Prof. Dr. Hilmi ÖZDEN: ÖZBEKİSTAN GEZİ NOTLARI

ÖZBEKİSTAN GEZİSİ

(ANAYURTTAN ATAYURDA)

Prof. Dr. Hilmi ÖZDEN

Uçağımız pazartesiyi salıya bağlayan gece Eskişehir hava alanından kalkacak. Hepimizde bir telaş var. Gruplar halinde ismimiz okunuyor. Herhangi bir kargaşaya sebep vermemek için herkes kendi kafilesi ile birlikte olacak. Sayın Valimiz Güngör Azim Tuna bey, valilik özel kalem müdürü sayın Maksut Yüksek bey ve Eskişehir Türk Dünyası Ajansından arkadaşlar biz Atayurt yolcularını uğurlamaya gelmişler. Birlikte fotoğraflar çekildi. THY direkt Taşkent sefer sayılı uçağa binildiğinde Türkiye toprakları geride kalıyordu. Gökyüzünde hasretle belki de sadece merak içinde bizler Özbekistan’a doğru yolculuk yapıyorduk. “Torun, dağlara hayranlıkla baktı. Sonra bütün cesaretini ve sesinin bütün gücünü toplayarak seslendi”[1]:

 

Gün vuranda karşı yatan,

Göğsü güzel sıra dağlar…

Gelişiniz nerelerden,

Gidişiniz nere dağlar…

Bin yıl oldu eğilmedi,

Başlarınız yere dağlar…

Duruşunuz çok benziyor,

Şol Alp Erenlere dağlar…

Söyleyiniz kimdi onlar,

Aşılmayan, aşınmayan,

Ata, dede, baba dağlar…

Otağ otağ, kubbe kubbe,

Çadır çadır oba dağlar…

Alp Erenler, beğ erenler,

Yok mu onları görenler…?

Söyleyiniz kimdi onlar,

Nerdeler şimdi onlar… ?

Neredeler şimdi onlar…

Söyleyiniz bre dağlar!…

Dağlar, doğudan batıya bir ürperişle sanki kımıldayıp silkindiler. Göğsü zümrüt gibi ormanlı, başı bembeyaz dumanlı bir dağ, derinlerden gelen bir sesle konuştu:

Gün doğanda alnı güzel,

Gören göz aydını oğul…

Bir an için, ko bir yana

Dünyanın kaydını oğul…

Halleşelim gel seninle;

Dizimize otur da dinle…

Dağ konuşuyor.Torun kendinden geçerek dinliyordu.

O gaziler, Alp Erenler

Öldüler, toprak oldular…

Belki bir gül, belki çiçek,

Belki bir yaprak oldular..,

Vefalı dillerde destan.

Ellerde bayrak oldular…

Dağlar sustu. Başları dumanlı, yamaçları ormanlı sıra dağların en görkemlisi sustu. Binlerce yıl yaşamış bir Dedem Korkut heybetiyle sağına, güneşin doğduğu ülkede, dorukları göğe değen Tanrı Dağlarına baktı…

Sonra başını yavaş yavaş döndürdü. Bütün Orta Asya bozkırlarını ve o bozkırlarda Türk’ün yaşadığı üçbin yılık macerayı gözleriyle taradı…

Sonra önünde uzayıp giden zümrütten eteklerine baktı. Eteklerinde Anadolu. Rumeli – Türkiye… Bütün vatan uzayıp gidiyordu.

Dağ susuyordu. Sıra dağların en görkemlisi susuyordu. Dağ susuyordu ama Torun konuşuyordu:

Cenk davulları vuranda

Alp – Eren göğüslü dağlar…

Al sancaklar açılanda

Elekleri süslü dağlar…

Kara bulutlar çökende

Dorukları puslu dağlar…

Kara kışta deli boran

İlk baharda uslu dağlar…

Gün doğudan, gün batıya

Birbirine yaslı dağlar…

Eğilmeyen, bükülmeyen

Erdemli, namuslu dağlar.

Ala tanda ezanlarla

Yankılanan sesli dağlar…

Söyleyiniz kimdi onlar.

Bencileyin hisli dağlar…”

 

Dağlar bulutlar gibi gelir geçerken, uçağımız yavaş yavaş bir pamuk tarlasını andıran bulutların üstüne çıkmıştı. Uçak, on bin metre’de sefer halinde iken Prof. Dr. Nedim Ünal, Türk Dünyası üzerine hayli heyecanlı konuşmalar yapmakta idi. THY’larının güler yüzlü personelinin yemek ikramları ve valiliğin Özbekistan bilgilendirme broşürlerini okumak ile yolculuğun nasıl geçtiğini anlayamadık. Türkistan Gezimizde Taşkent, Buhara ve Semerkant’a uğranacaktı. Bu şehirlerde ziyaret edilmesi gereken ilim ve irfan makamları Dr. Hayati Bice’nin araştırmasına göre şunlardı:

“TAŞKEND ve civarı: Zengi Ata, Şeyh Zeynüddin Hafi, Şeyh Ebubekr Keffal Şasi, Çoban Ata. BUHARA ve civarı: Hz. Eyyüb(a.s.), Hz. Bilal-i Habeşi, İmam İsmail Buhari, Hz.Pir Muhammed Bahâeddin Buhari Şah-ı Nakşbend , Mir Arab Abdullah bin Hüseyn bin Ali Yemenî (Hz. Ali’nin torunu), Hoca Arif Reyvegeri, Hoca Mahmud Encir Fag-nevi, Hoca Ali Ramiteni, Hoca Muhammed Baba Semmasi, Seyyid Emir Külal, Hacegi Muhammed Emkenegi, Seyfüddin Baharzi, Baba Kemal Cendî, Evliya Kebir, Hoca Sökmani, Hoca Dehkan Killeri, Hoca Ahmed Sıddik, Hoca Evliya Parsa, Hoca Zeki Hudabadi, Abdullah Nesefi, Hoca Süleyman Kermini, Hoca Evketman, Hoca Ali Ergündani, Hoca Muhammed Külahduz, Hoca Mehmed Yaverdi, Şeyh Alaaddin Attar, Hoca Hasan Attar, Hoca Sofi Suha-ri, Mevlâna Arif Dikgerani, Emir Kulan Vaşi, Mevlâna Bahâeddin Kışlaki,Nizameddin Hamuş SEMERKAND ve civarı: Şah-ı Zinde:Kusem ibn Abbas, Kadızâde-i Rumi, Mir Seyyid Berekah, Şeyh Ömer, Emir Timur, Bibi Hanım, Uluğ Bek, Hoca Ubeydullah Ahrar Taşkendi, Ömer Nesefi, Ebulleys Semerkandi, Ebu Mansur Maturidi, Mevlâna Kemal Meydani, Fahrulislam Pezdevi, Kemalleddin Kaşani.”[2] Eskişehir Valiliği ve Eskişehir Türk Dünyası Ajansının bastırdığı güzel broşürlerde; bizlere bu tarihî makamlardan, sadece gidebileceğimiz yerler yeterli bir şekilde anlatılmıştı. Yavuz Bülent Bakiler’in “Türkistan Türkistan”, “Üsküp’ten Kosovaya”; Mustafa Özçelik’in “Anadolu ve Dünya bilgesi Nasreddin Hoca”, “Yunus Emre”, “Seyit Battal Gazi”; Rana İbrahimova’nın “Aybek/Oybek” isimli eserleri takdim edilmişti. Ajansın amblemli bayrağı ile kaşkol, Türk ve Özbekistan bayrakları’da hediyeler arasında idi. Çoğunlukla, kaşkolları arkadaşlarımız yurda dönmeden Özbek Türklerine hediye ettiler. Sabah Taşkent’e uçağımız indiğinde gruplar halinde gümrükten geçip, otobüslerimize oturduk.

19.11.2013 (Salı)

Otele doğru giderken solda ikinci cihan harbinde Japon esirlerce yapılmış geniş parklar vardı. Emir Timur Meydanı, Ali Şir Nevaî parkı ve Stalin döneminde yapılmış tek tip apartmanlar. Günümüzde Türkistan tarihî mimarisine uygun binalar yapılıyor. Binalarda Türkistan kimliği ve ruhu korunmaya çalışılıyor. Türkistan kültüründe Ön asya kültürlerinde olduğu gibi, Zümrüd-ü Anka ve leylek özgürlüğü simgeliyorlar.

Türkistan’ın Özbekistan bölgesine kültür Turizmi ile insanlar geliyor. Yol güzergahımızda Televizyon kulesi ve pilav merkezi bulunuyor. Sağda İletişim Fakültesi var. 1960’lı yıllarda ve öncesinde yıkılmış eserler günümüzde aslına uygun restore ediliyorlar. Otobüste Meral hanım (Doç. Dr. Meral Bayrak) dedelerinden birinin Buhara’dan Hicaz’a oradan bir kafile ile de Eskişehir’e geldiğini anlattı. Sonra burada evlendiriliyor ve kalıyor. Meral hanım’ın kendisi ve ailesi için çok farklı duygular yaşadığını düşünüyorum. Gezi boyunca otobüs sohbetlerine Meral hanım ve Doç Dr. Emine Gümüşsoy hocamız büyük katkılarda bulundular. Otobüsümüzle otelimize vardık ve eşyalarımızı indirdik. Kısa bir istirahhatten sonra hep birlikte yemeğe gidildi. Öğle yemeği Lokanta April’deyiz. Abdulhay Tolkun bey , Prof. Dr. Ahmet Kartal bey, Doç. Dr. Mehmet Topal bey aynı masadayız. Abdulhay bey, Özbek çayı (yeşil çay) ikram etti. Salata ve patlıcan kızartma ile yemeğe başladık. Brokoli çorbası ve Muton (etli püreli) yemeği. Dönüşte yolda dikkatimi şu cümle çekiyor: “Boyok va Mukadassan Mustaqıl Vatan”

Hastı İmam’a gidiyoruz. Hazreti İmam Külliyesi (Diyanet İşleri), Barak Han Medresesi. (XVI. yy) Şaş (Eski Taşkent) dönemi. Guffal El Şaşi X. YY’da yaşar. Hz. Osman’ın şehit olduğunda okuduğu Kur’an burada bulunmakta. Emir Timur tarafından getirtilmiş. Sovyetler döneminde Petersburg’a götürülmüş sonra tekrar getirilmiş. Fotoğraf çekerken görevli yasak olduğunu söyledi. Flaştan eserler etkileniyorlar. Hatırlıyorum, haklılar, dünyanın her yerinde bu hassasiyet var. Türkiye’de de müzelerde, camilerde fotoğraf yasağına dikkat ediliyor. Hastı İmam da ikindi namazını kılıyoruz. Bu cami Cuma ve bayram namazlarının kılındığı bir cami. Yeni ve eski uslûpla yapılmış. Bu coğrafyayı gezerken nice muhteşem camileri gezeceğimizi biliyoruz. Roger Garaudy’nin dediği gibi “İslâm’ın Aynası Camiler”[3]imiz. Camilerimiz başta olmak üzere İslâm Medeniyetine ait şahaserlerimizden bir çoğu bu topraklarda inşa edilmiş. Yıllar önce Eskişehir Türk Ocağında Prof. Dr. Şahin Koçak’ı dinliyoruz. “ Matematikte Tekrarsız Süslemeler”i anlatıyor. Tekrarsız süsleme, bir parkeleme sanatıdır. Üçgen, kare, dikdörtgen, eşkenar dörtgen vb. şekilli parke taşlarının (karoların) ustalıklı dizilmesiyle ilginç görüntüler elde edilebilmektedir. Bunlardan en ünlülerinden biri, Oxford Üniversitesi’nden kuantum ve görelilik fiziği uzmanı Roger Penrose (doğ. 1931) tarafından 1974 yılında oluşturulan “Penrose Parkelemesi” ya da “Penrose Karoları Deseni” diye anılan tablodur. İngiliz tasarımcı William Morris (1834-1896), böyle yinelemeli desenleri tekstil ve süsleme kağıdı örneklerinde kullanmıştı. Karolar en az iki yöne sabit bir miktarda ötelendiğinde kaplama aynı kalıyorsa, buna “periyodik kaplama” denir. Periyodik dizilemeyen ilk karo kümesini 1966 yılında Robert Berger oluşturmuştur Berger’in periyodik olmayan (aperiyodik) karo kümesi 20426 karodan oluşuyordu. Berger bu sayıyı daha sonra 104’e indirmiştir. 1971 yılında Raphael Robinson (1912-1995), 6 karo ile periyodik olmayan yeni bir diziliş bulmuştur

Robinson’un altılı kümesinden sonra 1973 ve 1974 yıllarında Roger Penrose de periyodik dizilemeyen karo kümeleri üzerinde çalıştı Penrose önce, düzgün beşgenler kullanarak 4’lü karo kümelerinden periyodik olmayan bir kaplama gerçekleştirmiştir. Bunda düzgün beşgenin yanındaki şekiller, yüzey düzgün beşgenlerle kaplanmaya çalışıldığında arada kalan şekillerdir. Penrose, bu dörtlü kümenin periyodik kaplamaya da izin verdiğini görmüştür. Penrose daha sonra, periyodik dizilemeyen, kenarları çentikli yeni bir 6’lı karo kümesini oluşturdu.[4]

Şahin Hoca, bunun yüzyıllar önce Türk İslâm Dünyasında bilindiğini ve eserlerde uygulandığını anlatıyor. Slaytlar muhteşem. Ertesi gün koşa koşa hocadan resimleri almak için Anadolu Üniversitesi matematik bölümünün yolunu tutuyorum. Hoca son derece kibar ve paylaşımcı bir insan Hem resimleri hem de “Science” dergisindeki makaleyi veriyor. Bu makalede “Gunbad-i Kabud in Maragha, Iran (1197 C.E.), Selcuk Mama Hatun in erzincan Tercan, Turkey (~1200 C.E.), Darb-i Imam shrine, Isfahan, Iran (1453 C.E.). Topkapı sarayı Duvar çinisi, Timur sandıkları Khwaja Abdullah Ansari at Gazargah in Herat, Afghanistan (1425 to 1429 C.E.).[5] Taşkent, Buhara, Semerkant gibi Medeniyetimizin şahikalarını gezdikçe bu makalenin kıymetini anlıyorsunuz. Timur ve Tüm Ecdadımıza Fatihalar gönderiyorsunuz. Allah (C.C) cümlesinden razı bolsun. Bizleri de razı kılınacak kullardan eylesin.

Türkistan coğrafyasının Özbekistan bölgesinde gezerken öncelikle büyük İslâm sufî ve alimlerinin türbelerini ziyaret edeceğimizi biliyoruz. T.C. Eskişehir Valiliğimiz ve Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkentinin hazırlamış olduğu oldukça bilgilendirici kitapçıkları uçakta çoğumuz okumuştuk. TRT’nin hazırladığı Asya’nın kandilleri filmleri ise her yönüyle seyredilmeye değerdi. Biz yine de buradan itibaren Atayurda yolculuk yapacaklara fikir vermesi için o sahaya bizden önce yolculuk yapmış bilim adamı, aydın, araştırmacı vd. yazarların eserlerinden ve Türkistan tarihinden alıntılarla gezi notlarımızı zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Yeri geldikçe bunlardan alıntılar yapılması uygun olacaktır. Alıntı yapamadıklarımızı künyeleriyle gezi notlarının sonunda vermek gerekir diye düşünüyorum. Önce Dr. Hayati BİCE’nin “Türk Yurtlarında İmanımızın İşaret Taşları” eserinden kıymetli bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Türklerin İslâmiyeti gönüllere işleyici bir kadro olan sûfîlerden öğrenmeleri İslâm tarihinin en önemli olgularındandır. Tasavvufî hayatın Türkler arasında bu kadar derin kökler salabilmesi Türklerin yaradılış itibariyle bu yola yatkın olduklarını göstermektedir. Allah’ın hidayetiyle Türk dünyası İslâm’ı kalb gözüyle tanımış ve benimsemiştir. Eskiden beri rizayete alışkın olan Türkler arasında tasavvuf, daha farklı bir karakter geliştirmiştir ve bu farklılığın temeli daha fazla insana yönelik ve aksiyoner oluşa dayanır. Türk sûfîsi sadece şeyh veya mürid değil, aynı zamanda ahi, gazi, alp-eren ve hatta emirdir. Bir çoğu ehl-i tarik olan Türk hakanları, İslâm akidelerine çok sıkı bağlandıklarından ehl-i sünnet inancını o kadar kuvvet ve kanaatle kabul etmişlerdi ki, bu durum bir taraftan müslümanlar arasında tefrika ve dalalet mezheplerinin yayılmasına engel olurken diğer taraftan da Türk dünyasında gelişen sûfî ekollerde şer’î esaslara ve sünnete derin ve samimi bir bağlılığın önde tutulmasını sağlamıştır.

Tasavvuf ehli ile devlet adamları arasındaki ilişkinin Türk dünyasının tasavvuf ile daha yeni tanıştığı yıllarda bile ne ölçüde sağlam temellere oturduğunu ilk müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmud ile kendisini ziyaret ederek feyz aldığı Nakşibendiyye tarikatının silsilesinde yer alan büyük sûfî Ebul Hasan Harakanî arasındaki diyaloglar açıkça gösterir. Feridüd-din Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmud, Şeyh Harakanî ile birkaç defa görüşmüştür. Şeyh Ebul Hasan Harakanî’nin ününü duyan Gazneli Mahmud, adamlarıyla birlikte, biraz da şeyhi imtihan maksadıyla Harakan’a gelir. Sultan, yanına geldiğinde Şeyh Harakanî, özel bir ilgi göstermediği gibi, ayağa da kalkmaz. Sultan pek çok sorular sorar ve şeyhi sınar. Aldığı tatminkâr cevaplar ve şeyhin mehabeti karşısında irkilir, endişesi sevgi ve saygıya dönüşür. Şeyhe bir kese altın ihsanda bulunmak isterse de Harakanî bunu reddeder. Bu defa, “O’ndan bir hatıra olsun diye” herhangi bir eşyasını ister. Harakanî de bir gömleğini verir. Görüşme tamamlandıktan sonra Sultan, veda ederken Şeyh Harakanî onu ayakta uğurlar. Sultan, şeyhin kendisini yolcu ederken ayağa kalktığını görünce sorar : “Efendim, geldiğimizde ayağa kalkmadınız ama, yolcu ederken ayaktasınız. Sebebini öğrenebilir miyim ?” Şeyh Harakanî, şu karşılığı verir : “İlk gelişinizde padişahlık gururu ve bizi sınamak niyetiyle geldiniz. Ama şimdi dervişlerin haliyle ayrılıyorsunuz. Dervişlik devletine ve tevazu hâline saygı gerekir.” Sultan Gazneli Mahmud, Harakanî ile bir başka görüşmesinde ondan nasihat istedi. Şeyh dedi ki : “Şu dört şeye dikkat et! Büyük günahlardan sakın. Namazını cemaatle kıl. Mahlukâta şefkatle muamele et. Cömert ol.”

Tasavvuf-idare ilişkisine bir diğer örnek olarak, Türk tasavvuf tarihinin en önemli isimleri arasında önde gelen iki mürşid olan Hoca Ahmed Yesevî ve Abdulhalık Gücdüvanî’nin şeyhi olan Yusuf Hemedanî ile Selçuklu devletinin son büyük hanı olan Sultan Sencer arasındaki ilişkiyi gösterebiliriz. 1110 yılı Ramazan’ında Sultan Sencer, Semerkand’da bulunan tanıdığı sûfîlere bir mektup yazıp Şeyh Yusuf Hemedanî’ye olan saygı ve hürmetini bildirerek dergahın dervişleri için armağanlar gönderiyor ve “Ashab-ı Kiram’ın yolundan ayrılmayan bu büyük mürşidin yaşayış tarzını yazılı olarak kendisine bildirmelerini ve ayrıca şeyhten kendisi için Fatiha niyaz etmelerini” diliyordu. Sultan Sencer’in arzuları kendisine en önde gelen müridleri yanında iletilen Yusuf Hemedanî Sultan için bir “Fatiha” okudu ve kendilerine iletilecek hata ayıplardan başka bir vasfı olmadığını söyledi. Dervişlerin ricası üzerine “Sünnet-i Nebevi’ye uygun bende ne gördünüzse onu yazın!” diyerek izin verdi. Bu izin ile dervişler Şeyh’in yaşayış ve halinden bahseden bir risale hazırladılar ve bu risale Sultan Sencer’e iletildi. Bu ilişkinin düzeyi ve niteliği devletin en üst makamındaki kişi ile alimler arasındaki sevgi ve saygının da örneğini oluşturmaktadır. İslâm’ın hayata geçirilmesi olarak özetlenebilecek tasavvuf mekteplerinden hemen hemen Türklere has bir yol olan Yesevîyye yanında, Kadiriyye, Nakşbendiyye gibi en yaygın “Ehl-i Sünnet” sûfî kollarının intikalinde miladın 13-14. yüzyıllarından itibaren Türk mürşidlerin yerinin önemi konuya yabancı olmayanların bildiği bir husustur. İslâm dairesine akaidin ehl-i sünnet kapısından giren Türk, kalbini de ana kaynağın tertemiz pınarlarına açmış ve büyük bir çoğunluğu ile tarih boyu sırat-ı müstakim üzre bulunmuştur.”[6]

İlk gün ziyaretgahlarımızdan Zengi Ata Külliyesine doğru gidiyoruz. Ahmet Yesevî tarikatı büyüklerinden. Yol boyu evler Anadolu’daki gibi tek katlı bahçeli evler. Doğal gazları ise dışarıdan gidiyor. Avlu kültürü, Türkistanda ve Türkiye’de halen benzer şekilde devam ediyor. Orta Talim Mektebinin önünden geçiyoruz. Zengi Ata Külliyesine vardığımızda, külliye tamir ediliyor. İşçilerden Rüstem ve Mestan’la tanıştık. Zengi Ata, Aslan Baba’nın torunu, Ahmet Yesevi’nin öğrencisidir. Akşam namazını burada kıldık. Orada cenaze namazı akşamda kılınıyor. Bir mevta’nın cenaze namazında Türkistanlı ve Türkiyeli Müslüman Türkler omuz omuza olduk. Doç. Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu ne şanslı kul dedi, Türkiyeden gelen kardeşleri de son namazını kıldırdılar. 3000 km öteden bu kadar cemaati gelen var mıdır? Ne büyük bahtiyarlık.

Zeng-i Ata, Yesevîyye yolunun 4. kuşak mürşidlerinden Arslan Baba’nın öz torunudur. Arslan Baba’nın oğlu Mansur Ata’dır. Mansur Ata’ dan sonra yerine oğlu Abdülmelik Ata, sonra da O’nun oğlu Tac Hoca geçmiştir ki, bu ünlü Yesevî şeyhi Zengi Ata’nın babasıdır.  Arslan Baba, Yesevî Ahmed’in ilk mürşidi olduğu gibi evlenip çoluk-çocuğa karışmış ve torunları vasıtasıyla da Türkistan’ın manevi coğrafyasını şekillendirmiş bir Allah dostu idi. Arslan Baha’nın oğlu ve Ahmed Yesevî’nin ilk haleflerinden olduğu iddia edilen Mansur Ata (öl.H.594/ M.1197-98)hakkında bulunacak belge ve bilgiler Arslan Baba ailesinin Türkistan’ın manevi hayatındaki yerini daha da açık olarak gösterecektir. Şu haliyle bile Otrar yakınlarındaki türbesindeki Arslan Bab, Taşkent yakınlarındaki türbesindeki Zengi Ata, aslında yeteri derecede fakir vermektedir. Zengî Ata, H. 656/ M. 1258-59 yılında Şaş (Taşkent) yakınlarında Semerkant yolunun on birinci kilometresinde Zengî Ata köyünde vefat edip oraya defnedilir. Reşahat’e göre Zengi Ata, Ahmed Yesevî’nin en yetkin halefi Hakim Ata’nın en yetkin halefidir. Neseb olarak ise Mansur Ata’dan sonra yerine oğlu Abdülmelik Ata, sonra O’nun oğlu Tac Hoca (öl.H.596/ M.1199-1200) geçmiştir. Zengî-Ata’nın babası, işte bu Tac Hoca’dır. Bunun anlamı Zengi Ata’nın, Yesevîyye yolunun dördüncü kuşaktaki zirve ismi olduğudur. Doğduğu, yaşadığı ve öldüğü yer olarak gerek Yesevî’nin şehri Yesi’ye gerekse dedesi Arslan Baha’nın türbesinin bulunduğu Otrar’a oldukça uzak olan bugünkü Özbekistan’ın başkenti Taşkent’tir, Zengi Ata’nın yaşadığı yıllarda Taşkent’in adı “Şaş” vilayeti olarak kaydedilmiştir. Zengi Ata’nınYesevîîyye yolunun olduğu kadar sonraki asırlarda Türkistan’ın en etkili tasavvufi ekolü haline gelen Nakşbendiyye büyüklerince de bilinen ve saygıyla anılanbir veli olduğu anlaşılmaktadır. Reşahat’te bir çok menakıbı anlatılan Nakşbendiyye ulusu, Ubeydullah Ahrar’ın “-Zengi Ata’nın mezarını her ziyaret edişimde kabirden “Allah Allah!” nidasını duyardım.” sözleri bunun açık bir delilidir. Reşahat’te Zengi Ata’nın bugün için de oldukça ilginç olabilecek bir menkıbesi de ayrıntılı olarak yer almaktadır. Bu menkıbeye göre Ahmed Yesevî’nin gözde halefi Süleyman Hakim Ata’nın ten rengi karaya yakın denecek kadar koyu esmermiş. Bir gün eşi Anber Ana’nın gönlünden şöyle bir düşünce geçmiş: “-N’olaydı , Hakim Ata bu kadar esmer olmasaydı!” Hakim Ata, keramet nuruyla hanımının bu gizli fikrini keşfetmiş ve eşine şakayla karışık olarak “-“Tiz ola ki benden siyaha musâhib olasın!” demiş. Bu sözünün üstünden çok geçmeden Hakim Ata ölmüş. Hakim Ata Harezm’de vefat edince Zengi Ata Taşkent’ten Harezm’e gelir ve mürşidinin kabrini ziyaret edip ve yakınlarına taziyede bulunur. Anber Ana’nın yeniden nikahlanabilmesi için geçirilmesi gereken “iddet” dedikleri şer’i bekleme müddeti sona erince yakınlarından birisini Anber Ana’ya gönderip nikahına talip olduğunu bildirir ve mürşidinin dul eşi Anber Ana’ya talib olur. Anber Ana yüzünü hiddetle döndürüp : “-Ben Hakim Ata’dan sonra kimseye varmam!… Kaldı ki, bu kömür yüzlüye, hele böyle zenciye !” diye reddeder; fakat boynu o vaziyette kalır.[7]

Anber Ana, boyun ağrılarıyla ıstırab içinde kıvranırken teklife aracı olan yakını Zengi Ata’ya koşup vaziyeti haber veriyor. Zengi Ata, bu aracıya: “-Git ve Anber Ana’ya de ki: “Beni Zengi Ata gönderdi ve soruyor: Bir gün “keşke kocam bu kadar esmer olmasaydı!” diye kalbinden geçen duyguyu Hakim Ata keşfetmiş ve “Benden daha karasına düşeceksin!” dememiş miydi sana? Şimdi ne dersin bu tecelliye?” Anber Ana bu soru karşısında herşeyi anlıyor ve kaderin emrine boyun eğip teklifi kabul ediyor; o anda da boynunda ağrı ve tutulma düzeliyor. Böylece Anber Ana, kuzguni siyah derili bir zenci olan Zengi Ata’nın zevcesi olur. Hakîm Ata Kitabı’nda ise bu menkıbenin başka bir versiyonu yer alır. Menkıbe şöyledir:

“Hakîm Ata kara tenli olduğu hâlde, Anber Ana beyaz tenli ve güzeldi. Bir gün, Hakîm Ata yıkanırken Anber Ana, Barak Han’ın kızı iken bu kara adama düşmesindeki hikmeti düşündü. Hakîm Ata’ya bu düşünce malum oldu: “Sen beni beğenmiyorsun amma, benden sonra dişinden başka beyazı olamayan bir karaya düşeceksin!” dedi. Anber Ana pişman olup ağladı; lâkin iş işten geçmişti. Hakîm Ata, rıhlet zamanı yaklaşınca Hârezm’den oğullarını çağırttı ve onlara dedi ki, “Ölümümden sonra kırk-aşını verirken gün-doğusundan Kabe ahalisinden kırk Abdal gelecek; aralarında bir gözü zayıf ve ayağının biri aksak bir kara Abdal vardır. Ananızı, evlenmesi için beklemesi lazım gelen müddet sona erince ona nikahlayın!” Hakikaten Ata’nın vefatından kırk gün sonra Abdallar geldiler; fakat içlerinde kara Abdal yoktu. Çocuklar onu sorup geri kaldığını anladılar ve çağırttılar. Onun adı Zengî idi. Babalarının vasiyetine göre, analarını Zengî’ye nikahladılar. Bu Zengî’nin veliliğini o zaman kimse bilmezdi. Zengî Baba, karısını alıp kendi vilâyetine çekilip gitti. Anber Ana, eski kocasının kerameti eseri olarak bu Zengî’den çok sıkıntı çekti; lâkin ona tahammül eder ve başka kadınlara da bu hususta nasihatte bulunur.[8]

Bunlar birer rivayet; doğrulukları tartışılabilir; ancak tartışılamayacak bir şey var ki şu anda Taşkend yakınlarındaki Zengi Ata kasabasındaki Zengi Ata türbesinin hemen arkasındaki bahçede Anber Ana da kabri üzerindeki asude zaviyede asırlardır kendisini ziyaret eden Türkistan kadınlarını ağırlamaktadır. Anber Ana’nın türbesi, üstü kubbeli taştan yapılan küçük bir yuvarlak odadır. Son yıllarda Özbekistan’da yeniden canlanan dini hayatın biraz da taassuba kaymasıyla namahrem olduğu inancıyla Amber Ana’nın türbesine erkeklerin girmesi engellenmeye çalışılmaktadır. Taşkent’in güney-batısında yer alan Zengî Ata kasabası, bir derenin etrafına kurulduğundan suyu bol, etrafı bağ ve bahçelerle çevrili güzel bir yerdir. Ülke geneline göre kıyaslanırsa, Zengî Ata kasabası üç yüz hane kadar olan nüfusuna karşılık üç ayrı mescidi ile dikkat çeker ki köyün dindar oluşunun bir işaretidir. Kasaba halkı kendilerini Zengî Ata’dan dolayı “Hoca evladıyız.”, diye tanıtmaktadır ki Türkistan’da “Hoca olmak” deyimi bölgeye fetih için gelen “Arab ordularından kalanların soyundan olmak” anlamında kullanılmaktadır. 19. yüzyılda Türkistan’a giden ve gezi notlarını seyahatname tarzında kaleme alan Schuyler de, Zengi Ata kasabasını ziyaret ederek kayda geçirmiştir. Schuyler, kasabada Eylül ayının ilk haftasında Kazan’dan Hindistan’a birçok yerden gelen ziyaretçilerle kasabanın dolup taştığını ve bu sırada kurulan pazar çerçevesinde büyük bir ticari hareketlenme gözlendiğini yazmaktadır. Zengî Ata Türbesi, köyün kuzey-doğusunda olup bir tarafında mescid, diğer tarafında ise medrese bulunmaktadır. Zaman içerisinde türbenin arkasında büyük bir kabristan teşekkül etmiş olup Anber Ana türbesi de işte bu kabristandadır. Türbeye girişteki kapının kenarında, “orada bir Allah dostu yattığına işaret eden” ucunda açılmış bir el ayası bulunan uzun bir direğe bağlanmış bir demet at kuyruğu kılından oluşan heybetli tuğ bulunmaktadır. Bu tür tuğları Buhara’dan Fergana’ya, Hive’den Herat’a kadar tüm Türkistan’da evliyaullaha ait olduğu bilinen kabristanlarda ve/veya evliya türbeleri içerisinde kabirlerin başına dikili/asılı olarak görmek mümkündür.[9]

Reşahat, tarikat mürşidi olarak Zengi Ata portresini de daha sonra kendisinin halefi olacak olan dört bağlısının irşadını anlamlı bir menkıbe olarak aktarmaktadır: ” Dört medrese öğrencisi yıllarca tahsil ettikleri zahiri ilimlerle mutmain olamayıp kendilerini manevi yolda erdirecek mürşid aramağa çıkarlar. Taşkent kırlarından geçerken, bir sığır sürüsü otlatan, dudakları kalın bir zencinin namaz kıldığını görüyorlar. Bu garib zenciyle konuşmak üzere bir kenarda durup namazı bitirmesini beklerler. Bu kuzgun karası derili çoban Zengi Ata’dır ve manevi kemalini gizleyerek dağda-bayırda halkın sığırlarını otlatmaktadır. Türkistan müslümanları arasında Taşhkend yakınlarındaki adıyla anılan tepecikte medfun bulunan Çoban Ata koyunların piri sayılırken, Zengî Ata’nın ise sığırların piri kabul edilmesi de bununla ilgilidir.[10]

 

Zengi Ata, kırlarda kıldığı her vakit namazı sonrası sesli zikirle meşgul olmaktadır. Zengi Ata, her zamanki gibi namaz sonrası cehri zikrine başlayınca sığırlar otlamayı bırakıp Zengi Ata’nın etrafında halkalanarak zikri dinlerler… Bu garib hali gören dört genç, Zengi Ata’nın yanına gelirler. Bakarlar ki bu kara zenci çoban dikenli otlardan bir demet yapıyor ve çıplak ayağını üzerine bastığı halde dikenler kendisine acı vermiyor. Çobanın bu hallerine hayretle bakıp yaklaşırlar ve selâm verirler. Zengi Ata, gençlerin selâmına mukabele edip sorar: “- Siz yabancıya benziyorsunuz! Nereden gelip nereye gitmektesiniz? ” Gençler: “- Biz Buhara’da medrese öğrencisiydik. İlim okuyorduk. Birden içimize bir ateş düştü ve akıl didişmelerinden vazgeçip mânâ yoluna girmek arzusu geldi. Bu arzuyla yurdumuzu, her şeyimizi bırakıp yollara düştük. Biricik muradımız, bizi gayemize erdirecek bir kâmil mürşid bulmaktır… Onu arıyoruz! Bize bildiğiniz bir mürşid varsa bir salık verebilir misiniz?” derler.[11]

Zengi Ata, bu samimi gençlerin yüzüne bakıp: “-Durun; dünyanın çepeçevre, dört bucağını araştırıp kâmil mürşidden bir koku alacak olursam size haber vereyim.” der. Zengi Ata, başıyla bir daire çevirerek her tarafı koklar ve bütün istikametleri kontrol ettikten sonra “- Her tarafı kokladım ve yokladım, sizi irşada ehil, kendimden başka kimseyi bulamadım!” diye konuşur. Bu durum karşısında gençlerin dördü birden müthiş bir hayrete düşerler. Aralarından Uzun Hasan Ata, mürşidi olarak kabul ederek Zengi Ata’ya gönlüyle ilk bağlananı olur; bu tereddütsüz bağlılığıyla da Zengi Ata’dan sonra irşad makamına ilk varisi olur. Sadr Ata da “-Mümkündür ki, Kadir Allah, bu kara adamın gönlüne emanet nurunu yerleştirmiş olsun. Esrar âlemi bu, kim ne bilir?” diyerek hemen biat etmeyi düşünür. Seyyid Ata ile Bedr Ata ise hemen teslim olamayıp inkâra yönelirler. Gençlerden Rasullullah’ın soyundan olduğu için Seyyid Ata olarak anılan Ahmed adlı genç, kalbinden “- Ben Seyyid soyundan, ilim sahibi ve ilmin inceliklerini bilen bir insan olarak zenci bir çobana nasıl bağlanabilirim?” diye geçirir. Bedr Ata ise “- Bu kalın dudaklı zencinin yeltendiği iddiaya ve güttüğü dâvaya da bak!” diye içinden istihza eder. Fakat hem kabul gösterenler hem de inkâr edenler, Zengi Ata’nın tasarrufuna yakalanır ve hepsi birden cezbesine kapılarak müridi olurlar. Anber Ana’nın birer evladı gibi esirgeyip kolladığı bu gençler, hızla manevi kemâl derecelerine ulaştılar ve Zengi Ata’dan sonra da sırayla irşad makamına geçtiler.”[12]

Zengî Ata’nın müridi olan Sadr Ata ile Bedr Ata’nın isimleri Sadreddin Muhammed ve Bedreddin Muhammed’dir. Buhâra’da medresedeyken aynı hücrede otururlar, aynı dersleri takip ederler, birbirlerinden hiç ayrılmazlarmış. Zengî Ata’ya mürid olduktan sonra Sadreddin’in mertebesi yükselirken, Bedreddin sülukunda sürekli geride kalır. Sonunda, Bedreddin bundan etkilenir ve Anber Ana’ya hâlini anlatır. Anber Ana da Zengi Ata’nn uygun bir zamanında Bedreddin’in üzüntüsünü eşi Zengî Ata’ya açıklar. Zengî Ata der ki, “Benimle ilk defa görüştüğü zaman, Bedreddin, içinden “Bu deve dudaklı zenci haddinden fazla iddia eder”, diye düşündü. Şimdiye kadar feyz alamamasının sebebi budur; lâkin madem ki sen vasıta oluyorsun, ben de kusurunu affettim! Gerçekten, ondan sonra iki arkadaşın süluktaki seyirleri de birbiriyle paralel olarak gider. Bu rivayetlerde Anber Ana’nın dervişlerin seyr ü suluklarını etkileyecek kadar söz sahibi olarak zikredilmesi dikkat çekicidir. Bu da bazen İslâm adına tenkid edilmiş olan Yesevîyye geleneğindeki kadınların rolü konusunda ilginç bir noktadır.[13]

Yesevîye silsilesi, özellikle Zengî Ata’nın iki müridi olan, Seyyid Ata ve Sadr Ata’dan gelir. Bedr Ata olarak bilinen Bedreddin Muhammed Ata’ya ait olduğu kaydedilen bir türbe ise Sayram kasabasındadır ki bu Bedr Ata’nın Sayram’da yerleşerek irşad faaliyetini orada sürdürdüğünü düşündürmektedir. Seyyid Ata, Anber Ana’nın aracı olması ile şeyhinin affına mazhar olduktan sonra manen çok ilerlemiş, çağdaşı olan Hoca Azizân ile sohbetlerde bulunmuştur. Menkabe kitaplarında birçok kerametinden söz edilen Seyyid Ata’nın en ünlü halifesi Huzyanlı İsmail Ata’dır. Zengi Ata’dan sonra Yesevîyye’nin anayol olarak Seyyid Ata’dan sonra halefi İsmail Ata ve İsmail Ata’nın oğlu İshak Ata vasıtasıyle devam ettiği bilinmektedir. Sayram ile Taşkent arasındaki Hûziyan kasabası halkı da, medreselerindeki zahir ulemasının muhalif oldukları İsmail Ata hakkında söylemediklerini bırakmazmış. Bu sözler kendisine aktarılan İsmail Ata: “- Bu mollalar bizim sabunumuzdur. Onlar olmasa nasıl temizleniriz?” der geçermiş ki Ubeydullah Ahrar, bu sözü çok beğendiği için tekrarlarmış.. Reşahat’te İsmail Ata’nın halkla ilişkisindeki kuralını dile getiren : “- Halkı sev ; halkın güneşte gölgesi, soğukta kaftanı, kıtlıkta ekmeği ol! „ sözleri için de yine Ubeydullah Ahrar’ın “her hikmeti toplayıcı kelâm” dedikleri kaydedilmiştir. İsmail Ata’nın bir müride telkin ettiği “- Ey derviş, seninle yol arkadaşı olduk! Bizden şu sözleri bir nasihat olarak kabul et: Bu dünyayı süslü bir kabir say, Allah ile kendinden başkasını yok bil ve nihayet tevhid denizinde öyle boğul ki, sen de aradan çık ve “var olan ancak Allah’tır” sırrına er! „ sözleri tasavvufi kemalinin, secde ederken kendilerinden yayıldığı rivayet edilen zevkin kokusunu taşımaktadır.[14]

Reşahat’te Abdullah Hocendi adlı Nakşıbendi ulusu anlatır: “-Şah-ı Nakşıbend’in sohbetine ulaşmadan çok önceleri güçlü bir cezbeye kapılmıştım. Tasavvuf ulularından birisinin kabrini ziyaretimde bana hitaben “-Geri dön; senin muradın 12 yıl sonra Buhara’da gerçekleşecektir!” denildiğini işittim. Bu hitabdan epey sonra birgün pazaryerinden geçerken bir köşeye çekilmiş, birbiriyle halleşen, içli içli konuşarak ağlaşan iki Türk gördüm. Kulak verdim: Tasavvuftan konuşuyorlardı. Sohbetlerine katılmak istedim. Pazardan biraz meyva ve yiyecek alıp önlerine koydum. Birbirlerine işaret ederek hakkımda iyiniyet gösterdiler ve : “-Bu derviş istekli görünüyor. Onu Sultanımızın oğlu İshak Hoca’ya götürelim!” dediler. İshak Hoca’nın yerini öğrendim ve gittim. İsmail Ata, benim için ilgi ve himmet isteyen oğluna benim için: “-Bu dervişin nasibi benden değil, Şah-ı Nakşbend’den. Benim onu tasarrufa mecalim yoktur.” dedi. Bu sözü işitince, yıllar önce kabirden gelen hitabı hatırladım ve İsmail Ata ve İshak Hoca’nın ermişliğine tam inandım. Nasibimi bekledim…”[15]

Türkistan edebiyatının önde gelen isimlerinden Atai mahlaslı şairin de İsmail Ata’nın müridi olduğu ve buna işaretle Atai mahlasını kullandığı bilinmektedir.

Cevâhirü’l-Ebrâr’a göre ise Yesevî silsilesi asıl Sadr Ata halifeleriyle sürer. Buradaki silsile şu şekildedir: Zengî Ata, Sadr Ata, Cemal Şâşî (Harezm’de bulunmuş), oğlu Hasan Şeyh, Ali Hoca, Hoca Ali: Bunlardan sonuncusunun iki halifesi var ki biri Şeyh Pehlivan, diğeri Şeyh Mevdud (Sultan Ebû Said’in şeyhi) olmak üzere iki halifesi vardır. Şeyh Mevdud’un halifesi Hadım Şeyh, Şeyh Cemâluddin (Buhara’da bulunmuş, mezarı Herat’ ta), Şeyh Süleyman Gaznevî (önce Ubeydullah Ahrar’dan, sonra Cemâlü’ddin’ den feyz almış), Şeyh Hudaydâd, Molla Velî Kûh-i Zerî (Kûhzerinî), Kasım Şeyh, Şeyh Hudaydâd’ın diğer halifesi de Şeyh Metîn’dir. Sonuncusundan (Şeyh Metin) Şeyh Emin, ondan Seyyid Mansur Ata, ondan da eserin yazarı Hazini el almışlardır.

 

Zengî Ata İçin Yazılan Şiirler[16]

Yesevî dervişlerinin şiirlerinde Zengî Ata için yazılmış olanlara da rastlanmaktadır. Bunlardan biri, Yesevî dervişlerinden şair Şemsî’nin Mecmua-i Hazinî’de yer alan şiiri şöyledir:

Hak Mustafâ’nın peyrevî

Sultân Hoca Ahmed Yesevî

Sûfî Muhammed Mevlevî

Yâ Zengi Babâ himmeti

Şemsî’nin Zengî Ata’ya hitaben yazılmış bir Mürâcaât’ı da vardır:

Ol Seyyid-i âdem hakkı

yâ Zengî Baba himmeti

Ol meflıar-i âdem hakkı

yâ Zengî Baba himmeti

 

Zengî Ata’nın hemşehrisi Kemmî Taşkendî’nin Zengî Ata için yazdığı şiir de şöyledir:

Dergeh-i Hak pâsbânı  Hazret-i Zengî Atâ

Sırr-ı gaybî râzdânî Hazret-i Zengî Atâ

 

irdiler zahir siyeh-fâm-ü lîkin bâtınen

Tabtılar nûr-ü ziyâ’nı Hazret-i Zengî Atâ

 

Turfa bir keşf-i keramet görgüzüb dehr ehligâ

Aldılar Anber-Anâ’nı Hazret-i Zengî Atâ[17]

Taşkent’te akşam “Özgürlük Meydanı”na uğradık. Meydan o kadar büyük ki, hepimiz gezemedik. Çünkü günün ve yolun yorgunluğu üstümüze çökmüştü. Komünizm döneminde “Kızıl Meydan” adı sonra değişmiş. Meclis Binası, maliye Bakanlığı binaları vardı. Özbekistan’ın 1991 bağımsızlığından itibaren her 1 Eylül’de kutlamalar yapılıyormuş. II. Dünya savaşında şehit olmuş Özbek Türkleri için bir anıt yapılmış. Devamlı ateş yanıyor. Heykelde anne şehit oğluna ağlıyor. Meydanın girişinde “Eski Halat(hali), yeni halat” fotoğraflar asılmış. Meydandan çıkınca “Marifet Merkezi” (Kültür Merkezi) bulunuyor. Emir Timur meydanında At üzerinde Emir Timur Heykeli, müzesi ve Üniversitesi var. Otele döndüğümüzde lobide; Kanal 26’dan İlhan Yalçın bey, Yaşar Abacı beyle sohbet ediyoruz. Yaşar bey otobüslerde başkanlık seçimleri olsun diyor. Planlamasını yapıyoruz. Seçimle otobüste yeni bir uygulama başlatacağız. Ertesi gün yürürlüğe geçti. Gezi boyunca da otobüsümüz ve grubumuzda tatlı bir hatıra olarak kalacak tablolar oluştu. B grubu otobüs’te, Meral Bayrak, Emine Gümüşsoy, Adnan Adıgüzel, Zeki Yıldız, Selahattin Önder, Onur Koyuncu, Özgür Emiroğlu, Mustafa Uyanoğlu, Hilmi Demiral, Dursun Irk, Osman Köksal, Yakup Karabağlı, Hakan Şentürk, Ahmet kartal, Erdoğan Boz, Çetin Polat, Hayri Barutça, İlhan Yalçın, Yaşar Abacı, Cezmi Karasu, Elif Kalıpçı, İrem Eriç, Volkan Martin, Oktay Berber, Kamil Çolak, Fahri Yetim, Mustafa Metintaş, Necati Fıratlı, Mehmet Kayıran, Mustafa Aygün, Mehmet Sayar, Adem Koç, Zafer Koylu, Ahmet Kartal, Mehmet Topal, Adil Şen, Mürsel Çetin hocalarımızın oylamasında “oy çokluğu ile” otobüs sorumluluğu şahsıma, danışmanlıkta Mehmet Topal beye uygun görüldü. Başkanlık ve danışmanlık mevzuû Mehmet beyle aramızda lâtife edilerek sürekli konuşuldu. Mehmet beyin baskın olduğu anlarda ise sağolsun Doç Dr. Fahri Yetim bey yardımıma yetişiyordu. İlerleyen günlerde bu konunun içine haberi olmadan Nedim beyi de dahil ettik. Nedim Hoca’nın olaydan habersiz akşam yemeğinde resmi olmayan kafile başkanlığını kaybetmesi ise video ve fotoğrafları ile daha sonra face book’larda yayınlandı. O gün akşam yemeğini yediğimiz lokantanın alt katında bir de eğlence vardı. Gençler Kafkas oyunları sergilerken, Doç. Dr. Zafer Koylu’da çıkarken onlara iştirak ediyordu. Otele geldiğimizde sohbetler biraz daha devam etti. Hakim ve edebiyatçı olan ağabeyimiz Salih Kiral bey şiirlerinden bizlere bir demet sundu;

“BEN’SİZ NİL”

“Dağlar, çöller geride kalır o atılışla

Neden sonra durulur, geçerken şehirlerden

Gelin gibi süzülür, zümrüt arazilerden

Yüzbinlerce insanı âşık eder kendine

Fakat kendi aşkını arar gururla yine.

Güneş bir alev gibi, ıssız çöller umutsuz

Bir damla yağmur da yok, gök günlerdir bulutsuz

Bağrı yanmış insanlar delice ona koşar

Serinliğine eren sanki rüyada yaşar.

Yemyeşil kıyısında mola veren kervanlar

Büyülenir kalırlar, artık durur zamanlar.

Kervan ateşleriyle Nil geceye girer de

Garip sesler çınlarken uzaktan perde ne”

Salih beyin şiirinden kısa bir alıntı yukardaki mısralar. Nedim Ünal, Osman Köksal, Selahattin Önder hocalarımızın da katıldıkları sohbetten sonra odalarımıza çekilip uyuduğumuzda herhalde herkes yorgun fakat farklı bir Türk Yurdunu görmenin de mutluluğu içindeydi.

20.11.2013 (Çarşamba)

Saat 7.30’da Uçakla Buhara’ya geçeceğiz. Uçağımız Buhara kentine doğru havalandı. İndiğimizde saat 9.30’du. Rehberlerimiz Erol Çağlar bey ve Babür Hurşid Beg bugün ziyaret edeceğimiz yerleri anlatıyorlar: Emir Külal, Şah-ı Nakşibent Külliyesi, Leb-i havuz, Magaki Attar Camii (İlk Orta Asya Camii) Buhara çarşısı, Kalyan Minaresi, İsmail Samani Türbesi, Abdulhalik Gucdüvani Türbesi. Yerel saatle 9.33’de Havalanından şehir merkezine doğru hareket ediyoruz. İlk durağımız Emir Külal hazretleri; Erol bey ve Babür bey anlatmaya devam ediyorlar; Muhammed Baba Semmâsî’nin talebesi ve Şah-ı Nakşibend’in mürşidi. Suhari köyünde doğmuş, babası Emir Hamza. Emir ünvanı Peygamber soyundan gelmesinden dolayı. Çömlekçilik mesleğinden dolayı Külal lakabıdır.. Baba Semmâsî, Emir Külal güreşirken seyreder. Göz göze gelirler. Baba Semmâsî’nin peşinde Külal tasavvufa meyleder. Daha sonra Baba Semmâsî, Emir Külal’i Hace Bahauddin Şah-ı Nakşibend’in manevi terbiyesinde görevlendirir. Şu anda arabamız Şah-ı Bahauddin Nakşibendi’nin külliyesinin önünden geçiyor. Fakat önce Emir Külal’e uğrayacağız. Çünkü Şah-ı Nakşibend önce hocamın ve annemin kabrini ziyaret ediniz diye vasiyette bulunmuş. Pamuk tarlaları ve pirinç tarlalarını geçtikten sonra (Mehmet Kayıran hocam Nallıhan’a benziyor diyor) Emir Külal Hazretlerinin türbesine geldik. Türbe ziyaretinden sonra arkadaşlarla mutad fotoğraflar çektiriyoruz. Arife Bibi, Şah-ı Nakşibend’in annesini de ziyaretten sonra Şah-ı Bahauddin Nakşibend’in kabrine otobüsümüz yavaş bir hızda gidiyoruz. Edep gereği otobüsler burada yavaşlarmış. Şah-ı Nakşibend’in sade mütevazi bir kabir taşı var. Her türbe ve kabirde okuduğumuz gibi Fatihaları pak ruhlarına hediye eyliyoruz. O mıntıkada Şeybanilere ait aile kabristanları da bulunuyor. Türkistan’da her tarafta dut ağacı yaygın. Türkün olduğu her yerde dut ağacı var. Abdulhay yere düşmüş bir yaprağı hatıra olarak alıyor. Canlı ağaç dalından koparmaya gönlü razı değil. Bahçede bir ağaca kadınlar saygı gösteriyorlardı. Ağacın kabuğundan koparıp saklıyorlar. Sebebini sorduk “günahlar bağışlanıyormuş” Ben de koparayım dedim beş kez denedikten sonra çok küçük bir parça zor aldım. “Günahlarımın çokluğundan zor kopardım” herhalde. Bu ağaç motifi tüm dünya kültürlerinde özellikle de Türklerde çokça var.

Buradan ayrılmadan Evliya’nın bu meşhur zatları hakkında biraz daha geniş okumalardan sonra gezimize devam edelim: İslâm sufiliğinin ana kollarından Hâcegân Hânedânı Hâce Yusuf Hamedâni ile başlar. Türkistan ve Anadolu sufiliğini anlamak için bu silsileyi takip etmek gerekir. Hasan Lütfi Şuşud[18], değerli araştırmasında şunları yazar: “Hâcegân Hanedanı beş asır sürmüştür. Harzemşahlar devletine, Cengiz Han ve Emir Timûr Gürgân devirlerine. Timur sülasesi saltanatına rastlamıştır. Halen de Nakşıbendiyye olarak temadi etmektedir. Hâce unvanı Orta Asya’da ilim ve irfan büyüklerine, eşraf ve ayana verilmiştir. Yusuf-u Hemedani Hazretleri böyle yad edilen ilk mühim şahsiyettir. Hâcegân Hazerâtı ne bulmuş, ne vermişlerdir? Hayâlden hakikate gelenler ne bulursa onu bulmuşlardır. Bulduklarını da istidad sahiplerinden esirgememişlerdir. Şeeniyet nikaabını kaldırmış, hilkat muammasını çözmüşlerdir. Mutlak necata ermişlerdir. Bunun kadrini zekâ ehli bilir. Bugün de hakikatleri ile erbâbına imdada hazırdırlar İlahi feyizler zaman ile artmaz eksilmez. “Devr-i Saadet” dâim ve hâkidir. Saadet sahipleri ümmetler arasından ayrılmazlar. Erişme yolları tam safiyyetleriyle elan da açıktır, yeter ki biz taklidden tahkike gidelim. Zira Tasavvuf mecazdan hakikate, kaal den haale gelmektedir. Bu mazhariyyet ileri isti’dada muhtaçtır ki Hâcegân Hazeratı’nda ve hem-meşreblerinde, asırlarca tezahür etmiştir. Hâce Nakşibend, Muhammed Parsâ, Sâdeddin Kaşgarî, Mevlânâ Abdurrahman Câmî, Hâce Ahrâr Ubeydullah gibi güç yetişir kimseler bu zümredendirler. Mertebeleri ıtlaktır ki, terk i izâfâta mütevakkıftır. Bu ise,-Niyâziî Mısrî ifadesiyle-kümmel-i insan içinde binde bir insan nasibidir.[19] Hâcegân âriflerini, pirân ve zâtiyyûnu yetiştiren meslek nedir. Hilkat emr-i vakiini kabul edemeyenlerin, zaman-mekân sistemine intibak bulamayanların tahkik yoludur. Bu zevât hakiki (Ledün) ehlidirler. Gidişleri sâf tasavvuftur ki, ilm-i zât-i ilâhiye erişmeyi, hatta vücudun ve idrakin mâverâsına ulaşmayı hedef tutar. Tahkik istikaameti de budur. Muhakkiklerin gayeleri ıskaat-ı izâfâttır, (Kevn)den çıkmaktır, ıtlaka erişmektir, ref-i taayyündür. Bu yolun başı Fenâ-Fillâh. sonu (Gayb) akdesiyyetidir. Bu hâs tasavvuftur; ekmellerin, ulu peygamberlerin hakkıdır. Vücud bizârlıgı hidayetine sahip Ahadiyyet ehlinin rızkıdır. Tahkikte (Fenâ) esastır. Ve illâ hakikatle temas edilmez, mahiyetleri örten perdeler kalkmaz. Fenâsız, Âlem rüyası gitmez, akil ve nakil efsanesi bitmez.

Fenâ nedir? Şeenî varlıktan hakiki vücuda, Gayb ıtlakına geçmedir. Var sanılan mükevvenatın “mümkün-ü madum” olduklarını müşahede etmek, uyanmaktır. Fenâ, umumiyetle, Halkın Hak’ta, kulun Rabbı’nda gaib ve muttehid olması diye kabul edilir. Hakikatte, Ebu Aliyü’d-Dakkak (k.s.) ifadesiyle: Vücudü vecde ulaştırmaktır ki, enfüste ve afakta vücudiyyatı ifnadır. Müşahhastan mücerredata geçmektir. Fenâ, büyük meşakkatlerle ve az kimselerce elde edilir. Menzilleri: Fenâ-i Efal, Fenâ-i Sıfat, Fenâ-i Zat’tır. Ecsam âlemi ihsaslarından Ervah âlemine intikal etmek fenâ-i ef’ale erişmektir. Fenâ-i Sıfat, Gayb-ı muzaf hazretidir ki, imkân ve aşk mertebesidir. Fenâ-i Zata ulaşmakla da varlıktan ve -hubût âmili- izafi şuurdan halâs hasıl olur. Mahiyetlere ait zihnî müşküller, Hazretü’l-ilm de denilen fenâ-i ef’alde hallolur. Hissî ihtiyaçlar, aşk makamı olan fenâ-i sıfatta itminan bulur. Fenâ-i Zat’ta da “sırrı” müşküller ref olur. Fenânın tekâmülü Bakaa’dır. Gayb’tır. “Keen Lem Yekûn” hürriyetidir. Bu gidişe cezbe sülükü, (vech-i hâs) seyri, ahadiyyet yolu da denilir ki mecburlara münhasırdır. Fenâ ancak riyazet ve inkisâr ile istihsâl edilir. İsti’dad ve sebat şarttır. Muvaffakiyet elverdikte “âyân-ı sâbite” gözükür ki, ednâsı âyân-ı ilmiyye, âlâsı âyân-ı gaybiyyedir. Âyân-ı sabite: “mümkünatın ilm-i ilahide sabit hakaayiki” olduğuna göre, saliklerin fenâ müşahedeleri aynen “ilahi” görüşlerdir.[20]

Tahkik yolunda daha ileri erişmeler, havsalayı aşan mavera manzaraları vardır. Bu cihetler ıstılâh ve mecazlarla söylenmiştir. Zira diniyyat ve ledünniyat umumiyetle üç batın üzerine mütalâa olunur: Fenâya erişmemiş kimselere göre, (misallerle); hakikî seyr-i sülük menzillerinde bulunanlara göre, (fenâya müsteniden); bakaya ulaşmışlara göre, (madumiyyetler üzerine), Meselâ Ulûhiyyet mefhumu bu üç kademede tamamen farklı görünür. Keza, nübüvvet, velâyet, hazerât, cismiyyet, ruhaniyet, beden, ruh, fenâ ve saire gibi diğer ana mevzular da her müteakip bütün mertebesinde başka hakikatlere dönerler. Aynı mahiyyetler başka vasıflarda görünürler. Akil ve nakil ilimlerine malûmat üzerine malûmat koymakla terakki ettik sanılır. Ledun’de kesiften lâtife, vardan yoğa, yani imkândan vücûba doğru gidildiğinden ve Tasavvuf: (kevni)’den (İlâhî)’ye müteveccih bir (terk) yükselmesi olduğundan. ıtlak sahasına girilme nisbetinde, alelâde idrake sığmayan harikalar iklimine erişilir. Burada gözüken hakikatlerin ifşası mahzurlu addedile gelmiştir. Hâcegân Hazerâtı, işte bu harikalı gidişi başarmış olanlardandır. Efsane ve hurafelerden uzak kalmışlar, dolayısiyle İslâm Tasavvufu’nu safiyyet ve ululuğu ile temsil etmişlerdir.[21]

Hâcegân Hazerâtı

Hâce Yusuf Hemedâni:

Ebu Yakub Hâce Yusuf Hemedâni, hicri 440 (M. 1048) yılında Hemedan yakınında Bozencird’de doğmuş, 535’de (M. 1140) Bamyin’de doksan beş yaşında vefat etmiştir. Kabirleri Merv’dedir. Yeseviyye, Nakşıbendiyye, Hâcegân ve —Hâce Yesevi, Lokman Perende yoluyla da —Bektaşiyye silsilelerinin “ser halkası” dırlar. Bu yüzden Türk tasavvufunda müstesna yeri vardır. Reşahat Tercümesi ne nazaran: “Kutbü’l Evliyâ Hâce Muhammed Parsâ Hazretleri, Faslü’l-Hitab nam kitaplarında buyurmuşlardır ki, Mevlânâ Şerefeddin Ukeyli el Ansari el Buhari, ki ulemayı azimüşşan ve kibar-ı Hanedan-ı Hâcegân’dır, hattı şerifleriyle yazmışlardır ki: Şeyh Yusuf-u Hemedâni on sekiz yaşında iken Bağdad’a varup Ebu İshak Fakih’ten İlm-i fıkıh öğrendiler ve ilm-i nazarda derece-i kemale eriştiler. İmam ı Âzam Ebu Hanife (r.a.) mezhebinde idiler. Ve İsfahan ve Buhara’da tahsil ettiler ve Irak’ta ve Horasan’da ve Harzem’de ve Maveraünnehir’de sahib-i kabul oldular.” “Künyeti Ebu Yakub’dur. İmam ve âlim ve ârif-i rabbani idi. Ahval ve mevahib-i cezile ve keramât ve makaamat-ı celile sahibi idi. İptidada Bagdad’a varup Şeyh Ebu İshak-ı Şirazi’nin meclisine mülazemet etti. Ve kadr-ı bülend ıssı oldu ve akranına ilm-i fıkıh-da ve gayrında, hususa ilm-i nazarda, galebe eyledi.” -Nefahete’l- Üns Tercümesi-[22]

Üstadı Ebu İshak, gençliğine rağmen. Hâce Yusuf’u ashabının çoğundan üstün tutarmış. Bagdad’da, Semerkand’da, İsfahan’da mütehassıs ulemadan hadîs dinledi. Nihayet: “Bu cümleyi terk edüp ibadet, riyazat ve mücahede tarikin tuttu.” Şeyh Abdullah-ı Cuveyni ve Hasan Sümmani ile de sohbet etmişse de tasavvufta üstadı, Ebu’1-Kâsım-ı Gürgani halifesi ve İmam Gazali mürşidi —Horasan’ın müstesna sofilerinden— Şeyh Ebu Ali Farmidi’dir. Tarikat silsileleri şöyledir: Hâce Yusuf Hemedâni —Şeyh Ebu Ali Farmidî— Ebü’l Hasan Harakani —Bayezid-i Bestami— İmam Caferü’s Sadık, —İmam Muhammed Bakır— İmam Zeyne’l-Abidin— İmam Hüseyin, Şehidi Kerbela— İmam Ali bin Ebu Talib: Hazret-i Risaletpenah (s.a.v.). Şeyh Ebu Ali Fannidî’nin Harakâni Hazretlerinden başka Tuşlu Ebu 1-Kâsım’ı Gürgani’den de feyz almış bulunması itibariyle, Yusuf-u Hemedani’nin ikinci şeceresi de şudur: Hâce Yusuf-u Hemedani —Şeyh Ebu Ali Farmidi— Ebü’l-Kâsım Gürgani —Ebu Osman Magrebi— Ali Rudbari —Serius-Sakati— Maruf-u Kerhi —İmam Rıza— İmam Musa Kazım- İmam Caferü’s Sadık— İmam Muhammed Bakır —İmam Zeyne’l Abidin —İmam Hüseyin— İmam Ali bin Ebu Talib— Hz. Risaletpenah (s.a.v.). Risale-i Bahaiyye’ye nazaran da, “Bir başka cihetten bu tarikata İmam Ca’fer-i Sadık validesi tarafından ceddi İmam Kâsım’dan ve İmam Kâsım da Selman-ı Farisi’den, bu zattan da Ebu Bekr-i Sıddik’den geçerek Hazret-i Risaletpenahiye” ulaşır. Hicretin 602 yılında (M. 1205) Şeyh Evhadüddin-i Kirmani’nin Muhyiddin İbnul Arabi Hazretlerine söylediğine göre, Hâce Hemedâni altmış seneden ziyade irşad makamında kalmıştır. Bu müddetçe Irak, Horasan ve Maveraünnehir’de irşad ile meşgul olmuş, uzun zaman Buhara’da bulunmuştur. Halifeleri Hâce Ahmed Yesevi. Abdülhalık Gucdüvani. Abdullah-ı Berki ve Hasan Endaki kendisinden burada ve Semerkand’da seyr-i sülük görmüşlerdir Ömrünün sonu gâh Herat’ta gâh Merv’de geçmiştir. 535 Rebiül-evvelinde (M. 1140) Herat’tan Merv’e vaki son seferinde yolda Bamyin kasabasında irtihal etmekle orada defn olunmuşlar, bir müddet sonra naaşları müridlerinden İbnu’n-Neccar tarafından Merv’e nakledilmiştir. Kabirleri Merv’de ziyaretgâh imiş.[23]

Kendi ifadelerince (Menazilü’s-Sairin) ve (Menazilus-Salikin) adlı risaleleri vardır. Rivayete nazaran 515 tarihinde (M. 1121) Bagdad’da Medrese-i Nizamiyye’de büyük ve mutena bir cemaat huzurunda verdiği vaaz esnasında İbnüssaka adındaki maruf fakih kalkıp bir mesele sormuş. Hâce Yusuf Hz: “Otur ki senden küfür kokusu gelmektedir, şayed ki senin ölümün din-i İslâm üzere olmaya” demiş. Bu bilahara tahakkuk etmiş. İbnüssaka Bagdad’a gelen bir Bizans elçisiyle İstanbul’a giderek orada —hükümdarın kızını alabilmek için— tanassur etmiş ve Nasraniyette ölmüş. Üçüncü halifesi Hâce Abdülhalık Gucdüvani’ye atf olunan (Makamat-ı Yusuf-u Hemedâni) risalesinde Hâce Yusuf Hazretleri hakkında mütemmim malumat vardır. Uzun boylu, zayıf bünyeli, çiçek bozuğu, kumral imiş. Daima yamalı yün esvab giyermiş. Dünya işlerine ehemmiyet vermez, zenginlere ve devlet büyüklerine sokulmaz imiş. Eline geçeni muhtaçlara verir, kimseden bir şey almazmış. Türkçe bilmezmiş. Güler yüzlü, mültefit, halim ve rahim imiş. Oturur ve yürürken Kur’ân okurmuş. Arada yüzünü Hemedan tarafına döndürüp çok ağlar imiş. Haps-ı nefes usulü ile zikir yaparmış. Ve bunu o derece ileri vardırırmış ki, imtidadından dolayı vücudundan ter boşanırmış. Selman-ı Farisi’nin asası ile sarığı kendisinde imiş. İslâmiyyetin esas akidelerini te’vilsiz kabul edermiş. Din, mezheb farkı gözetmeden herkesi severmiş. Mecusilerin ve sair din mensuplarının evlerine gider, İslâmın hakikat ve ululuklarını anlatırmış. Fakirleri zenginlerden ziyade sayarmış. Hayatı fakirane imiş. Dergâhına gelen nezir ve hediyelerden nefsi için bir şey almazmış. Devrin ekâbirinden büyük hürmet görürmüş. Sultan Sencer kendisine tazim ve niyaz gösterirmiş. 504 Ramazanında (M. 1111) hanekahı ve dervişleri için Semerkand’dan Kâsım-ı Cevki eliyle elli bin altın göndermiştir. Devletşah Tezkiresi, Merv’deki dergâhının “Horasan’ın Kâbesi” denecek kadar meşhur olduğunu bildiriyor. Hakim Senai, Gazneyn’den Horasan’a gelerek Yusuf Hemedâni’ye intisab etmiş ve bu hanekahta bir müddet kalmıştır. İrtihalinin son demlerinde Hâce Yesevi’ye (Ya Sin) ve (Vennaziat) sûrelerini okutmuş ve son âyetler okunurken teslim-i ruh et mişlerdir.[24] Hâce Yusuf Hamedani’nin Ahmet Yesevi ve Hâce Abdülhâlık Gucduvani iki önemli talebesidir. Daha sonra Nakşibendilik, Hâce Abdülhâlık Gucduvani’nin manevi kolundan neşet edecektir. Buhara’da Türbesini ziyaret etmeyi düşündüğümüz Hâce Abdülhâlık Gucduvani’den orada bahsedeceğiz. Şimdi tarihin daha sonraki seyrine Baba semâsî ve Emir Külal hazretlerine dönelim:

Hâce Muhammed Baba Semâsî: “Hazret-i Azizân ashâbının efdalı ve tarikatte cümlesinin ek-melidir.” Râmitiyn civarında. Buhara’dan üç fersah mesafedeki Şemas Köyü’nde doğmuştur. Medfeni de oradadır. “Naklolunmuştur ki Hazret-i Azizân’ın vefâtı karib oldukta, kendülere nâib-i menâb olmaya, ahbâb ve ashâbı beyninde, Hâce Muhammed Babayı ihtiyar eylemişler ve emr-i hilâfeti anlara teslim ve tefviz edüp cümle ashâbına anlara ittiba’ ve mülâzemet edesiz deyü ısmarlamışlardır.” —Reşahat. Tercümesi.— Meşhurdur: Hâce Baba Semâsî, Bahaeddin Nakşıbend Hazret-leri’nin doğduğu Kasr-ı Hindüvan köyünden evvelce geçerken ashâbına dâima: — Bu topraktan bir er kokusu geliyor, buyururlar imiş. Birkaç zaman sonra yine bu köye uğradıkta “koku arttı, şüphesiz o er doğmuştur” demişler. Filhakika üç günden beri Hâce Bahaeddin Nakşıbend dünyaya gelmiş bulunuyormuş. Bahaeddin’in dedesi çocuğun sinesi üzerine bir hediye koyup, o diyâr âdeti üzere, Baba Semâsı nazanna arz ettikte “Hâce Hazretleri buyurmuşlar ki: Bu benim oğlumdur ve biz bunu kabul eylemişiz. Ba’dehû ashâbına demişler ki, bu ol merddir ki biz bunun kokusun almıştık. Çok geçmeye ki bu çocuk rüzgânn muktedâsı ve ehl-i aşkın müşkül-küşâsı ola. Andan sonra Seyyid Emir Külâl’a, ki kendi halifeleridir, teveccüh eyleyüb buyurmuşlar ki: Oğlum Bahaeddin hakkında şefkat ve terbiyyet deriğ etmeyesin. Ve eger taksir eyler isen sana helâl itmezem. Emir Hazretleri dahi ayag üzerine kalkıp ve ellerin sinelerine koyup niyâz-ı tamâm ile, — Merd değilim eger taksir edersem, demişler.” (Makamat-ı Hâce Bahaeddin Nakşıbend), —(Reşahât Terc.)— Hâce Ubeydullah Ahrâr’dan naklolunur ki, Muhammed Baba’nın Semas köyünde küçük bir bağı varmış ve ara sıra burasını kendi eliyle budar imiş. Fakat her budağı kestikte hâl galebesinden kendilerinden geçip bıçağı elinden yere düşer ve bihôdî hâlinde bir müddet kütük başında kalırmış. Dört halifesi malûmdur: Hâce Sofi, Hâce Muhammed Semâsı (oğludur), Mevlânâ Dânişmend Ali ve Seyyid Emir Külâl’dır.[25]

Seyyid Emir Külâl: Hâce Muhammed Baba Semâsî’nin ekmel halifesidir. Seyyâdetleri de vardır. Buhara’ya iki fersah uzakta Suhâri köyünde doğmuş ve orada medfûn bulunmuştur. Çömlekçilikle geçindiklerinden, Buhara tabiriyle Külâl unvânı kalmıştır. Pederi Seyyid Hamza’dır, kendisi de ikinci oğluna bu adı vermiştir. “Vâlide-i seyyideleri derler imiş ki, mâdâme ki Emîr karnımda idi, her ne zaman ki şüpheli taâm yiseydim karnım ağrırdı. Çün bu hâlet birkaç defa vâki oldu. Bildim ki karnımdaki cenindendir. Bu kerameti gördükte lokmada ihtiyat edüp andan ümidvar oldum.» —Reş.T.,— Seyyid Emir gençliğinde güreşe meraklı imiş. Bir gün güreşirken Muhammed Baba Semâsı oradan geçmekle durup güreşini seyretmiş. Buyurmuşlar ki: Bu meydanda bir er vardır ki çok merdler anın sohbetinde kemale erseler gerektir. Seyyid Emir’in nazarı Hâce’ye iliştikte Hâce Baba nın cazibesine tutulmuş. Hâce Muhammed Hazretleri oradan ayrıldıktan sonra Emîr de gayri ihtiyari güreşi terk ederek kendilerini evlerine kadar takib etmiş. Hâce Hazretleri kendisine tarikat talim edip sülük göstermiş. Seyyid Külâl Baba Semâsî’ye yirmi sene hizmet etmiştir. “Her hafta iki kerre, düşenbe ve pencüşenbe günleri, Hâce’nin sohbeti için Suhari’den Semas’a varup gelirler imiş. Bahusus ki bu iki beldenin arası beş fersahtır. Emir Hazretleri, Baba Semâsî’nin terbiyyetiyle mertebe-i tekmil ve irşada erişinceye dek Hâcegân tarikine bir veçhile meşgul olmuşlar ki bir ferd anın ahvaline muttali’ değil imiş.” —Res.T.— Dört oğlu ve dört halifesi vardır. Cümlesi erbab-ı kemal ve as-hab-ı vecd-ü hal” imişler. Oğulları Emir Burhan, Emir Hamza (vef. 880), Emir Şah ve Emir Ömer’dir. Halifeleri Hâce Bahaeddin Nakşıbend, Mevlânâ Ârif Dik kerânî, Şeyh Yadigâr Günseruni ve Hâce Cemaleddin Dehista-ni’dir. Her bir oğlu ve halifesi de ayrıca ashab ve hulefa yetiştirmiştir. Emir Külâl’ın da Alaeddin Günserûnî, Emir Kilan-i Vâşi, Şeyh Bedreddin Meydânı, Şeyh Süleyman Germini ve saire gibi ma’ruf ashabı vardır. Seyyid Emir Külâl, yetiştirdiği zevattan Bahaeddin Nakşıbend ile Mevlânâ Ârif Dikkerânî hazeratını diğer halifelerine faik addetmiştir. Emir Külâl’ın vefatından sonra Hâce Bahaeddin birkaç sene Mevlânâ Ârife “sıdk-u muhabbet ile” hizmet etmiştir. Bu zatın kemali sözlerinden aşikârdır. “Bir kimse kendülerine hediye getürdükte, Mevlânâ kabul etmemişler ve demişler ki: Hediye almak şol kimseye revadır ki anın himmeti berekâtı ile hediye sahibinin muradı hasıl ola. Bizde ol himmet yoktur.” Vefatının yakın olduğunu hisseden Mevlânâ Arifin müstacel daveti üzerine Hâce Bahaeddin —ilk Hicaz seferinden avdetini müteakip ashabı ile içtima ettiği— Merv’den acele Buhara’ya gitmişler. Dikkeran köyünde Mevlânâ Ârif kendisine, Hâce Muhammed Parsâ’yı ısmarlamış ve: “—Malûmunuzdur ki sizinle aramızda ittihad-ı külli vardır, mabeynimizde çok aşkbazlıklar geçmiştir. Şimdi artık vade geldi. Kendi ashabıma ve sizin ashabınıza baktım: Bu tarikat kabiliyyetini ve yokluk sıfatını Hâce Muhammed Parsâ Hazretlerinde diğerlerinden fazla gördüm. Bu yolda her ne buldu isem cümlesini kendisine emreylerim. Siz de ihmal etmeyiniz” buyurmuşlar. Bu vasiyyetlerinden üç gün sonra irtihal etmişler, Hâce Bahaeddin bizzat teçhiz ve tekfinini yaparak Merv’e dönmüşledir.[26]

Hâce Muhammed Bahaüddin “Şah” Nakşıbend: Nakşıbendiyye piridirler. Türkistan sofilerinin mümtazlarından, büyük fasılalarla zuhur eden ekmelin ve zatiyyundandırlar. Vera-set-i Muhammediyye sahibidirler. İsimleri Muhammed bin Muhammedü’l Buhari’dir. Buhara’ya yakın Kasr-ı Hindüvan Köyünde Hicri 718 Muharrem’inde (M. 1318) doğmuş ve bilahare Kasr-ı Arifan adını alan bu köyde 791 Rebiül evveli’nin üçüncü gecesi irtihal buyurmuşlardır (M. 1389). Kabirleri oradadır. Üveysî, yani zatî ve ahadi isti’dad sahibi bulunmakla beraber, Hâce Abdülhalık Gucdüvanî ruhaniyyetinden feyz almış, doğumlarından üç gün sonra Muhammed Baba Semâsı nazarına erişmiş, Seyyid Emir Külâl’dan tarikat âdâbı öğrenmiş, seyr-i sülük görmüştür. Daha çocukluğunda siymalarında velâyet ve asalet eserleri aşikâr imiş, hallerinde kemal ve keramet görülürmüş. (Makamat)’ında zikredilir ki, sülüklerinin iptidalarında bir gece gördükleri vakıalarında Abdülhalık Gucdüvan-i ruhaniyyetinden kendilerine hidayet ve istikamet verilmiş:— Bana üç çerag gösterildi. Sonra bir ulu taht gördüm, önüne bir yeşil perde gerilmiş. Tahtın çevresinde bir cemaat, bu cemaatin arasında Hâce Muhammed Baba Semâsı vardı. Bildim ki bu zevat göçmüş Hâcegân hazeratıdır. Taht üzerinde Abdülhalık Gucdüvanî Hazretlerinin bulunduğu cemaattan birisi tarafından bana bildirildi. Cemaatın da anların halifeleri olduklarını bildim: Hâce Ahmed Sıddiyk, Hâce Evliya-i Kilan, Hâce Ârif Rivgeri, Hâce Mahmud Fagnevi ve Hâce Azizan Ali Ramiytinî. Delilim, Baba Muhammed i göstererek, bu zata hayatlarında erişirsin, senin şeyhindir, dedi, sana o keramet verildi ki nazil olan bela senin bereketinle def’ola. O vakit cemaattan bana denildi ki, eyi dinle, Hâce Hazretleri Hak yolunda senin için mühim sözler söyleyecektir. Rica ettim. Hazret-i Hâce’yi görüp kendilerine selâm vereyim dedim. Önümden perde kaldırıldı, bir nurani pir gördüm. Selâm verdim, selâmımı aldılar ve sülûkün iptidası, vasatı ve nihayeti hakkında telkinde bulundular. İlk gördüğüm üç çerag ile teyid edilen isti’dadımı tebşir ve tebrik buyurdular, bu kabiliyyeti işleyerek esrara ulaşmamı istediler. — Ve yine ısrar ile tavsiye eylediler ki: Cemi’ hallerde emr-ü nehy yollarından ayrılmayasın ve azimet ve sünnet ve ameli terk etmeyesin. Ve bidatlerden uzak kalasın ve daima Mustafa’nın (s.a.v.) hadîslerini rehber edinesin ve Resûlün ve ashabının ah-barını asarını tetkik edesin.[27] Bu nasihatten sonra cemaat Nesefe gidip Seyid Emir Külâl hizmetine varmamı tenbih ettiler. —Nefahat Tere.—Reşahât Tere.— Hâce Nakşıbend Hazretleri bu vakıayı müteakip Seyyid Külâl’a Nesef’de mülaki olmuştur. “Emir Hazretleri lütuflar gösterdiler ve iltifatlar buyurdular ve bana zikir telkin ettiler ve nefy-ü ispat tarikine zikr i hafi üzere meşgul kıldılar.” —Nef.T.— Emir Külâl, Hâce Bahaüddin’de gördüğü ihlâs ve istikametten dolayı kendilerine teveccüh ve iltifatını arttırdıkda, diğer ashabından birkaç kimse Bahaüddin’in kendilerine cehri zikirde iştirak etmediğini ve sair bazı hallerini şikâyet ettiklerinden, Emir Külâl, bir zaman sonra Suhar’da ashabından beş yüz kadarı ile bir mescid ve “cemaathane” inşa ederken, bilmünasebe, müştekilere: “Siz oğlum Bahaüddin’i anlamadınız. Hak Teâlâ’nın nazar-ı hassı onun halini hâmi ve şâmildir. Ve Hakk’ın kullarının nazarı Hak Teâlâ’nın nazarına tabi dir, benim ana nazarım ihtiyârî değildir” buyurmuşlar. “Andan sonra Hâce kerpiç taşımaya meşgul iken çağırmışlar. Cümle ashab huzurunda anlara müteveccih olup demişler ki: — Oğul Bahaüddin, Hâce Muhammed Baba Semâsı Hazretleri’nin nefes-i mübareklerini sizin hakkınızda yerine getürdüm. Demiş idiler ki, seni nice terbiyyet ettim ise oğlum Bahaüddin’i sen dahi ol veçhile terbiyyet edüb ve bab-ı terbiyyet ve irşadda dakika fevt et-meyesin. Ben dahi öylece eyledim… Ve mübarek sinelerine işaret edüp demişler ki, senden ötürü memelerimi kuruttum ve sizin ruhaniyyetiniz kuşu beşeriyyet yumurtasından çıktı. Amma sizin himmetiniz şahbazı bülend-pervaz vaki oldu. Şimden geru size icazettir, her kande ki meşamınıza marifet kokusu irişe, taleb eylen ve talebkârlıkta himmetiniz mucibince taksir eylemeniz.” —Reş.T.—[28]

Hâce Bahaüddin buyuruyorlar ki: “Emir Hazretleri’nden bu nefesin zuhuru bizim iptilâmıza bâis oldu . Eger Hazret-i Emir’e mutabaat suretinde sabitkadem olaydım beladan uzak ve selâmete yakın olurdum.” Bu vakadan sonra Hâce Nakşıbend, Emir Külâl’ın ikinci halifesi Mevlânâ Arif Dikkerânî hizmetine vararak Seyyid Külâl’ın vefatından itibaren bu zatın sohbetine daha yedi sene devam etmiştir. “Ve müddet-i mezburede Mevlânâ Arif ile bir mertebede ta’zim ve takdim vechi üzerine muamele eylerdi ki, su kenarında taharet etseler anların üstü yanında taharet eylemezler idi ve birlikte bir yere gitseler adımların anlardan ileru atmazlar idi. Anların ile kemal-ı mutabaat üzere musahabet eylerlerdi, zira Mevlânâ Ârif, Emir Külâl Hazretleri hizmetlerine anlardan evvel yetişip ve Hazret-i Emir nice yıllar anlara Hazret-i Hâce’den mukaddem terbiyyetler eylemişler idi.” —Reş.Terc.— Emir Külâl, son hastalığında, irtihalinden az evvel ashabına Hâce Bahaüddin’e mutabaat etmeyi emreylemişlerdir. Müridan ve ashabı, Hâce Bahaüddin cehri zikirde size tabi’ olmamıştır, diye sorduklarında, cevaben, Emir buyurmuşlar ki, ondan sadır olan her iş Hak Teâlâ’nın hikmetine mebnidir ve onun kendi iradesi ile zahir olmaz. Bahaüddin Nakşıbend Hazretleri buyururlar ki; “—Hafi zikre başladığımızda bir agâhlık peyda oldu, o sırrın talibi olduk. Otuz yıl Mevlânâ Arif ile durmadık ehl-i Hak aradık. İki kerre birlikte Hicaz’a gittik. Her nerede bir kimseyi haber verdilerse köşeler ve-zaviyeler komadık dolaştık. Eger Mevlânâ ÂRİF gibi bir kimse bulaydım veya onun mazhar olduğu esrardan bir zerre mikdarı sırra nail olmuş kimse bulaydım, bu canibe gelmezdim. Bir kimse tasavvur olunur mu ki seninle dizdize otursun da sırr ı âsumandan yüce olsun ve zahir-ü batın ile orada meşgul otursun?” Mevlânâ Arifin irtihalinden sonra Hâce Bahaüddin Nakşıbend, Seyyid Külâl’in tavsiyyesi üzere, Türk meşayihinden ve Hâce Ahmed Vesevi hanenadından Kasem Şeyhe giderek üç ay kadar kendisine hizmet etmiştir. Bu zat Hâce’ye izin vererek demiş ki, benim dokuz oğlum vardır, onuncuları sensin ve sen cümlesinden makbulsün. Bilahare Kasem Şeyh, Nahşeb havalisinden Buhara’ya her gelişte Nakşıbend Hazretleri kendisine tazim ve riayet gösterilmiş. Şeyh dermiş ki, sende gördüğüm bu talebkârlık sıfatını ve şiddet-i talebi bildiğim talib ve sadıkların hiçbirinde bulmadım. —Nefahat T.— Kasem Şeyh’ten sonra , manevi işaretle Türk şeyhlerinin kibarından Halil Ata’ya intisab etmiş ve on iki sene hizmetinde kalmışlardır.[29]

Halil Ata: Türk şeyhlerinin ulularındandır. (Nefahate’l Üns) tercümesine nazaran Hâce Nakşıbend tasavvufa girişinin ilk devresinde bir rü’yada kendisinin Halil Ata isminde bir dervişe ısmarlandığını görüyor. Dervişin siyması hafızasında kalmış olarak vakıayı gayet dindar bir kadın olan büyük analarına anlatıyorlar. “— Ol hâbı ana dedim. Buyurdular ki ey oğul, sana meşayih-i Türk’den nasib erişse gerektir.” Hazret-i Nakşıbend bu zatı her yerde daima aramakta iken bir gün “bazar-ı Buhara’da ana mülakat vaki oldu. Görünce anladım, sordum. Adı Halil imiş. Ol vakitte anınla mücâleset ve mükâlemet müyesser olmadı. Bundan çok mahzun oldum. Çün menzile geldim, akşam irdi. Ol Derviş Halil seni ister deyü bir kaasıd geldi. Yaz faslı eyyamı idi. Bir pare meyve götürüp anın yanına vardım. Çünki anı gördüm, diledim ki ol hâbı ana söyleyem. Türkîce eyitti, ol nesne ki senin hâtırındadır bizim önümüzde ayandır, hâcet-i beyan değildir. —Benim hâletim bir dahi oldu ve anın sohbetine hatırımın meyli daha arttı ve anın sohbetinde azim ahval ve garib ve acib nesneler müşahede ettim.” —Nef.T.—Bir müddet geçtikten sonra Halil Ataya “Maveraünnehr’in padişahlığı mukarrer olduğunu ilave ederek Hâce Bahaüddin, Ata’nın bu saltanatı devresince altı sene kendisine hizmet ve mülâzemet” ettiklerini bildiriyorlar. “—Ve bana çok şefkat iderdi. Gâh lutufla ve gâh anfile bana âdâb-ı hizmet ögredirdi. Ve ol cihetten bana çok faideler erişdi ve bu yolun seyr-ü sülûku makamlarında muhkem işime gerek oldu.” —Nef.T.— Halil Ata bu saltanatında, has nedimleri ile olan ve Hâce Hazretleri’nin de bulunduğu anlaşılan sohbetlerinde: — Her kim ki Hak Teâlâ nzası için bana hizmet eyleye Halk içinde ulu olur, der ve bunu çok defa tekrar edermiş. Hâce Bahaüddin de, bundan maksudunun kim olduğunu anlardım, diyorlar. Altı yıl sonra bu saltanata zeval geldiğini, bir lahzada o debdebenin yıkılarak “hebaen Mansur” olduğunu ilave buyuran Hâce Hazretleri bu hallerden bilkülliye dünya işinden gönlünün soğuduğunu, Buhara’ya geldiğini Rîvten’de —ki Buhara köylerinden olup Zivertun diye de anılır imiş— kaldığını bildirmektedir. Ayrıca Mevlânâ Kışlâkî ile de sohbet etmiştir. Bu zat Mevlânâ Dikkerânî’nin kayın atasıdır. Hâce Hazretleri kendisinden hadîs okumuştur. Mevlânâ Ârif Dikkerânî, Emir Külâl hizmetine girmeden evvel, kayınpederi Bahaüddin Kışlâkî’nin müridi bulunmuştur. Mevlânâ Ârif ile Hâce Nakşıbend’in ilk mülâkatları bu zatın devletleriyle ve Buhara’dan on iki fersah mesafedeki Hâce Mübarek-şah kışlağında vaki olmuştur ki, Bahaüddin Kışlâkî’nin doğduğu yerdir.[30]

Şah-ı Nakşbend’in yaşadığı sürece “helal lokma”ya dikkat etmiş ve yiyecek-içeceklerinin helal olmasına azami derecede dikkat göstermiştir. Haramdan olduğu kadar şüpheli şeylerden de sakınırlardı. Her zaman öğüt verdiği topluluklara Rasûlullah’ın  “İbadet on kısımdır; bunun dokuz kısmı helal kazanmak için çalışmak, bir kısmı da diğer ibadetlerle meşgul olmaktır.” mealindeki hadisini hatırlatır, bu yolda tavsiyelerde bulunurdu. Sofrasında başkaları da bulunuyorsa, onları sofrada Allah ile beraber bulundukları konusunda dair uyarır; aralarında gaflette olanları incitmeden ikaz ederdi. Allah hatırlanmadan, Allah’a şükret­meden yutulan lokmalara hayıflanırdı. Zaten tasavvufi anlayışına göre herşeyde başarılı olmanın sırrı, her zaman ve her yerde Allah ile beraberliğin bilincinde olmada yatmaktadır. Sofrasından yiyenleri, yediklerinin rahatsız etmemesi için çok dikkat ederlerdi. Gaflet ile , öfke ile veya istenmeye istenmeye ikrah ile hazırlanıp pişirilen yemekten yemezler ve bağlılarına da böyle pişirilen yemekten yedirmediği gibi, istenmeyerek hizmet edilen bir sofradan da yemek yemeyi istemezdi.

Şah-ı Nakşbend’e bir gün, Allah dostlarının kalbdeki hatıraları [yaramazlıkları] nasıl anladıkları soruldu. “Feraset nuru ile anlarlar; Allah, feraset nurunu veli kullarına keramet olarak vermiştir. “Mü’minin ferasetinden korkunuz. Çünkü o Allah’ın nuru ile bakar hadis-i şerifi ile buna işaret buyurulmuştur.” diye cevabladılar.

Hayatı boyunca sohbete çok büyük önem veren ve tasavvufi eğitimde sohbetin yerini sürekli vurgulayan Şah-ı Nakşbend’in bu tavrının temellerini ele veren bir sözü şöyledir: “-Hakk yola girişimin ilk zamanlarında iki kişiyi bir yerde sohbet ederken görsem hemen aralarına katılıp sohbetlerinden faydalanmak isterdim. Eğer yapılan sohbet, Allah rızasını kazanma doğrultusunda ise, o sohbetten memnun kalır, sevinirdim; eğer sohbete konu olan mevzu Allah yolunda yararsız ise üzülür, incinirdim… Ne zaman bana manevi bir hal gelip bastırsa, halimi anlatacak insan arardım. İsterdim ki birileri hep Hakk’tan konuşsa ben dinlesem; ya da ben Hakk tarafından konuşturulsam da beni bir dinleyen olsa..” Sohbetin muhatabını aradığına işaret eden, anlatılan bu arayış hali, insan psikolojisinin sırlarından birisidir. Herhangi bir yerde sohbet için davet edildiklerinde sohbete dervişlerini de alarak giderdi. Davetli bulunduğu yerlerde ilim ve devlet adamlarından hayli kimseler bulunur ve sohbetinden istifade etmek isterlerdi.

Anahatlarıyla Nakşbend Yolunun Kuralları

Şah-ı Nakşbend, kendi yolunun kurallarını da anahatlarıyla özetlemiştir:

“Bizim yolumuz, Allah’ın Resulü (S.a.v.)’in sünnetine bağlı olmak ve ashabına uymak şeklinde kurulmuş ve yürütülmektedir. Bunun içindir ki, bu yolda az bir amelle çok yol alınır. Ne var ki, Rasûlullah’ın sünnetine uymak o kadar da kolay bir iş değildir. Bu yol, sohbet yoludur. Gizlilik; şöhret ve felakettir. Sohbetin taraflar için faydalı olabilmesi, tarafların birbirlerinde fani olmasıyla mümkündür. Tarafların birbirlerinde fani olmadığı sohbetten yarar sağlanamaz. Sohbetimize katılanlardan bazısının kalbine muhabbet tohumu ekilmiş ise de, ne yazık ki, Allah’tan başkasına da yer verilen kalblerde bu tohum yeşerememektedir. Bize düşen şey, böyle kimse kimselerin kalbini ‘gayri’lerden temizlemektir. Muhabbet filizlerinin boy atması bu temizlemeye bağlıdır. Bazılarının gönlüne de bu muhabbet tohumu henüz atılmamıştır. Görevimiz, böylelerinin kalbine de muhabbet tohumunu saçmaktır. Kalblerde muhabbet ağacını bitirip büyütmek ve meyveye dönüştürmek işin esasını teşkil eder. Kimin kalbinde sevgimiz varsa, ister uzakta olsun, ister yakında, o kimse bizimledir ve terbiyemiz altında korunmaktadır. İşimiz gece gündüz o kimsenin gönlünde muhabbeti geliştirmek ve o gönlü zararlı şeylerden korumaktır.”

“Bizim tarikatımızda rıza makamına erene kadar mürid, hangi makama eriştiğini bilmemelidir. Rıza makamına eriştikten sonra bu hususta sakınca kalmaz. “Bulunduğu makama rıza göstermeyen salike, o makam perde olur” denilmiştir. Sûfî, Allah dostlarından birine yakınlık elde ederse, önceki ve dostluk sırasındaki hallerini tartmalıdır. Yeni edindiği dostluk, sûfînin hallerinde güzelleşme ve gelişme sağlamamışsa bu dostluk kesilmelidir. Dostluğunda fayda görülen bir kimsenin dostluğunu devam ettirmek ise farzdır.”

“Mürşidler, basiret sahibi kimselerdir; gönül gözleri açık olup, Allah’ın ezel lütuflarım bilirler ve ona göre davranırlar. Hepsi de kerem sahibi olduklarından Allah’ın lütuflarım kimseden esirgemeyip herkese lütuf ve keremde bulunurlar. Sûfîlerin kusur ve hatalarını görseler de, affederler. Mürşidlerin değişik halleri vardır; Allah’ın lütuflarını görür ve vaktinde mukabelede bulunurlar. Mürşidlerden bazıları, saliklerinin kabiliyetine göre muamele eder. Bir mürşidin, müridine yol aldırabilmesi için üzerinde çok gayret göstermesi gerekir.” “Sûfînin gereği gibi yol alabilmesi tarikat hallerinde ‘yakîn’e erişmesine, yani samimi olarak inanmasına ve hizmette bulunmasına bağlıdır. Sûfînin yakîne erebilmesi ise ancak mürşidinin himmette bulunmasıyla olur. Bütün gayretler ve kulluk hizmetleri yakîn derecesine ulaştıktan sonra bekleneni verirler. Sûfînin kendi zorlaması ve kendi gayretiyle kazanılacak yakîn, basit bir sebeple elden çıkabilir. Mürşidlerin himmetiyle kazanılan yakîn ise bozulmaz ve elden çıkmaz. Yapılan ibadetler ve mücahedeler üzerinde mürşidin himmeti varsa ve bu himmet o mücahede ve ibadet sahibi sûfîyi yakîn mertebesine ulaştırmışsa, elbette yolun sonunu de­recelerden geçerek Allah’a vuslat takip edecektir.” “Zikrin beklenen sonucu vermesi de yine mürşidin himmetine bağlıdır. Kamil bir mürşidden alınıp yerine getirilen zikir vuslata götürür. Mürşidsiz, terbiyecisiz eda eda edilmeye çalışılan zikir, ibadet olsa bile, kişiyi vuslata götürmez. Bizim ihtiyarımız [seçimimiz], müridlerimizi cezbeyle meşgul eylemektir. İstersek, sülük yolu ile de terbiye ederiz. Bu yola henüz girmiş bulunan dervişin, diğer müridlerimizle sohbette bulunması gerekir. Böylece bizim sohbetimize girmeye kabiliyet kazanır.” “Bizler maksada ulaşmak için bir vasıtayız. Bizim işimiz, istekliyi, bir yere geldikten sonra bizden koparıp maksudu ile birleştirmektir. Dervişlerini hakkıyla terbiyeye ehil olan gerçek mürşidler, sülük ettirecekleri çocukları alıp, tarikat beşiğine yatırıp terbiye memelerinde, himmet sütüyle onları büyütüp, besleyip, terbiye edip manevi buluğa erdirirler. Daha sonra da onları kendilerinden ayırıp Allah’ın katına yerleştirirler. Ondan sonra onları, Alemlerin Rabbi olan Allah terbiye eder, kendisine alır. Sûfî, ebediyete kadar yaşasa da mürşidinin kendisine verdiği emeğin hakkını ödemeye çalışsa buna gücü yetmez.” Gerçek derviş ayağına batan bir dikenin bile niçin battığını bilir; bilmelidir de. Allah ehli olan veliler, insanların bunca yükünü bir gönül kazanmak için çekerler. Hiç bir gönül yoktur ki, Allah’ın onun üzerinde nazarı olmamış olsun. Gönül sahibinin, gönlüne Allah’ın nazar ettiğini bilip bilmemesi farketmez. Allah’ın tecellisine mazhar olan bir gönlü ele geçiren kimse ondan feyz alır. O’nun nazarının ne zaman hangi gönül üzerinde olduğu bilinmez. O’nun içindir ki, her gönlü kazanmak için gayret etmek gerekir. Sûfî, sürekli olarak yerine getirdiği bir nafile ibadeti, daha sonra arada sırada yerine getirmeye başlarsa o ibadetin kendisine bir faydası olmaz. Arada sırada nafile ibadet terkedilebilirse de bu terki nefsin hoşuna gidecek hale getirmemelidir, içinde nefsin hazzı bulunan bir ibadetten hayır gelmez. Öylesi ibadet Hakk katında reddolunur. “Mürşidlerin kılıcı kınından sıyrılmış durumdadır. İnsanlar bazan o kılıçlara kendilerini vurur ve perişan olurlar. Aslında onlar çok merhametlidirler. Kimseye durup dururken kılıç vurmazlar.” “Allah’ın Resulü (S.a.v.)’in duası bereketiyle bu ümmette herhangi bir hayvan suretine zahiren değişme olmaz; ancak manen değişim olur.” “Allah’ın veli kulları, O’nun bir takım sırlarını anlarlar. Fakat anladıklarını izin olmadan açıklayamazlar. Sırları gizlemek kamil kişilerin işidir: Tarafımızdan zaman zaman bazı kişilerin tehlikeli halleri açıklanmaktadır. O açıklamalar, bizim kendi isteğimizle olmamaktadır. Allah bizim dilimizden o açıklamaları yapmaktadır. Derviş olan kimsenin dış alemi renksiz, iç alemi gürültüsüz olmalıdır.” “Dervişler, vakitlerini israf etmezler, vakti paradan önemli görürler; bu günün işini yarma bırakmazlar. Bu bakımdan dervişlere “ibnü’l vakt” [vaktinin kıymetini çok iyi bilip ona göre değerlendiren kimse] , denilmiştir.” “Zamanımızın bu yola isteklileri, bu yolda ne istediklerini kendileri bilmek istemezler. İsterler ki, Hakk’ı isteyip bilmeden O’na ulaşıp kavuşsunlar. Bir kimse birazcık gayret gösterip kulluk hizmetlerinde bulunsa, Allah o kimsenin kalbine isteme duygusu doldurup bize gönderir, biz de o kimsenin Allah’ın lütfundan ne kadar nasibi varsa sevkederiz. Gerçekte mürşid Allah’tır. Her şey­de ve her hususta O’nun hükmü geçmektedir.” “Allah’ın dostu olan veli öyle bir kimsedir ki, o bir bağa girse, bağda bulunan her ağacın yapraklarından “Ey Allah’ın veli kulu!” diye kulağına ses gelir. Veli bunların hiç birisine iltifat etmeyip, boynunu büker, geçmişteki hatalarını gözünün önüne getirir; kusurlu bir kul olduğunu kabul eder. Bu makamda kemal mertebesinin doruğuna yükselen Allah’ın Resulü (S.a.v.)’dir. Allah ona her ne lütfettiyse o hep kulluğun boynu büküklüğünde kaldı, kendisinin tezellül halini yadırgayanlara “Ben şükreden bir kul olmayayım mı?” diye karşılık verdi. Velilerden bazısının Allah katında kusurlarına bakılmayıp affolunmaları, fena [ yokluk ] halinde iken o kusuru işlemelerindendir. Yoksa, insan olarak velinin işlediği kusur, veli olmayanın işlediği kusura göre daha çirkindir ve daha ağır cezayı gerektirir.” “-Haberde şöyle gelmiştir: İki günü birbirine müsavi olan kimse zarardadır. Bir gün sonrası bir gün evvelkinden daha şerli ve zararlı olan kimse Allah’ın lanetine müstahaktır. Bir sonraki günü bir evvelki gününden daha iyi olmayan noksandır. O kimsenin ölmesi daha hayırlıdır.” Bu haber bir hadis olup, zahiri amelleri içine aldığı gibi batın amellerini de içine almaktadır. Çünkü zahirî amellerde yükselmenin bir sınırı vardır. Her ibadet “en az” ve “en çok” sınırları içinde yapılmaktadır. Batınî amellere gelince, bunların sınırı ve sonu yoktur. Batın amelleri, yüce Allah’a teveccühte bulunmak, O’nun sevgi ve merhametinde erimek ve O’nu bilip sırlarına ortak olmak şeklinde devam eder.” “Sûfî, her zaman Allah’a teveccühte bulunmaya, O’nun muhabbetiyle hallenmeye ve O’nun sırlarını keşfedip büyüklüğü karşısında erimeğe devam etmelidir. Bunlarda makamdan makama geçme ile beraber, bu geçişlerin sonu yoktur. İstidadı olan için sürekli yücelme ve yükselme vardır.” İrşad makamında kendisine halef olan Alaeddin Attar’ın anlattıkları ise günümüzde sıklıkta çarpıtılarak tasavvuf aleyhinde kullanılan tasavvufta mürşide duyulan sevgi ve muhabbetin aslını ortaya koymaktadır: ” Şah-ı Nakşbend’e bağlandığım ilk günlerde muhabbetleri bende öyle eser bırakmıştı ki, kendilerini görmeden bir an bile kalsam bana uzun yıllar gibi geliyordu. Bir an bile sohbetlerinden uzak kalamıyor, mübarek yüzünü görmeden duramıyordum. Kendisine bağlılığım ve muhabbetim bu ölçüde devam ederken bir gün bana dönüp şöyle buyurdular: “-Sen mi beni dost edindin, yoksa ben mi seni?” Dedim ki: “Siz sultanımız ben fakire iltifat buyurdunuz, bendeniz de sizi dost edindim .” Bunun üzerine buyurdular ki: “Bir saat kadar beklersen, doğru olan sana bildirilir.” O andan itibaren bende kendilerine muhabbetten eser kalmadı . Dediler ki : “Gördün mü? Muhabbet, dostluk benden midir, yoksa senden midir?” Hakiki Sevgili, kabul perdesini “yuhibbühüm” yüzünden kaldırıp açmadıkça, hangi yiğit ayağını “Yuhibbunehüm” tarafına atabilir?” sözleriyle Maide suresi 54. ayetine işaret ettiler.” Ömrünün son anlarında Kasr-ı Arifan’daki çok sevdiği bağında kazılmasını emrettiği kabri çevresinde asırlar içerisinde yapılan binalar ile oluşan ve günümüze kadar gelen külliye, Sovyet işgalinin en acımasız, din karşıtı propagandanın en yoğun olduğu dönemlerde de fonksiyonuna devam etmiştir. Zamanın velilerinden Abdü’l Kuddüs Şah-ı Nakşbend’in defni esnasında şahid olduklarını şöyle anlatıyor: “Ahirete teşriflerinde, bizzat defin hizmetlerinde bulundum. Ne zaman ki kendisini kabirde yerlerine koyduk. Yüzünün döndürüldüğü taraftan kendisine bir kapı açıldı ve hadiste bildirildiği üzere, “Muhakkak ki kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” sözünün anlamı ortaya çıktı. (Açılan kapıdan iki huri gelip Hoca hazretlerine selam verdiler. Yüce Allah’ın kendilerini O’nun için yarattığını, yaratıldıktan beri kendisine hizmet için beklediklerini bildirdiler. Hazret onlara şöyle dedi: “Benim Allah’ımla aramda sözleşme vardır. Bana Cemalini göstermedikçe ve bana müntesip olanlarla, hangi sebeple olursa olsun, sohbetimde bulunanlara ve duydukları ile amel edenlere şefaat yetkisi almadıkça hiçbir şey ve hiçbir kimseyle meşgul olamam.”) Kurucusu olarak Şah-ı Nakşbend’in adı ile anılan tasavvufi yolu Nakşbendiyye Buhara’dan dünyaya dağılan halifeleri ve takipçileri tarafından bugün tüm dünyaya yayılmış durumdadır. Sovyet dönemindeki yoğun din karşıtı propaganda döneminde Şah-ı Nakşbend de ağır saldırılara maruz kalmıştır. İdeolojik saldırılar yanında Kasr-ı Arifan’da bulunan kabrinin de yer aldığı külliye de ziyaretçilere kapatılmış; kabrine ziyaret için gelenler gizli polis takibine alınarak haklarında ” dini hurafelere inanmak, şarlatanlık” iddiaları ile takibat yapılmıştır. Hatta türbesi başında dua ederek adakta bulunanlar akli dengelerinin yerinde olmadığı gerekçesiyle akıl sağlığı dispanserlerinde gözlem altına alınmış ve toplum içinde aşağılanmışlardır. 1984 yılında Şah-ı Nakşbend Muhammed Bahâeddin’in türbesini ziyaret eden bir yabancı Nakşbendiyye tarikatına mensup olduklarını bildirdiği kişilerin türbenin bakımı ve korunmasını fahri olarak yürütmeleri yanında tarikat gereklerini de yerine getirdiklerini yayınlamıştır. O yıllarda tarikat gereklerinin ne derecede yerine getirildiği konusu şüpheli olduğundan bu haber ihtiyatla karşılanmalıdır.

Bazı İslâm büyükleri ve tarihi şahsiyetlerin türbeleri zaman içinde turizm maksadıyle de olsa ziyarete açılırken Şah-ı Nakşbend külliyesi 1991 yılına kadar ziyarete kapalı olarak gözlerden gizlenmiştir. Sovyetler Birliği’ndeki “dini özgürlük” , İslâm mirasına saygı şeklindeki ideolojik propaganda için İslâm ülkelerine yönelik olarak hazırlanan katalog ve prestij kitablarında dahi Şah-ı Nakşbend külliyesinden tek kelime ile olsun söz edilmemesi dikkat çekicidir. 1991 yılında Özbekistan’ın “bağımsızlık” ilanından sonra hazırlanan eserlerde artık Şah-ı Nakşbend’in kültürel mirasına yer verilmeğe başlandığı görülmektedir. Şah-ı Nakşbend’in vefatından sonra Kasr-ı Arifan’da yapılan türbesi halen de bütün Türkistan’ın en saygı gösterilen manevi makamlarından birisidir. Bu dönemde (SSCB) Şah-ı Nakşbend ve yoluna yönelik bir başka saldırı görülmeğe başlanır. Sovyet döneminde Libya, Cezayir, Mısır gibi sosyalist eğilimli Arab ülkelerine yüksek dini tahsil için gönderilen Özbek, Kazak, Türkmen gençleri gittikleri ülkelerdeki selefi akımlarının etkisinde kalarak bazıları tasavvuf karşıtı söylemleri benimser. Bunlardan birisi olan son Orta Asya Müslümanları Dini idaresi Başkanı, müftü Muhammed Sadık Şah-ı Nakşbend’in külliyesinin girşine yerleştirdiği “kabir ziyaretinin gizli şirk olduğu” konusundaki klasik vehhabi anlayışını yansıtan 3 dilde -Özbekçe-Rusça-İngilizce- yazdırılmış devasa levhalarla herhalde büyük bir İslâmi hizmeti yerine getirdiğini düşünüyor olmalı idi. Bu levhaları 1992’de Dr. Hayati Bice[31] ilk Buhara ziyaretinde üzüntü ile izlemiştir 1993 ve sonrasındaki ziyaretlerinde bu levhaların kalktığını görür. Müftü Muhammed Sadık’ın ise bir Arab Emirliği’ne “hicret ettiği” söyleniyordu. Bağımsızlık sonrasındaki yeni dönemde Şah-ı Nakşbend’in dünya çapındaki etkisinden yararlanmak isteyen Özbekistan idaresi -pragmatik maksadlarla da olsa- Kasr-ı Arfian’da imar çahşmalarını başlatmış ve Nakşbendi külliyesinde de büyük bir restorasyon çalışmasını başlatmıştı. Birçok İslâm ülkesinden ve bu arada Türkiye’den de ulaştırılan maddi yardımlarla külliyedeki kubbesi tamamen çökmüş olan orta büyüklükteki mescid onarılarak ayağa kaldırılmış, Şah-ı Nakşbend’in kabri ve külliye tamamen elden geçirilmişti. Şah-ı Nakşbend Mescidi’nin doğumunun miladi hesabla 675 .yıldönümü vesile edilerek organize edilen uluslararası törenle ibadete yeniden açıldığı ve uzun aradan sonra ilk Cuma namazının kılındığı 18 Eylül 1993 Cuma günü külliyede toplanan cemaat Şah-ı Nakşbend’in bugünün dünyasında ne analama geldiğini açıkça ortaya seriyordu.[32]

“Bu cemaat içinde 51 kişilik Türk heyeti yanında, Malezya’dan Tataristan’a, Endonezya’dan İngiltere’ye, Japonya’dan Kanada’ya tüm dünyadan Şah-ı Nakşbend’e gönül bağıyle bağlı birçok insan bir araya gelmişti. Bu anlamlı günde en heyecan verici sahne ise Cuma namazı iyice yaklaşırken külliyenin dış kapısından itibaren tekbir ve tehlillerle yerleri-gökleri titreten bir ordu heybetiyle külliyeye dahil olan İslâm’a komünizmin en ağır işkencelerle saldırdığı dönemler de dahil her zaman sadık kalmış Fergana vadisinden gelen Nemengan-Andican-Hokand müslümanlarının kabr-i şerifi ziyaret için avludan bölük-bölük geçmeleri idi. Başlarında Türkistan sarıkları, sırtlarında “çapan” denilen cübbeleri ile yüzlerinden yılların çileleri okunan bu insanlar, Türkistan’da İslâm’ın yeniden dirilişinden korkan şirk ve küfür ehline korku salan Ferganalı dervişlerdi. Bu dervişlerin celalli bir eda ile kelime-i tevhidi tekrar ederek önümden geçip gidişleri, ömrüm boyu unutamayacağım sahnelerden birisi olarak hafızama nakşedilmiştir.”demektedir, Hayati Bice. Hatıralarında devamla “Cuma namazı öncesi Buhara ve Özbekistan’ın değişik yerlerinden Kuran kursu öğrencileri tilavet ettikleri ayet-i kerimelerle bütün dergahı çınlatıyorlardı. Külliyenin avlusunda kuş sesleri ile karışan bu ilahi sesler herkesi derin düşüncelere sevkediyordu. Daha bir yıl önce terkedilmiş bir virane haline getirilmiş olan dergahtaki bu hal, adeta bir yeniden doğuşu müjdeliyordu. Şah-ı Nakşbend’in sağlığında pek çok sevdiği bu bahçedeki kabri etrafında halkalanan mümin çehrelerde bu müjdenin müşahhaslaşmış eserleri ayan-beyan görünüyordu. Cuma namazı öncesinde vaaz edip bu tarihi namazı kıldıran ve bu törenleri düzenleme önerisinin sahibi olan Özbekistan müftüsü Abdullah Muhtar Efendi, İstanbul Beylerbeyi’nden Şeyh Mustafa Karadağ’ın asasına dayanarak, onlarca yıllık sükuttan sonra okuduğu ilk vaazında bugünleri gösterdiği için Allah’a hamdederken tüm cemaat de aynı duyguları paylaşıyordu. Cuma vakti girip hiç alışkın olmadığımız ancak hoş bir üslup ile ezan okunduğunda saflar yeniden düzenleniyor. Daha bir yıl önce yıkı ve metruk halde olan ve ferdi namaza bile kapalı olan külliyenin iki mescidini tamamen dolduran cemaat külliyenin avlusuna taşmıştı.[33] Bugün artık tüm Özbekistan gezi programlarının en önemli bir ayağı olarak Kasr-ı Arifan ziyareti kataloglarda yerini almıştır. Dünyanın her yerinden gelen onbinlerce ziyaretçi, Şah-ı Nakşbend’in adını duymuş veya duyamamış olsunlar, bu kutlu makamda yepyeni duygularla tanışmakta, yeni fetihlerle gönülleri gönenmektedir.[34] Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti kapsamında geziye katılan ekibimizde bunu müşahade etmekteydi. Nakşibendi sulûk’u içerisinde manevî eğitim almış bazı dostlarımızın gıbta ile bakılacak halleri görülmeye değerdi.

Şimdi kısaca Bahaüddin Nakşibend’in tarikat silsilesi’ni yazılı kaynaklara göre vermeye çalışalım,: Muhammed Bahaüddin Nakşibend, Seyyid Emir Kulal, Muhammed Semmasi, Hoca Ali Kametini, Pir Nessac, Hoca Mahmud Ibhir Fağfurî, Hoca Arif Rivkerî, Abdülhalık Gucduvanî, Hace Yusuf Hemedanî, Ebu Ali Farmedî, Ebu’l-Hasan Harakanî, Bayazid-i Bestamî, Cafer-i Sadık, Kasım bin Muhammed bin Ebu Bekir, Selman-ı Farisî Hz. Ebu Bekir,  Hz. Muhammed (SAV).

Nakşibendiyye’nin belli başlı kolları şunlardır: — Ahrariyye — Mazhariyye — Naciyye — Melamiyye-i Nakşibendiyye — Kasaniyye — Camiye — Müceddediyye — Halidiyye — Muradiye. Nakşibendiyye Anadolu’ya Molla İlahî-i Simavî (öl. 1491) yoluyla gelmiş ve yayılmıştır. Molla İlahî, Ubeydullah Ahrar’ın (öl. 1490) halifelerindendir. Hindistan Bölgesinde yayılması ise Bakî Billah Kabulî (öl. 1606) sayesinde gerçekleşmiştir. Nakşibendîliğin Hindistan bölgesinde daha sonraları İmam Rabbanî (öl. 1626) gibi kuvvetli bir şeyhe ve büyük bir alime sahip oluşu, varlığını sürdürmesi ve yaygınlaşması açısından çok önemlidir. Müceddediyye adını alan Rabbanî kolu Hindistan ve havalisi sınırlarını kısa zamanda aşmış, Hicaz, ırak ve Suriye bölgesine gelerek yayılmıştır. Suriye’de Mevlana Halid-i Bağdadî (öl. 1826) ile kurulan Hali-diyye kolu Molla İlahî ile gelen Ahrariyye’den sonra Anadolu’ya gelen ikinci kol olmuş, özellikle Ziyaeddin Gümüşhanevî (öl. 1893) ve müritlerince bütün Anadolu’ya yayılmıştır.[35]

Tarikatın Esasları ve Âdâb-ı Erkanı: Tarikatın esaslarını belirleyen sekiz prensip ilk defa Gucduvanî tarafından vaz edilmiş, sonraları bunlara üç tane daha eklenerek on bire çıkarılmıştır; Üveysîlik ile ve rabıta üzerinde özellikle durulmuştur. 1. Huş der dem – Her an için uyanıklık ve dikkat, 2. Nazar ber kadem – Ayağa bakmak, nazarı ayağa bağlamak (Düşünce ve dikkatin dağılmaması için), 3. Sefer der vatan – Vatanda sefer (Beşerî sıfatlardan melekî sıfatlara geçmek, mürşidin peşinde olmak)., 4. Halvet der encümen – Halkın içinde Hak ile beraber olmak, 5. Yad kerd – Hatırlamak. Dil ve kalp ile sürekli Allah’ı anmak., 6. Baz keşt – Geriye dönmek. (Gafletten uzaklaşmak için dua ve niyazda bulunmak)., 7. Nigalı daşt – Korumak. Kalbi, nefsin arzularından koruyarak imar etmek., 8. Yad daşt – Hatırda tutmayı sürekli hale getirmek., 9. Vukuf-ı zamanı – Zamana vâkıf olmak., 10. Vukuf-ı adedî – Sayıya vâkıf olmak. (Sayıya bağlı kalarak zikr etmek)., 11. Vukuf-ı kalbî – Kalbe vâkıf olmak (Türk Dili ve Edebiyatı Ans., “Nakşibendilik”, c. 6, s. 508).[36] Nakşibendilik erkanı ve büyüklerini anlatan bir çok eserde bilgiler bulmak mümkündür. Bunlardan Mevlana Ali Bin Hüseyin es-Safi (1462-1533-Herat-) tarafından yazılan “Reşahât” isimli eser bu konuda yıllardır önemli kaynaklık etmektedir. Son olarak müstensihi “Buharalı Hacı Mehmet Zülâlî Eskişehrî” nin emaneti ile “Reşahat”[37] günümüz Türkçesine bir kez daha Naci Bayraktaroğlu ve Nizamettin Arslan tarafından yeniden kazandırılmıştır. Hacı Mehmet Zülâlî (Dede) Baba’nın Özbekistan coğrafyasında doğup Eskişehir’de hizmet gören ve kabr-i bulunan bir Nakşi velisi olarak hayatından bahsetmek yerinde olur: Hacı Mehmed Zülâli Efendi, günümüzde Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Buhara yakınlarında Belov denilen beldede dünyaya gelmiştir. Doğum tarihlerini bilmiyoruz. Ancak “Reşahat” kenarına kendilerinin yazdığı; “Hizmet intihâbıyla meşgul Mehmed Zülâlî, otuz dokuz târihinde (1239) Şâm-ı Şerîf’de, mürşîdi’s sakaleyn, Hazret-i Mevlânâ Şeyh Hâlid Zülcenâheyn, hizmetlerinde iken…”diye devam eden notdan 1239/1823-24 yıllarında tarikat erkân ve âdâbını tahsil için Şam’da bulunduğunu öğreniyoruz. Bu yılları en düşük ihtimalle gençlik yılları kabul edersek 15-16 yaşlarında olması gerekir. Buradan hareketle 1807-1808 yıllarında bu âleme teşrif ettiğini söyleyebiliriz. Torunları merhum Bahri Dede Efendi’nin hayatta iken sevdiklerine anlattıklarından; Mehmed Zülâli Efendinin dedesinin isminin Şıh Abdullah olduğunu ve Buhara’da “Sakinler Medresesi” müderrisliğini ifa ettiğini öğreniyoruz. Buhara’dan Anadolu’ya dolayısıyla Eskişehir’e hangi yıllarda göç ettiklerini bilmiyoruz. Fatma Hanımla izdivaç eden Hacı Mehmed Zülâli Efendinin Hatice ve Mustafa isminde iki çocuğu vardır. Hacı Mehmed Zülâli Efendi, tarikat erkân ve âdâbı tahsili için Şam’da Mevlâna Hâlid Hazretlerinin daire-i saadetlerinde bulunmuşlardır. Torunu Bahri Dede bu- nunla ilgili olarak sevdiklerine şöyle anlatmıştır: Dedem Zülâli Efendi, Mevlâna Hâlid Hazretleri yanında fazla kalmayıp Nakşibendi-Hâlidî tariki üzere icazet almış. Böyle kısa sürede icazet alınca, tekkede yıllardır bulunan bazı dervişler şaşırmışlardır. Dervişlerin merakı Mevlâna Hâlid Hazretlerine malûm olunca bir sohbetlerinde ihvanına “Eskişehirli buraya geldiğinde gönül lâmbasının camı, gazı ve fitili hazırdı. Biz sadece onu uyandırdık” buyurmuş. Mehmed Zülâli Efendi, icazet aldıktan sonra Hacca giderek Hac görevini de ifa edip Eskişehir’e dönmüştür. Hacı Kayyumoğlu Molla Mehmed ismiyle 1845 yılında Eskişehir Odunpazarı Orta mahalle 16 numarada ikamet etmekte ve attarlık mesleği ile meşgul olmaktadır. Reşehât’ın ilk kapak altı sayfasına yazılan: “İş bu kitâb-ı müstetâb, Eskişehir’de sâkin Attar el-HâcZülâlî Efendi rahmetullah’ı aleyh rahmeten vâsıa Hazretlerinin Reşahât-ı Şerîfi’dir” notu da bu bilgiyi teyid etmektedir. Malûm olduğu üzere “attar” güzel koku ve şifalı bitkiler satılan yere ve satanlara deniyor. Mehmed Zülâli Efendi hastalara tıbbî bitkilerden ilaç da yapmaktadır. Arşivimizde bulunan hazrete ait bir defterden, onun farmakoloji ilmine de aşina olduğunu görüyoruz. Defterde; hangi hastalığın hangi ilaçlarla tedavi edileceğine ve bu ilaçların nasıl imal edileceğine dair geniş bilgiler bulunmaktadır. Attarlık mesleğinin yanında, onun Eskişehir ve çevresinde tarikat-ı nakşibendiye-i sevdirmeye çalıştığı bilinmektedir. Maddi hastalara maddi ilaçlar, manevi hastalara da manevi ilaçlar sunarak hastaların ve tâliblerin derdine derman olmuştur. Odunpazarı Orta Mescid’in (günümüzde Orta Cami) Zülâli Efendinin Nakşibendi dergâhı olduğunu tahmin ediyoruz. Bu konuda günümüze ulaşan sözlü rivayetlerin yanı sıra Orta Cami minare kitabesini yazan kişi olarak “el-fakîr Zülâli” imzası bu tahminimizi daha da güçlendirmektedir. 19001ü yılların başında dâr-ı bekâya teşrif eden Hacı Mehmed Zülâli Efendinin kabr-i şerifleri Eskişehir Odunpazarı mezarlığındadır.[38]

Eskişehir’e “Reşahat” ve güzel dostlar vesilesiyle zihnî bir yolculuktan sonra tekrar Buhara’ya dönelim. Şah-ı Nakşibent hazretlerini ziyaretimizi mütakiben son Buhara hanı “Emir Alim Han”ın (1881-1944) “Yazlık Sarayı”na gidiyoruz. Rehberlerimiz anlatıyor; Ruslar 1865’de Taşkent ve Hokant’ı alıyor. Üç yıl sonrada Buhara ve Hive Hanlıkları teslim oluyorlar. Rus Çarlığına bağlı olan Buhara Hanlığında Emir Alim Han 1920’de Bolşeviklere karşı savaşıyor ve kaybediyor. Afganistan’a geçiyor ve Kabil’de1944’de ölüyor. Ruslar Buhara’yı işgal ettiğinde 13 vagon altını Rusya’ya götürüyor. Saray’ın avlusu ve avluda tavus kuşları var. Bunlar Hindistan’dan getirilmiş. Saray şimdi müze halinde gelenlerin ziyaretine açılmış. Vaktiniz varsa Osmanlı son dönemi ile Türkistan hanlıkları arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri A. Ahad Andican’ın “Osmanlı’dan Günümüze Türkiye ve Orta Asya” isimli eserinden okuyabiliriz. Çünkü, Türkistan hanlıklarının düşüşü, Millî mücadeleleri ailesi de Türkistanlı olan Ahat Andican tarafından belgelere dayanarak gayet güzel anlatılmış. Bazı araştırmacıların ve Alim Hanın ailesinin, yazarın Buhara Emiri ile ilgili düşüncelerini katılmadığını da okumuştum. Fakat ana hatları ile bakınca eserin Türk Dünyasına çok önemli mesajları bulunmaktadır:

Türkistan cedidizminin doğuşu

Cedidizm hareketi, din eksenli geleneksel eğitimden Batı tipi çağdaş bir eğitim sistemine geçiş çabası olarak XIX. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkmış bir akımdır. Hareketin öncüleri Abdunnasır Kursavi (1775-1813) ve Şehabeddin Mercani (1815-1889) isimli Tatar aydınlarıdır. Orta Asya’nın skolastik eğitim sisteminin yetersizliğini ve bu karmaşık ve zor eğitim sistemin Müslümanların geri kalmasında en büyük etken olduğunu savunan Mercani, Tatar okullarında reform yapma çabası içine girmişti. Rusya ile Orta Asya arasındaki ticarete aracılık eden gelişmiş Tatar burjuvazisi tarafından desteklenen bu anlayış, kısa sürede Volga bölgesinde din derslerinin yanında tarih, coğrafya, matematik gibi derslerin de okutulduğu, halk diliyle eğitim yapan okulların ortaya çıkmasını sağladı. Bu anlayışın Rusya’nın diğer Müslüman bölgelerine de yayılmasını ve cedidizm, yani yenilikçilik adı verilen bir akım haline dönüşmesini ise Bahçesaraylı bir Kırım Türkü olan İsmail Gaspıralı sağladı. Türkiye’de kültür ve eğitim alanlarında büyük bir değişime öncülük eden Genç Osmanlılardan ve Müslüman Birliği savunucusu Cemaleddin Afgani’den etkilenen Gaspıralı, 1883 yılında çıkarmaya başladığı Tercüman gazetesinde, Osmanlı Türkçesi çevresinde bir dil birliğini önerdi ve başta Kırım olmak üzere bütün Müslüman-Türk bölgelerinde “usul-ü cedid” okulları açılmasına öncülük etti. Gaspıralı’nın başlattığı liberal hareketin ulaşmak istediği nokta, eğitim reformu aracılığıyla Müslüman toplumun modernleştirilmesi ve Rusya’daki Müslüman Türklerin bir birlik oluşturmaları şeklinde tanımlanabilir. “Dilde, Fikirde ve İş’te Birlik” sloganının özünde bu vardı. Fakat cedidizm, sadece bir eğitim reformuyla sınırlı kalmayacak, bir süre sonra Orta Asya hanlıklarında reform isteyen aydınları ve daha sonra da Rus hâkimiyetine karşı mücadele edecek olan Müslüman-Türk seçkinleri kapsayan siyasi bir akım haline dönüşecektir. XX. yüzyıla girerken Türkistan coğrafyası üç idari ünite halindeydi. Ruslar XIX. yüzyıl sonlarına kadar işgal ettikleri bölgeleri Türkistan Genel Valiliği haline dönüştürmüşlerdi. Harezm bölgesindeki Hive Hanlığı ile Güney Türkistan’ın bir bölümünü kaplayan Buhara Hanlığı ise Rus himayesinde ayrı idari birimler olarak varlıklarını sürdürmekteydiler. Türkistan coğrafyasındaki modernleşme hareketleri, bu idari farklılıklar nedeniyle, aynı araçları kullanmakla birlikte, değişik çizgilerde gelişmiştir. Türkistan Genel Valiliği bölümünde İsmail Gaspıralı’nın Rusya Müslümanları için arzuladığı hedeflerle örtüşecek yönde bir gelişme vardı. Türkistanlı cedidler, yeni metot okullar ve basın fa- aliyetleri aracılığıyla toplumun modernleşmesini sağlamak amacmdaydılar. Buna karşın Buhara ve Hive hanlıklarında cedidlerin ilk hedefi, hanlık yönetimlerini reformlar yapmaya zorlamak ve onları Osmanlı benzeri meşruti idareler haline dönüştürmekti.[39]

Reformcu bir din adamı olan Münevver Kari’nin 1901’de Taşkent’te ve bir yıl sonra da bir diğer aydın din adamı, Mahmud Hoca Behbudi’nin Semerkant’ta usul-ü cedid okulu açmalarıyla başlayan süreç, kısa sürede bütün Türkistan Genel Valiliğine yayıldı. Ayrıca, yine Münevver Kari önderliğinde, Taşkent’te, dış ülkelere öğrenci göndermek amacıyla “Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi” adı altında bir cemiyet kurulmuştu. 1905 yılında Rus meşrutiyetinin ilanıyla başlayan liberal hava, Türkistanlı cedidlerin bir taraftan siyasi çalışmaları başlatmalarına, bir taraftan da yayın faaliyetlerine girişmelerine imkân sağladı. Münevver Kari basın alanında da öncü oldu. Onun çıkardığı Hurşit isimli gazeteyi, Şöhret, Aziya, Tüccar gibi çok sayıda yayın izleyecek, çoğu kısa ömürlü olan bu gazeteler çar yönetiminin yeniden baskı uygulamaya başladığı 1908 yılma kadar varlıklarını sürdüreceklerdir. Step Genel Valiliğine bağlı Kazak bozkırlarında da benzer bir süreç yaşanmaktaydı. 1899’da Dala Valayati isimli edebi gazeteyle başlayan süreç, 1905’ten sonra daha da genişlemiş, Kazakistan, Üç Cüz, Vatan Dili, Alaş, Aykap ve Abai gibi yayınlar ortaya çıkmıştı.1911 yılında baskıcı Başbakan Stolipin’in öldürülmesi ve yerine daha ilerici Kokovtsev’in getirilmesi, 1912’de yenilenen Duma’da anayasalcı demokratların ve sosyalistlerin güç kazanması, Rusya genelinde liberal bir siyasi ortam doğmasına yol açtı. Bu dönemde Türkistan’daki cedid basınında yeniden bir canlanma göze çarpmaktadır. Türkistan Genel Valiliği bölgesinde, başta Behbudi’nin Ayine ve Semerkant’ı, Ubeydullah Hoca’nın Sedâ-yı Türkistan’ı ve Abidcan Mahmud’un Sedâ-yı Fergana’sı; Step Valiliği bölgesinde ise Ahmet Baytursun’un Kazak’ı ve Kölbay Tüğusov’un Alaş’ı olmak üzere çok sayıda gazete çıkarılacak ve1917 yılma doğru sayı daha da artacaktır. Cedidler bu yayınlarla bir taraftan eğitim, dil, kimlik, din reformu ve Müslümanların geri kalış sebepleri gibi konuları gündeme getirerek halkı eğitmeye ve topluma bir kimlik bilinci kazandırmaya çalışırlarken, bir taraftan da Türkistan halkı ile dış dünya arasında bir pencere rolü oynamaktaydılar.[40]

Bu dönemde cedidlerin sadece basın faaliyetleriyle yetinmeyip kitabevleri kurdukları ve buralarda İstanbul, Hindistan ve İran’dan getirdikleri kitapları ve yayınları halka sundukları görülmektedir. Ayrıca, halkın daha fazla yayım izleyebümesi, gazete ve dergi satın alma imkânı olmayan kesimlerin de yararlanabilmesi amacıyla büyük şehirlerde okuma evleri açmaktaydılar. Bu evlerde İslam dünyasının diğer bölgelerinde yayımlanan ve yayımcıları tarafmdan ücretsiz olarak gönderilen gazete ve dergiler okuyucuların hizmetine sunulmaktaydı. Bu evlerin en tanınmışları 1908’de Semerkant’ta Behbudi’nm açtığı “Kıraathane” ve “Mutâlihane İslamiyye” diğeri de Abdullah Avlani’nin 1912’de Taşkent’te açtığı “Turan Okuma Evi”dir. Bu ev 1917’ye kadar faaliyetini stüdürecektir. Buhara ve Hive hanlıklarında da benzer bir süreç yaşanmaktaydı. Buhara Hanlığı yüzyıllardan beri geleneksel medrese eğitiminin en büyük merkezlerinden birisi olmuştu. Bu nedenle Buhara’nın yeni metot okulları kabul etmesi, Türkistan’ın diğer bölgelerine oranla daha geç bir tarihte, Gaspıralı’nın bölgeyi ikinci ziyaret tarihi olan 1908’den sonra olmuştur. Mirza Abdulvahid yönetiminde açılan ve Farsça eğitim veren ilkokuldan sonra, tutucu ulemanın bütün engellemelerine rağmen yeni okullar açılmaya devam etmiştir. Buharalı cedidlerin bu yıllarda siyasi ve sosyal nitelikte gizli teşkilatlannıalara yöneldikleri görülmektedir. Türkiye’deki Genç Türkler hareketinin başarısından etkilenerek, 1909 yılında bir araya gelen Buharalı aydınlar, “Yaş Buharalılar” adı alımda gizli bir teşküat kurdular.Diğer taraftan cedidler, Buhara medreselerindeki yetersiz ve eski eğitimi aşabilmek için, İstanbul, Kazan, Kırım ve Orenburg gibi bölgelere öğrenci göndermek istiyorlardı. 1909 yılı başlarında, bu faaliyeti desteklemek amacıyla “Şirket-i Buhara-i Şerif’ adı altında bir şirket kuruldu. Aynı yılın haziran ayında kurulan “Cemiyet-i Terbiye-i Etfal” isimli bir gizli oluşum, kısa bir süre içerisinde yurtdışına öğrenci gönderme faaliyetini başlattı.[41]

İstanbul’daki bir grup sürgün “Buhara Tamim-i Maarif Cemiyeti”ni kurdu. Grubun amacı Buhara’dan Türkiye’ye öğrenci getirilmesini sağlamaktı. Ayrıca cahilliğe karşı mücadele edilerek halk arasında eğitimi yaygınlaştırmak amaçlanmaktaydı. Buhara’daki “Terbiye-i Et-fal” ile İstanbul’daki “Buhara Tamim-i Maarif Cemiyeti’nin işbirliğiyle iki yıl içerisinde İstanbul’a 30 öğrenci gönderildi. Ortak üyeleri olan her iki cemiyetin sözcülüğünü ve ideolojik liderliğini o sıralarda İstanbul’da bulunan Şair Abdurrauf Fıtrat yapmaktaydı. 1910 yılında Buhara’da çok büyük bir Sünni-Şii çatışması meydana geldi. Olaylar, emirin talebi üzerine Buhara’ya gelen Rus birlikleri tarafından bastırıldı. Yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlanan olayların suçunu reform yanlılarına yükleyen Emir, cedidler arasında geniş bir tasfiye gerçekleştirdi. Cedidlerin çoğu Taşkent, Semerkant gibi Türkistan Genel Valiliği sınırlarındaki şehirlere kaçmak zorunda kaldılar. 1911’de emirin ölmesi ve yerine geçen oğlu Alim Hanın başlangıçtaki reform yanlısı yaklaşımı cedidlerin bir kısmının Buhara’ya geri dönmesini sağladı. 1912 yılma gelindiğinde Buhara’da 52 adet “usul-ü cedid” okulu açılmış durumdaydı. Sonraki iki yıl içerisinde bu rakam 104’e ulaşacaktır. Buharalı cedidler, yayın faaliyetlerine ancak 1912’lerde başlayabilmişlerdir. Yeni emirin tahta çıkmasıyla birlikte başlayan ılımlı siyasi ortamdan yararlanmak isteyen cedidler, kendilerine yakın olan Mirza Muhiddin’in yardımıyla, Rus siyasi temsilcisi A.S. Somov’u ikna ederek, temsilciliğin bulunduğu Kagan’da Buharayı Şerif gazetesini çıkarmaya başladılar. Bu gazeteyi çıkaran grubun önderlerinden Gıyas Mahdum Hasan, 1905 yılından itibaren İstanbul Darülfünunu’nda eğitim gördükten sonra 1911’de Buhara’ya dönen bir cedid idi. Gazete, Buhara Hanhğı’nın resmi dilinde, yani Farsça yayımlanmaktaydı. Aynı yılın haziran ayında, yine eğitimini İstanbul’da yapmış Mirza Siracı Hakimin yönetiminde, Özbek Türkçesiyle Turan isimli bir gazete çıkarılmaya başlandı. Somov, her iki gazeteye de, sansür uygulamak şartıyla izin vermişti. Eğitim reformu, siyasi ve sosyal reform gibi konularda yazılan yazıların Emir tarafından toleransla karşılanması mümkün değildi. Bu nedenle bu gazetelerin ömrü fazla olmayacak ve ertesi yılın ocak ayında Somov’un emriyle kapatılacaklardır. 1914 yılında ise Buhara’nın kadimcileri, cedidler üzerinde bir zafer kazanacak, Emir Alim Han’a baskı yaparak bütün “usul-ü cedid” okullarının kapatılmasını sağlayacaklardır. Bu gelişme, cedid okullarının yeraltına inmesine ve eğitimin evlerde gizli olarak yapılmasına yol açacaktır.[42]

Hive Hanlığı, yönetim açısından daha şanslıydı. Buhara emirine göre daha liberal bir yapıya sahip olan Muhammed Rahim Bahadır Han’ın, 1904 yılında yayımladığı bir fermanla “usul-ü cedid” okullarının açılmasına izin vermesiyle birlikte, Hüseyin Kuşayoğlu isimli bir Osmanlı Türkü’nün de ders verdiği Ürgenç usul-ü cedid okulu açılmıştı. Emirin 1910’da ölümünden sonra iktidara gelen oğlu İsfendiyar Han döneminde okullarla ilgili liberal politika devam ettirildiyse de, hanlık ile Türkmen boyları arasında çıkan çatışmalar nedeniyle siyasi baskı arttı. Bu durum reform yanlısı Hiveli cedidlerin Genç Hiveliler adı altında bir araya gelmelerine ve hanlık yönetimine karşı mücadeleye başlamalarına sebep olacaktır. Türkistan cedidizmi, büyük ölçüde, Tatar Türkleri arasında XIX. yüzyılın ikinci yansından itibaren başlayan yenilikçilik hareketlerinden etkilenmiştir. İsmail Gaspıralı’nın Tercüman’ı ve bölgedeki Tatar Diasporası bu alanda çok önemli bir aracılık rolü yüklenmişlerdir. Tercüman, daha çıktığı yıllardan itibaren, Türkistanlı seçkinler tarafından yakından izlenmekteydi. Gazetenin 1885’lerdeki bin abonesinin en az iki yüzünün Türkistan Türklerinden oluştuğu bilinmektedir. Gaspıralı’nın fikirleri Türkistanlı cedidlerin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Daha sonraki yıllarda Şöhret ve Turan gibi gazeteleri çıkaracak olan Abdullah Avlani’nin “Tercüman okumaya başladım, dünyadan haberim oldu” sözleri bu etkiyi çok iyi özetlemektedir. Başta Behbudi olmak üzere birçok cedid, Gaspıralı’yla tanıştıktan sonra cedidizm alanında çalışmaya başlamışlardır.[43]

Türkistan’daki Tatar Diasporası ise, Kazan ve Kırım coğrafyasındaki gelişmeleri izleyerek, Türkistanlıların “usul-ü cedid” okulları açmalarından çok önce, kendi çocukları için bu nitelikte okullar kurmuşlar ve böylece Türkistanlı aydınlara örnek olmuşlardı. Daha sonraki yıllarda Tatar aydınları bir taraftan Türkistan Genel Valiliği sınırlarında ve Step Vilayeti’nde açılan okullarda öğretmen olarak faaliyet göstermişler, bir taraftan da Türkistan’daki yayın faaliyetlerine katkı sağlamışlardır.Tatar aydınlarının Türkistan coğrafyasındaki çalışmaları o kadar etkili olmuştur ki, Tatarların Osmanlı Türkiyesi için aracılık yaptıkları ve Türkistan coğrafyasında Panislamizm ve Pantürkizm akımlarının gelişmesine zemin hazırladıkları iddiasıyla, Rus yönetimi, 1911 yılı haziranında çıkardığı bir yasayla, öğretmenlerin okuldaki öğrencilerle aynı etnik gruptan olmaları zorunluluğunu getirmiş, böylece Tatar öğretmenlerin Türkistan’da görev yapmalarını engellemiştir. Bu kararın alınmasından sonra Tatar Diasporasının Türkistan’daki etkinliği gid