Hasan TÜLKAY: 3 MAYIS VE SERDENGEÇTİ

3 MAYIS VE SERDENGEÇTİ

Hasan TÜLKAY

 

3 Mayıs denildi mi, millî hareketin kutup başı isimlerden Osman Yüksel Serdengeçti’yi anmadan geçmek olmaz. Kimdir bu Serdengeçti?. Torosların dik başlı çocuğu, Akseki müftüsü Salim Efendi’nin oğlu, 1917 doğumlu; yıkılan koca imparatorluğun çatırtısını, kurtuluş ve kuruluş yıllarının acılarını, sancılarını yüreğinde duyarak büyümüş DTCF’de Felsefe talebesi… Hilâl ve İstiklâl şairi Mehmet Âkif’le, Türkçülüğün ilim piri Ziya Gökalp’i gönlünde kaynaştırmış, zihninde birleştirmiş bir Müslüman Türk fedaisi, Turan yolcusu… Nerede bir kötülük görürse kalbiyle buğzetmek yerine, eliyle ve diliyle müdahale etmeyi tercih edecek kadar kavi iman sahibi, kara yağız bir genç adam… Daha lise talebeliği yıllarında Akdeniz Hilâlindir, fakültede arkadaşı Selahattin Ertürk ile Türk ve Tanrı kitapçıklarını çıkarmış şair bir delikanlı…

İkinci Dünya Savaşı yıllarındayız. Türkiye, savaşa girmemekle birlikte bu büyük insanlık felaketinden en çok etkilenen ülkelerden birisidir. Almanya’yla yakın mazide asker arkadaşlığımız, Komünist Rusya ile hudut komşuluğumuz gibi stratejik konumumuz; savaşın gidişatına göre Türk siyaset tahtarevallisinde inişlere, çıkışlara yol açmaktadır. Türkçülüğü aynı zamanda bir kan meselesi olarak gören tek parti hükümetinin başbakanı döneminde, çark tersine dönmeye, komünistler itibar görmeye başlamıştır. Komünizm; dönemin milliyetçileri açısından hem millî manevî değerlerimizi tahrip bombası, hem de Moskof ayısının Türk yurdunu işgal planı olarak anlaşılır, anlatılır. Nitekim; nur içinde yatsın, rahmetli ilkokul öğretmenim Süleyman Öznur’un ilkokul 3.sınıfta şiir okuma yarışması için verdiği bir Cemal Oğuz Öcal şiiri, belki de ta o yıllarda (1940’larda) veya devam eden soğuk savaş rüzgârıyla yazılmış olabilir:

“Ne din tanır ne iman,
İşte budur komünist!..
Lenin’e tapar her an
İşte budur komünist!..

Bilmez Allah korkusu,
Yoktur hayâ duygusu,
Maddedir hep kaygusu,
İşte budur komünist!..

Vatan, millet, aile;
Onca birer gaile,
Büyük, korkunç hâile,
İşte budur komünist!..

Ahlâk, şeref, namus, ar;
Sanmayın ki onda var,
Moskoflara uşak, yâr,
İşte budur komünist!..

Pamuk gibi atılmış,
Aramıza katılmış,
Birkaç pula satılmış,
İşte budur komünist!..

Yapamaz af kurmadan,
Türk’e tuzak kurmadan,
Zehir kusar durmadan,
İşte budur komünist!..

Düşman “Büyük Gazî”ye,
“An’ane”ye, “mâzi”ye,
Ey saf Mehmet, Râziye,
İşte budur komünist!..

Satmak ister vatanı,
Tarihini, atanı,
Dikkat et, iyi tanı!
İşte budur komünist!..

Ağzında bir kızıl gem,
Sosyalizmden vurur dem,
“Milliyet”i eder zem,
İşte budur komünist!..

Sever yalan dolanı,
Kahpe namert olanı,
Vardır binbir plânı,
İşte budur komünist!..

Ondadır her pis illet,
Her alçaklık, her zillet,
Anlasın bütün millet,
İşte budur komünist!..

Öğrenip yoldaşını,
Sırrını, sırdaşını,
Ez ÖCAL’ım başını:
İşte budur komünist!..

Serdengeçti Osman Yüksel’in kafiye tüccarı, şiir okuma makinası diye takıldığı Fazlıoğlu Cemal Oğuz Öcal’ın İŞTE BUDUR KOMÜNİST algısını besleyen kızıl eylem ve söylemlerin varlığı bir vakıa olmakla birlikte, bilhassa Komünizmle Mücadele Derneği yıllarında, 1950’den itibaren CİA beslemeli antikomünist – antisovyet soğuk savaş aparatı olarak kullanılan bu basit manzumelere bugün gülüp geçiyoruz. Fakat 1940’lardan 1980’lere kadar, en az kırk yıl bu korkuyla uyuduk, büyüdük, ya da uykularımız kaçtı…
Biz dönelim 1944’lere, Serdengeçti’ye…

Salim Efendi oğlu Osman Zeki Yüksel; DTCF Felsefe’nin son sınıfına gelmiş, fakat millet varlığına yönelen en tehlikeli cereyan olarak gördüğü kızıl komünist faaliyetlere karşı müteyakkız bir gençtir. Eski Ankara’da, Hisar’daki evinde kendisi gibi düşünen gidişattan rahatsız değişik fakültelerden arkadaşlarıyla toplantılar yapar. Teşkilatlı, organize bir faaliyetten ziyade gönül meclisi mahiyetindeki bu toplantılarda memleketin gidişatına dair sohbetler edilir, millî dinî hamasî şiirler, ilâhiler, hatta arada Mevlid bile okunur. Yerine göre sekiz-on kişiden elli kişiye kadar çıkabilen bu buluşmalarda iki üç saatlik yol yürüyerek gelen gençler de vardır. En çok da azgınlaşan kızıl afetin yurdu nasıl sardığından, Köy Enstitülerindeki ve fakültelerdeki Allahsız ahlâksız faaliyetlerden yakınılır. Tam 53 kişinin katıldığı bir toplantıda komünistleri ve komünist faaliyetlerini şikayet etmeye karar verirler. (İlginçtir; bu toplantılara katılanlar arasında, Sait Bilgiç, Süleyman Arif Emre, Mustafa Şevki Özmen gibi isimler yanında, Osman Yüksel’in liseden arkadaşı, 1960 darbesinden sonra Başbakanlık Özel Kalem Müdürü, 12 Eylül cunta hükümetinde Başbakanlık Müsteşarı olacak, Turgut Özal’a Boğaz Köprüsü’nü sattırmam, satamazsınız diye kafa tutacak Halkçı Parti Genel Başkanı Necdet Calp de vardır.)

“Arif Emre’nin anlattığına göre, DTCF’de Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes gibi öğretim üyeleri, öğrencilere komünistlik aşılamaktadır. Bu tehlikeli akımı daha fazla gelişmeden engellemek gerekmektedir. Burası Türkiye’ye lise öğretmeni yetiştiren önemli bir fakültedir. Komünistliğe kayanların sayısı henüz 15- 20 kadardır. Tedbir alınmadığı takdirde bu sayının artması ve bütün yurda yayılma ihtimali vardır.

Öğrenciler kendi aralarında bu konuda neler yapabileceklerini tartışırlar. Bazıları, bu komünistleri dövelim teklifinde bulunur. Buna ilk karşı çıkan Osman Yüksel olur. Fikre karşı kaba kuvvetle karşılık vermenin, kendi fikrinin zayıflığını peşinen kabul etmek olduğunu; onlarla fikir ve kanun yoluyla mücadele etmenin doğru olacağını savunur. Onun bu görüşü kabul görür. Komünist öğretim üyelerini MEB’na şikâyet etme; bu konuda TBMM’deki antikomünist milletvekillerini harekete geçirme kararı alırlar. Bir grup oluşturarak Prof. Remzi Oğuz Arık, Prof. Halil Fikret Kanat, Reşat Şemsettin Sirer, Rasih Kaplan gibi birçok milletvekiliyle görüşülürse de, bunlardan ciddi bir girişimde bulunan olmaz.

15-20 kişiyi şahit göstererek komünizm propagandası yapan öğretim üyelerini MEB’na şikâyet ederler. Bunun üzerine Bakanlık konuyu inceletmek için DTCF’ye müfettişler gönderir. İş ciddiye binince, şahit gösterilen öğrenciler hocalarının aleyhinde ifade vermekten çekinirler. Sadece Osman Yüksel, gördüğünü bildiğini açıkça söyler. Hocaların aleyhinde ifade veren başka kimse çıkmayınca, Osman Yüksel’i sen hocalarına iftira atıyorsun diye disiplin kuruluna verirler, son sınıfta tek dersi kaldığı halde fakülteden ilişiğini keserler.”

S. Arif Emre’nin bu beyanıyla ilgili Osman Yüksel’in fakülteden tardına dair resmî bir belge bulunamamıştır.
Türkçülüğün keskin kalemi öğretmen Hüseyin Nihal Atsız’ın Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitaben Orkun dergisinde yazdığı iki açık mektup adeta gerilimin fitilini ateşler. Orkun, Atsız’ın mütevazı öğretmen maaşıyla çıkardığı bir küçük mecmua olmakla birlikte, sesi gür bir dergidir. Atsız 20 Şubat 1944 ve 21 Mart 1944 tarihli mektuplarında Milli Eğitim camiasındaki kızıl faaliyetlerden, komünist öğretim üyelerinden söz eder, isimler verir, deliller gösterir. Saraçoğlu, 5 Ağustos 1942’de Başbakan seçildiğinde: “Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir” şeklinde bir konuşma yaptığı için ‘Türkçü Başvekil’ olarak tanınmaktadır. Atsız, buna dayanarak Başbakandan gereğini yapmasını ister.
Sabahattin Ali bu mektuplar üzerine Atsız hakkında hakaret davası açar. Bu mahkemeye gazeteler kadar dönemin üniversite gençleri de büyük ilgi gösterir. Mahkeme safahatı, mahkemede yaşanan gariplikler ayrı bir bahis konusudur. Serdengeçti, mahkeme salonunu kuşatan heyecanlı gençliği derleyip toplayan başkentte baş isimdir. Talebelerin sırf Atsız’a yalnız olmadığını hissettirmek için yaptığı yürüyüş ve toplantılar, bir anda hükümeti devirmeye yönelik devlet düşmanı, tehlikeli bir hareket gibi gösterilir. Mahkeme salonuna kadar yürüyen gençlerden bir kısmı karakollara çekilir, gözaltına alınır. Habbeyi kubbe yapan Atsız’ın avukatı Hamit Şevket İnce de, baskı ve tehditler karşısında korkar, “Ben Dalkavuklar Gecesi’ni yazan, Atatürk düşmanı ırkçı Turancı tehlikeli bir adamın avukatlığını yapamam” diyerek davadan çekilir.

9 Mayıs 1944 günü son duruşmada harikulâde bir savunmaya rağmen Atsız; hakaret sabit olduğundan 4 ay hapis ve 66.60 lira para cezasına çarptırılır. Sanığın iyi hâli nazarı dikkate alınarak ceza tecil edilir.

Gençliğin galeyanı, tutuklamalar mahkemeyi gölgede bırakır. Artık kimsenin Atsız-Sabahattin Ali mahkemesiyle meşgul olduğu yoktur. Olay bambaşka bir boyut kazanır.

Bu arada Serdengeçti’nin adı 26 Nisan 1944’teki Sabahattin Ali olayı dolayısıyla ayyuka çıkar, gazeteler birinci sayfalarında: “Ankara’da bir dayak hâdisesi”: “Talebeler Sabahattin Ali’yi dövdüler”: “Osman Yüksel isimli bir talebe 3 gün hapse mahkûm oldu” gibi büyük başlıklar atarlar. Maarif Vekili Hasan Âli Yücel bunun üzerine telefonla DTCF idaresine: “Sabahattin Ali’ye hakaret eden o herifi, fakülteden atın” diye emir verir.

Fakülte’den ilişiğinin kesilmesi Serdengeçti’yi çok kızdırır. Bu kararın iptali için Danıştay’a dava açar. Bir yandan da fikir mücadelesini sürdürmek için dergi çıkarmaya karar verir.

Biraz ayrıntıya dönelim:
Atsız – Sabahattin Ali davası iki kişinin sıradan şahsî davası olmaktan çıkmış, milliyetçilerle komünistlerin hesaplaşma sahnesine dönmüştür. Duruşmalara S.Ali taraftarları dinleyici olarak alınıp, milliyetçi gençlerin polis ve jandarma barikatına takılması öfkeyi büyütür. Salona giremeyen Serdengeçti gibi Atsız taraftarları bu haksızlığı protesto etmek için Ankara Adliyesi’nin karşısında toplanırlar. Belki kitle psikolojisi, belki de provakatif tertip ve teşvikler neticesi istenmeyen hadiseler de çıkar. Sabahattin Ali kalabalıktan korkar, mahkeme salonunun penceresinden kaçar. 3 Mayıs 1944 Çarşamba, ikinci duruşma günü, yıllarca baskı altına alınan millî heyecan galeyana dönüşür. Gençler Başvekil Şükrü Saraçoğlu’nun kendilerini dinleyeceği ümidiyle Başbakanlığa doğru yürüyüşe geçerler. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan bu masumane ve hatta belki de Sovyet Rusya’ya şirin görünmek için yeni bir tehdit algısı oluşturmaya yönelik göz kırpılmış hareketi Millî Şef İsmet İnönü’ye çok büyük bir tehlike gibi gösterdi. Güya bu gençlerin hedefi Çankaya’daki İnönü’yü devirmektir.

Bir millî öfke galeyanı ile harekete geçen gençler teker teker yakalanır, tutuklanır. Başkentin ana noktalarında, Ulus’ta, Başbakanlığın önünde sesini kaybeden, Serdengeçti arandığından habersiz SBF’ye gider. Mülkiyeliler imtihan dönemi olduğundan yürüyüşe katılamamış, mahkemeye gidememişlerdir. Osman Yüksel’den yüksek sesle yüksekçe bir yerden olup bitenleri anlatmasını isterler. Osman Yüksel sabahtan beri aç susuz, sanki benzinsiz vasıtaya dönmüştür. Fakat aşk ve iman sınır, engel, tanımaz. SBF’deki gönüldaşları ile görüşüp ayrılan Serdengeçti Osman Yüksel aslında takip altındadır. Samanpazarı’nda yolda biri sivil polis, diğeri tanıdığı bir komiser tarafından gözaltına alınır. Zaten komünistleri himaye eden, hatta açıkça kızıl rejim meddahlığı yapmalarına fırsat veren okul idaresiyle kavgalı olan Osman Zeki Yüksel’in muhalif kimliğini iyice keskinleştiren hadiseler zinciri başlamıştır artık.

3 Mayıs’ta Atsız – Sabahattin Ali davasını takip etmek isteyen, fakat salona alınmayan milliyetçi gençliğin küçük çaplı protesto yürüyüşü; gariban sokak satıcılarının, işçilerin, hamalların da ilgisini çeker. Gençler hayat pahalılığını protesto ediyorlarmış diyerek onlar da kalabalığa karışır. Tek parti rejiminde akla hayale sığmayan, devletin de halkın da görmeye alışık olmadığı sıradan bir eylem, öylesine abartılarak aksettirilir ki; gençler hükümeti, Çankaya’daki Millî Şef’i devireceklerdir güya… Bu yürüyüşte bir derin devlet provakasyonu var mıdır, tarihçiler bu konuyu araştırdılar mı bilmiyorum. Ancak gazeteci sıfatıyla fotoğraf çekenlerin polisin adamları olduğu anlaşılıyor. Serdengeçti de, hayatının o güne kadar en büyük mahçubiyetini bu fotoğraflar yüzünden hissediyor. Kendisini mekan şahidi olarak gösterebileceğini söyleyen komiser tanıdığına güvenerek, ben o yürüyüşte yoktum, filan yerdeydim der, yalan söyler. Komiser de imtihanlarını kaçırmasın, istikbalinden olmasın diye yardımcı olmak istemiştir. Fakat Emniyette yüzüne çarpar gibi önüne serilen boy boy fotoğrafların hemen hepsinde başrollerde Serdengeçti de vardır. Yer yarılsa içine girecek gibi olur, kendine çok kızar. O günden itibaren fotoğrafa, fotoğraf çektirmeye de düşman olur adeta. Hele yalandan, yalan söylemekten nefret eder. Topu topu 6-700 civarında üniversiteli genç ve işin mahiyetini bilmeden onlara katılan yoksul halktan insanlarla belki bin kişiyi ancak bulan eylem Ankara’da bomba tesiri yapar. Pireyi deve yapmakta pek mahir olan hükümetin sesi basma kâğıt tüccarı gazeteler, gençlerin millî heyecanını çok tehlikeli zararlı bir hareket gibi takdim ederler. Neticede olay yeri Ankara olduğu halde, Serdengeçti de Atsız’la beraber aynı trende, fakat farklı kompartmanlarda İstanbul’a nakledilir. Örfî İdareye (Sıkıyönetim) teslim edilir. Hücreler… Tabutluklar… 1500 mumluk ampullerin altında Yücel’in aşkına dökülen ecel terleri… Dönemin ileri gelen Türk Milliyetçilerine reva görülen zulümleri karşı Serdengeçti hücresinden şöyle haykırır:
“İşte bu davanın adı ve işte bu davanın ele geçen elemanları. Vatan hainleri (!) Hepsi de vatan ve millet sevgisini karasevda hâline getirenler. Çin Settin’den Tuna’ya kadar uzayan bir Türk coğrafyası ve bu bölgelere yayılan bir Türk milleti. Tarihin derinliklerine, Mete’ye kadar inen bir tarih şuuru. Bunların çoğu Atatürk’ün savunduğu tarih ve coğrafya görüşü. Ama dahası var. Her türlü Batı taklitçiliğine, kişiliksizliğe, kanı bozukluğa, sütü bozukluğa, dönmeliğe, masonluğa karşı cihat. Uyuşukluğa, barışçılığa, sünepeliğe savaş! Yiğit, mert, erkek, soylu bir kadro. Allah’ına, milletine, soyuna güvenen dinamik bir gençlik. Lozan antlaşmasının sınırları içine sığmayan, sığdırılamayan bir Türklük sevgisi. Uyuşturulmuş, sünepeleşmiş bir millet yerine gerçekleri gören, düşmanını bilen, süngüsünü bileyen bir millet!”

Son derece insanlık dışı eza, cefa, mahrumiyet ve mahkumiyetler içinde cehennem azabı gibi geçen üç aylık gözaltından sonra, Irkçılık – Turancılık davasına dahil edilecek en küçük bir gizli örgüt delili bulunamadığı için serbest bırakılma… Fakat DTCF’deki son sınıfın son noktasına gelmiş felsefe talebeliğinin bitişi… O öfkeyle “Yüksek Vekaletin Alçak Vekiline” yazılan dilekçe… Tekrar hapisane… Onca zulüm ve haksızlıkların mazlum ruhundaki sadmelerle Âkif gibi “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” diye başkaldıran Osman Zeki Yüksel artık tam bir Serdengeçti olmuştur
“Volkan gibi lâv atmış, ne susmuş, ne sönmüşüm
Ben bu iman yolunda çılgınlara dönmüşüm.”

Aylık çıkacağı duyurulduğu halde 15 yılda “Allah-Millet-Vatan Yolunda” ancak 33 sayı çıkabilen SERDENGEÇTİ mecmuasında “3 Mayıs Millî Feveranı” şöyle anlatılır:
“Yıl 1944, 3 Mayıs. Yine böyle bir bahar sabahı!.. Millî Mücadelenin kara bağrında, Ankara’da bir kıyamet koptu!.. Bu kıyamet hayra alâmetti!.. Şer gibi gösterildi..
Böyle bir bahar sabahı: “Bu topraklar için toprağa düşenlerin çocukları, vatansızlara, imansızlara karşı kıyam ettiler. Yeni nesilleri, ilk okullardan başlayarak Üniversiteye kadar Allahsız, ahlâksız bir felsefe ile yetiştirmek isteyenleri, böyle bir görüşün temsil ve telkincilerini telin ettiler.
3 Mayıs 1944 bir bahar sabahı, mill’i neşidelerin, millî destanların söylendiği, meçhûl şehidin yükseldiği meydanları kendi malûm maksatları için kullanmak, iman kalelerini devirmek, “Ulus meydanı”nı “kızıl meydana” çevirmek isteyenlere karşı geldiler!..
Senelerdir millî mücadeleyi yapan ruh, kuvay-ı milliye ruhu bu meydanlarda katledilmiş, Mehmetçiğin ve adsız kahramanların hakkı, yüksek makam bol harcırah milliyetçileri tarafından “Biz yaptık biz yarattık, etrafında sımsıkıyız” gibi beylik, bayramlık nutuklarla bu meydanlarda gasbedilmişti!..
3 Mayıs 1944 sabahı… Genç kuvay-ı milliyeciler, çiğnenenlere hakkını vermek,çiğneyenlere haddini bildirmek için feveran ettiler.Bu hareket Rusya tarafından daima tehdit edilen Türkiye’nin istiklali, istikbali bakımından, takdirlere lâyık bir hareketti. Fakat heyhat! Kendi menfaatlarından başka birşey düşünmeyenler, vatanları oturdukları sandalye kadar dar olan, Türklüğe değil, Türk olmayanlara yâr olanlar bu yerli ve millî hareketi hazmedemediler. Çankaya ile emniyet müdürlüğü arasında mekik dokuyan, yüksek isimler, alçak seciyeler, karayı ak, akı kara gösteren hokkabazlar kendilerine karşı yapılan bu hareketi, devletin, kanunun, hatta vatanın aleyhine bir hareketmiş gibi gösterdiler. İlhamlarını Allah-Millet-Vatan sevgisinden alan, deli denizler gibi köpüren bu coşkun ruhlara bu temiz alınlara çamurlar attılar. Faşist, gardist, troçkist… Ne kadar “ist” ve pis damgalı kelime varsa bu pis ağızlardan isimler, alçak seciyeler, hasis menfaatlar, karayı ak, akı kara gösteren hokkabazlar kendilerine karşı girişilen bu hareketi, tam tersine vatana bir ihanet hareketi gibi gösterdiler. Kendi hasis menfaatlarını, korumak için vatan ve milleti bir paravan olarak kullandılar. Deli denizler gibi köpüren bu coşkun ruhlara, bu temiz alınlara çamurlar attılar. Kiralık kalemlerden iftiralar döküldü. Hâdise umumî efkâra bambaşka bir şekilde anlatıldı!.. Kimsenin cebinde tek bir cilet bıçağı dahi yokken, bu talebe hareketi toplu tüfekli bir hareketmiş gibi gösterildi. Resmî tebliğler neşredildi. Nutuklar söylendi.. Türk milliyetçilerini devlete, nizama, kanuna karşı gelmekle itham eden bu adamlar, bizzat kendileri kanun üstü konuşarak, mahkemelerden evvel hüküm vererek, kanunu da, nizamı da insafsızca çiğnediler. Bu adamlar, bununla da kalmadılar, Yabancı deyince tüyleri diken diken olan Türk milliyetçilerini “yabancı parmağı” ile harekete geçen insanlarmış gibi gösterdiler!. Vatan hainliği ile suçlandırdılar…
Mektep sıralarında iken komünizme karşı kendini helâk dercesine vatan için millet için mücadele eden gençleri mekteplerden tahrikçi diye kovdular…
Adaleti politikanın kirli ellerine teslim ettiler… Vatan karasevdalılarını, yalın kılıç meydana atılan Türk mlliyetçilerini zincirlere vurdular. Divanı harplere verdiler, zindanlara attılar. Tabutluklar, bayıltıncaya kadar dövülen insanlar, mahsenlerde çürüyenler, 1500 mumluk ampullerin altında Yücel’in aşkına dökülen ecel terleri… Bütün bunlar… Bunları C.H.P. ve başındakiler yaptılar… İsnatlar isbatsız kaldı. Sözleri, ithamları desteksiz kaldı… Askerî yargıtay verilen kararı 32 yerinden delik deşik etti. Fakat yapılan bunca isnatların, bunca mezalimin, hesabını kim verdi, kim verecek?
Hâlâ bu adamlar başımızda! Hâlâ millî hareketler tahrikçilik ve irtica ile damgalanmakta.. Hâlâ vatan çocukları zindanlara atılmakta…
1944, 3 Mayıs faciası, mesullerinin hesabı hâlâ görülmedi!..
Defterleri dürülmedi!..
Cezaları verilmedi!..
Bekliyoruz.”
*Serdengeçti Dergisi, Sayı: 10 (Mayıs 1950)


Türk Milliyetçiliği hareketinin işaretli bir günü olan 3 Mayıs, daha sonraları bir şölen havası içinde kutlanmıştır. Nitekim SERDENGEÇTİ’de 3 MAYIS ve NİHAL ATSIZ yazısında sekiz yıl sonraki bir 3 Mayıs şenliğinden şöyle bahsedilir:
“O gün.. 3 Mayıs’ta Türklüğün şahlandığı, mukaddesleri Makedonya komitacıları tarafından çiğnenen bir milletin gençliğinin feveran ettiği gün.. O gün, Anadolu’nun karabağrında, Ankara’da, milli mücadelenin merkezinde, kuvvayı milliye ruhunun katledildiği, tabutluklara konulduğu gün… O gün, vatan ufuklarında dalgalanan alsancağın, nazlı hilalin yerine, çekiçli oraklı kızıl bayrağı çekmek isteyen rezillerin hüküm sürdüğü gün.. O günün yüzü suyu hürmetine her yıl olduğu gibi, gençlik bu yılda bir toplantı yaptı.

O gün harikulade bir gündü. Sanki eski o heybetli Türklük geri gelmişti. Her şey kendiliğinden, her şey içten, gönüldendi.. Yeşil çimenlere uzandık. Bağdaş kurduk. Sohbetler ettik… 3 Mayıs 1944 ü görenler, yaşayanlar hatıralarını anlattılar. Ezanlar okundu. Namazlar kılındı… Bu ezanların, bu namaz ve niyazların bambaşka bir manası vardı. Bu namazlar cami köşelerinde, bir ayağı mezarda ununu elemiş, eleğini asmış, çaresiz müslümanların namazlarından değildi. Bunlar mahvedilen bir neslin tam 30 yıl yanan kızıl ocakların, kızıl yangının içinden nasılsa kurtulabilmiş olanlardır.

Ezanlar okundu. Ozanlar şiirlerini okudular, kazanlar kaynadı, davullar çalındı, pilavlar yendi, ayranlar içildi.. O gün harikulade bir gündü. Gençler şehre Pilevne-Osman-Paşa türkülerini söyleye söyleye döndüler. ’’10’’uncu yıl türkücülerinin kulakları çınlasın. 3 Mayıs yalnız Ankara’da değil, Derneğin Anadolu’daki bütün şubelerinde de aynı heyecan ve duygu ile kutlandı. Serdengeçtimize bu münasebetle yurdun birçok yerlerinden tebrik mektupları, kartları gönderilmiştir. Ayrı ayrı hepsine cevap vermeye mecal yok. Zaten ayrılık yok. Cümlesine şahsımız, yazı ailemiz, Serdengeçtimiz adına ‘’Sağolun!..’’ der, aynı duygular ve sevgilerle, genç dostlarımızın 3 Mayıs Bayramını kutlarız.

Türkiye’de ilk şuurlu, erkekçe muhalefeti açan Atsız ve arkadaşlarıdır. Onların muhalefeti sandalye muhalefeti değildi. Erkekçe Türkçe idi. Amerikanca değildi. Siz iktidara tabutluklar faciasını anlata anlata geldiniz. Açık söyleyelim: Başkalarına yapılan işkenceleri, hürriyet türküsü haline getirdiniz. Mazlumların ahını demokrasi narasına çevirdiniz ve C.H.P.’yi öyle devirdiniz. Siz Tevfik İleri, bizzat siz: Bastığınız dalı kesiyorsunuz, kime dayandığınızı biliniz. En buhranlı anlarınızda sizi müdafaa edenler kimdi?. Sizin için mahkemeleri göze alanlar kimdi? Ayıp ve günah!. Siz hala hakkından bir türlü gelemediğiniz teşkilatınızdaki Yücel devrinin bolşevikleriyle mücadele ediniz. Güvenimizi, imanımızı sarsmayınız. Emanete ihanet etmeyiniz.Siz, sizi her an, her zaman alaşağı etmek isteyen, İstanbul matbuatına bakmayınız. Onlardan korkmayınız. Onların kör olası gözlerine girmeye özenmeyiniz. Tenezzül etmeyiniz.       (Serdengeçti Dergisi Yıl : 6 Sayı : 15-16 (İki Sayı Bir Arada) Mayıs-Haziran 1952)

Vefatından altı ay kadar önce, aylık fikir ve sanat dergisi TÖRE’nin Mayıs 1983 tarihli 144. sayısında Osman Yüksel Serdengeçti ile 3 Mayıs ve Milliyetçilik üzerine bir röportaj yayınlamıştır. “Bu harekette benim rolüm, fikrî hareketler konusunda milliyetçileri teşvik etmek,fakülteler arası teşkilat kurmaktı” diyen Osman Yüksel Serdengeçti, röportajın son sorularına verdiği cevaplarla dönemin havasını, olup bitenleri daha sakin bir üslûpla şöyle özetlemiş:

Soru: O zamanki hükümetin fikir cereyanlarına karşı tavrı nasıldı?
Cevap: Zamanın hükümeti fikir cereyanlarına karşı “ortanın solu” politikasını takip etmekteydi. Atatürk’ün Türkçülüğünden de, milliyetçiliğinden de vazgeçilmiş gibi idi. Bu vaziyet karşısında biz, 3 Mayıs 1944’te Atsız – Sabahattin Ali davası münasebetiyle komünizme karşı, daha doğrusu Türkiye’deki komünist teşkilatlanma ve bunu himaye edenlere karşı bir harekete giriştik. Türkiye’de resmî makamlara ve bunu himâye edenlere karşı ilk fiilî hareket budur. Bu sebeple milliyetçilik târihinde büyük bir yer teşkil etmektedir.
Bazı resmî makamlar bu antikomünist hareketi, devlete karşı girişilmiş silahlı bir ayaklanma şeklinde gösterdiler. Alınan tedbirler de aynı ayarda ve değerde idi. Üniversitelerin etrâfı silahlı askerlerle kuşatıldı. Çankaya’ya, güya İsmet İnönü’yü müdafaa etmek bahanesiyle toplar yerleştirildi. Meşhur tâbiri ile “bir kaşık suda bir fırtına koparıldı” Birçok kişi tevkif edildi. Halbuki kimsenin cebinde bir jilet bıçağı dahi yoktu. Yaptığımız hareketin topla tüfekle, hükümeti devirmekle bir ilgisi yoktu. Fakat halka öyle gösterildi. İşte Turancılık – Irkçılık davası denilen hikâyenin aslı budur. Zamanın iktidarı 3 Mayıs 1944’den sonra da Milliyetçilere karşı aynı tavrı takınmaya devam etti.

Soru: Bu hadise sizde ne gibi tesirler bıraktı?
Cevap: Bu hadisenin bende bıraktığı tesirler sonradan görüldü. 1947’de Serdengeçti mecmuasını çıkararak bu fikrin dâvâsını ve mücadelesini yaptım. Bütün bu hadiseler, baskılar, tevkifler, tehditler, mahkemeler, tabutluklar, benim KARA KİTAP ismini verdiğim bir kitapta toplanmıştır. Bu eser, evvelâ Büyük Doğu Gazetesi’nde, sonra İstanbul’da çıkan Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrika edildi. Ama her ikisinde de sonuna kadar devam edemedi, savcılık el koydu, neşriyatı yasak etti. Kitap olarak da henüz neşredilmiş değildir.

Soru: 1944 olaylarında dış güçlerin tesiri olmuştur görüşüne katılır mısınız?
Cevap: 1944 hadiselerinde mlliyetçilerin tevkiflerinde bu sahalarda alınan tedbirlerde dış güçlerin tesiri olup olmadığını açıkca bilmiyorum. Fakat şurası bir gerçektir ki, bütün dünyada komünist ihtilâl fikirlerini yaymaya çalışan, bu uğurda hiç bir fedakârlıktan çekinmeyen II. Dünya Harbinden de muzaffer çıkan Rusya’nın yanıbaşındaki Türkiye’yi hmâl etmesi düşünülemez. Doğrudan doğruya değildse bile ikinci, üçüncü ellerden beşinci kollar vasıtasıyla Rusya Türkiye’deki taraftarlarını çoğaltmış; onları teşkilatlandırmış, Türkiye’yi kolayca yutulacak lokma haline getirmeye çalışmıştır.
Soru: 1944 olayları Türk milliyetçiliği fikrine neler kazandırdı?
Cevap: 1944 olayları Türk milliyetçiliğine daha dikkatli davranmak, daha çok çalışmak, birleşmek fikrini getirmiştir.

ZİYA GÖKALP ile ilmî bir hüviyet kazanan milliyetçilik, onu takip eden yıllarda herşeye rağmen, daha çok genişlemiş, daha fazla taraftar bulmuştu. Fakat henüz bir hareket haline gelememiş idi. 3 Mayıs harekete (eyleme) geçme tecrübesidir. Ondan sonra demokrasi hareketleri ile birlikte daha da genişleyen milliyetçilik 1945 -1950 yılları arasında siyasî bir parti olacak kadar kendini gösterebilmiştir.

Alıntılarda imlâ hatalarına hiç dokunmadığım bu yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynakları aşağıda verdim. Meraklı okuyuculara bir müjde olarak şunu bildirmek isterim: 1944 olaylarını ve dönemin ceberrut havasını okurken iliklerinize kadar hissedeceğiniz en değerli eser KARA KİTAP yayınlandı. Rahmetli Serdengeçti’nin “çıktı, çıkıyor, çıkacak, okuyucunun canı çıktı, bizim kitap çıkmadı maalesef” diye defalarca duyurduğu bu önemli kitap Prof.Dr.Cemal Kurnaz’ın titiz bir arşiv tarama çalışması ile okuyucularla buluştu.

3 Mayıs’a Türkçüler Günü, Milliyetçiler Bayramı mührünü vuran dava büyüklerimizi rahmet ve şükranla anıyorum.

Ruhları şad olsun.. Türk Milleti var olsun!..

Kaynaklar:
SERDENGEÇTİ dergileri
TÖRE dergisi Sayı:144
Deli Rüzgar, Cemal Kurnaz
Kara Kitap, O.Y.Serdengeçti (Yayına hazırlayan: Cemal Kurnaz)
Serdengeçti’den Serdengeçtilere, O.Y.Serdengeçti (Yayına Hazırlayan: Bozkurt Zakir Avşar)
Osman Yüksel Serdengeçti, Abdurrahim Balcıoğlu

Hasan Tülkay 11 Nisan 2021 Pazar ANTALYA
____________________________
Mayıs-Haziran 2021 tarihli Millî Mecmûa dergisinin 20.sayıda yayınlanmıştır.
(3 Mayıs Irkçılık Turancılık Davası Dosyası)