehmet Genç Osmanlı’nın kapitalizm karşısındaki tutumunu “Eğer 16.yüzyılda Batı, keşiflerden sonra benimsediği kapitalizmle zenginleşirken, Osmanlılara deseydi ki, ‘Bu zenginlik fakirleri mahvediyor, söz aramızda, kapitalizm zenginleri de mahvediyor. İflas eden, intihar eden, hapse ve pek çok felakete düşen insanlar da var. Ama Sanayi Devrimi yapıldıktan sonra, iki yüz senede kapitalizm refahı çok geniş kitlerle yaymayı başardı’. İşte, Batı bunu deseydi veya Osmanlılar yaşanacakları önceden bilseydi, bu sistemi yine de benimsemezlerdi. Çünkü dört yüz sene insanlara eziyet edecek, milyonlarca insanı açlığa ve sefalete mecbur ederek gelecek bir refaha lanet olsun derlerdi.” (S:453-454) diyerek ortaya koyarken Sabri F. Ülgener’in İslamlaştırılmış, vahşilikleri İslam ile törpülenmiş bir kapitalizme, sermaye biriktirme sistemine geçerek Osmanlı İmparatorluğunun da yatırım yaparak Sanayi Devrimi gerçekleştirerek hayatını idame ettirmesi bakışından ayrılmaktadır. Mehmet Gen olduğu haliyle kapitalizme karşı çıkarken Sabri F. Ülgener törpülenmiş ehlileştirilmiş kapitalizm ile Osmanlının devamını sağlamasının mümkün olacağını ifade etmektedirler. Mehmet Genç Osmanlı Türk İslam ahlakıyla kurduğu sistemi tespit etmeye çalışırken Sabri F. Ülgener Türk İslam Ahlakıyla törpülenmiş Kapitalizmin Osmanlıyı yaşatabileceğinin teorisini kurmaya çalışıyor.

Mehmet Genç bir ömür verdiği Osmanlı arşiv araştırmaları sonucunda vardığı neticeyi “Arşivleri inceledikten sonra Osmanlılar hakkında ortada uçuşan bilgilerin pek gerçeğe tekabül etmediğini, Osmanlı’nın Avrupa’daki gelişmelerden haberi yoktu iddiasının doğru olmadığını gördüm. Avrupalılar iktisadi başarılarını kazanmak için birtakım politikalar uyguladılar. Bunları Osmanlılar bilmiyorlar, bu yüzden geri kaldık diye düşünülüyordu. Arşivleri inceledikten sonra [Osmanlı’ların] bunları çok iyi bildiklerini fakat benimsemediklerini anladım. Neden benimsemediler? İslami hayatın gereği olan eşitliği sürdürmek için benimsemediler. Kimsenin aç ve fakir kalmaması için, kurdukları düzeni devam ettirmek istediler. Bunları bilerek yaptıkları, bürokrasinin bize bıraktığı belgelerden açıkça anlaşılıyor.” (S:361) şeklinde ortaya koyarak Osmanlı Devleti’nin kapitalistleşmiş Avrupa’dan göreceli geri kalmışlığının bile isteye tercih edildiğini, bu tercihin arkasındaki saikın de İslam Medeniyeti ve İslam zihniyetinin olduğunu açıklamış oluyordu.