Halim KAYA: “Horasan Şehidi”

HORASAN ŞEHİDİ

-Türklerin İslamiyet’le Tanıştığı Asrın Romanı-

Halim KAYA

 

Ahmet Turgut, yazmış olduğu “Kurtlar Vadisi” dizisinin senaryosu ile dikkatleri üzerine çekmişti. Daha sonra beş bin yıllık Türk tarihini anlatan “Bozkırın Sırrı- Türk Peygamber” romanını yayınladı. Sanki Türk tarihini roman kahramanı bir kişinin hayatına sığdırmıştı. Arkasından Kerbela üçlemesi olan romanları yayınlandı: “Aşkın Şehidi”,“Aşkın Elçisi” ve “Aşkın Secdesi”; Hz. Hüseyin’in Kufe halkının davetine icabet etmek üzere Mekke’den hareket edip taraftarlarıyla birlikte Kerbela’ya gelmesi ve burada şehit edilmesine kadar yaşadıkları ile kendisinin şehit olmasından sonra kız kardeşinin yaşadıkları ve İslam toplumunda yaşananları anlatmıştı. Bütün kitaplarını alıp okumakla birlikte Kerbela üçlemesi ayrı bir tesir bıraktı üzerimizde. Daha sonra “Kalbim Kudüs’te kaldı” romanını da alıp okudum. Ve nihayet “Türklerin İslamiyet’le Tanıştığı Asrın Romanı -Horasan Şehidi” kitabını okuyorum.

Ahmet Turgut’un Kerbela üçlemesini okuyunca Samsun’da yönetim kurulunda olduğum Türk Ocağında üyelerimize ve Samsun halkına Kerbela olayını anlatması düşüncemi önce şube başkanı Prof. Dr. Serkan Şen’e açtım. “Abi irtibata geç gelirse anlattıralım” demesi üzerine kendisine mesaj attım ve mesaja şu şekilde geri döndü. “Ben programlarla ilgilenmiyorum. Konferansların ayarlanmasıyla sekreterim ilgileniyor. Onunla görüşün.”  Daha sonra bana mesaj yoluyla Sekreterinin telefonunu gönderdi. Sekreterini aramadan önce yönetim olarak aramızda yaptığımız istişare sonunda bizde konferans için ücret talep edileceği kanaati hasıl oldu. Aramaktan vaz geçtik. Çünkü biz Samsun Türk Ocağı olarak ücreti mukabili konferans verdirecek kadar maddeten iyi durumda bir sivil toplum kuruluşu değildik. Sadece gelen konuşmacının otobüs ya da uçak biletini alabiliyor, yemek ikram ederek eğer kalırsa bir gece misafirhanelerde misafir ederek masrafını karşılayabiliyorduk.  Konuşma için bugüne kadar ücret ödememiştik, hem de Bakanlar Kurulu kararıyla toplum yararına bir dernektik. Böylece bu düşüncemiz akim kaldı; ancak içimizde Kerbala vakasını Ahmet Turgut’tan canlı canlı dinlemek bir ukde olarak kaldı.

“Türklerin İslamiyet’le Tanıştığı Asrın Romanı -Horasan Şehidi” kitabı enteresan olarak 1. ve 5. Baskısını aynı anda yapmış, Nisan 2021’de. Elimizdeki kitap birinci baskı mı, beşinci baskı mı anlaşılmıyor. Kitap 608 sayfadan ibaret bayağı hacimli bir kitap. Kitaptaki; Mazi Bölümü, Sıfatlar ve Unvanlar Sözlüğü, sözlük hariç farklı başlıklardan oluşan on bir bölümden ibarettir. Umut bölümü ise farklı başlıklardan oluşan kısa kısa on bölümden ibarettir. Vuslat bölümü farklı dokuz bölümden, Kıyam bölümü farklı yirmi iki bölümden, Uyanış bölümü farklı altı bölümden olmak üzere toplam elli sekiz bölümden ve baştaki sözlük iler birlikte Sonraki Yıllara ve asırlara Dair Birkaç Anekdot bölümüyle birlikte 60 bölümden oluşmaktadır.

Ahmet Turgut’un Horasanlı köle “Pambıh” olduğunu söylediği Sümeyye’nin Türk olduğunu söyleyen aslında yetkin bir ilim adamı olan Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’tır. O yıllarda da İran bölgesi Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir ve Sümeyye validemiz Übülle Valisi’nin yanındadır ve onun adı Pamuk’tur. Übülle Valisi Pamuk’u Haris bin Kalede’ye cariye olarak hediye eder, Taif’e gelen Pamuk’un ismi Sümeyye olur. Tarihçi Yılmaz Öztuna’ya göre Türk milleti 9’uncu asırda İslâm’la tanışmaya başlamış ve sonra da İslam hızla yayılmıştır. İslâm ve Batı dünyasınca saygı duyulan Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslam tarihçisi Beluzuri’nin “Ensabü’l-Eşraf” adlı eserinden alıntı yaparak: İslam tarihinde ilk şehit düşen Müslüman Türk kadını Sümeyye bint Hayat’tır. Bu Türk kadınının İslâm’a girişi ile Peygamberimizin İslâm’ı tebliğ ettiği 610’tarihine rastlamaktadır. Türklerin yoğun yaşadığı İran’ın Keşker şehrinde dünyaya gelen Sümeyye, İran Kisrası Nuşirevan tarafından kendisine ziyarete gelen Yemen Meliki Ebu’l Hayr’a cariye olarak hediye edilir. Ebu’l Hayr, Yemen’e dönerken Taif’de hastalanır. El-Haris bin Kalade isimli ünlü bir hekim tarafından tedavi edilir. Keşker’li Sümeyye bu doktora cariye olarak hediye edilir. Yasir, Yemen’lidir, Mekke’ye gelir ve Ebu Huzeyfe ibni Mugire’nin himayesine girer, onu Sümeyye adındaki cariyesi ile evlendirir ve sonrada onu âzad eder. Bu evlilikten Ammar ve Abdullah adında iki çocukları olur. Hz. Sümeyye’nin Türk olduğunu Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan ve Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı da kesin olarak kabul etmektedirler. Prof. Abdulkadir Karahan; “Pamih” kelimesi Türkçe “Pamuk”tur. Zira Türk kadınları arasında bu ismin yaygındır. Pamuk yani Sümeyye ilk kadın şehit olduğu gibi ilk İslam şehididir.İsimdeğiştirmek Türklerde hep gönüllü olmuş, olmaya da devam ediyor. İslam dinine girerken başka hiçbir millet Türkler kadar teslim olmamıştır. Bu isim değiştirme Türklerin girdikleri dine samimiyetle girmelerinin, geride kalan her şeyle birlikte gemileri de yaktıklarının göstergesi olarak bir daha geri dönmeyi düşünmediklerinin nişanesi kılmak istemelerindendi.

İslam’ın ilk yıllarını Mekke’nin fethine kadar özetleyen Ahmet Turgut aynı yıllarda Türk Dünyasında olup bitenleri de Kür-Şad ve Bumin Kağan, Kutluğ-Kağan ve Tonyukuk dönemlerini anlatarak bir ön fikir vermeye çalışır. Sanki İslam dünyası paralelindeki Türk dünyasında olup bitenleri yani paralel iki dünyayı göz önüne sermeye çalışır. Kür- Şad’ın Çin hakanı “Tai-Sung”un yazlık sarayını basmasını Yulu-Han’ı kurtarmasını kısaca anlatır. “Pamuk”un yani Sümeyye’nin ilk kadın, ilk Müslüman ve ilk Müslüman Türk şehit olduğunu ihsas ettirdikten sonra Hz. Ali ve Muaviye mücadelesinin Müslümanlarda oluşturduğu parçalanmayı gözler önüne serer. Ta ki Selman ile Gülce’nin evliliğine kadar, bu evlilikten sonra ise anlatılan tamamen Türk İslam tarihi olur.

Hucr’un Muaviye ile yaptığı karşılıklı konuşmada, Hucr’un Hz. Hasan’ın karısı tarafından zehirlenerek öldürülmesiyle ilgili olarak Muaviye’ye “Hz. Hasan’ı niye öldürdün?” sorusuna verdiği cevap enteresandır. “Duyduk ki Dedesi, Hasan’ın zehirlenerek öldürüleceğini söylemiş. Biz de Dedesini yalancı çıkarmadık çok şükür.” (S:53) Çünkü, Hz. Hasan’ın karısı Ca’de binti Eşas para vereceğini ve kendisiyle evleneceğini, saraya gelin olacağını söyleyerek kandıran Muaviye idi. Ca’de binti Eşas Hz. Hasan’ı zehirledikten sonra Şam’a kaçtı Muaviye onu boğdurarak öldürttü. Aynı Muaviye; Hz. Aişe’nin Hucr ve arkadaşlarının durumundan haberdar olunca Muaviye’ye yazdığı ancak Hucr ve yedi arkadaşının şehadetinden sonra Şam’a ulaşan mektupta “Hucr ve arkadaşlarını hapsettiğini duydum. Bilmeni isterim. Resulullah, Merc-i Azra’da dostlardan yedi kişinin katledileceğini, bundan dolayı gök ehlinin mateme bürüneceğini ve bunu yapanların Allah’ın gazabına müstahak olacaklarını söylemişti. Bana düşen seni uyarmaktır, uyardım. Gayrı sen, sana yakışanı yaparsın!” (S:55)diye yazdığını ancak mektup yetişmediği için Hucr’un kurtuluşuna bir fayda sağlamamıştır. Ehl-i Sünnet ulamasının sahabeler arasından kıyas ve tercih yapmaktan kaçınan yaklaşımına rağmen Ahmet Turgut Hz. Ali’nin Hz. Peygamberin evinde olduğunu ve İslam inzal olmaya başladığını da Hz. Hatice’den sonra ikinci Müslüman kişi olduğunu ve ta ki Hz. Peygamber vefat edene kadar birlikteliklerini, damadı oluşunu savaşlardaki yararlıklarını, ilmin kapsı olmasını vs. sayarak Muaviye’nin Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamberin vefatından önceki son iki yılda Tuleka Müslüman olduğunu, Mekke’de kaldığı için Medine’deki Hz. Peygamberden istifade edemediğini, hatta vahiy katipliği dahi yapmadığını sayarak Allah ve Resulü nezdinde Hz. Ali’nin mi Muaviye’nin mi daha faziletli olduğunu sorgulamaya çalışmaktadır. Hz. Ali, Hz. Fatıma’nın kocası, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in babası olarak nebevi soyun devamı da düşünülürse fazilet bakımından hangisinin üstün olduğu hususunda şu misalimize baksınlar. Güneş’in Hz. Muhammed olduğu, Ay’ın Hz. Ali ve Muaviye’nin de diğer yıldızlardan herhangi biri olması halinde daha fazla ışık saçanın ay mı yıldız mı olduğunu düşünmelerini öneririm. Kaldı ki ay bütün ziyasını Güneş’ten alır ve etrafına aks ettirir.

Kür-Şad’ın Çin sarayını bastığı ve Yulu-Han’ı kaçırdığı hikâyelerle Çin ülkesinde doğup büyüyen Tonyukuk’un Çin esaretinden kaçıp Çin esaretinden kaçırılan Yulu -Han’ın torunu Kutluğ- Han ile tanışıp Türk keneşini toplaması, keneş için bir ay önceden ulakların salınması, keneşin yapılacağı Ötüken’e gelen beylerin en uzak Sayan, Issık gibi üç haftalık yoldan, bazılarının da bir haftalık yol olan Turfan, Altay gibi yerlerden katılması Türk birliğinin sağlanması hususunda yüreklendiriyordu. Karakum da önce Kıtaylar üstüne yürünmüş bu sayede Üç-Oklar ile birleşilmiş Kıtaylar’a baş eğdirdikten sonra Boz-Oklar, Basmıl, Karluk, Dokuz Oğuzlar birliğe dâhil olmuşlar ve ilk Çin ordusunu yenerek esir aldıkları ordu komutanı karşılığında yüklüce bir haraç almışlardı.

Ahmet Turgut, Yezid’in komutan olarak görevlendirdiği Müslim bin Ukbe emrinde ki yirmi bin Hristiyan askerin Medine’yi kuşatıp teslim aldıktan sonra üç gün seksen sahabeyi öldürdüğü gibi dokuz bin masumu da öldürdüğünü, Müslüman kadınlara tecavüz ettiklerini ve bu olaydan sonra doğan babası bilinmeyen bin çocuğa Evlad-ı Harre dendiğini, daha sonra Mekke’yi kuşatmaya giderken Müslim bin Ukbe’nin yolda hastalıktan öldüğünü ve yerine Husayn bin Numayr’ın komutan olduğunu, Husayn bin Numayr’ın mancınıklar yaptırarak Kâbe’ye kayalar attırdığını ve yanan yağlı paçavralar atmaları sonucunda Kâbe’nin yandığını, Kabe’nin yanmasından on gün sonra Yezid’in yatağında öldüğünü ve kuşatmanın kaldırıldığını aktarıp bütün bunları yapanların başı Yezid’in İslamiyet’ten önceki yaşanılanların intikamını aldığını ifade ettiğini söyleyerek Yezid’in yaşantısını müşriklikle kıyasladığı görülmektedir. Bu konuda İsrafil Balcı’nın dediği gibi tarih okumaları tarafsız yapılmalıdır. Hz. Ali Muaviye olayında Hz. Ali’nin hataları ile Muaviye’nin yanında da 80 sahabenin olduğu göz ardı edilmemelidir. Bu hususta en uygun tutum Ehli Sünnet ekolünün tutumu gibi görünmektedir.

Sufyanilerin devamı olan Yezid’in oğlu küçük Muaviye geçmişini tasvip etmediği sülalesinin mirası tahta çıkmayı reddeder, yerine onu zehirleyen Mervan bin Hakem geçer ve zulme devam eder, bu tarafta da Emevilerin devamı olan Ömer bin Abdulaziz’in yapmış olduğu adil işlere tahammül gösteremeyerek zehirleyen amcazadesi Yezid bin Abdulmelik geçer ve Emevi sülalesini talan, gasp ve zulüm nizamına geri döndürür. Küçük Muaviye Sufyanilerin, Ömer bin Abdulaziz de Emevilerin içinden çıkan vicdan, hikmet, ahlak şahidi ve bataklıkta biten gül misaliydiler.

Şehirlerde yaşayanlar Emevilere vergilerini verip işlerine devam etmekten yanaydılar, ancak eskiden beri şehirlere yerleşenler bir iki nesil içersin de ya İranlıların dinine girip Mecusi oluyor yahut Çinliler gibi Budha’nın izinden gidiyorlardı. Her milletin şehirleşmiş ahalisi savaşlardan kaçınan bir hal üzere yaşarlar düzenlerinin bozulmasını istemezler. Değişim de dışarıyla en fazla temas eden ve rahatına düşkün şehirli vasıtasıyla olur. Kültür temaslarının en fazla olduğu yerler şehirlerdir. Çünkü kırsal kesim ile göçebe hayata göre hayatın kolaylığı kültürel faaliyetlere daha fazla zaman ayırmaya fırsat verir. Değişim de bu temaslar ile başlar. Şehir hayatı medeniyetin inşa edildiği yerlerdir.

Köle olarak hasta yatalak Halime’ye bakan Gülce’nin evin tek oğlu Selman’a gönlü akmıştı ancak Selman’ında Gülce’ye gönlü akmış, ilk kez evden ayrılıp kervanın başında Şam’a gitmek istemiyordu.  Halime durumu anlamış ve oğluna Gülce ile evlenir misin diye sormuş muvafakatini alınca da Gülce’ye oğlu Selman ile evlenip evlenmeyeceğini sorduğunda Gülce utanarak “Siz bilirsiniz” demişti. Türk bir köle olan Pamıh yani Sümeyye ve Yemenli Yasir’in soyundan gelen Abdullah Türk bir köle olan Halime’den olma oğlu Selman’a büyük nenesi Pamuk ve eşi Halime gibi Türk bir köle olan Gülce’yi bulmuş, her ikisi de birbirlerine rıza göstermişti. Düğün hazırlıkları başladı ancak Müslüman erkekler Müşrik kadınlarla evlenemeyeceği için Selman Gülce’den Müslüman olmasını istemiş, Gülce din değiştirmeye gerek olmadığını düşündüğü hale Müslüman kabul etmişti. Kendisine Müslüman olması için İslam dini anlatılırken Gülce’nin yapmış olduğu kıyaslamalardan İslam ile Gök Tengri inancı arasında çok fark olmadığını görmüş, bu ortak yönlerin çok oluşunun sebebini de kendisine İslam’ı anlatanların söylediği her kavme bir Yalavaç gönderildiği inancına bağlamıştı. Gülce’nin Oğuz töresinden öğrendiğine göre ırzını korumak daha çok kadınlara yüklenmiş bir görevdi, ancak Yusuf (a.s) hikâyesinde ırzını korumak Yusuf’a yani erkeğe yüklenmişti. Gülce, kendisinin de Yusuf’unda “Allah’ın hoşnutluğunu yitirmemek gayesiyle o çirkin işeten uzak durduğunu” (S:138) tefekkür ederek en sonunda “Yaratan, kadın için de erkek için de nikahsız birliktelikleri yasaklamıştı.” (S:139) neticesine ulaşmıştı. Ahmet Turgut romanın 14. Bölümünde Müslüman olan Gülce’nın bakış açısından İslam ile Gök Tengri inancı arasındaki fark ve ortak yönleri çok güzel ortaya koymuş ve ırzı koruma faslında da uzlaştırıp Gülce’nin kıldığı ilk namaz ve ilk secde ile de neticeye bağlamıştır.

Ahmet Turgut romanın anlatımını bazen Gülce’nin ağzından bazen de Gülce ile evlenen tüccar bezirgân Selman’ın ağzından anlattığından okuyucu da kavrama, anlam zorluklarına sebep oluyor. Mesela daha önceki bölümlerde de yaşandığı gibi on altıncı bölüm Gülce’nin ağzından anlatılırken on yedinci bölümü Selman’ın ağzından anlatmaya başlıyor. On sekizinci bölümde tekrar Gülce’nin ağzından anlatmaya geçiyor.  Okuyucu Gülce’nin ağzında yani anlatımıyla başından geçenleri okurken birden Selman’ın başından geçenleri Selman’ın anlatımıyla okumaya başlamakta ve acaba cümlenin manası mı yanlış oldu diye tekrar okumaya başa dönmekte ve ancak olayı anlatanın Selman olduğunu fark ederek cümlenin doğru manasını düşünebilmektedir. Keşke roman olay akışı bir kahramanın ağzından aktarılsaydı ya da ne Gülce’nin ne de Selman’ın ağzından üçüncü bir şahsın gözlemleri gibi de aktarılabilirdi.

Horasan Şehidi kitabında bize İslami tefekkürü ve İslami tefekkürün yolunu gösteriyor: Tefekkür nasıl yapılır? Gülce’nin İslam’ı öğrenirken her manayı düşünmesi ve ilahi hikmeti kavramaya çalışması, bilmediklerini daha sonraki zamanlarda yeni öğrendikleriyle tekrar düşünerek sonuçlandırması yoluna gitmesi gibi yol izlememiz gerektiğini göstermeye çalışmıştır. Ya da bize Horasan Şehidi’ni okurken farkında olmadan ufak yollu bir egzersiz yaptırmaktadır.

Gülce, Selman’a Oğuz töresini, Oğuz Ata’nın Gün-Han, Ay-Han, Yıldız han, Deniz-Han, Dağ-Han Kök-Han adlarında altı oğlu olduğunu, gökyüzünden isim alanların Boz-Oklar, yeryüzünden isim alanların Üç-Oklar adını aldığını, her oğlundan dörder torunu olduğunu ve böylece Oğuzların yirmi dört boya ayrıldığını anlatıyor, o’da merakla dinliyordu. Bu arada Gülce Oğuzların Boz-Ok kolundan Gün-Han oğullarından Kayı boyuna bağlı Göklüce obasından olduğunu da söyledi Selman’a.

Hz. Ali ile mücadelesinde Muaviye propagandanın her türlüsüne başvurmuş, Hz. Ali adına halka davetçiler göndererek vaaz ve nasihatlerinde “Ali efendimiz, Osman’ı katledenleri cennetle müjdeliyor” (S:258) söylemelerini ve ayrıca Sıffin ve Cemel vakasında Al-i Muhammed’in saflarında yer almayanların kanının helal olduğunu yaymalarını istemiş, hileli yollara sapmıştı. Daha sonraki zamanlar da Emevilere karşı sancak açan Zeyd ve daha on dört yaşındaki oğlu Yahya yakalanıp öldürülerek kafaları vücutlarından ayrılmış, Yahya’nın çarmıha gerilmiş başsız vücudu 4 yıl boyunca kemikleri kalmış halde diyar diyar gezdirilmiş, taki Al-i Muhammed taraftarı bir grup tarafından iskeleti Belh’in giriş kapısında asılı olduğu yerden kurtarılıp defnedilinceye kadar halka sonunuz böyle olur korkusu salınmıştır. Muaviye’den on yıllarca sonra Emevi sultanları propaganda da aynı yolu izliyorlar, Al-i Muhammed soyundan gelecek bir isyanda halktan da intikam alınacağı korkusu yayılarak Emevilere kerhen de olsa destek olmaya mecbur bırakıyorlardı. Muaviye ordusuna Hıristiyan askerler alarak Müslümanlarla savaşmakta bir beis görmez iken Hz. Ali,  Bizans Kayzerinin Muaviye isyanının kendi ülkesindeki valilerin de isyanına sebep olur korkusuyla farklı zamanlarda yaptığı yardım tekliflerini iki kere reddeder. Doksan yıllık Emevi saltanatına karşı başlatılan son kurtuluş mücadelesinin “Er-rıza min Al-i Muhammed” (S:254) o gün mücadelenin zaferle neticelenmesi halinde peygamber ailesinden en uygun kim ise o başa geçer düşüncesi etrafında örgütlenenler de Hz. Ali gibi Emevilerden canı yanan Fars ve Türkler Müslüman olmadığı için yardım isteklerini kabul etmiyor onlarla ittifak yapmıyorlardı. Nebevi ahlak Müslümanlara karşı Müslüman olmayanlardan yardım almayı kabul etmiyordu.

Roman başların Muaviye ve sonrası Emeviler ile yaşanan Hz Ali ve soyundan gelen Seyyid ve Şerifler arasındaki mücadelenin gayesi Hz Ali soyundan birinin iktidar olması olarak algılanmamalıdır. Al-i Muhammed’e yapılan zulümler her ne kadar Hz Ali nesli ile yapılan mücadeleyi öne çıkarsa da asıl yapılan mücadele, yönetime getirileceklerin Hz. Ali soyundan olmasına çalışılsa da İslam ülkesinin adil bir yönetime kavuşturulmasıdır. Nitekim daha sonra mücadele başarılı olup Mervan-ı Hımar öldürülüp Abbasiler yönetime geçmek için ve yönetimdeyken Emevilerin metot ve yolunu takip etmeleri Hz. Peygamber soyunun yönetimin başına geçmesinin istenmesinin haklı delili olmuştur.

Ahmet Turgut, Tuleka’nın derecesini Hadid Suresinin 10. Ayetine dayandırır. Allah bu ayette “Göklerin ve yerin tamamı zaten Allah’a ait olduğu halde ne diye hâlâ Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? İçinizden [Mekke] fetihten önce harcayan ve savaşanlar ötekilerle bir değildir. Onların derecesi, daha sonra harcayan ve savaşanlardan üstündür. Bununla birlikte Allah her birine en güzel olanı vaad etmiştir. Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” buyurur. Ahmet Turgut Ahmed bin Hanbel, Hâkim ve Heysemi’nin hadis kitaplarında zikrettiği Tuleka’nın kendi aralarında dost olduğu Hadis-i Şerifine de atıf yapar.

Ebu Müslim Horasani komutasında ve Evlad-ı Resul’den Muhammed Nefsu’z-Zekiyye el-Hasani veya Es-Seyyid Cafer-i Sadık’tan birine biat edileceği beklenerek Emevilere karşı başlatılan savaş uzamış, üç yıl dört ay gibi bir zamanda her şehir adım adım alınarak, her alınan şehirden sonra geri çekilen askerler ile tedbiren yeni toplanan askerlerden oluşan Emevi güçleri daha kesif bir hale bürünüyor, bu yığılma ile alınacak şehirlerin fethi güçleşiyordu. Ve nihayet Mısır’a kadar kaybede kaybede kaçan Mervan-ı Hımar yakalanarak kısas edilmiş, ancak Ebu Müslim Horasani bir Cuma günü hutbede cemaate isim vermeden yemin ettirerek ismini kendi içinde sakladığı Ebu’l Abbas El Abbasi’ye biat almış ve daha sonra halk Evlad-ı Resul’den Muhammed Nefsu’z-Zekiyye el-Hasani veya Es-Seyyid Cafer-i Sadık’tan birine biat etiğini düşünürken biat aldığı kişinin Ebu’l Abbas El Abbasi olduğunu açıklamıştır.

Ahmet Turgut; Şerik ve Selman’ı Ebu Müslim Horasani veya gizlediği asıl ismiyle Behzad Bin Vendad’ın kendilerini kandırdığını tefekkür ettirirken akıllarına gelen Fatır Suresi 5.ayet “Aldatıcılar sizi Allah’ın adını kullanarak aldatmasın!” ikazlarını baştan düşünmedikleri için Peygamber ve Ehl-i Beyt’le aldattığını Selman’ın “Aldatıcıların tuzağına gönüllü yürümüştük” (S:523) düşüncesine, Şerik’in de “Aldatıldık demenin insanı rahatlattığının farkındayım. Nitekim aldandığını söyleyen kimseler, aldatıcıların maharetlerini sayıp dökerek, ‘benim yerimde kim olsa, aldanırdı’ demeye getiriyorlardı. Oysa Adem babamız ve Havva anamız yasak ağaca yaklaşma meselesinden sonra ‘Şeytan bizi aldattı’ demek yerine ‘Biz kendimize zulmettik’ itirafında bulunarak tövbeye koyulmuşlardı.” (S:523) düşüncesine sevk olduğunu aktarıyor.

Ahmet Turgut “Türklerin İslamiyet’le Tanıştığı Asrın Romanı -Horasan Şehidi” romanında hem bir kişinin nasıl Müslüman olduğunu hem de Emevilere karşı nasıl organize olup da saltanatlarının yıkıldığını detaylıca anlatmış. Okuyucu bu romanda yeni Müslüman olmuş bir kişinin öğrenmek istediklerini ya da aklına gelebilecek soruları ve yeni inancını eski inancıyla da kıyaslayarak, yeni inancının sebebi hikmetini kavramaya çalıştığını, yeni inancını kabullenip gönlüne yerleştirmeye bir tefekkür yolu sunmakta, yeni Müslüman olmuş birinin hayatı üzerinden okuyucuyu düşünmeye sevk etmekte, ya da Ahmet Turgut’un anlamlandırdığı şekilde mevzuyu düşünmeye yol açmaktadır.