Prof. Dr. Erol GÜNGÖR: TANZİMAT ÜZERİNE BİR KAÇ NOT

TANZİMAT ÜZERİNE BİR KAÇ NOT

Prof. Dr. Erol GÜNGÖR

(TÖRE’nin 100. sayısında başlattığı «Dün neydik, bugün nereye geldik, niçin? Ve Türk Milleti’nin hayatında Tanzimatın rolü» konulu anketle ilgili olarak Erol Güngör’ün 102. sa­yıda yayınlanan makalesidir.)

Tanzimat hakkmdaki hükmü bir anket cevabı çerçevesinde vermek çok güçtür. Tanzimat siyasî, sosyal, iktisadî ve kültürel sahada derin akis­ler bırakmış bir harekettir. Bunların hepsini ela almak, fayda ve mahzur­ları üzerinde durmak gerekir. Fakat benim ‘kanaatimce, şu anda Tanzimat konusunda yapılacak asıl iş, onunla ilgili peşin ‘hükümleri ve yanlış kanaat­leri silerek meselenin yeniden ve ciddî bir şekilde ele alınmasını sağla­maktır. Zira Türk aydınlan bugün esas dokümanların) okuyup anlamaktan bile mahrum bulundukları bir hareket hakkında son derece rahat ve gelişi­güzel hüküm vermeye alışmış bulunmaktadırlar.

Tanzimat bir dönüm noktası mıydı? Eğer Osmanlı İmparatorluğunun Batı medeniyeti dairesine girmeye karar vermesi kasdediliyorsa, bu hu­susta kesin bir şey söyleyemeyiz. Hakikatte Tanzimat 1839 tarihli Gülha- ne Hattı Hümayununun okunmasıyla başlatılmakla birlikte, bizim batılılaş­mamızın kesin bir çizgi haline gelmesi ondan daha önceye, İkinci Mahmud devrine kadar gider. Tanzimatın hazırlıkları da o devirde yapılmış, hatta modernizm hareketlerine «Tanzimatı Hayriyye» adı bile o zamanda verilmiştir. Belki asıl dönüm noktası olarak Yeniçeriliğin ilgasını almak daha doğru olur, çünkü İkinci Mahmut’un açtığı büyük modernleşme çığırı, o  hadisenin oluşuna dayanmıştır.

Tanzimat aradan bu kadar zaman geçtikten sonra halâ canlı bir mü­nakaşa konuşu teşkil ediyor. Bunun sebebi o zaman büyük kesafet kazanan Batılılaşma hareketinin hala devam etmesi ve bir türlü tamamlanama­dığı için de her an günün konusu olacaktır ki, bu modernleşme cereyanı­nın başında görülen Tanzimat hareketi hemen her taraftan şiddetti tenkit­lere uğramış, başarısızlığının oradan kaynaklandığı iddia edilmiştir. Bu şid­detli tenkitleri yapanların çoklan kendi yetişmelerini —İyi veya kötü— tanzimata borçlu olanlardır. Bu tenkitler arasında bilhassa ikisi üzerinde durmak lâzımdır: Birincisi, Tanzimatın Osmanlı İmparatorluğu’nu kendisi­ne yapancı olan bir kültür ve medeniyetin emrine vermesi, boylece Türk millî kültürünün, miilî teşkilatının bozulması ve dağılmasına yol açmasıdır. İkincisi ise, Tanzimatın eksik, tereddütlü, uygulamasında büyük aksaklık­lar bulunan, boyiece başarısız kalan bir Avrupalılaşmayı temsil etmesidir. Bildiğimiz kadarıyla birinci tenkit umumiyetle muhafazakâr çevrelerden gelmiş olup, belli bir zümreyi temsil etmez. İkincisi bizim Cumhuriyet in­kılapçılarının resmî tezidir. Bunlara bir de son yıllarda çeşitli renk ve meş­repte marksistlerin yaptıkları tenkitleri katmalıyız. Marksistler Tanzimatın esas itibariyle Batı kapitalizminin Türkiye’yi sömürmesini tescil eden bir hareket olduğunu. Batılı emperyalist devletlerin baskısı altında res­men «dikte» edildiğini söylemektedirler. Bu görüş Tanzimatçıları Avrupa’nın kayıtsız şartsız hayranı ve «adamı» sayan muhafazakârlarımızı da ok­şamış, Marksizme tamamen karşı otan genç milliyetçiler bile bu hususta onlarla aynı görüşü paylaşır olmuşlardır. İnkilapçıların son kalıntıları da genellikle sosyalist kampa İltihak ettiklerine göre, Tanzimatçılar şu sırada tarihimizin birer «lanetlisi» durumundadırlar. Türkiye’yi Avrupa’ya benze­ten de onlardır. Avrupa’ya benzetmeyen de onlar. Avrupa’ya mukavemet eden de onlar, edemeyen de onlar. Kısacası herkes kendi açısından Tan­zimatçıları suçlamakla adeta rahat olmuş bulunuyor.

Ali Kemal 1910’da çıkan bîr makalesinde şöyle diyor:

Paris Muahedesinin ibtidaden intihaya ruhu, Devleti Osmaniyenin tamamiyetini, İstiklâlini muhafaza etmektir. Bıı muvaffakiyat-ı siyasiye bil­hassa Âli Paşa gibi büyük bir vezirin büyük büyük himmetleriyle husule geldi. Biz ekseriyetle bu kademeyi vüzeramn edebiyatımızdan, üdebamızdan sade zemaimini işittik. İçimizde Zafernameyi bilmeyen var mıdır? Fa­kat siyasiyatı hâriciyesini, düveli muazzamaya takrirlerini, umumiyetle Avrupaya, Avrupa efkârı umumiyesine nüfuzunu, tesirini tetebbü ve tetkik edince vatanperver bir Osmanlı Âli Paşa’yı Fuad Paşayı tebcil ile, rah­metle yadetmekten geri kalamaz. Hatta, «Ne olurdu, o kâbda bir iki vezi rimiz şu sıralarda mevcud olaydı» demeğe kadar varır. Biz Ali Paşanın sa­de Hükümeti Osmaniyeyi değil, umumiyetle Osmanlıları, Osmanlılığı, hatta İslamı Avrupaya müdafaa tarzında yazılmış, ‘hatta bilhassa kaleminden çık­mış Fransızca öyle takriri siyasilerini gördük ki, bu eserleri kıymetçe, fai- dece birkaç Zafernameye değişmeyiz![1]]

Bu ifade üzerinde dikkatle durmak zorundayız. Hakikaten daha o ta­rihlerde, yani bundan yetmiş yıl önce bile, Türk aydınları bu konuları bil­diği farzedilen yazarlar tarafından Tanzimatçılara karşı düşmanca tavır­larla beslenmiş bulunuyorlardı. Bugün de çok kimse Tanzimatçıların kendi eserlerini, hatta bizzat Tanzimat ve Islahat Fermanlarını okuyup inceleyecek yerde onlar hakkında şurada – burada söylenmiş olanları aktarmakla yetinmektedirler.

Cumhuriyet aydınının bu konudaki fikri, Cumhuriyet inkılabının gözde şahsiyeti olarak benimsenen Namık Kemal ve arkadaşlarının anlattıklarına dayanır. Yeni Osmanlıların Tanzimatçılarla kavgası bugün bizi hemen hiç ilgilendirmeyen sebeplerden ileri geliyordu; netekim onların hücumları esas itibariyle tezyif ve hakaretle dolu olup pek az fikrî muhtevası vardır. Bunların dışında bize en çok tesir eden, ve belki Cumhuriyetçilerin resmî görüşünün de temelinde yatan fikir Ziya Gökalp’a aittir. Tanzimatı aşırı bir Avrupacılık olarak suçlayan bugünkü milliyetçilerin aksine, Ziya Gökalp Tanzimatçıların Batı medeniyetini yarım-yamalak alarak memlekette bir sürü ikiliklere yol açtıklarını söylüyordu. Mektebin yanında medrese, Batı hukukunun yanında eski hukuk, Batı müziğinin yanında Doğu müziği vs. ile Tazminat tam bir karışıklık getirmişti. Bunların yanısıra Ziya Gökalp’in en şiddetli hücumu milliyetçilik noktasında idi. O, Tanzim atçıların Osmanlı ülkesini parçalanmadan koruyabilmek için bir «Osmanlılık» icat ederek Türklüğü ihmal ettiklerini, halbuki bütün gayritürk unsurlarını millî kültürlerine sarılmalarına karşılık sadece Türklerin Osmanlılık kavramını benimsediklerini söyledi.

Ziya Gökalp —ve onunla birlikte öbür Türkçüler— bu tenkitleri yaptığı zaman imparatorluk gerçekten parçalanmak üzere idi ve artık Türk’ lükten başka kurtarılacak şey kalmamış görünüyordu. Gökalp eğer Reşid ve Âli Paşaların zamanında yazmış olsaydı herhalde Türklerin imparatorluğu dağıtmalarını, her unsura istiklâl vermelerini, kendilerinin de Anadolu’­da Batı esasına göre yeni bir devlet kurmalarını istemezdi. Fakat onun bu fikirleri İkinci Meşrutiyetin son yıllarıyla Cumhuriyetin ilk yıllarında geniş bir aydın kitlesi tarafından benimsendi. Hele Batılılaşma ‘konusunda Tan­zimatçılardan daha hızlı olan Cumhuriyet inkılapçılarının onu benimseme­leri çok kolaydı. Gerçekten, Cumhuriyetçiler onun bahsettiği ikilikleri (sünaiyet) ortadan kaldırarak bunlardan sadece Batıya ait olanları ayakta bı­rakmışlardı. Bu arada şunu da söyleyelim ki, tanzimatçtların bazı iklikleri bugün bizi hiç rahatsız etmiyor, ve mesela Batı müziğine cevaz verdiğimi­ze göre Türk müziğini kaldıralım demiyoruz; müsbet ilimler okutan lâik okulların yanısıra ilahiyat okullarının bulunması da pekâlâ makûl görünü­yor. Ayrıca, bugünün milliyetçileri imparatorluğun dağılmış olmasından do­layı büyük bir memnuniyet duymuyorlar.

Tanzimatçıların Batılılaşma hareketleri hakkında aksi yönden çok ten­kitler gelmiştir. Meşrutiyet devrinin İslâmcıları ve bu arada Ağaoğlu Ah­met, Köprülüzade Fuat gibi bazı Türkçüleri Batıdan gelişigüzel iktibaslar yapılmasının memleketimizin çok aleyhinde olduğunu söylediler. Fakat bunların herbiri Batılı müesseseleri kendi açısından ele alıp tenkit ediyor­du. Batılılaşmanın bugünkü aleyhtarları Tanzimatçıları daha çok suçluyor­lar, onların bizi Batıya teslim ettiğini söylüyorlar. Şurası dikkate şayandır ki, Batıya şiddetle muarız görünüp Tanzimatçıları suçlayan bu zümreler Âli ve Fuad Paşalardan daha çok Batılı olan kimselerdir. Herhalde Tanzi­matçılar —bütün kusurlarına rağmen— bugünkü Tanzimat aleyhtarı aydın­larımızın yanında son derece muhafazakâr, yerli, İslâm kalırlardı.

Eline her kalem alan kişi «yüzelli yıldır içine düştüğümüz buhran» dan bahsederken, ikide birde «Tanzimattan beri» diye sözlerine başlarken as­lında Tanzimatçıları tenkit etmekten ziyade bizim modernleşme hareket­lerimiz hâkkındaki umumî şikâyetlerini dile getirmektedir. Bunlara bir nok­tayı hatırlatmakta fayda görüyoruz. Tanzimatçılar da memleketin «yüzelli yıldır» bozulduğunu söylüyorlar. Tanzimat Fermanında yüzelli yıldanberi devlet idaresinin türlü musibetlere giriftar olduğundan bahsediyorlardı.

Tanzimatçıların Batı’ya «uşak» olmaları meselesine gelince, bu nokta­da da herhalde avamî mütalaalar ve tezyif kâr ifadeler kullanmaktan ziyade Batı tesirinin nasıl bir mekanizma ile girdiğini araştırmak, uygun olur. Tanzimatçıların Batılıların tesirinde kalmış olmaları, hatta bazı meselelerde onlar ne söylerse yapmış olmaları yüzünden «uşaklık» la itham ettiğimiz takdirde, Tanzimattan bu yana ayni sıfatı veremeyeceğimiz bîr siyasî ekip bulmak çok az olur. Tanzimat meselesinin özü de fişte burada ortaya çık­maktadır. Nedir Tanzimatçıların Batı ile olan münasebetlerinin mahiyeti? Bunlar kendi yollarını takip ettikleri için memlekete neler getirmişlerdir, o yolu takip etmeselerdi neler olurdu?

Başta belirttiğimiz gibi, bizim Batılılaşma zaruretim hissedişimiz Tanzimattan da önce başlamıştır. Tanzimatçılar bu kaçınılmaz gidişin belli bir halkasını teşkil ederler. Eğer onların suçu Batılılaşma ise, bu suçu kendilerinden sonraki idareler gittikçe daha şiddetli bir şekilde işlemişlerdir. Tanzimatçılar gerçekten Batılı büyük devletlerin, hatta bu devletlere bağlı sefirlerin çok zaman oyuncağı haline gelmişler, onlar ne istemişlerse yap­mışlardır. Böyle bir zillet hakikaten bugün bile hazmedemeyeceğimiz ka­dar ağırdır. Fakat burada çok önemli ‘bir meseleyi gözden kaçırmamamız lâzımdır. Avrupalılar bize nasıl Batılılaşacağımız ‘hususunda telkinlerde bu­lunmasa, hatta talimat vermeselerdi bizim devlet adamlarımız klasik metodlarıyla devam edip gidecekler miydi? Veya kendileri bir Batılılaşma programı çizip onu takip edebilirler miydi? Korkarız ki bu suallere veri­lecek cevap Tanzimatçıları hiç değilse kısmen beraat ettirecek mahiyette olur. Batıyı anlamakta kusurları olduğu söylenebilir. Türkiye’yi anlamakta kusurları olduğu söylenebilir, kendi şahsiyetlerinin birtakım kusurlarla sa­kat olduğu da söylenebilir, fakat genel siyaset ve istikametleri hususunda onları ağır bir şekilde suçlamanın hiçbir mânâsı yoktur.

Tanzimatçılar Batı İdarin kendilerine telkinde bulunmadıkları yerlerde kendileri böyle bir telkini istemişlerdir. Bunun sebebi onların vatanlarını milletlerini sevmeyişi değildir. Bunun sebebi Batının bir medeniyet ola­rak —ilimde, teknolojide, siyasî ve idarî organizasyon tekniğinde— yaptı­ğı dayanılmaz tazyiktir. Tanzimat adamı bütün bunlar karşısında ezilmiş, ülkesini kurtarabilmek için onları benimsemek ve onların sahipleriyle bir- arada olmaktan başka çare görememiştir.

Tanzimat hareketi Abdülmecid’in ve daha sonra Âli Paşanın Ölümüyle birlikte ‘kesilmemiş, fakat hızı zaman zaman değişmek üzere Cumhuriyete kadar devam etmiştir. Ancak Cumhuriyet devrindeki radikal değişmeler Tanzimatla açılan modernleşme çığırını o güne kadar anlaşılandan tamamiyle değişik bir mecraya sokmuş bulunuyor. Abdülaziz ve Abdülhamid saray mutlakiyetini ihyaya çalışmakla birlikte esas itibariyle Tanzimat yo­lunu terketmişlerdi. Yalnız, Abdülhamid zamanına gelinceye kadar ilk Tanzimat aleyhine görülebilecek bazı uygulamalara gidilmesini çok tabiî, hatta hayırlı karşılamak lâzımdır. Bir inkılap hareketi ilk başlayışında bir­çok aşırılıklar veya hesapsız adımlar ihtiva eder; bıı hesapsızlıklar inkı­lâbı başlatanlar için mazur görülebilir. Fakat aradan onbeş-yirmi yıl geç­tikten sonra artık İnkılâp hareketi hakkında etraflı fikir tartışmalarının baş­laması, işleri idare-l maslahat veya his açısından değil geniş perspektifli bir düşünce açısından görmek lâzım gelir, Benim kanaatimce Sultan Abdülhamid devri işte bu düşünce çağının açıldığı devir olmuş, aydınlar artık Tanzimatın Osmanlı tarih ve medeniyeti içindeki yerini araştırmaya baş­lamışlardır. ikinci Abdülhamîd Tanzimatın asıl hayırlı neticeleri olarak gördüğü maarif hareketlerini eskisinden daha kesif bir şekilde devam et­tirmiş, buna mukabil yabancı devletlerin o günkü zayıf durumumuzdan isti­fâde ederek bize dikte ettirdikleri birçok dış politika meselelerinde ve iç azınlıklar konusunda memlekete çekidüzen vermeyi başarmıştır. Onun Os­manlılık ve hilafet siyaseti memleketin modernleşmesi için gereken za­man ve barışı sağlamakta muvaffak olmuştur.

İkinci Meşrutiyet de esas istikameti itibariyle Tanzimatın devamıdır. Fakat Tanzimat Paşalarının ve İkinci Mahmut’un, İkinci Abdülhamid’in şah­siyetlerini düşündükçe ikinci Meşrutiyet devrinin devlet adamı bakımın­dan büyük bir mahrumiyet içinde bulunduğunu görüyoruz. Meşrutiyetçiler modernleşme, dış politika, Saray – Babıâl’i münasebetleri gibi hususlarda Tanzimatçıların çizgisinde oldukları halde hiçbir başarı göstermiş değil­lerdir.

Cumhuriyete gelince, bu olay Tanzimattan, daha doğrusu İkinci Meşrutiyetten beri gelen değişmelerin tabiî bîr sonucu sayılabilir. Fakat Cumhu­riyet modernleşme yerine Batılı olmayı kesinlikle tercih ederek Tanzimatın geleneğini reddetmiştir. Modernleşme ile Batılı olma basit bir kelime farkından ibaret değildir, tamamen değişik dünya görüşlerini ifade eden kavramlardır.

Buraya kadar söylediklerimiz bilhassa şu noktayı belirtmek maksadı­nı taşıyor: Tanzimat dediğimiz zaman burada Türk devlet adamlarının mem­leketi modernleştirme yolunda giriştikleri teşebbüslerle bu arada yabancı devletlerin Türkiye’ye bazan cebrî bazan davetli müdahalelerini birbirinden ayırdetmek lazımdır. Bu müdahaleler pekâlâ Tanzimatsız zamanlarda da rastlanmış olup ayrıca mütalaa edilmelidir. Tanzimatçıların modernleşme hareketlerinin ne kadar isabetli olduğu meselesi ise, delilleriyle ele alınıp etraflı bir şekilde izah edilmesi gerekli bir mevzudur. Fakat herhalde aydınlarımızın ve eli kalem tutanlarımızın bu mevzularda ezbere konuş­maktan vazgeçmeleri, yaşasın veya kahrolsun sloganlarını bırakmaları böy­le bir araştırmanın ön şartıdır.

 

 


[1] İbrıülemin’den naklen. Son Sadrazamlar, 1. Cüz