Tarık BUĞRA: NİÇİN? / DÜŞMAN KAZANMAK SANATI

ÖN SÖZ

NİÇİN?

Tarık BUĞRA

SIK SIK TEKRARLARIM: Bir yazar için anlaşılmamak acı şeydir; ama daha da acısı var: Yanlış anlaşılmak. Ben bu acıyı yaşadım; hattâ ben sadece bu acıyı yaşadım. Bugün, altmış bir yaşımda ve yazarlığımın otuz şu kadarlık yılı sonunda -sağ, sol, yansız- edebiyat çevrelerinde bana, kimsenin dudak bükemeyeceği bir yer verilmiş olması bu acıyı unutturamaz. Kaldı ki, bu çevrelerde düşüncelerimi, görüşlerimi ve tutumumu anlamamaktan, hattâ yanlış anlamaktan tad alanlar, hâlâ, vardır. Öylelerine, artık, “kendileri bilir” diyor ve ekliyorum: En kesin yargıyı yargı verenler alır.

Daima rahmetle ve minnetle andığım Profesör Mümtaz TURHAN; “Türkiye’de fikir grupları değil, inanç grupları vardır” diyordu. Bunun ne anlama geldiğini kavramak için Parlamentosunda silâh çekilen, yumruklaşılan, ana avrat düz gidilen, üniversiteleri, okulları, sokakları Tcksas’a dönen Türkiye’mize bakmak gerekir.

Ve, düşüncelerin niçin anlaşılmadığını, niçin bazan bile bile, hazan yürek burkan bir samimiyetle ters yorumlanıp yanlış anlaşıldığını kavramak için de bu gerçek açısından bakmak gerekir:

Bir düşünceyi benimsemek ve savunmak o düşünce piyasasının patronları ile işbirliğinde olmanın yeterli -hele hele namuslu- bir belgesi sayılamaz. Ama bunun böyle olduğuna inananlar da, inandırmaya çalışanlar da çoktur. Yalnız soylu edebiyatçı ve düşünce adamlarımız değil, tümüyle edebiyatımız ve düşünce hayatımız işte böyleleri yüzünden çok çekmiş, çok şey kaybetmiştir.

Bir düşünceyi savunurken birtakım profesyonellere, hattâ bazı üçkâğıtçılara bir şeyler kazandırdığınız veya kazandırabileceğiniz doğrudur; ama, düşüncenin saflığını ve yararlılığını korumanın da başka yolu hiç bir zaman ve hiç bir yerde bulunamamıştır. Demek ki, bu kördüğümü ancak ve ancak dikkatli, uyanık, iyiniyetli kafalar, okuduğunu anlayan ve anlamak için okuyan kafalar, dürüst kafalar -böyle bir kamuoyu- çözcbilcccktin Düşüncc ile düşüncenin bezirganlarını ve bezirgânlıklarını ayırd edebilen bir kamuoyu. Ben bu kafalara hep güvendim.

Yazılarımda, polemiklerde, açık oturumlarda, röportajlarda altını çizdiğim bir inancım vardır; onu burada da tekrarlayacağım: Soylu bir edebiyatçı olmanın ilk ve bırakılamaz şartı bağımsız bir kafaya sahip olabilmektir; yâni olaylara, meselelere ve insanlara, insan ilişkilerine peşin yargılara saplanmadan, objektif olarak bakabilmektir. Kişiliğine saygı duyan, onurlu okuyucu için de böyledir bu.

Böyle bir tutumun -inanç ve çıkar gruplarının ağır bastığı bir ortamda- insana, özellikle de yazarlara düşman kazandırması önlenemez: Dürüstlüğün ve saf düşüncenin bedelidir bu. Ödemeyi göze almalıyız. Çünkü bu bedel, her ne pahasına olursa olsun diyerek elde edilmiş ünün, etiketin, kısacası her çeşit kazancın bizi ödemek zorunda bırakacağı bedel kadar ağır ve onun gibi küçültücü değildir.

Yola, edebiyatçılığa ve edebiyat yazarlığına bu ilkeyle çıktığımı söyleyecek değilim. Ama, daha başlangıçta, 1940larda edebiyatımızın durumu bana bu ilkeyi sundu:

Edebiyatımız küçük gruplardan oluşuyordu. Birbirlerini öven, ya da yeren grupçuklardan. Ya bunlardan bir komplekse girecek, övecek, övülecek ve o alanda kendime bir yer edinecektim, yahud da bildiğimi, aklımın yattığını okuyacaktım. O zaman da yalnız kalacaktım. Neyi seçtiğim ortadadır ve çoktan anlaşılmıştır: Tahir ALANGU, “Cumhuriyetten Sonra Türk Roman ve Hikâyesi” adlı araştırma eserinde; “Tarık Buğra, Sait Faik’ten daha yalnız yaşamak zorunda kalmıştır” der, ki bunu benim için verilmiş hükümlerin en doğrularından birisi olarak benimserim. Alangu, aynı paragrafta -806’ncı sayfa- şunu da ekler: “bütün grupların dışında kaldı o.”

Bu ön söz’de işte bunu açıklamaya çalıştım ve demek istedim ki, yazar için her şeyden önce düşünce ve anlayışı!

Bu yüzden -Allah bilir- bütün alçakgönüllülüğüme, kadir kıymet bilme çabalarıma rağmen kendini beğenmiş sayıldım ve yığınla düşman kazandım. Sevdiğim üç patrondan birisi, rahmetli Ali Naci KARACAN bile, gazetesindeki yazılarım yüzünden bana; “Herkesi kendine düşman yapıyor, bütün kapıları kapatıyorsun” demiştir. Ama kapı arayan kim? Gerçeği ben, yaşadığım ortamda, düşman kazanma sanatı olarak gördüm: Düşünce için, kanaat için düşman kazanmak alınyazısı gibi bir şeydi. Yazarlığım buna göre biçimlendi ve buna göre sürdü. Buna göre de sürecek. Kitaba “Düşman Kazanmak Sanatı” adını verişim, aynı başlığı taşıyan yazım yüzünden değil, asıl bunun içindir: Bütünüyle yazarlığımı simgelediği içindir. Bunun böyle olduğunu bu kitap yeterince göstermektedir sanıyorum.

Ama bu kitabın göstermediği ve gösteremeyeceği, bunun için de benim söylemem gereken bir gerçek daha var, sözümü onunla bitireyim: Bu yol, bu tutum, bu ilke bana dostlukların en sağlamlarını, sevgilerin en arınmışlarını da kazandırdı. O kadar ve öylesine ki, ben artık en iyi dost kazanma sanatının düşman kazanma sanatını öğrenmek ve uygulamak olduğuna inanıyorum. Belki zor, belki çetin ve acılarla yüklü bir yol; ama gerçek dostluklar edinmenin ve onlara lâyık olmanın güzel yolu!

Deneyen birisi, özellikle gençlere söylüyor: Deneyin. Değer.

DÜŞMAN KAZANMAK SANATI / Tarık BUĞRA