Dr. Hayati BİCE: TÜRKİSTAN’DA İSLÂM (1997)

TÜRKİSTAN’DA İSLÂM’IN BUGÜNÜ ÜZERİNE GÖZLEMLER

VE YARININA DAİR TEKLİFLER

Dr. Hayati BİCE

1991 yılında ortaya çıkan gelişmeler sonunda kısa sayılabilecek bir süreç içerisinde “bağımsız devlet” statüsüne kavuşan eski Sovyet cumhuriyetlerinde İslâm’ın bugünkü durumu ve meselelerini ele alırken bazı hususları göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Eski Sovyet cumhuriyetlerinden Türk ve Müslüman kökenli halkların yaşadığı ülkelere baktığımızda 1991 yılından bu yana geçen sürede bazı farklılaşmalar ortaya çıktığı görülmektedir. Bu ülkelerden en büyüğü Tataristan olmak üzere bir kısmı özerk cumhuriyet ve bölgeler olarak halen Rusya Federasyonu bünyesinde yer al- j makta ve gevşemiş de olsa bir Rus tahakkümünün devamı hissedilmektedir. Kamuoyunda Türk Cumhuriyetleri denildiğinde akla gelen Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan ile Azerbaycan ise son 5 yıllık dönemde bağımsızlık yönünde önemli mesafeler katetmişlerdir.

Bu yazıda Sovyet sonrası dönemde işte bu bağımsız cumhuriyetlerde İslâm’ın bugünkü durumu üzerine bölgede yaşadığımız günlerde gözlemlediğim gelişmeleri dikkate almak bazı tesbit ve tekliflerde bulunacağım. Azerbaycan gerek coğrafi gerekse dinî hayat yönünden Türkistan Cumhuriyetleri olarak bir arada anacağımız Orta Asya bölgesindeki ülkelerden farklı bir durum arz etmesi nedeniyle bu değerlendirme dışında tutulacaktır.

Türkistan’da İslâm’ın Tarihi Yapılanması

Hicretin 2. yüzyılından başlamak üzere İslâm ordularının Türkistan sınırlarına nüfuz etmesiyle beraber Orta Asya, İslâm dinînin tebliği ile yüzyüze gelmiştir. Özellikle bugünkü Özbekistan’da bulunan Maveraünnehr havzası ve bu havzanın Buhara, Semerkand gibi şehirleri bir yüzyıl içerisinde İslâm medeniyetinin önde gelen merkezleri arasına dâhil olmuşlardır.

İslâm orduları ile Orta Asya’ya gelen sahabe ve tabiinden müslümanlar bölgede yerleşerek ve bölge halkı ile akrabalık ilişkileri geliştirerek İslâm’ın toplum içinde derinlemesine nüfuz etmesinde ve daha sonraki Türkistan İslâm’ının teşekkülünde büyük rol oynamışlardır. Bu tarihî vetirenin bugünkü izlerini araştırdığımızda Orta Asya’nın pek çok köşesinde sahabe kabirlerinin varlığını tesbit edebiliyoruz. Bunlara bir örnek vermek gerekirse Semerkand’daki Şah-ı Zinde kabristanında türbesi bulunan Hz. Muhammed (S.A.V.)’in amcaoğlu olduğu tarihe» sabit olan Kusem ibn Abbas (R.A.)’ı zikredebiliriz.

İslâm orduları ile gelen müslümanların bölgede yaptığı evliliklerin bugünün Türkistan’ındaki en göze çarpan sosyolojik tesirini Kazakistan’da çok büyük bir kabile oluşturan “Hoca soyu” örneğinde tesbit etmek mümkündür. Bazı yönleri ile bilhassa Sovyet döneminde ortaya çıkan bir savunma refleksi ile bir “kast” özelliği kazanmış olan “Hoca soyu”nun kökenini araştırdığımızda bu ailelerin Orta Asya’ya gelmiş olan İslâm ordularındaki askerlerle bölge halkından kadınlar arasındaki evliliklere dayandığı kolayca anlaşılmaktadır. Bazı sahih şecereler bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Orta Asya müslümanlığındaki ilk öncü isimlerden biri olan ve Seyhun boyunda ıssız bir bozkırdaki türbesinde yatan Horasan Bab isimli efsanevi zatın Abbasi hükümdar ailesinden Abdülcelil isimli bir ordu komutanı olduğu bu şecerelerden birisinde görülmektedir.

Orta Asya’ya intikal eden İslâm yaklaşık bir asır süren mayalanma sürecini takiben İslâmî ilimlerin bütün alanlarında zirve isimlerin yükselmesini sağlayan bir yapılanma göstermiştir. Hadis alanında türbesi Özbekistan’ın Semerkand yakınlarında bulunan İmam Buharî (K.S.), türbesi, Tirmiz şehrinde bulunan İmam Tirmizî (K.S.); Tefsir alanında Türkmenistan’ın Köhne-Ürgenç şehrinde yatan Fahreddin Razî (K.S.); Akaid alanında Semerkand’da medfun İmam Maturidî (K.S,) bu zirvelerden eserleri ile bütün İslâm âleminde tanınmış yıldız isimlerdir: Bu isimler yanında ilgisi için çok şeyler ifade edecek İmam Serahsî, Nesefî, Pezdevî (K.e.e.) gibi daha pek çok ismi saymak da mümkündür.

“Türkistan ve İslâm” denince hiç gözardı edilemeyecek bir husus ise tasavvufun bu bölgede üstlendiği yönlendirici ve belirleyici roldür. İslâm tasavvufunun bugün bütün dünyada ve Türkiye’de en yaygın versiyonu olan “Nakşbendîyye” tarikatının ismini aldığı Şah-ı Nakşbend Muhammed Bahaüddin Buharî (K.s.) yanında bu tarikatın silsilesinde büyük yeri olan Abdulhalık Gücdüvani, Hoca Ali Ramiteni, Seyyid Emir Külal, Alaaddin Attar, Yakub Çerhi, Ubeydullah Ahrar… (K.e.e.) gibi isimler Orta Asya’nın İslâmî hayatının temel taşı olan isimler olarak görülmektedir. Diğer yandan Orta Asya ve Dünya Türklüğü’nün İslâmî mirası üzerine büyük payı olan Hoca Ahmed Yesevî (K.s.) ise başlı başına bir zirve olarak Türkistan bozkırlarına ruh vermeğe devam etmektedir.

Nakşbendîyye tarikatında çok önemli bir yeri olan Özbekistan’da medfun Abdulhalık Gücdüvanî (K.s.) ile Kazakistan’da medfun olan Hoca Ahmed Yesevî (K.s.)’nin ortak piri Yusuf Hemedanî (K.s.)’nin kabrinin Türkmenistan’da bulunduğunu ifade edersek tasavvufun bugünkü Orta Asya Türk cumhuriyetlerini nasıl koparılamaz bir şekilde manevi olarak birbirine bağladığı kısmen anlaşılabilir.

Sovyet Döneminde Orta Asya’da İslâm

1917 komünist ihtilali sonrasında yaklaşık 10 yıl içerisinde bütün direniş unsurlarını ortadan kaldıran Sovyet Rus yönetiminin en baskısına maruz kalan gruplar aydınlar ve dinî hayatın önde gelen isimleri olmuştur. Direniş yıllarında pek çok âlim ve sufî çeşitli cephelerde hayatını kaybetmiştir. Ancak bu döneme ilişkin hiçbir belge ve yayın ortaya çıkarılamadığı için bu yıllardaki katliamlara ilişkin somut bir veriye sahip değiliz. Basmacılar hareketinin sona ermesinden sonra Türkistan’ın manevi hayatına önderlik eden kadroların bir kısmı Afganistan ve hatla oradan da Arabistan’ın Hicaz bölgesine hicret etmişlerdir. Bugün özellikle Medine-i Münevvere’de bir koloni oluşturabilecek bir nüfusa ulaşmış olan Türkistanî ve Buharî’lerin dedeleri genellikle Türkistan’ın işgal yıllarında Rus işgaline karşı çarpışmış mücahid ve âlimlerdir.

Lenin’den sonra işbaşına gelen Stalin ise uyguladığı politikalarla tam bir genosidi gerçekleştirerek 2. Dünya Savaşı öncesinde bazı mahalli komünist yöneticiler de dâhil olmak üzere Kafkaslardan Türkistan’a bütün Türk Yurtlarında yaklaşık 10 milyon aydın insanı katletmiştir. Bu katliama ilişkin arşiv belgeleri ve bilgiler Kruşçev döneminden itibaren bizzat Ruslar tarafından açıklanmış ve yapılan katliamlar adeta Stalin’e fatura edilerek bir nevi özür dilenmiştir. Özellikle Glasnost döneminin ilk yıllarında Stalin’in ortaya koyduğu genosid politikası bütün vahşetiyle ve KGB belgelerine dayanılarak dünyanın gözü önüne serilmiştir.

Stalin döneminde uygulanan bu genosidin başlıca hedeflerinden birisi olan din âlimleri ve tasavvuf önderlerinin yok edilmesi, toplumun İslâmî hafızasının bir anda kaybına benzer bir duruma yol açmıştır. Hatla en ufak İslâmî bir tezahür dahi KGB tarafından rapor edilerek ortadan kaldırılmıştır. Evlerinde başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere İslâmî kitaplar ve hatta Arabi yazılı herhangi bir eser bulunan insan takibata uğratılarak en iyi ihtimalle Sibirya’nın haber alınamayan çalışma kamplarına sürgün edilmişlerdir. Bu genosid derecesindeki kıyımın vahametini anlatmak isleyen bir Kazak Türk’ü bir zaman geldiğinde cenazeleri tekfin edip toprağa verecek derecede İslâmî bilgi sahibi insanların neredeyse kalmaması sonucunda pek çok cenazenin yakın bir yerden bu işlemi yapabilecek birisi gelene kadar günlerce bekletilerek toprağa verilebildiğini gözleri yaşararak dile getirmişti. (Halen Samanyolu TV kanalında Salı günleri yayınlamaya devam edilen ve yönetimini Sayın Yavuz Bülend Bakiler’in üstlendiği “Bizim Türkümüz” adlı belgeselde bu tür uygulamaların pek çoğu bölge insanları tarafından dile getirilmekledir).

İslâm üzerindeki bu ağır baskı döneminden cami, mescid ve türbeler de nasibini almış, pekçoğu yerle bir edilirken bir kısmı da tahkir edilmek maksadıyla başka işler için kullanılmıştır. Bu başka işler arasında bu dinî mekânların bütün varlığına ters düşen turistik bir gece kulübü açılması, ateizm müzesi oluşturulması gibi kasıtlı uygulamalar özellikle dikkat çekmektedir. Bu uygulamalarla müslümanlara karşı ağır bir psikolojik savaş açıldığı bellidir. İmam Buharî (K.s.)’nin çok hoş bir bahçe içerisindeki türbesini 1993 yılında ilk kez ziyaret ettiğimizde türbedarı İmam Buharî külliyesinin bir zamanlar pamuk deposu olarak kullanıldığın] anlattığında tüylerimin diken diken olduğunu bugün gibi hatırlıyorum. İstisnasız bütün cami ve türbeler bu şekilde asli fonksiyonlarından uzaklaştırılmıştır.

Özellikle Orta Asya İslâmî’nin teşekkülünde büyük rolü olan türbelere ziyaret için gelenler KGB tarafından tesbit edilerek ziyaretçi eğer devletin herhangi bir daire, fabrika ve işletmesinde çalışıyor ise sorgulanarak işine son verilmiştir. Bu takibatın hem Kazakistan’daki Yesevî külliyesini hem de Buhara’daki Nakşbendî külliyesini ziyaret edenlere uygulandığını farklı kişilerden farklı zamanlarda işitmem sanıyorum anlatılanların bir rivayetin ötesinde gerçekliğini ortaya koyar. Hatta daha 1991 yılına kadar Şah-ı Nakşbend (k.s)’in türbesini ziyaret edenlerin “psikolojik bozukluk” iddiasıyle tedaviye sevk edildiği dahi vaki olmuştur.

1943     yılında Alınanlara karşı savaşan Sovyet ordusunun gerilemesi karşısında askerlerde ortaya çıkan moral bozukluğuna karşı Stalin’e dinî duyguları kullanma fikri empoze edilmiş ve bu düşünce ile başla Rus Ortodoks kilisesi olmak üzere dinî nitelikli kurumlar» kısmi bir serbestiyet getirilmiştir. Bu cümleden olarak müslümanların da kendi dinî müesseselerini kurmalarına ağır bir denetim altında kısmen müsaade edilmiştir. Bu yumuşamanın sonu-cunda büyük yerleşim yerlerindeki camilerin yeniden faaliyete geçirilmesi söz konusu olmuştur. Asıl önemli gelişme ise Buhara’daki Mir Arab Medresesi ile Taşkent’teki Tilla Şeyh Külliyesi’nde İslâmî eğitim kurumlarının kısıtlı ölçüde de olsa öğrenci kabul etmelerine izin verilmesi olmuştur. Bu medreselere sadece Orta Asya’dan değil Kazan’dan Kafkasya ve Azerbaycan’a bütün Türk bölgelerinden öğrenciler yatılı olarak gönderilmiş ve böylece neredeyse tamamen silinen İslâmî kimliğe sahip çıkma ihtimali olan bir kadro yetişebilin iştir.

Kur’an-ı Kerim Tefsiri. Hadis gibi dersler yanında “Komünist Parti Tarihi”. “Diyalektik Materyalizm” gibi ideoloji derslerinin de zorunlu olarak okutulduğu bu “acaib” eğitim kurumlarından yetişen öğrenciler arasında devlete ve özellikle KGB’ye hizmet eden kötü örnekler çıkmışsa da pek çok salih insan da yetişme imkânı bulmuştur. Orta Asya ve Kafkasya’da belirli düzeyde İslâmî hassasiyetlere sahib dinî ünvan taşıyan bütün insanların bu medreselerden yetiştiğini bizzat müşahede etmem, bana Allah (C.C)’ın dinini Stalin gibi şedid bir kafir eliyle dahi güçlendirebileceği ilahi hükmünü hatırlatmıştır.

İkinci dünya savaşı sonrasında Türk dünyasında ortaya çıkan kısmi dinî serbestiydin yol açması muhtemel gelişmeleri kontrolde tutmak isleyen Sovyet devleti, dinî otoriteyi sağlamak üzere “Orta Asya ve Kazakistan Dini İdaresi” ve “Kafkasya Müslümanları Dini İdaresi” adları ile iki ayrı müftülüğe organize ederek resmi nitelikli bir- dinî yapılanmayı gerçekleştirmiştir. Bu müftülükler resmi ideoloji ile müslüman toplum arasındaki ilişkileri yumuşatan bir katalizör görevi üstlenmiştir ve nikâh, cenaze işlemleri gibi zaruri dinî vecibelerin ifasında ve böylece toplumun İslâmî kimliğinin korunmasında büyük önem arz eden bir rol oynamışlardır. Bu resmi İslâm’ın müslümanların mı yoksa rejimin mi lehine bir fonksiyon ifa ettiği tartışılabilir olsa bile bir fonksiyonu ifa ettiği ortadadır. Bu fonksiyonunun ifası için dinî idareye verilen rolü üstlenenlerin, başlangıçtaki senaryoya tam anlamıyla sadık kaldığı kanaatinde değilim. Bu rol değişimini ister şuurla yapmış olsunlar ister şuursuzca dinî figürler, komünist sistemin müslümanlar üzerindeki kimliksizleştirme operasyonuna ilk ve en büyük darbeyi böylece vurmuşlardır. (Bu noktada âcizane “Fail-i mutlak” (C.C)’ın yegâne senaristliğine tekraren dikkat çekmek isterim.)

Stalin sonrasında Orta Asya Dini İdaresi, Sovyet yönelimi ile sosyalist eğilimlerin hâkimiyetindeki İslâm ülkeleri arasında gelişmeye başlayan siyasî ve kültürel ilişkilerde bir vasıla olarak kullanılmaya da çalışılmıştır. Bu meyanda Sovyetler Birliği’ndeki İslâmî eğilim kurumlan olan birkaç medreseyi bitişen öğrencilerden seçilen küçük öğrenci gruplan Arapça ve İslâmî dersleri almak üzre Libya başta olmak üzere Tunus, Cezayir gibi ülkelere gönderilmiştir. Bu suretle yaklaşık yarım asır tüm İslâm ülkeleri ile maddi- manevi bütün bağlan koparılan Orta Asya müslümanlarından küçük de olsa bir grubun İslâm dünyası hakkında bir fikir sahibi olabilmeleri ve nisbi bir ufuk genişlemesi mümkün olmuştur. Arabça diline vakıf olan bu öğrencilerden bir kısmı Sovyet döneminde Türkistan’da basılmış olan Kur’an-ı Kerim meali. Hadis seçmeleri gibi Kiril harfli birkaç eserin olsun ortaya çıkarılmasını sağlayarak büyük bir hizmeti ifa etmişlerdir.

Sınırlı da olsa İslâm ülkeleri ile sağlanan bu ilişkinin hesap edilmeyen bu faydalan yanında -sanıyorum önceden planlanmamış- bir zararı olmuştur ki o da bu öğrencilerin Arab ülkelerindeki İslâm sosyalizmi veya Selefi anlayışların Türkistan’a nakledilmesinde aracı rolü üstlenmeleridir. Gittikleri ülkelerdeki selefi akımların kolayca etkisinde kalan bu yetersiz bilgili Türkistanlı öğrenciler kendi dinî tarihlerinin en büyük zenginliği olan tasavvufi hayatı, geri kalış ve esaretlerinin sebebi olarak suçlama bahtsızlığına düşmüşlerdir. Bu konuda tam anlamı ile haksız olduklarını iddia edemesek de bu tasavvuf düşmanı tavır, halkın dinî duygularının ayakta kalmasını sağlayan yegâne zahiri unsur olan evliya türbesi ziyaretlerinin yasaklanması gibi bazı tefrit noktalarına kadar ulaşmıştır.

1992 yılının Ağustos ayındaki ilk Buhara ziyaretimizde Şah-ı Nakşbend Külliyesi’nin avlusuna asılan kocaman tabelalarda klasik tasavvuf düşmanı anlayışın ibareleriyle kabir ziyaretinin “şirk” olduğuna dair ifadeleri gördüğümde şaşırmıştım. Bu tabelaların altındaki imza ise şu anda Suudi Arabistan’a sürülmüş olan o zamanki Orta Asya Müftüsü Muhammed Sadık’a aitti.

Bağımsızlık Sonrası İslâmî Gelişmeler

a.Yerel bazdaki gelişmeler

1991 yılında Türkistan Cumhuriyetleri “bağımsız devlet” statüsüne geçmesine rağmen ülkede yönelim kadroları hiç değişmeden idareyi ellerinde tutmaya devam etmişlerdir. Bunun tabii sonucu olarak komünist dönemde şekillenmiş zihniyette de köklü bir değişim olmamıştır. Siyasi platformdaki olumsuzluklara rağmen ülkede halk düzeyinde İslâmî bir ilginin ortaya çıkması bu dönemde gözlenen önemli bir olgudur. Kısmen daha serbest bir ortama kavuşan halk elinden geldiğince İslâmî hayatın canlanması yolunda çalışmalara başlamıştır.

Bu çalışmaların en göze çarpanları yeni cami ve mescidlerin yapımı ve açılan Kur’an-ı Kerim kurslarıdır. Özellikle tarih boyunca köklü bir İslâmî geleneği yaşatmış olan Özbekistan bölgesinde pek çok cami ve kursun faaliyete geçirildiğine bizzat şahid oldum. Son olarak bu Ramazan Bayramı’nda İslâmî eğilimlerin oklukça zayıflatılmış olduğu Kazakistan’dan geçilen bir haberde son dönemde açılan mescid ve cami sayısının beşbini bulduğu bildiriliyordu ki sadece bu bile İslâmîleşme sürecinin ne derecede ivme kazandığına delil olabilir.

Bu arada Taşkent’te Tilla Şeyh külliyesindeki İmam Buharî Yüksek İslâm Enstitüsü ve Kökeltaş Medresesi. Buhara’daki Mir Arab medresesi gibi büyük eğitim merkezlerinde ciddi İslâmî eğitim programlarının uygulandığı görülüyordu.

İslâmî her türlü devlet tezahürüne susamış olan halklarının gönüllerini alma çabalarının da katkısı ile Özbekistan devlet başkanı İslâm Kerimov ile Türkmenistan cumhurbaşkanı Sefer Murad Niyazov’un ayrı ayrı umre ziyareti yapmaları da İslâm’a karşı bir iyi niyet gösterisi olarak algılanmıştı. Şu anda hac döneminde her yıl yaklaşık 5-10 bin Türkistan müslümanının Hac için S. Arabistan’a gitmesine izin verilmekledir. Bu bile ancak birkaç yüz kişinin Hacc’a gidebildiği Sovyet dönemine göre olağanüstü bir gelişmedir.

İslâmî mirasın yeniden canlandırılması çalışmalarının zirve noktası ise 1993 yılı sonbaharında düzenlenen bir törenle Şah-ı Nakşbend Külliyesi’nin restore edilerek yeniden ziyarete açılması olmuştu. Şah-ı Nakşbend Muhammed Bahaeddin Buharî (K.s.)’nin 675. doğum yıldönümüne denk getirilen bu törenin Özbekistan Devlet Başkanı İslâm Kerimov’un katılımıyla düzenlenmesi Türkistan’da yeni bir dönemin başlangıcı olarak algılanmıştı. Ancak kısa bir süre Tacikistan’da Afganistan’dan etkilenen bir kısım müslümanın silahlı bir siyasî mücadeleye girmeleri Özbekistan’dan Kazakistan’a kadar bütün Orta Asya’da “fundamentalist İslâm” tehlikesi olarak Batı’nın sunduğu tebdilin mevcut yönetimlerin ürkmesine yol açmış ve İslâmî faaliyetler yeniden denelim altına alınmağa çalışılmıştır…

Özbekistan yönetiminin dinî politikasında bağımsızlık sonrası bir dalgalanma müşahede edilmektedir. Başlangıçta İslâmî eğilimlerin halk içinde güçlenmesi yolundaki çalışmalara kısmen göz yuman yönelim, bu eğilimler ciddi bir düzeye ulaşınca bazı kısıtlamaları uygulamaya başlamıştır. Özellikle İslâmî eğitim faaliyetlerine gösterilen ilgi yönetimin dikkatini çekmiş ve başta Mir Arab Medresesi başta olmak üzere İslâmî okullardaki öğrenci sayısında kısıtlama yoluna gidilmiştir.

Son gelen haberlere göre okullardaki kız öğrenciler ve bayan devlet görevlileri arasında İslâmî tesettüre girenlerin sayısında belirgin bir artış gözlendiğinden devlet yetkilileri öğrenci ve devlet görevlilerinin tesettüre girmesini yasaklamışlardır. Erkek kamu görevlilerinden dinî nitelikli bir görev üstlenenler istisna edilmek üzere bütün kamu çalışanı erkeklerin sakal bırakmasının da kısıtlandığı gelen haberler arasındadır. Bunun yanı sıra yine bazı kız öğrencilere yönelik İslâmî eğitim kuruluşlarının çalışmalarına son verildiği de bildirilmektedir. Özbek Hava Yolları’nın Suudi Arabistan’a olan direkt seferlerinin Hacc dönemi dışında durdurulması da dikkat çekmiştir. Bunun Suudi Arabistan’daki Türkistan kolonisinin İslâmî yönden Türkistan cumhuriyetlerindeki soydaşları üzerinde yapacağı etkiyi azaltmaya yönelik olduğu sanılmaktadır. Bütün bu haberleri yerinden doğrulatma imkânı bulamadığımız için bir ihtiyat payı bırakarak söylemek gerekirse kamu alanında İslâmî herhangi bir tezahürün görülmek istenmediği anlaşılmakladır. Bu kısıtlamaların ise son dönemde belirgin bir hal alan İslâmîleşme akımım yavaşlatma maksadına matuf olduğu açıktır.

b.Uluslararası Gelişmeler

Türkistan Cumhuriyetleri’nde yaşayan müslümanlar için İslâm ümmeti ile ilişki kurabilmelerinin en doğrudan aracı Hacc olarak görülmektedir. Bütün yetmiş yıllık Sovyet döneminde ancak birkaç bin kişinin Hacc için Hicaz’a gitmesine izin verilmişken bugün sadece Özbekistan’dan her yıl beş bin kadar müslüman hacı olmak için Suudi -Arabistan’a gitmektedir. Bu durum İslâm ümmeti ile Orta Asya arasındaki iletişim yönünden mutlaka değerlendirilmesi gereken bir imkân oluşturduğu kadar aynı zamanda Türkiye ile Türkistan müslümanları arasında da güzel bir iletişim ortamı oluşturmaktadır. Özellikle Hacc için Türkistan’dan gelen soydaşlarımızın bölgelerindeki İslâmî eğilimi en güçlü insanlar olmaları büyük önem taşımaktadır. Burada Türkiye’den Hacc’a gidenler arasında belirli kültür düzeyinde olanlar üzerine büyük bir sorumluluk da düşmektedir. Yüz yüze temaslar ile kurulacak dostluklar Hacc’ın gerçek manasına uygun düşeceği gibi Türklük dünyası arasındaki gönül bağlarının da yeniden gelişimine mutlaka katkıda bulunacaktır. Hacılara rehberlik yapacak Diyanet görevlilerinin hacılarımızı bu yönde uyarmaları bu konuda son derece faydalı olacaktır.

Bugünkü Orta Asya’da İslâm’ın durumuna göz atarken bahsedilmesi gereken, bir husus da bölgedeki hrıstiyan misyonerlerinin özellikle gençler arasında yürüttüğü faaliyetler olmalıdır. Bugün sadece Taşkent gibi Özbekistan’ın değil Orta Asya müslümanlarının en büyük şehri olan bir merkezde üç adet tarihî kilisenin restorasyonu Batılı ülkelerden sağlanan para desteğinde büyük bir çaba ile sürdürülmekte ve bunlardan bir tanesi Pazar ayinlerine açılmış bulunmaktadır. Bundan daha vahimi ise katı bir devlet kontrolünün hakim olduğu Taşkent metrosunda dahi misyoner broşürlerinin ve kiliseye davet çağrılarının alenen dağıtılmakta oluşudur. Bu davetiye ve çağrıları bir yıl öncesine kadar ya bizzat kendileri veya yerel halktan kazandıkları hrıstiyan unsurlar vasıtası ile yürüten Batılı misyonerlerin son zamanlarda bu yıkıcı faaliyeti başa maddi çıkarlar temin etme yolu olmak üzer çeşitli kirli vasıtalarla ele geçirdikleri Türk kökenli gençleri kendi inançları doğrultusunda yetiştirdikten sonra piyasaya salmaları en ciddi tehlike olmuştur. Gelen haberler özellikle Kırgızistan ve Azerbaycan’da misyoner faaliyetlerinin gençler arasında iman noktasında büyük bir tahribat oluşturacak kemiyete ulaştığına işaret etmektedir.

Durum Muhakemesi

Bugün Türkistan Cumhuriyetleri’nde İslâm’ın durumunu özetleyecek tek ifade, “büyük bir bilgi eksikliği” olabilir. Bilgi olmayan bir zeminde hiçbir şeyin pratiği olamayacağı, olduğu var sayılsa bile pek çok hata ile malul olacağı belli bir şeydir. Bu inanç kargaşası bir kördüğüm halini alma tehlikesini taşımaktadır. Bugün boş bir sayfa durumundaki Türkistan coğrafyasına dünyadaki her İslâmî eğilim kendi şablonunu çizmek istemekte ve bu yolda emek sarf etmektedir.

Bu nedenle Türk Cumhuriyetleri ile en azından gönül bağı olan herkesin ve özellikle her müslümanın üzerine farz-ı kifâye derecesinde düşen bir görev bu bilgi eksikliğini giderme yolunda gayret göstermesi ve gayret gösterenlere destek olmasıdır.

Türk Cumhuriyetleri’nde Türkiye Diyanet Vakfı aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptırdığı camiler birer sembol olarak çok büyük bir anlama sahiptir. Ancak bu camileri ibadetleri ile ihya edecek kardeşlerimizin İslâm’ın sahih akidesi ile bilgilendirilmesi de o derecede önem taşımaktadır. Bu görevin yerine getirilmesinde özellikle tarikat ve cemaatlere büyük bir sorumluluk düşmektedir. Bu görev ve sorumluluğun ne kadar farkında olunduğu büyük bir soru olarak ortada durmaktadır. Bu meyanda Suudi Arabistan vatandaşı olan Türkistan kökenli bazı insanlar itikadî açıdan etkilendikleri selefi görüşleri Orta Asya’ya taşıma eğilimindedirler. Diğer yandan bölge ile ticari ilişkiler geliştirme yolunda büyük gayret gösteren İran’ın da bölgedeki kendi devlet anlayışına uygun bir İslâmî yapılanmayı arzu ettiği bilinen bir gerçektir.

Türkistan coğrafyası ile çok önemli rabıtaları olan tasavvuf gruplarının bu yarışmada gereği kadar aktif davrandıklarını söylemek çök zordur. Şah-ı Nakşbend Bahaeddin Buharî (k.s)’nin Özbekistan devleti himayesinde 1993 yılında yapılan 675. doğum yıldönümü vesilesi ile Buhara’daki Nakşbendî külliyesinin yeniden açılışı törenine Türkiye’den sadece elli bir kişinin katılması çok düşündürücüdür. Kaldı ki bu küçük grup içinde Nakşbendî tarikatı mensubu olmayanlar da önemli bir oran teşkil ediyordu. Türkiye’de mevcut yüzlerce Nakşbendî dergâhının milyonları aşan müntesibi arasından bu kadar az bir topluluğun Buhara’daki törenlere iştiraki ancak yetersiz bir şuur ile izah edilebilir.

Türk cumhuriyetleri’nde yaşadığımız tecrübeler bu diyarlarda yeniden İslâmî bir havanın teneffüs edilebilmesi için tasavvuf ehline büyük görevler düştüğünü adeta bir matematik hesabı kadar net bir şekilde ortaya koymuştur.

Türkiye’de son birkaç ay içinde kamuoyunu meşgul eden skandallarla gündeme gelen tasavvufi ekollerden böyle bir cehdi beklemenin abes olacağını iddia edenler çıkacaktır ve bu iddialarını delillendirmekte de hiç zorlanmayacaklardır. Ancak somut örnekler vermek gerekirse Dağıstan’dan Türkiye gelen muhacirler arasından çıkan bir şeyh Muhammed Medenî (k.s.) ve aynı silsileyi sürdüren bir Şeyh Şerafeddin Dağıstanî (K.s.)’nin bugünkü izleyicileri olan ekollerin -ki bu cemaatlerin hangileri olduğu ehline malumdur- veya Şeyh Ömer Ziyaüddin Dağıstanî (K.s.), Kazanlı Şeyh Abdulaziz Bekkine (K.s.); hatta yine Kafkasya kökenli bir ailenin mensubu olan Şeyh M. Zahid Kotku (K.s.)’ya bağlılık izhar eden Nakşbendî cemaatinin böyle bir misyonu tarihîn kendilerine yüklediğini göz ardı edebilmeleri mümkün değildir. Böyle bir misyonu hatırlatırken elbette ki zahiri sebeplerin arz ettiği zorlukların farkındayım. (Türkiye’de bu zorlukları belki de en iyi bilen birkaç kişiden birisi bu satırların yazarıdır.). Ancak zahiri şartların getirdiği engeller bir yanda böyle bir misyona talip olmayı arzu etmenin kolaylığı bir yanda dururken bu konuyu dile getirmeden geçemeyiz.

Orta Asya’da İslâm’ın karizmatik sufîler önderliğinde yayıldığını bize gösteren tarihî süreç, bölgede bugün de İslâm’ın hangi kanallar kullanılarak diriliş sürecine gireceğini işaret etmektedir. Orta Asya İslâm’ında Yesevîyye ve Kübreviyye gibi tasavvuf ekollerinin uyguladığı ve toplumda karizmatik bir tesir meydana getirme potansiyeli yüksek olan cehri zikir yöntemini sürdüren tarikatlar kısa sürede Orta Asya’da büyük fütuhatlara vesile olabilir. Türkiye’de cehri zikir yöntemini uygulayan tarikatlerden Kadirî, Cerrahî, Rufaî ve diğer tasavvuf ekollerine mensup olan mürşid veya cemaat önde gelenleri bu hususa dikkat etmelidirler. Bu konular gündeme geldiğinde “Horasan erenleri”, “derviş-gaziler”… gibi artık kanıksanmış söylemleri hemen her sohbetlerinde tekrarlayan irşad ehline artık Türkistan’daki müslümanların da “İstanbul-Konya-Trabzon-Erzurum… Erenleri”ni beklediğini hatırlatmak benim üzerime vazifedir.

Tarih içinde İslâm’ın kaleleri olan Buhara, Semerkand, Sayram, Yesi gibi kültür merkezlerinde İslâmî eğitimin bazı müslüman ülkelerin desteğinde tasavvufa bigâne veya düşman İslâmî eğilimler tarafından sürdürülmesi önümüzdeki dönemde pek çok istenmeyen sonuçlara yol açabilme potansiyelini taşımaktadır. Tasavvuf cemaatlerinin bütün olumsuzlukları aşarak, bütün maddi engelleri yıkarak bu yönde gayret göstermesi halinde belki bir beş-on yıl içinde değilse bile önümüzdeki yüzyılda Türkistan coğrafyasında yeni Ahmed Yesevî’lerin, yeni Şah-ı Nakşbendîlerin, yeni İmam Şamillerin İslâmî hayatın öncüleri olarak çıkmaları gecikmeyecektir.

(*) Bu yazı Türk Yurdu dergisinin 1997 Nisan-Mayıs sayısında yayınlanmıştır.