Müflis İdeolojinin Yazarı Olmak: İsmail Şıhlı’nın “Deli Kür” Romanı

İsmail Şıhlı’nın “Kür” Romanı Örneğinde:
Müflis İdeolojinin Yazarı Olmak

Dr. Hayati BİCE

Sovyet  döneminde Türk Cumhuriyetleri’nde yapılan edebi faaliyetlerde ve kaleme alınan eserlerde din karşıtı söylemlere; din ile ilişkili kişileri karalayıcı tariflere adeta yerine getirilmesi gereken bir görev düşüncesi ile yer verildiği bilinir. Bunun çok tipik bir örneği ünlü Azerbaycan yazarı İsmail Şıhlı’nın Kür adlı romanındaki Molla Sadık karakterinde  sergilenmiştir.

Kabri Amasya’da doğduğu yere ithafen Şirvanlılar Camii adı verilen camiin bitişiğindeki türbede bulunan ünlü Nakşbendi mürşidi Mir Seyyid Hamza Nigarî halifesi olan Molla Sadık, hilebaz ve menfaatperest bir din adamı olarak çağdaş gelişime direnen bir aktör konumundadır. Asıl önemlisi kitapta tasvir edilen sahnelerde, Mir Seyyid Hamza Nigarî tarikatının toplantılarının  ahlâka aykırı bir mahiyeti olduğu vurgulanmaktadır. Böylece sünnî bir tarikat olan Nakşbendiliğin zikir meclisi olan Hacegân hatmi, Azerbaycan’daki versiyonu olan “Mayhana” meclisleri, her türlü “pislik” bulunan bir toplantı şeklinde sunularak halk nezdinde kötüleniyordu.

Bu noktada sözü fazla uzatmadan Şıhlı’nın, bu konuda yazdıklarına göz atabiliriz:

“…Molla Sadık her şeye dikkat ediyor, hiç bir eksiğin olmasını istemiyordu. Kendisi de bugün çok düzgün ve şık giyinmişti. Hırkasını yenilemiş, düğünde, nişanda olduğu gibi ipek kuşak bağlamış, sarığını da özel bir biçimde başına geçirmişti. Sık sık eliyle sakalını sıvazlıyor, konuşmaya hazırlanmak için öksürerek boğazını temizliyordu. Adam şişmanlamıştı. Özenle altı traş edilmiş sakalını oynatıp çenesini biraz boynuna doğru eğdiğinde beyaz eti kat kat olurdu. Göğsü kabarıktı. Yanaklarından kan damlıyor, kaşı gözü oynuyordu.

Balkona çıktı. Pencereden yan odada pirincin taşını ayıklayan gelinine ve konu komşudan toplaşan genç kadınlara baktı. Birden coşan boğalar gibi “Hey hey!”, “Hey hey!” diye haykırdı. Onun tiz sesi köyün ortasına dek geldi. Odadaki kadınlar ürktü:

“Bismillah, bu adama ne oldu?” diye fısıldaştılar. Molla Sadık’ın gelini büyülü, kısık bir sesle onlara:

“Adamın kulağına ses gelir, gözüne melekler görünür, onlarla konuşur, siz işinize bakın” diye yanıt verdi. Kadınların bazısı korku içinde köşeye çekildi.

Karanlık çöküyor, Molla Sadık sabırsızlıkla müridleri bekliyordu. Bu akşam onun evinde dergâh kurulacaktı. Komşu türbeden de saygın bir konuk gelecekti.

Göytepeliler, önceleri müridliğin ne olduğunu bilmezlerdi. Öylesine, uzaktan uzağa komşu dağ köylerinden birinde kutsal kabir olduğunu, insanların oraya toplanıp ibadet ettiklerini duyarlardı. Denildiğine göre o türbeye kutsal bir adam gömülmüştü. Onun müridleri de belirli zamanlarda kabri ziyaret eder ve sonra da dergâha gelirlerdi. Dergâh hakkında çok acayip şeyler söylenirdi: Güya müridler ibadet zamanı coşup, ellerini kızgın demire ya da alev gibi kızmış sobaya basarlardı. Onların elleri yanmak sıcaklığı da hiç hissetmezlerdi. Ya da fokur fokur kaynayan semavi kucaklarına alır, şak şak şakırdayan çaydan çay bardaklarına döküp bir dikişte içerler, yine de hiçbir şey olmazdı. Çok acayip, mucizevi sözler anlatırlardı. Müridlerin dikkat çekiciliği, ağızları köpüklenerek kendinde geçtiği, saatlerce bu dünyadan göçüp öteki dünyada ruhlarla buluştukları konusunda dedikodular ederlerdi. Kim bu türbeye ziyarete gitse ya oranın bir lokma ekmeğini yese istediği arzusuna ulaşır, tüm kazalardan, belalardan uzak olur diye bir haber her yere yayılmıştı. Çoğu kimse müridleri efsanevi varlıklar, sırlarla dolu mucizeler yaratan ve kutsal insanlar olarak düşünürdü.

Bundan birkaç yıl önce bu uzun sakal müridlerden biri Göytepe’ye gelip çıktı. Üç gün üç gece Molla Sadık’ın evinde yiyip yattı. Gitmeden önce ona bir kitap verdi. “Bizim mürşidimiz, soyuna kurban olduğum Seyyid Nigarî’nindir. Oku öğren, başkalarına da anlat, onun müridi ol!” dedi.

Molla Sadık fazla düşünmedi. Buradan iyi kazanç geldiğini duyup hemen işe başladı. Türbeye toplanan adaklardan pay gönderileceğine ona söz vermişlerdi.

Bu olaydan birkaç ay sonra Göytepe’de uzun sakal adamlar görünmeye başladı. Çocukların “Keçi sakal” diye alaya aldıkları bu insanların sayısı gittikçe arttı. Hatta gençlerden bu işe giren, kapkara keçi sakal uzatanlar oldu. Molla Sadık onları savundu. Köylüleri mescide toplayıp minbere çıktı. “Cemaat, hepiniz Sünnisiniz, mezhebinizden dönmeyin, kuşku duymayın, sonra ahirette cehennem ateşinde yanarsınız” dedi. İnsanlar korkup sustular.

Bundan sonra Göytepe’de müridler çoğaldı. İşin ilginç yanı, kim bir kez onların meclisine girse ilişkisini kesmiyor, daha ertesi günün sabahı sakalını uzatmaya başlıyordu.

Son yıllar müridlerin grubuna kadınlar da girdi.

… Sonunda, köyün yan tarafındaki tepelerin gölgesi uzanıp evlerin üstüne serildiğinde Molla Sadık’ın sabırsızlıkla beklediği konuğun atı, bahçe kapısında kişnedi. Uşaklar gelmeden önce o kendisi gelenin yanına gitti. Üzengisini basıp atın başını tuttu.

“Hoş geldin. Hacı Emrah Efendi, yol seni yormadı inşallah?”

“Çok sağ ol, günün hoş olsun” diye konuştu atın üstünde yayılıp oturan göbekli adam. Sonra da iri bedeniyle kayıp yere indi. Onlar iki kat eğilip dalaşarak hal hatır sordular.

Molla Sadık konuğuna yolu gösterdi, balkona dek geldiler. Hacı Emrah Efendi eve girmeden önce dönüp, geriye, köyün üstüne çöken bulutların alevlenip kızarmasına, sararan ufukların koyulaşmasına baktı ve aniden bedeni titreyen insanlar gibi “Allah, Allah” diye yüksek sesle bağırdı. Molla Sadık, elini sakalına götürdü, dudakları kıpırdadı. Tüm müridler gibi sanki zikreden Hacı Emrah Efendi dua okuduktan sonra, üstü bıçakla kesilmiş postallarını kapının ağzında çıkarttı. Molla Sadık onları yanyana koydu ve kapıyı açtı.

“Buyurun.”

Hacı Emrah Efendi büyük halıların üstünden yürüyerek masanın başına geçti. Her tarafına iri birer yastık konulmuş minderin kendisi için hazırlandığını iyi bildiğinden ev sahibinin önermesini beklemeden geçip oturdu. Kuştüyü yastıkları koltuğunun altına koyup ayaklarını uzattı. Molla Sadık’ın gözleri elinde olmadan konuğun işlemeli yün çorabına takıldı. Hangi kadınınsa emek vererek dokuduğu çorap yeniydi.

Adam daha nefes almadan Molla Sadık’ın gelini ibrik ve leğeni getirdi. Yaşmağını yukarı kaldırıp Hacı Emrah Efendi’nin eline su döktü. Uzun boyunlu ibriğin ince ağzından akan soğuk suyla ellerini yıkayıp sakalına süren adam “Baban cennetlik” diyerek kurulandığı horozlu, çiçekli havluyu geri verdi. Daha iki dakika geçmeden ince belli bardakta buharlar çıkan tavşankanı çay onun önünde hazır oldu. Konuk arka arkaya iki çay bardağını boşalttıktan sonra büyük bir mendille damla damla olup alnından akan teri sildi.

“İşlerin nasıl gidiyor, ay Molla Sadık?”

“Şükür Yaradan’a, kötü değil.”

“Soyuna kurban olduğumun müridleri çoğalıyor mu, yoksa?”

“Çoğalıyor, Hacı. Şimdi siz de göreceksiniz. Kadınlar da var.”

“Kadın da?” diye şaşırarak soran Hacı’nın çukurlaşmış gözleri kuyu dibindeki su gibi parıldadı. Sarıya çalan kalın kaşları bir iki kez kalkıp indi.

“Çok iyi, çok güzel. Soyuna kurban olduğum, kendisi senin zahmetini değerlendirir.”

Molla Sadık’ın küçük gözleri boncuk gibi ışıldadı. Elini kaşının dik dik olmuş teline götürüp iki kat eğildi:

“Borcumuzdur, Hacı, din mezhep yolunda insan canını feda eder.”

“Kuşkusuz, kuşkusuz. Bizlerin işi Allah’a kulluk etmektir.”

Önceki gelin yine içeri girdi. Tavanda asılı lambanın ışıklarını yakıp, fitili yukarı çekti. Akşamın boz bulanık karanlığına bürünen oda aydınlandı.

Kapı açıldı. Göytepe’nin ünlü müridlerinden biri içeri girdi. Hacı’ya baş eğip selamlaştı. Sonra da minderlerden birinin üstüne oturdu. Bundan sonra kapı sık sık açılıp kapandı, kapı eşiğindeki sıralanan ayakkabıların sayısı çoğaldı, içeri yavaş yavaş sakallı insanlar doldu, duvar boyunca dizilmiş minderler üstünde oturanların işli çorapları düzenli biçimde hazırda duran askerler gibi sıralandılar.

Bundan biraz önce balkonda kaynayan semaverleri içeri getirdiler. Konu komşudan çağırılan kızlar, gelinler ortası çiçekli, kara sinilerde çay taşıyor, küçük, ince belli çay bardakları ayakların yanında sıralanıyordu, içerisi doluyor, meclise gelen müridlerin ardı arkası kesilmiyordu. Erkeklerden sonra eli tesbihli kadınlar da geldi. Onlar da kendi yerlerini aldılar. Bağdaş kurup beraber çay içtiler.

Yerini düzeltip sırtını kuştüyü yastığa yaslayan Hacı Emrah Efendi belli etmeden duvar boyunca dizilmiş çoraplı ayaklara, göğüslere dökülen uzun sakallara bakıyordu. Topu topu birkaç yıl içinde bu kadar mürid toplayabildiği için Molla Sadık’tan memnun kalmıştı. Onun payını artırmanın ve daha da heveslendirmenin zamanının geldiğini anlayan Hacı, son zamanlarda ziyarete gelenlerin çoğalmasında, adakların artmasında Molla Sadık’ın özel bir rol oynadığını biliyordu. Bu nedenle de onu daha da özendirmenin gerektiğini düşünüyordu.

Semaverler dolup boşaldıktan sonra ortaya büyük siniler içinde pilav geldi. Bilekleri sıvadılar, boğumlu parmaklar yağlı pilavı avuçlayıp ağızlara doldurdu. Üç dört avuçlamadan sonra sinisi boşalıp geri çekilenler de oldu. Sakallarına bulaşan pilavı temizleyenler yeniden çaya saldırdılar.

Lambaların fitilini biraz daha yukarı çıkardılar. Molla Sadık pencerelerin kepengini kapattırmak istedi. Ama Hacı Emrah Efendi bırakmadı. Oradan bakan çocukları, ağzı yaşmaklı gelinleri, içeri girmeye cesaret etmeyen gençleri gösterdi. “Bırak izlesinler, hayrı vardır. Gerektiği zaman ben söylerim.”

Molla Sadık konuğun gözlerinden kalbîndekileri okuyup yerinde kıpırdandı. O sırada köşede oturan müridlerden biri dizi üstüne oturup sakalını salladı:

“Ay Hacı, size bir sorum var.”

“Buyur, oğlum.”

“Kapının ağzında üstü bıçakla kesilmiş bir çift postal var, o sizin mi?”

“Evet, evladım.”

“Onu kendiniz mi kestiniz?”

“Evet, bala.”

“Nedenini öğrenebilir miyim?”

Hacı Emrah, elindeki çay bardağını yere koyup gülümsedi ve ayağındaki nakışlı çoraba baktı.

“Ayağımı sıkıyordu, ben de kestim. Kesmeyebilirdim de. Ama ceddine kurban olduğum, insan bu dünyada kendine eziyet etmesin, der. İsteklerine engel olup gözünü aç bırakmasın. Kim bu dünyada sıkıntı çekerse, ahirette de acı içinde kıvranacak. İnsan havalı ve sevgi dolu olsun. Sevgidir bu dünyanın başlangıcı bilinmeyeni. Kalbinde Allah sevgisi olmayan bu dünyada yaşayamaz. Ceddine kurban olduğum Seyyid Nigarî, bir aşkla yanıp kül olmadı mı? Onun Nigarî’ye olan aşkı ilahi bir aşka döndü. Yaradan böyle buyurmuştur. Âşık ile maşuk kendi aşklarıyla Yaradan’a kavuşurlar. Dünyanın sırrı budur, azizlerim. Kalbinde aşkı çok olan insan Allah’a daha çabuk kavuşur.”

Müridler kulak kesilmişti. Gözlerini bu beyaz tenli, yaşı elliyi geçmesine karşın canlılığını yitirmeyen adamın ağzına dikmişlerdi. Dergâha gelen kadınların bazıları bu sözleri daha önce de duymuştu. Ama yine de dinliyorlardı. Hatta arada bir soru soranlar da oluyordu. Ama böyle meclise yeni gelenler utanır, köşeye sinip yüzlerini gizler, açgözlülükle Hacı’ya kulak asıp dediklerinin içeriğini anlamaya çalışırlardı. Onlar korku ve heyecan içinde otururlar, ruhların meleklere nasıl kavuşacağını düşünürlerdi. Başörtülerinin altında sakladıkları kitabı göğüslerine bastırıp titreşirlerdi. Onlar çok acayip bir durum yaşarlardı. Denildiğine göre asıl müridlerin çoğu, yola gittikleri yerde Allah’ı görür, meleklere rastlarlardı. Hatta onlarla sohbet de ederlerdi. Böyle bir mutluluğa ne zaman ve nasıl kavuşacaklarını düşünen müridler merak ve bekleyiş içinde kıvranırlardı. Onların bu meclise gelmelerinin esas nedeni de buydu. Bu nedenle de Hacı Emrah Efendi’nin dediklerini o kadar da iyi anlayamıyorlardı.

Cahandar Ağa’nın bacısı Şahnigar Hanım da bunlardandı. Onun çok acayip yazgısı vardı. Geçen yıl kocasını yılan soktuktan sonra evin içinde tek kalmıştı. Adamın ölümünden sonra zayıflayacağına şişmanlamış, gıdısı çıkmış, kat kat olmuştu. Kardeşi ona “Çık, gel evimize” demişse de Şahnigar Hanım razı olmamıştı. “Kocamın malı mülkü bir tek bana kaldı, oturup sağa, sola harcayacağım. Ne diye kavga gürültüye karışayım? Yenge eline bakıp, minnetle kardeş ekmeği yemektense, evin içinde tek başına kalmak daha iyidir” diye düşünmüştü.

Şahnigar Hanım dediğinden dönmedi. Evinde oturdu. Şık şık giyinip süslendi. Hatta Kür’e suya gittiğinde de değerli taşları taktı, takıştırdı. Onsuz bir düğün, onsuz bir nişan olmadı. O çok acayip olmuştu. Dans etmekten yorulmuyor, şakıyıp gülmekten usanmıyordu. Onun davranışlarını beğenmeyen kadınlar ters ters bakıp, “Şanslı kadına bak, kocası öldükten sonra nasıl rahat hareket ediyor! Nasıl da azdı!” diye Şahnigar’ı kendi aralarında çekiştiriyorlardı. O ise hiçbir şeye kulak asmayıp gülüyordu. Kadınların dediği gibi “Doğurmayan dana böğürüp geziyordu.” Eleştirildiğinde ise kızardı: “Benden ne istiyorsunuz? Kocasız kadının dizginsiz at gibi bir şey olduğunu duymadınız mı? Nereye isterse oraya gidecek. Şimdi ben de nereye istersem, oraya gideceğim. Elime ayağıma dolaşmayın.”

Dedikodular, fısıltılar yavaş yavaş çoğaldı. Hatta bir kez Cahandar Ağa onu ayağının altına alıp kamçıyla vurduğundan bedeni şişmişti. Ama Şahnigar Hanım dediğinden dönmedi.

Molla Sadık, bir örümcek duyarlılığıyla belli etmeden onu izliyordu. Molla, bu etli, boyu posu yerinde, canlı kadından hoşlanıyordu. Ama bu sırrını hiç kimseye açamıyor, yüreğinden geçenleri söylemekten de korkuyordu. Molla Sadık, Şahnigar Hanım’ın yanına yaklaşmayı, ona bir şeyler söylemeyi hayalinden bile geçiremiyordu. O, her ne kadar hiçbir şeyden çekinmeden gezse de, daha yanında dolanan olmamıştı. Herkes kendi hayatından korkuyordu. Molla Sadık da canının kıymetini biliyordu. Nasıl derler, sırtını Cahandar Ağa’nın kurşununa vermek istemiyordu. Burada her ne ise, başka bir şey yapmak gerekiyordu.

Molla Sadık’ın başka bir amacı da vardı. O, Cahandar Ağa’nın gururunu kırmak, ezmek ve kendinin haklı olduğunu ahaliye göstermek istiyordu. Çünkü Cahandar Ağa köyde yeni müridler oluştuğu zaman Molla Sadık’ı çok kötü duruma düşürmüştü. Molla Sadık ilk kez kendi evinde dergâh düzenlemişti. Cahandar Ağa’yı da davet etmişti. Onun amacı köyün bu saygı duyulan adamını ya müride çevirmek ya da hiç olmazsa bu işe ilgi duyan bir insan haline sokmaktı. Ama düşüncesinde yanılmıştı. Cahandar Ağa biraz oturup türbeden gelenlerin hepsini dinledikten sonra itirazını bildirmiş, müridler çalıp oynadığı sırada ise meclisi yarım bırakarak ayağa kalkmış “Benim aklım hiçbir şeyi almıyor, bunların yaptığı pezevenkliktir.” diyerek kapıyı vurup çıkmıştı. Herkes şaşırıp kalmıştı. Molla Sadık ise kendini aşağılatmamak için onun arkasından çıkmış, ayağını üzengiye koyup alın sırtına binmeye hazırlanan Cahandar Ağa’nın yanına gitmişti:

“Sen neden dinsizlik yapıyorsun? Allah’ın gazabından korkmuyor musun?”

“Biliyor musun ne var, Molla Sadık, ben çocukluğumdan beri senden hoşlanmıyorum, pezevenge benziyorsun.”

“Sen dini, Allah’ı inkâr ediyorsun.”

“Allah’la işin yok.”

“Sen kâfirsin!”

“Molla, bana terbiyesizlik etme, git, parmak şıkırtısına oyna. Ben Allah’ımı da tanırım, peygamberimi de.”

O, atına binip uzaklaşmıştı.

Molla Sadık daha o zamandan ona kin duyuyor, intikam almak için fırsat kolluyordu. Sonunda böyle bir olanak eline geçti. O, Şahnigar Hanım’ı kendi grubuna çekmeye çalıştı.

Daha çocukluktan cine, deve inanan, uydurma masalları gerçek gibi kabul eden Şahnigar Hanım hemen tuzağa düştü. İki ay içinde ona müridliğin sevap işi olduğuna inandırdılar. Onlara katılan cennetlik olurdu.

Şahnigar Hanım Seyyid Nigarî’nin kitabını Kuran’la yanyana koydu. Geceleri zorla da olsa medresede okuduğu harfleri anımsayıp heceleye heceleye şiirleri ezberledi. “Kocam yok, çocuğum yok, Allah’ın talihsiziyim” diye düşündü. “Belki gazaba geldim. Günahım çok. Onun için de rahmine kurban olduğum bana kötü gözle bakıyor. Belki de geç değil, bu müridlere katılsam, Bağışlayan benden merhametini esirgemez?” Kadın çok düşündü. Böyle bir yoldan geri dönse ahirette ateşte yanacağını gözünün önüne getirdi ve razı olduğunu bildirdi.

Her nasılsa kardeşi Cahandar Ağa bu işleri duydu ve ona “Kulağıma bazı laflar falan geliyor, bak, aklını başına al, sonra bana küsme. Yoksa, seni parça parça, kulağının boyunda doğrarım.” dedi.

Şahnigar Hanım ateşle su arasında kaldı. İşin ilginç yanı, kadın Allah yolundan dönmüş olmaktan daha çok pişmandı. Sonunda ibadet duygusu, korkuya üstün geldi. Şahnigar Hanım kardeşinin köyde olmamasından yararlanıp, büyük kararsızlıkla da olsa, ilk kez Molla Sadık’ın evine müridlerin dergâhına geldi.             

Şimdi o köşede oturuyor, korku ve merak içinde neler olacağını bekliyordu…

Molla Sadık gözünü ondan ayırmadı. Sonunda amacına ulaştığı ve Cahandar Ağa’yı ahalinin içinde rezil edeceği için çok seviniyor, sakalını sıvazlayarak Hacı Emrah Efendi’ye bakıyordu.

Artık gece olmuştu. Âlem başlayabilirdi.

Konuğa ince bir sini verdiler. O, hemen doğrulup bağdaş kurdu. Diğer müridler de kadınlı erkekli dizleri üstüne oturdular. Molla Sadık da diz çöktü. Şahnigar Hanım büyük merakla konuğun yavaş yavaş def çalar gibi sini çalmasına baktı. Adam aniden yaşına uygun olmayan tiz ve yanık sesle, şarkı söylemeye başladı. Oturanlar da onun söylediklerini bir ağızdan yineleyip, yerlerinde sağa sola sallandılar.

“Ay baba, gödek baba,

Dergâha gedek baba.”

(Filmde buradaki “dergâh” kelimesinin “mayhana” olarak seslendirilmesi aktarmadaki bir anlam kayması olduğunu düşündürüyor.H.B.)

Şahnigar Hanım yanındaki kadınların da kıpırdayıp durduklarını gördü. Hepsi titriyor gibi silkeleniyor, yavaş yavaş sağa sola sallanıyordu. O da ne yapacağını bilmediğinden yerinde donup kalmıştı. Birisi onun beline dokunup “Âlem başladı, sen neden şarkı söylemiyorsun?” diye fısıldadı.

Şahnigar Hanım hiçbir şey anlamıyordu. Ona, büyülü bir âleme düşmüş gibi geldi. Sesler gittikçe güçleniyor, odaya boğuk bir gümbürtü yayılıp duvarı titretiyordu. Hacı Emrah Efendi kendinden geçmiş, siniye daha da hızla vuruyor, coşup tiz bir sesle okuyordu. Duvar boyunca çömelip oturan müridlerin sakalları sallanıyordu. Onlar gerilmiş yay gibi titriyor, sıçrayıp ortaya atılmak için işaret bekler gibi yerlerinde güç duruyorlardı. Şarkının ahengi ve sözleri de değişiyordu:

“Ay Senem, Senem,

Derdini çeken,

Bil menem, menem.”

Ağızdan çıkanı kulak duymuyordu. Artık birbirine akıl veren yoktu. Sanki odanın içinde bir girdap vardı, her şeyi yerinden oynuyordu. Sonunda bu girdabın rüzgârı Şahnigar Hanım’ı da silkeledi. Onun da dudakları aralandı, fısıltı şeklinde söylediği sözler seslere karıştı. Kendisi de farkına varmadan yerinde sağa sola sallandı. Aslında kabahat onda değildi. Okunan hava çok hareketliydi. İnsanın kemiklerine işliyordu.

Biri aniden yılan sokmuş gibi ortaya fırladı. Omuzlarını yukarı kaldırıp boynunu kıstı. Önce sağa, sonra da sola eğilip, olduğu yerde sıçrayıp durdu. Şahnigar Hanım bu şişman adamın ayaklarını yere vurdukça, sağa sola sallanıp durduğunu gördü. O çok acayip bir hale düşmüştü. Deli gibi el, kol hareketleri yapıyor, hem oynuyor hem de okuyordu. Hem de her mısradan sonra ağzını tavana doğru kaldırarak “Puffa, puffa!” diye fısıldıyordu. Bu durum yavaş yavaş başkalarına da bulaştı. Şahnigar Hanım herkesin ayağa kalktığını, kadınlarla erkeklerin birbirine karıştığını gördü. Halay çeker gibi dizilip yerlerinde bir o yana, bir bu yana eğiliyorlardı. Puflar, fısıltılar çoğaldı. Ağızlar köpüklendi, göğüsler kalkıp indi. Her şeyi unutup acayip bir şeyi izlermiş gibi yerinde şaşırıp kalan Şahnigar Hanım içinden ‘Parmak şıkırtısına oynamak buymuş’ diye fısıldadı. Onu gülmek tuttu. “Ay cemaat, size ne oldu, aklınızı mı kaçırdınız?” diye bağırmak istedi. Tam o sırada birisi onu iteledi. O da ayağa kalktı. Şahnigar Hanım hiçbir şey anlamıyordu. O, pencere kepenklerinin ne zaman, nasıl kapatıldığını görmedi. Lambaların ışığının azalmasının, titremesinin nedenini anlamadı. O yalnızca bir şeyi, coşup kendinden geçen müridlerin lambanın altında fısıldaşıp sallandıklarını, iki üç kişinin kendinden geçerek yere serildiklerini görebildi. Şahnigar Hanım karışık ve iğrenç yüzler arasında Molla Sadık’ın gözlerini gördü. Adam ağzından köpükler taşarak onun çevresinde dönüyordu.

Şahnigar Hanım’ı korku kapladı. Uykudan ayılır gibi oldu. O nereye düşmüştü? Kadın ürperdi. Evet, bu ürküntü Allah korkusundan da korkunçtu. Aniden bedenini soğuk ter basan Şahnigar Hanım kapıya doğru gitti. İşte tam bu sırada ışıklar söndü. Şahnigar Hanım odadakilerin başları kesilmiş tavuk gibi gürültüyle yere serilip çırpındıklarını duyumsadı. Şahnigar Hanım elini kapının demir kancasına uzatmak istediğinde biri onun koluna yapıştı. Köşeye doğru çekti. Sanki kadının boynuna yılan soktular. Buz gibi soğuk bir el beline sarıldı. Korkudan ayağındaki tırnaklarının ucuna dek üşüdü. Saçlarının dibi üşüdü. Şahnigar Hanım koluna yapışan elin dokunuşundan erkek olduğunu anladı. Eliyle bir tokat attı.

 Odaya şamar sesi yayıldı:

“Haramzade köpoğlu, bırak beni!..”

Şahnigar Hanım çırpınıp, inledi. Tam o sırada güçlü bir darbeyle kancası kopan kapı sonuna dek açıldı. Duvarın sıvası kopup döküldü. Güçlü bir ses kulaklarda çınladı:

“Işıkları yakın!!”

Ama hareket eden olmadı. Karanlıkta çakmak yandı. Arka arkaya iki el ateş edildi. Barutun yeşile çalan beyazımsı ışığından ani olarak kocaman kocaman açılan gözler parıldadı. İçerdekiler süründüler. Anlaşılan onların çoğu karanlıktan yaralanıp ortadan kaybolmak istiyordu. Ama kapının ağzını kesen Cahandar Ağa kızgın deveye dönmüştü.

“Çabuk olun, yoksa hepinizi kurşunlayacağım!!! Namussuz itoğlu!”

Birisi hareketlendi. Biraz sonra ışık yandı. Odaya dolmuş karanlık utanç duyarmış gibi sürünüp köşelere sığındı. Solgun yüzler, diken diken olmuş saçlar, didiklenip açılmış yakalar, uzun sakallar göründü, parıldayan gözler kapıya dikildi. Cahandar Ağa masanın başındaki minderlerin boş olduğunu gördü. Hırsından dudağını öyle bir dişledi ki, üzerine fışkıran kandan haberi bile olmadı.

“Nerede o pezevenk?!!” diye yeniden haykırdı.

Hiç kimse yanıt vermedi. Evin yan tarafındaki pencere açıktı. Kilimin biri de aralanmıştı. Ev sahibinden başka hiç kimsenin bilmediği kapının bir kanadı görünüyordu.

Cahandar Ağa her yeri taradıktan sonra köşede tir tir titreyen bacısını gördü. Onun diken diken olmuş saçı gözüne takıldığında oda başında döndü. Kamçıyı ne zaman kaldırdığını bilmedi. Kamçıyla beraber Şahnigar Hanım da yılan gibi kıvrılıp olduğu yerde kavruldu.              

“Düş önüme, kancık!!!” (1)
***
İsmail Şıhlı’nın Azerbaycan’ın mahalli kültürünü başarıyla yansıttığı eserinde zamanın ideolojisine uyum sağlamak adına yazdıkları bu satırları okurken, sistemin “Homo Sovyeticus” oluşturma çabasına ‘gönüllü yazılan’ yerli aydınların tarih önünde düştüğü utanç verici duruma üzülmemek elde değildir.

______________________________
(1) İsmayıl Şıhlı, Deli Kür,  (Aktaran: Yasemin Bayer), Yıldız Yay., İstanbul-2009, s. 148-156.

İLGİLİ YAZI:  Dr. Hayati BİCE: “Deli Kür” Hâlâ Deli Deli Akıyor!
http://turkyurdu.com.tr/1702/deli-kur-h-l-deli-deli-akiyor.html