Prof. Dr. Vahit TÜRK: Orhun Yazıtlarından Kutadgu Bilig’e Din Dili

Orhun Yazıtlarından

Kutadgu Bilig’e

Din Dili

Prof. Dr. Vahit TÜRK

 

TÜRK YURDU
Mart 2011 – Yıl 100 – Sayı 283

 

Din Nedir?

İslam kaynaklarına göre din, dört maddede toplanacak şekilde anlamlandırılmıştır. Bunlar;

  1. Ceza (karşılık), mükâfat, hüküm, hesap,
  2. Üstün gelme, hâkimiyet, zelil kılma, zorlama,
  3. İtaat, teslimiyet, hizmet, ibadet,
  4. Âdet, yol, kanun, şeriat, millet, mezhep.

Diyanet Vakfı’nca yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nin “Din” maddesinde, İslam kaynaklarının din tanımı yanında diğer dinî kültürlerin din tanımları da aktarılmış ve bu kültürlerdeki ortaklığın “yol, inanç, âdet, bağ, kulluk” olduğu belirtilmiştir. Yine aynı yerde bazı İslam bilginlerinin din tanımları da verilmiştir. Bu tanımların hepsinde dinin akıl sahiplerini ilgilendirdiği özellikle ve ilk madde olarak vurgulanmıştır. 20. yüzyılın büyük din âlimlerinden M. Hamdi Yazır’ın din tanımı şöyledir: “Akıl sahiplerini hüsn-i ihtiyarlarıyla bizzat hayır ve nimete sevk eden bir vaz-ı ilahi, şeriat ve millet, beşerin ihtiyari fiillerinin hayır ve saadet gayesine doğru cereyanını temin eden bir yol, bir kanun, bir amil-i manevîdir.”

İnsanlığın geliştirdiği bütün medeniyetlerin temelinde din duygusunun etkisi inkâr edilemez. Kitap sahibi dinlerin insanlık üzerindeki etkileri çok daha fazla olmuştur. Din kitaplarına göre yeryüzündeki insan varlığının başlangıcından beri evrensel bir olgu olan din duygusu, bütün olarak ferdi ve toplumu kuşatır, onun bütün hareketlerini etkiler ve kontrol altında tutar. Bu bakımdan toplumların sosyal hayatlarını da büyük ölçüde mensup oldukları dinler yönetir ve yönlendirir. Öyle ki din duygusuna sahip olmadığı düşünülen bir kişi bile içinde yetiştiği kültür dolayısıyla, toplumunun mensup olduğu dinden kendisini soyutlayamaz, yani tabiri caizse Hristiyan, Müslüman veya Musevi bir dinsiz olabilir.

Bir toplumun gelenek ve göreneklerinin temelini de genellikle dinî birtakım kurallar ve alışkanlıklar oluşturur. Din ile kişi ilişkisi, kişilerin ruhi durumlarıyla ilgili olarak değerlendirilirken, din ile toplum ilişkisi sosyolojinin konusudur. İnsan ve toplum hayatında bu kadar etkili olan din duygusu, ister istemez onun dilini de az ya da çok etkiler. Kişi ile din ilişkisi onun özel dilini etkilerken, din toplum ilişkisi de bütün olarak toplumun dilini etkiler.

 İslam Öncesi Türk Din Tarihi Üzerine

Türk din tarihine girmeden önce, Türk milletinin insanlık tarihindeki sınırlarını hiç olmazsa kaba hatlarıyla belirlemeye çalışmak yararlı olacaktır. Tarihî kayıt ve kaynaklardan izlenebildiği kadarıyla son 2500 yıllık insanlık tarihinin hemen tamamında bir biçimde Türklerin müdahalesi söz konusudur. Bu cümleyi şu şekilde somutlaştırabiliriz: Çin tarihinin yazılabilmesi için Çin’in kuzey komşularının ihmal edilmemesi gerekir ki bilinen bütün tarih kayıtları, bu komşuların Türk soylu olduklarını belirtirler. Hatta zaman zaman Tabgaç gibi Türk asıllı hanedanların da Çin’de hâkimiyet kurdukları ve Çin’i uzun süre yönettikleri bilinmektedir. Kök Türk yazıtlarında Türklerin “Tüpütke kiçig tegmedikleri” yani Tibet’e az gitmedikleri kayıtlıdır. Bu kayıt, Kök Türklerin güney sınırları hakkında bilgi vermektedir. Kayıtlarla izlenebilen tarih, Fars asıllı halklar ile Türklerin bir arada yaşadıklarından bahseder. Bugün varlıklarından bahsedilemeyen Toharlar ve Sogdlar, Türk halkları içerisinde eriyerek Türkleştiler. Büyük Selçuklunun asıl coğrafyası İran idi ve bu coğrafya aşağı yukarı 1040’tan 1925’lere kadar Türk hanedanlarınca yönetildi. Bugün de İran nüfusunun büyük bir bölümü Türk’tür. Güneyde Afganistan, Bangladeş, Pakistan ve Hindistan tarihleri; kiminde az, kiminde çok olmak üzere, Türk müdahaleleriyle doludur. Ak Hunlar, Kara Hanlılar, Gazneliler, Timurlular ve son olarak da Babürlüler bir tarafa bırakılarak bu ülkelerin hiç birinin tarihi yazılamaz. Hunlar, Avarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar vb. bilinmeden ne Rus tarihi, ne Slav halklarının tarihi, ne de bütünüyle Avrupa tarihi yazılabilir. Aynı şekilde Selçuklu ve Osmanlıyı görmezlikten gelerek Arap tarihini, yine Osmanlıyı bir tarafa bırakarak Kuzey Afrika ve Avrupa tarihlerini yazmak elbette ki mümkün değildir. Meselenin diğer yönü de bütün bu halkların tarihleri dikkate alınmadan Türk tarihinin de yazılamayacağıdır.

İnsanlığın oluşturduğu ve bütün insanlık üzerinde etkileri olan medeniyetlerin ana coğrafyası Asya ve Avrupa, ağırlıklı olarak da Akdeniz havzasının da içinde olduğu tarım kuşağıdır. Bu coğrafyada da etkisi Türkler kadar sürekli olan başka bir kavimden söz etmek mümkün değildir. Bu etki, yalnızca savaş ve fizikî mücadeleyle sınırlı değil, hayatın hemen her alanıyla ilgili olmuştur. Savaşçılık özelliği de esas olarak yaşanılan hayatın yanında atın ehlileştirilmesi ve demirin işlenmesi gibi medeni gelişmelerle ilgilidir.

Bir halkın yukarıda belirtilen süreklilik ve etkinlikteki cihangir ruha sahip olmasının maddi gereklilikler yanında manevi kökenleri de olmalıdır. Bu kadar uzun süren ve çok geniş bir coğrafyada görülen güç ve etkiyi yalnızca toprak ele geçirmek düşüncesiyle açıklamak doğru olmadığı gibi inandırıcı da olmaz.

Türklerin Kök Türkler devrine kadarki inanç sistemleri hakkında teferruatlı bir bilgiye sahip değiliz. Konuyla ilgili yapılan çalışmalar daha çok yazılı kaynaklardaki kayıtlardan geriye doğru yapılan yorumlar ile birtakım mezar buluntuları ve bugünkü bazı uygulamalardan hareketle yine geriye doğru yorumlamalardan ibarettir. Bunlar elbette emek ürünü değerli çalışmalardır, ancak hiçbiri Türklerin 6.-7. yüzyıllardan önceki inanç sistemlerini tam olarak ortaya koyamamıştır. Bu da esasen normaldir. Çünkü çok geniş bir coğrafyada, sürekli hareket halinde ve çok değişik kavimlerle iç içe yaşayan bir kavim söz konusudur. Öncelikle böyle bir hayat tarzına sahip olan bir milletin bir dinin mutaassıp mensubu olması düşünülemez. Takip edilebilen zamanlarda da Türklerin çok din değiştirmiş olması, belirtilen durumla ilgilidir. Türk devletleri içerisinde pek çok din mensubunun barınabilmesi de yine Türklerde din taassubunun olmamasıyla açıklanabilir. Tarihte büyük devlet olarak çok geniş coğrafyaları elde tutmanın ve çok farklı halkları bir arada yaşatmanın sırrı, farklılıklara tahammül gösterme ve daha çok da dinî hoşgörüdür. Bugün Türkiye’deki din taassubunun önemli bir sebebi, büyük devlet olma düşüncesinin zihinlerde de silinmeye başlamasıdır.

     Kök Türklerin inançlarıyla ilgili bilgilerin ana kaynağı Orhun Yazıtları’dır. Bu yazıtlarda Türklerin cihangirlik ruhunu besleyen ve hayatın her aşamasını kuşatan bir inanç sistemiyle ve bu sisteme samimiyetle inandığı anlaşılan bir toplumla karşılaşırız. Bu metinlerdeki inançla doğrudan ilgili bazı cümleleri aktardığımızda söylemek istediklerimiz daha iyi anlaşılacaktır. Bilge Kağan’ın ağzından yazılan Kül Tigin yazıtında bu tür cümleler daha çok geçer. O cümlelerden bazıları şunlardır: “Üze kök tengri, asra yagız yer kılıntukda ekin ara kişi oglı kılınmış.” (Yukarıda mavi gök, aşağıda kara yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış.) Bu cümleden; yerin, göğün ve ikisi arasındaki insanoğlunun yaratılmış olduğu ve bütün bunları yaratma gücüne sahip olan bir varlığa inanıldığı anlaşılmaktadır. Bu cümlede ve başka bazı cümlelerde görülen “kök tengri” sıfat tamlaması çoğunlukla yanlış anlaşılmış ve bu inanç sisteminde bir “Gök Tanrı” olduğundan söz edilmiştir. Hâlbuki Orhun Yazıtları’nın hiçbir yerinde bugün anlaşıldığı haliyle bir “Gök Tanrı”nın varlığından söz edilmez. Buradaki yanlışlık, “tengri” kelimesinin bu metinlerde iki farklı anlam ile kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Bu anlamlardan birisi “gökyüzü” iken, diğeri de “Tanrı” anlamıdır. Bu cümledeki “tengri” kelimesi de henüz özelleşmemiş ve gökyüzü anlamıyla kullanılmıştır, “kök tengri” sıfat tamlaması da tam olarak “mavi gök” anlamındadır. Bu tür anlam olaylarıyla her dilde karşılaşılır, buradaki sorun konuya yabancı kişilerin düşüncelerinin yaygınlaşmış ve kabullenilmiş olmasıdır.

“İnisi eçisin teg kılınmaduk erinç, oglı kangın teg kılınmaduk erinç.” (Kardeşi ağabeyi gibi yaratılmamış muhakkak, oğlu babası gibi yaratılmamış muhakkak). Bu cümledeki şikâyet konusu elbette ki fizikî benzemezlik değil; ruh, kişilik ve anlayış benzemezliğidir. Cümlenin bizi götüreceği inançla ilgili sonuç da, insan fizik olarak mahlûk (yaratılmış) olduğu gibi, kişilik olarak da mahlûktur. Sonraki neslin kişiliği öncekilere benzememiş ve toplum bu yüzden bazı sıkıntılara düşmüştür.

Tengri yarlıkadukın üçün, özüm kutum bar üçün kagan olurtum.” (Tanrı bahşettiği için, benim de talihim olduğu için kağan olarak tahta oturdum). Bu cümlede Bilge Kağan, kağan oluşunun ilk şartı olarak Tanrı’nın bunu kendisine bağışlamasını, ikinci olarak da yine Tanrı tarafından kendisine yaratılışta verilen “kut”a sahip olmasını göstermektedir.

“Üze Türk Tengrisi, Türk ıduk yeri subı ança etmiş; Türk bodun yok bolmazun tiyin, bodun bolçun tiyin kangım İlteriş Kaganıg, ögüm İlbilge Katunug Tengri töpüsinte tutup yügerü kötürmiş erinç.” (Yukarıda Türk Tanrısı, Türk’ün kutlu vatan toprakları şöyle düzenlemiş; Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İlteriş Kağan’ı, annem İlbilge Hatun’u Tanrı, tepesinden tutarak yüceltmiş). Burada üzerinde dikkatle durulması gereken ve yanlış yorumlara yol açan bazı hususlar vardır.

İlk olarak “Türk Tengrisi” ibaresi ile kastedilenin ne olduğuna bakalım. Eğer mevcut inanç sisteminde Türklere ait özel bir Tanrı düşüncesi varsa bu, yazıtlarda defalarca karşılaştığımız ve bütün varlıkları yarattığı, ayrıca her şeye hakim olduğu vurgulanan “tek Tanrı” inancına aykırı bir durum ortaya çıkarır. Bizce “Türk Tengrisi” tabiri; Türklerin her şeye hakim ve görünmez olduğuna inandıkları tek Tanrı’yı, çevrelerinde yaşayan ve görülen ilahlara tapan halkların ilahlarından ayırt etme düşüncesiyle kendi inançlarını özellikle vurgulamak amacıyla kullanılmıştır. Bu cümlede üzerinde durulması gereken ikinci husus, “Türk ıduk yiri subı” ibaresidir. Cümleyi “Üze Türk Tengrisi ança etmiş” ve “Türk ıduk yiri subı ança etmiş” şeklinde ayırdığımızda “ıduk yir sub” ile “Tengri” kavramlarının benzer güce sahip oldukları şeklinde bir yorum yapılmakta ve Tanrı’nın güç ve yetkisini paylaşan başka varlıklardan söz edilmektedir. Hâlbuki bu ibarede kutsal anlamı verilen “ıduk” kelimesi “verilmiş, gönderilmiş” daha açık bir ifadeyle “Tanrı’nın verdiği” anlamında kullanılmıştır. İbareyi bütün olarak aldığımızda da anlam; “Tanrı tarafından verilmiş olduğu için kutsal olan vatan toprakları böyle tanzim etmiş.” şeklinde olur. Kutsal vatan topraklarından maksat ise; bu topraklar üzerinde geçmişte yaşayanlar ile yaşanmışlıklar ve günümüzde yaşanmış olanlar ile yaşayanlar yani atalar ve onların devamı olan bugünkü nesil ile atalardan kalan “töre”dir. Cümlenin devamındaki “Tanrı, babam İlteriş Kağan ile annem İlbilge Hatun’u tepelerinden tutup yukarı kaldırmış.” İbaresini de fizikî bir yükseltmeden çok; milletin yok olmaması, millet olarak yaşaması için idaresini onlara vermiş, yani onları yüceltmiş biçiminde anlamak doğru olacaktır.

Tengri küç birtük üçün kangım kagan süsi böri teg ermiş, yagısı kony teg ermiş.” (Tanrı güç verdiği için babam kağanın ordusu kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş). “Tengri yarlıkaduk üçün illigig ilsiretmiş, kaganlıgıg kagansıratmış.” (Tanrı bahşettiği için ülke sahibi olanı ülkesiz yapmış, kağanlıyı kağansızlaştırmış). Bu iki cümlede de bütün başarıların Tanrı’nın güç vermesiyle ve bağışlamasıyla başarılabildiği vurgulanmıştır.

“Anta kirse tengri yarlıkatu kutum bar üçün ülügüm bar üçün ölteçi budunug tirgürü igittim.” (Ondan sonra Tanrı’nın bağışladığı kut ve kısmet sahibi olduğum için ölecek olan milleti yaşatarak besledim). “Özüm sakıntım öd tengri yaşar kişi oglı kop ölgeli törümiş.” (Ben düşündüm ki ezelî ve ebedî olan yalnızca Tanrı’dır, insanoğlu hep ölümlü yaratılmış). Bu cümlede de “Bütün nefisler ölümü tadacaktır.” ilahî hükmünün devir Türkçesiyle ifadesi görülmekte, ayrıca yazıtlara yansıyan inanç sisteminin İslam ile birebir örtüşen bir yönü daha ifade edilmektedir.

Tonyukuk yazıtında da yukarıda açıklananlara benzer pek çok cümle vardır. Bu yazıtta da inanılan ve her şeye sahip ve hâkim olan tek Tanrı söz konusudur. Bu yazıttan birkaç cümleyi aktararak pek çok ortaklıklar göreceğimiz Kutadgu Bilig’deki din diline geçebiliriz. Tengri ança temiş erinç, kan bertim, kanıngın kodup içikding. İçikdük üçün tengri ölütmiş erinç.” (Tanrı şöyle buyurmuş olmalı: Ben sana kağan verdim, ancak sen kağanını bırakıp Çin’e gittin ve oraya bağlandın, böyle yaptığın için, Tanrı’ya asi olduğun için, Tanrı senin ölümünü buyurmuş olmalı). Bu cümlede Türk devletini yönetmek üzere başa geçen kağanların Tanrı tarafından bu göreve getirildiklerine dair bir inanç olduğu anlaşılmaktadır ki bu ifade “zıllullahu fi’l-arz” ifadesinden çok daha basit ve sade bir ifadedir.

Tengri bilig bertük üçün özüm ök kagan kıldım bilge tonyukuk.” (Tanrı bana bilgi vermiş olduğu için Bilge Tonyukuk olarak İlteriş’i ben kağan yaptım). Bu cümlenin dinî anlamından daha dikkat çekici olan yönü Bilge Tonyukuk’un kendine olan güvenini göstermesidir. Belki de bu cümle Bilge Kağan’a karşı bir meydan okumayı da içermektedir. Cümlenin dinî anlamında görülen ise; “Her şeyin sahibi ve hâkimi olan bir Tanrı bendeki bilginin de sahibidir ve onu bana kendisi lütfetmiştir” olarak anlaşılmalıdır.

Tengri yarlıkadı yanydımız.” (Tanrı bahşetti yendik). Tengri yarlıkaduk üçün öküş teyin korkmadımız.” (Tanrı bize cesaret bağışladığı için düşmanlarımızın çokluğundan korkmadık).

Kök Türk yazıtlarında karşımıza çıkan ve yukarıdaki birkaç cümleyle açıklanmaya çalışılan inanç sistemi, Türklerin Uygur kağanlığı döneminde de devam ettirdikleri ve muhtemelen de İslamiyet’in kabul edilmesine kadar halk kitlelerinin mensup olduğu inanç sistemidir. Uygurlar döneminde Türkler arasında çeşitli inanç sistemleri yaygınlaşmışsa da büyük kitleler muhtemelen yazıtlara yansıyan inançlarını yaşatmaya devam ettirmişler ya da yeni kabul edilen dinler ancak bir üst örtü olabilmişler, altta eski dinin uygulamaları devam etmiştir. İslamiyet’in kabul edilmesinden sonra da bu sisteme ait bazı inanmalar ile din terimlerinin hiç yüksünmeden kullanıldığı, bunlardan bir kısmının halk arasında bugün bile devam ettiği görülmektedir.

 

            Kutadgu Bilig’de Din Dili

 

Kutadgu Bilig, bugünkü bilgilerimize göre Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra yazılan ve içerisinde dinî öğütler de barındıran ilk Türkçe eserdir. Bugüne kadar eserle ilgili olarak pek çok çalışma yapılmıştır, ancak eserin her yönüyle tam olarak incelendiği de söylenemez. Bir makalede bütün olarak Kutadgu Bilig’deki din dilini incelemek ve ortaya koymak mümkün değildir, ancak Kutadgu Bilig’in özellikle giriş kısmının din dili yönüyle değerlendirilmesi hem eserin bütünü, hem de devrin diğer eserlerinin durumu hakkında bir fikir verecektir. Bu bölümün incelenmesi aynı şekilde inançla ilgili olarak duygu devamlılığını da ortaya koyacaktır.

  Kutadgu Bilig, “Tengri azze ve celle ögdisin ayur” ibaresiyle başlar ki “Aziz ve Celil olan Tanrı’nın övgüsünü ifade eder.” demektir. Bilindiği üzere hemen bütün İslam dönemi Türkçe eserlerimizde Tanrı’ya hamt (tevhit), peygambere salavat (naat), dört halifeye övgü bölümlerinden sonra asıl konuya girilir. Kutadgu Bilig’de bunlara ek olarak bir de baharın gelişiyle tabiatın canlanışını anlatan bir bölüm vardır.

Eserin Tanrı’ya hamd yani tevhit bölümünde 33 beyit, peygambere övgü bölümünde 15 beyit, dört halifenin anılmasıyla ilgili olarak da 14 beyit vardır. Belirtilen bölümlerin bazı beyitlerinden hareketle din duygusunun ifade biçimi ortaya konulmaya çalışılacaktır.

 

Bayat atı birle sözüg başladım

        Törütgen, igidgen, keçürgen idim.

 

“Tanrı adı ile sözü başladım” diye aktarabileceğimiz birinci mısra, eserin ilk mısrasıdır. Bu mısradaki “bayat” kelimesini Türkçede farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda görmekteyiz. Kelimenin en yaygın ve meşhur kullanılma alanı 24 Oğuz boyundan birinin adı olmasıdır. Dede Korkut’tan başlayarak Türk kültür tarihinin pek çok ünlü siması bu boya mensuptur, ayrıca bugün Anadolu’da bu adla anılan pek çok yer adı vardır. Kelimenin dini anlamı ise Tanrı’nın 99 sıfatından olan kadim yani başlangıcı olmayan, ezeli sıfatının Türkçesi olmasıdır. İkinci mısrada da yine Tanrı’nın sıfatları peş peşe sıralanmıştır. Bunlar; hâlik, rezzâk, memât veya rahȋm sıfatları ile sahip yani rab sıfatlarıdır. Törütgen kelimesini küçük değişikliklerle “türeten” biçimiyle bugün de kullanıyoruz, ancak kelimenin hâlik sıfatına karşılık olarak kullanımı devam ettirilmemiştir. İgidmek fiili Kök Türk yazıtlarında “beslemek” anlamıyla kullanılır ki burada da aynı anlamla ve “rızık veren, rezzâk” sıfatının Türkçesi olarak karşımıza çıkar. Keçürgen kelimesini Türkiye Türkçesine geçiren olarak aktarabiliriz, ancak kelimede ses değişikliklerinden daha önemlisi Türkiye Türkçesi için anlam değişmesi olmuştur. Bu kelimeyi iki şekilde anlamlandırmak mümkündür; birincisi “insanı dünyadan göçüren, yani öldüren, ikinci olarak da “bağışlayan”dır. Bu kelime ikinci anlamıyla Türkistan lehçelerinde “bağışlamak, affetmek” karşılığı olarak bugün de kullanılmaktadır. Beyitin son kelimesi; peş peşe üç sıfatla tavsif edilen “idi” kelimesidir ki bu kelimeyi bu biçimiyle kullanmıyoruz, ancak bir dil bilgisi terimi olarak kullanılan iyelik kelimesinin kökünde iye biçimiyle kullanıyoruz. Rab yani sahip kelimesinin Kutadgu Bilig’deki karşılığı “idi” kelimesidir.

Eserin ikinci beytinin Ugan bir bayatka angar yok fena” biçimindeki ikinci mısrasında da yine Tanrı’ya sıfat olarak kullanılan sözler vardır. Bunlardan “ugan” kelimesi, kâdir sıfatının, “bir” kelimesi de vahit sıfatının Türkçesidir. Bu mısrada olduğu gibi eserin başka yerlerinde de yukarıda üzerinde durulan bayat kelimesi, sıfat olmanın dışında Allah kelimesine karşılık olmak üzere isim olarak da kullanılır.

Kök Türk yazıtlarında geçen ve yukarıda üzerinde durulan “Üze kök tengri asra yagız yer kılındukda ikin ara kişi oglı kılınmış.” cümlesi ile Kutadgu Bilig’in üçüncü beytindeki anlam örtüşmektedir:

“Yagız yir yaşıl kök kün ay birle tün

Törütti halayık öd ödlek bu kün”

“Kara yer ile mavi göğü, güneş ile ayı, gece ile gündüzü, zaman ile zamâneyi ve mahlûkları o yarattı.” ile “Yukarıda mavi gök, aşağıda kara yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış.” cümlesi arasında hem inanç yönünden, hem felsefe yönünden, hem de evrenin algılanışı yönünden bir fark yoktur. Yazıtlardaki “kök tengri” (mavi gök) sıfat tamlaması, Kutadgu Bilig’de yerini “yaşıl kök” sıfat tamlamasına bırakmıştır. Yukarıda “tengri” kelimesinin iki farklı anlamda kullanıldığı belirtilmişti. Kutadgu Bilig’de bu kelimenin “gök yüzü” anlamı hiç kullanılmaz. Bu durum, bu kelimenin ilk anlamının “gök yüzü” olduğu, daha sonra bugünkü anlamıyla kullanılmaya başlandığı ve yeni anlamın, dilde pek çok örneğine rastlandığı gibi, eski anlamı unutturduğu da anlaşılmaktadır. Birinci anlamın unutulmasının bir sebebi de kelimenin ikinci anlamının kutsal dairesine ait olmasıdır. Bilindiği üzere kutsalın, insanın zihin dünyasında ve günlük hayatında her kavramdan daha önemli olma ve her şeyi etkileme gücü vardır. Gök anlamında kullanılan bir kelimenin, yaratıcı güce de ad olarak tercih edilmesini de, dinlerin Tanrı’yı mekândan münezzeh olarak öğretmesine rağmen, insanın onu hep yukarıda düşünmesi sebep olmuş olmalıdır ya da kökü çok daha eskilere giden bir inancın izi aranmalıdır.

“Tiledi törütti bu bolmış kamug

Bir ök bol tidi boldı kolmış kamug.”

“Eserin dördüncü beyti olan bu dizeleri de Türkiye Türkçesine “Diledi ve bütün bu yaratılmışları yarattı, bir kere ol dedi ve istediği her şey oldu.” biçiminde aktarabiliriz. Bu beyitteki “ol dedi oldu” ibaresi, Kuran-ı Kerim’deki “kün feyekün” ibaresinin Türkçesidir. Beyit bütünüyle bu ayete bir gönderme, hatta ayetin Türkçe ifade edilmesidir.

İslam dininin Tanrı anlayışının bir yönünü de eserin beşinci beytinde yazar, hiçbir yabancı söze gerek duymadan şöyle dile getirir:

“Kamug barça  munglug törütülmişi

Mungı yok idi bir angar yok işi.”

“Yaratılmış olan bütün her şeyin ona ihtiyacı vardır, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir olan Tanrı’dır ve onun eşi yoktur.” Bu beyitte de yukarıda açıklandığı üzere bayat kelimesi gibi idi kelimesi sıfat olarak değil, Tanrı kelimesi yerine isim olarak kullanılmıştır. İslam inancına göre Tanrı’nın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, herhangi bir şeye ihtiyaç duymak tanrılık vasfına uymaz. Bu durum beyitte “mungı yok idi” biçiminde belirtilmiş ve Tanrı’nın eşinin ve benzerinin olmadığı yine bu beyitte “…bir angar yok işi” biçiminde ifadesini bulmuştur.

“Ay erklig ugan mengü mungsuz bayat

Yaramaz seningdin adınka bu at.”

“Ey kuvvetli, kadir, ebedî ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Tanrı, senden başkasına bu ad yakışmaz.” Bu beyitte de erklig, ugan, mengü, mungsuz sözlerinin bayat kelimesinin sıfatları olarak sıralandığı görülüyor. Önceki beyitlerde olduğu gibi burada da Tanrı’nın bazı sıfatları hiçbir yabancı söz kullanılmadan karşılanmıştır. Bayat kelimesi bu beyitte de yine sıfat değil isim olarak kullanılmış ve Allah’ı vasfederken sık karşılaşılan bir cümle olan “senden başkasına bu ad yakışmaz” ibaresi Bayat için kullanılmıştır.

“Ulugluk sanga ol bedüklük sanga

Seningdin adın yok sanga tuş tenge.”

“Yücelik ve büyüklük sana hastır, senden başka sana eş ve benzer yoktur.” Bu beyitle birlikte bir sonraki beyitte; “Aya bir birikmez sanga bir adın” (Ey bir olan Tanrı, sana bir başkası ortak koşulamaz.) Tanrı’ya ortak koşulamayacağı, hiçbir yaratılmışın ona benzeyemeyeceği, onun eşinin ve denginin olmayacağı ifade edilmiştir.

Tanrı’nın birliği, insanın idrak edebileceğinin dışında bir birliktir. Bu yüzden Yusuf Has Hacip; “Sakışka katılmaz sening birliking.” (Senin birliğin sayıya katılmaz) der, yani Tanrı elbette ki birdir, ancak bu bir olma durumu insanın idraki dışında bir birliktir.

Tanrı’nın alim sıfatının ifade edildiği beyitte eserdeki nadir Arapça ibarelerden biri de kullanılmıştır:

“Ay iç taş biligli ay hakku’l-yakîn

Közümde yırak sen köngülke yakın.”

(Ey içi ve dışı bilen, ey hakku’l-yakîn; gözle görülmezsin ancak gönle yakınsın). Beyitte görüleceği üzere Allah’ın her şeyi bilme anlamındaki âlim sıfatı Türkçeye kelime olarak değil “iç taş biligli” ibaresiyle aktarılmıştır.

Tanrı’nın varlığı ve insan aklının onu kavramadaki acizliği şu beyitte ifadesini bulur:

“Barıng belgülüg sen kün ay teg yaruk

Neteglikke yetgü köngül ögde yok.”

“Senin var olduğun güneş ve ay gibi apaçık bellidir, ancak senin nasıl olduğunu idrak edecek gönül ve akıl yoktur.”

Hayy yani diri, canlı sıfatı; “Yokadur ne erse sen ök sen tirig” (Yarattığın her şey ölümlüdür, yok olur, bâki olan yalnızca sensin.) mısrasıyla karşılanmıştır. Tanrı’nın mekândan münezzeh oluşu eserin 18. beytinde şöyle açıklanır:

“Kidin öngdün ermez ne soldın ongun

Ne astın ne üstün ne otru orun.”

“Arkada veya önde değildir; ne sağdadır, ne de solda; yeri ne altta, ne üstte, ne de ortadadır.” 19. beyitte de “Yeri o yarattı, ancak ona yer izafe edilemez, onun olmadığı hiçbir yer de yoktur, buna iman et.” olarak aktarabileceğimiz beyitle mekândan münezzehlik düşüncesi açıklanmaya çalışılmıştır. Tanrı’nın halk edicilik vasfı 21. beyitte;

“Törüttüng tümen ming bu sansız tirig

Yazı tag tengiz kötki oprı yirig.”

“Bu sayısız, yüz binlerce canlıyı, ova, dağ, deniz, tepe ve çukurları sen yarattın.” şeklinde ifadesini bulur.

Eserin tevhit bölümünün son altı beyti dua ve yakarışa ayrılmıştır. Yusuf Has Hacip bu beyitlerde aciz ve muhtaç bir kul olduğunu belirterek hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Tanrı’dan af ve yardım diler, ona sığındığını ifade eder, muhtaç olduğu zaman yardımcı olması için ona yalvarır.

30. beyit de bir dua beytidir, ancak önemli dini kavramlar, bu beyitte de Türkçe ile ifadesini bulmuştur:

“Sevüg savçı birle kopurgıl mini

Elig tutaçtı kıl könilik küni.”

“Könilik yani doğruluk günü, bugünkü anlaşılır ifadesiyle mahşer günü, beni sevgili sözcü, yani peygamber ile birlikte dirilt (haşret), o gün sevgili peygamberi benim elimden tutucu (bana şefaatçi) eyle.”

 Türkler, İslam dinini Araplardan ziyade Farslardan öğrendikleri için önemli din terimlerinin bir kısmı Farsçadır. Peygamber kelimesi de bu Farsça din terimlerinden biridir, ancak Kutadgu Bilig’de bu kelime hiç kullanılmamış, resul kelimesi de esere sonradan eklenen bölümde bir kere kullanılmıştır. Eserde peygamber kelimesinin Türkçesi olarak yukarıdaki beyitte olduğu gibi sevüg savçı tabiri, ya da yalavaç sözü kullanılmıştır. Bilindiği üzere sav, söz anlamında bir kelimedir ki +çı eki ile genişletildiğinde sözcü anlamını kazanır. Savçı kelimesi de Tanrı’nın sözcüsü anlamında kullanılmıştır. Onu bana şefaatçı eyle dua cümlesi bu beyitte “elig tutaçtı kıl” biçimiyle karşımıza çıkar. Kutadgu Bilig’de “sakış küni” ya da “ulug kün” olarak da karşılanan kıyamet günü, bu beyitte “könilik küni” biçiminde Türkçeleştirilmiştir. Köni kelimesi, pek çok eserimizde “doğru, dürüst” anlamıyla karşımıza çıkar, ek almış biçimiyle “doğruluk” anlamını kazanan kelime, inancımıza göre hiçbir şeyin gizli kalmayacağı, her şeyin apaçık ortaya serileceği günü ifade etmek üzere kullanılmıştır. Tevhit bölümünün son beyti;

“Sini erdüküng teg ögümez özüm

Sini senmet öggil kesildi sözüm.”

“Seni layık olduğun gibi övmeye benim gücüm yetmiyor, seni kendin öv, benim sözüm tükendi.” biçimindedir ki buradaki anlamı sonraki zamanlarda pek çok şairin tekrar ettiği görülecektir.

Eserin peygambere övgü bölümü “Yalavaç aleyhi’s-selâm ögdisin ayur” başlığını taşır ve ilk beyti şöyledir;

“Sevüg savçı ıdtı bagırsak idi

Budunda talusı kişide kedi”

“Merhamet sahibi olan Tanrı sevgili peygamberi gönderdi ki o, halkın en seçkini ve insanların en iyisidir.” Bu beyitte de tanrı kelimesinin yerine isim olarak idi’nin kullanıldığı ve bunun sıfatı olarak da merhametli anlamına gelen bagırsak kelimesinin getirildiği görülmektedir.

Bu bölümde Hz. Muhammed’i tanıtmak üzere şu ibareleri görüyoruz; Yula erdi “karanlık gecede halka yula (meşale) idi”; okıçı erdi “Tanrı’dan sana okıçı (davetçi) o idi”; gündüz yemedi, gece yatmadı; bütün kaygısı ümmeti için idi; halkının üzerine Tanrı’nın rahmeti idi; güzel tavırlı ve dürüst idi; adaletli, alçak gönüllü, güzel huylu, haya sahibi, merhametli, cömert ve eli bol idi.

“Başı erdi öngdün kamug başçıka

Kidin boldı tamga kamug savçıka”

“O öncelikle bütün önde olanların (peygamberlerin) önündeydi, sonra da bütün peygamberlerin (sonuncusu) mührü (hatemi) oldu.” Yusuf Has Hacip, bu beyitte biraz da sanatlı bir ifadeyle Hz. Peygamberin Tanrı katındaki yerini açıklamaya çalışır.

Dört sahabenin övgüsüyle ilgili olarak da 14 beyit vardır. Beyitlerin ilk ikisi dört sahabeyi genel özellikleriyle anlatmakta, sonraki iki beyitte Hz. Ebubekir, iki beyitte Hz. Ömer, iki beyitte Hz. Osman, iki beyitte de Hz. Ali tanıtılmış ve son dört beyitte de dördü birlikte övülmüş ve hepsine dua edilmiştir.

Dine yaklaşımda ve din duygusunu ifade etmede hem Orhun Yazıtları’ndaki, hem de Kutadgu Bilig’deki samimiyet ve teslimiyet dikkat çekicidir. Türk milletinin inandığına şeksiz şüphesiz inanması ve bütün varlığıyla teslim olması temel vasıflarındandır. Yukarıda anlatılanlardan ve örneklerden açık görülen durumlardan biri de budur. Bilhassa Kutadgu Bilig’in yukarıda üzerinde durulan bölümlerindeki dikkat çeken hususlardan biri, Yusuf Has Hacip’in bilinçli olarak din kavramlarını Türkçe ifade etme ve mümkün olduğunca yabancı kelime kullanmama çabasıdır. Yusuf Has Hacip, hiç komplekse kapılmadan bütün din terimleri için Türkçe kelimeleri tercih etmiş ve sanki bir din dili oluşturma bilinciyle bunları kullanmıştır. Üzerinde durulan bölümlerde kullanılan alıntı sözler şunlardır; “Sena, fena, halayık, hakku’l- yakîn, sır, suret, arş, sera, şek, selam, ümmet, rahat, rahmet, kavl, ilahi, kıyamet, din, şeriat, fida, kâfir, münafık”. Dinî içerikli bir metinde din kaynaklı alıntı söz oranının yüzde üç’ü bulmaması, elbette ki bilinçli bir davranışın sonucu olabilir. Daha sonraki devirlere ait benzer metinlerde, burada görülen terimlerin bir kısmı kullanılmış ancak zaman içerisinde alıntı söz oranı yüzde altmışları geçmiştir ki bu durum, Yusuf Has Hacip’in ortaya koyduğu bilinçli tutumun devam ettirilmediğinin bir göstergesidir.

Bir dilin yaşamasının ve gelişmesinin öncelikli şartı; bu dilin ailede, okulda, mabette ve kışlada kullanılması, okunması ve yazılmasıdır. Bu kurumlara giremeyen, ya da bu kurumlar tarafından horlanan bir dilin yaşama şansı azalır. Ana dilin sayılan kurumlarca hor görülmesi durumu ne yazık ki tarihimizde de günümüzde de rastlanan bir durumdur. Günümüzde insanların bir kısmı din dili, cennet dili gibi, bir kısmı da bilim dili ya da evrensel dil gibi safsatalara inanmakta ve başka insanları da inandırmaya çalışmaktadırlar. Cennet dili konusu; önce Araplar, sonra da Farslar tarafından dillendirilmiş safsatalardır, ancak ne yazık ki bu safsatalara inanan pek çok Türk bulmak mümkündür. Buna inananlar, hiç düşünmezler ki cennette dünyevi anlamda bir dil olduğunu söylemek ve bu payeyi de belli bir dile vermek; her şeye kadir olana sınır çizmek, yani Tanrı’nın kudretine sınır tayin etmek demektir ve bu da dince yasaklanmış bir durumdur.

Din dilinin Türkçedeki en güzel iki örneği Kutadgu Bilig ile Süleyman Çelebi’nin mevlididir. Arapçayı ya da Farsçayı din dili ya da cennet dili olarak kabul etmek de İngilizceyi bilim dili ya da evrensel dil kabul etmek de bizi aynı sonuca götürür. Bu kabullerin götüreceği sonuç; öncelikle kendi eliyle kendini değersizleştirme, millî şahsiyetini örseleme, ana dilinin gelişmesini engelleme ve son aşamada da önce zihnen sonra da her şeyiyle köleleşmedir.