Hasan TÜLKAY: “Ah Nebi Ahh”…

“AH NEBİ AHH !..”

Hasan TÜLKAY

Ah Bizimoğlan ah, böyle de gidilecek zaman mıydı?
Yarın 24 Kasım… Öğretmenler Günü… Sosyal medyadan, okutup adam ettiğimiz öğrencilerimizden, dostlarımızdan, yakınlarımızdan yağmur gibi mesaj yağarken, Öğretmen Okulu arkadaşımız Hüseyin Işık’tan gelen telefonla içim kararıyor, adeta dünyam zindan oluyor: “Bizim Nebi vefat etmiş… Nebi Deniz…” Ne olmuş, nasıl ölmüş, cenaze nereden kalkacak; inanmakta zorluk çektiğim haberi teyit etmek için bir de köylüsü Naci Ülker’i arıyorum… Ne acı ki, haber doğru… Yüreğime kurşun döker gibi, Yetik Ozan’ın hayata veda mahiyetindeki, son şiirinin son mısraları uğulduyor beynimde:

Kendi pençesiyle kazar
Kurt, kabrini azar azar
“Yürek” dediğimiz pazar
Kurulmuş öç doruğuna

Can verip şan alacağım.

Nebi Deniz Kötekli yörüklerinden, aziz milletimin kahraman evlatlarından, öğretmen okulu yıllarımızdan tanışıp kaynaştığımız can yoldaşlarımızdan, yaşayışı sözünden etkili örnek bir eğitimci arkadaşımız. Kaaline değil, haline bakılacak bir güzel insan… Gökçeada Atatürk Öğretmen Lisesi’nde 1970’lerin başında başlayan kalıcı bir dostluk, arkadaşlık ve gönüldaşlık bağımız var. Ülkemizde sağ-sol çatışması deyip geçtiğimiz, aslında devletin milletin var olma mücadelesinde azgın teröre karşı nefsi müdafaa konumunda direnen bir nesil… Mete Han’dan Millî Mücadedele’de can veren Mehmetçiğe uzanan çizgide, millî cephede bir alp-erendi Nebi Deniz… Samimi, gösterişsiz, alâyişe kaçmayan bir inanmış adam… Sakin fakat cesur… Cesareti imanından, inancından… Aydın gafletinin ihanet boyutuna vardığı, hilal, bozkurt, bayrak gibi millî sembollerin düşman ilan edildiği o meş’um günlerde yakasından rozetini çıkarmadı. Nereden geldiği geleceği meçhul bir kahpe kurşuna hedef olabileceği ihtimâline rağmen yüreğinde sevdasını taşıdığı sembolleri bir şeref madalyası gibi göğsünde, yakasında da taşıdı. Zor günlerin adamıydı… Halbuki atadan, babadan, çoğumuzdan varlıklı bir aileden geliyordu. Bize göre kökten zengindi. Fakat O’nun için esas zenginlik, fikrini ve emeğini millet ve memlekete hizmet yolunda değerlendirmekti. Bu bakımdan öğretmenliği bir ülkü mesleği olarak seçmiş ve yaşadığı pek çok hayal kırıklığına rağmen ideâl eğitimci çizgisini emekliliğinde bile devam ettirmişti.

Kendisi dümdüz bir insandı. Toprağa bağlı işler haricinde hususî bir kabiliyetinin bulunmayışına sitem eder; yetenekli, zekî çocukları, hele gençlere kendi çocuklarıymış gibi ellerinden tutar, desteklerdi. “Bizim oğlan, bu çocuklar, davamızın, milletimizin istikbâlini temsil ediyor, ellerinden tutmak, sahip çıkmak gerek” derdi. TÜRKAV veya Ocak namına bu hususta kendisinden bir talepte bulunsalar, bundan ziyadesiyle memnun olurdu.

Başbuğ Türkeş’in vefat haberini ilk ondan duymuştum. Geceyarısı gibiydi galiba, evime telefon açmış, hıçkıra hıçkıra ağlamaktan konuşamıyordu. Dünyalar iyisi babası vefat ettiğinde belki ancak bu kadar derin acıyla sarsılmıştır. Allah bilir…

“Meyveler içinde erik, adamlar içinde yörük” esprisine inanıyordu; fakat asla yörükçülük de yapmadı. Antalya Aksu Kötekli Köyü (şimdi mahallesi) yörüklerinden asil bir Türk evlâdı şuuruyla yaşadı. Ekmeğini emeğiyle kazandı. Toprağa bağlı, toprakla haşır neşir bir hayatı vardı. Korona ile birlikte köyüne, Kötekli’ye çekilmişti. Dört-beş yıl önce aniden gelen şifası zor bir hastalığa rağmen, ayağa kalkabilmiş, bundan böyle sessiz sakin yaşamayı tercih etmişti. En son telefon görüşmemizde, portakal, limon, zeytin kokulu bahçelerde Korona’dan uzak kalmayı seçtiğini söylemişti. “Yahu Bizimoğlan, sen ben benim gardaşımsın; yengeyi de al, köye gel. İster bir hafta, ister bir ay, istersen daimi bizimle kal… Evimiz müsait… Bak valla şehirli teklifi değil…” derken sevecen dost yüreğiyle konuşuyordu.

Hakka, hukuka, adalete son derece bağlı hakkaniyetli bir insandı. Makam, mevki kapmak için kimseye çelme takmadı, iftira atmadı. O’nu benim gözümde daha da büyüten hakperest yönünü gösteren bir hatıramı da kısaca nakledeyim: Millî Eğitim teşkilatımızın önemli bir birimine yeni bir müdür yardımcılığı kadrosu ihdas edilmiştir. Nebi bey dahil, epey de talip vardır. İlgili birim müdürü hemşerimin teklifi ve davetiyle ben de müracaat ettim. Bunun üzerine, torpili en güçlü gibi görünen arkadaşımız, iktidar partisi milletvekili olan kayınbiraderine telefon açar: “Bak Kayınoğlan; Antalya’da elinizi sallasanız hemen anında elli Nebi Deniz bulursunuz; ama mumla da arasanız, projektörle de arasanız bir Hasan Tülkay daha bulamazsınız. Bu adama sahip çıkın, bu adamı değerlendirin. Ben hakkımdan feragat ediyorum; müracaatımı yok sayın; fakat Hasan hoca arkadaşımızı unutmayın…” Neticede siyaset cambazı ve makam muhterisi olmadığımız için ikimiz için de bir şey yapılmadı; fakat rahmetlinin bu hakkaniyet jestini asla unutmam, unutamam. Nimet paylaşılırken, makam mevki rütbe dağıtılırken bir adım geri çekilmek her kişinin değil, er kişinin kârıdır. Bu devirde böyle insan kaldı mı bilmem?.. (Biraz nefsî böbürlenme gibi hicab ettiğim bu hadiseyi anlatmaktaki muradım merhum arkadaşımın düz karakter çizgisini sahih kılmak içindir, hoş görüle…)

Edward Tryjarski’nin Türkler ve Ölüm kitabı elimdeydi tam o gün… Kitap elimden düştü. Nebi’nin ölümü sanki bütün Türklerin ölümü gibi şok etti beni… Belki bir karıncayı incitir miyim diye toprağa basmaya çekinen adam; acaba içinde nasıl bir fırtınayı gizlemişti ve ne zamandan beri?.. Ölüm biyolojik hayatın sonu, ruhani hayatımızın farklı bir boyutta tazelenmesi, yenilenmesi… Toprağa karışma özümüze kavuşma… Kabir de ebedî hayatın kapısı… Doğmak gibi ölmenin de doğal bir hak hakikat olduğuna inanmışız. Tasavvufi bir iç derinliği var mıydı, yok muydu, meçhulümüz… Fakat O’nun kaza ve kadere inancından eminiz. Onun için böyle gidişine inanamıyoruz. Hani bir halk türkümüzdeki gibi, bizimle naz makamında şakalaşıyor sanki: Minareden at beni // İn aşağı tut beni


Nirvana grubunun vokali Kurt Cobain de böyle gitmişti. Sen de hayat bestesini tamamlayamamanın çırpınışları içinde son notayı bir bom sesiyle mi koyuverdin Nebi?.. Haydi bizleri düşünemedin; evdeşin Şerife, kızın Ayşe, oğlun Engin, torun Metehan, öğrencilerin de mi aklına gelmedi… Artık Korona kayıplarına alıştık, olağan geliyor… Fakat senin gidişini kabullenmek çok ağırımıza gidiyor. 2020 Öğretmenler Günümüz şenlik değil, yas günümüz oldu. Ah Nebi ah!.. Seni Turgut Günay, Aşık Firkatî adlarıyla da tanıdığımız müntehir şair Yetik Ozan’ın şiiriyle ve Fatihalarla esirgeyen, bağışlayan, rahman ve rahim olan Yüce Rabbimizin huzuruna uğurluyoruz:

Kurulu yayımdan çıktım,
Ok olur sana gelirim.
Var olmak bu ise, bıktım.
Yok olur sana gelirim.

Bir enginim, serilirim.
İçim kalkar, gerilirim.
Dalga dalga kırılırım,
Çok olur sana gelirim.

Bir çöle düştüm sam yedim.
Emel meyvesin ham yedim.
Yolunda bunca gam yedim,
Tok olur sana gelirim.

Saçılsa da ara yerde,
Ölüm yoktur nâra yerde!
Kara sevdam kara yerde,
Kök olur sana gelirim…

Hak rahmet eyleye…
Hasan TÜLKAY 24 Kasım 2020 Antalya