Muharrem GÜNAY: OSMANLI DEVLETİ’NİN RESMÎ İDEOLOJİSİ

OSMANLI DEVLETİ’NİN RESMÎ İDEOLOJİSİ- NİZÂM-I ÂLEM VE İ’LÂY-I KELİMETULLAH ÜLKÜSÜ
Tarihçi Naîmâ’nın anlayışına göre, Osmanlı Devleti ümmet birliği şuuruna sahiptir. Bu devlette Türk, Arap, Çerkes, Laz, Arnavut, Boşnak vs. milletler yok, Osmanlı vardır. Hâkim millet Türkler olmasına rağmen akla ilk gelen şey İslâm ümmeti ve Osmanlı Devleti’dir. (Coşkun, A. 2004.s.60)Osmanlı İmparatorluğu’nda kimlik tartışmalarına esas teşkil eden üç temel kimlik kategorisi vardır: Osmanlılık, Müslümanlık ve Türklük. Bu üç kimlik de aynı anda anayasal düzeyde karşılık bulmuştur. 1876 Kanun-i Esasîsi’nin 8. maddesine göre din ve mezhep farklarına bakılmaksızın Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan herkes Osmanlıdır. Bununla birlikte devletin resmî dininin din-i İslâm ve resmî dilinin de Türkçe olduğu 11. ve 18. maddelerde belirtilmiştir (Kili & Gözübüyük, 1985: 32-33)
Osmanlı devleti ümmet birliğine dayanmakla beraber devletin asıl unsurunu milleti hâkime olarak Türkler oluşturuyordu. Osmanlı pâdişahları her zaman Türk olduklarının bilincinde olup Oğuz Han soyuna mensup olmakla iftihar ederlerdi. Devlette Müslümanlardan başka gayrı Müslim tebaa da vardı. Gayrı Müslimler devlete vergi verir, dini inançlarını ve ibadetlerini özgürce yaşar, savaş zamanlarında Müslüman tebaa gibi orduda yer alırlardı.
Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı ve daha başka Türk hanedanları hep Oğuz Han ve Afrasiyab’a mensup bulunmakla iftihar ediyor veya bu nisbet olamadığı takdirde meşrûiyetini kabul ettirmek zorlaşıyordu. Nitekim büyük bir fâtih olmasına rağmen, Aksak Timur bir türlü han veya sultan unvanını alamamış ve emir olarak kalmıştı. Bu sebeple Müslüman Türkler Âl-î Resûl (Peygamber sülalesi’n) den sonra Âl-î Selçuk ve Âl-Î Osman’ı hem Oğuz Han soyuna mensup bulunmakla ve hem de İslamiyet’e ve Türklüğe büyük hizmetler yaparak şan ve şeref kazandırmakla mukaddes saymışlardır. Böylece devlet gibi hukuk ve otoritesi münâkaşa edilemeyen bu hanedanlar, zayıf zamanlarda bile, kolaylıkla ulaşılamayacak yüksek bir mevkiin temsilcisi bulunmakla devletin kudsiyetine, bekasına ve nizamına âmil oluyorlardı. Hâlbuki Çin’de olduğu gibi Bizans’ta da gasıp (iktidarı zorla ele geçiren) kumandanlar yeni sülaleler kurabiliyorlardı (Turan, O,1969,1:120,121).
Devlet-i Aliyye, Osmanlı tarihçilerinin müşterek tavsiflerine göre daima yaşaması gereken bir devlettir. (Devleti ebedmüdet) Naîmâ gibi Subhî de bu devleti, “dâimü’l-karar”, (Subhî Tarihi (Mesut Aydıner neşri), s.7), ebediyyü’d-devâm” (Subhî Tarihi (Mesut Aydıner neşri), 12.) , “dâimü’l-kıyâm” (Subhî Tarihi (Mesut Aydıner neşri), 14) ve “ebediyyü’n-nizâm” (Subhî Tarihi (Mesut Aydıner neşri), s. 44) olarak vasıflandırır. Bu düşünce devletin son dönemlerine kadar hep var olagelmiştir. Fakat zamanla devletin temel ilkelerinin uygulanmasında görülen gevşeklik ve zamanın gereklerine göre yeni tedbirler almada gösterilen zaaflar sebebiyle gerileme ve çöküş başlayınca bu hâlden çıkış için çareler aranmaya başlanmıştır. Rusya üzerine tekrar cihad ve gaza için Sadrazam Yusuf Paşa’ya hitaben sâdır olan 16 Rebîülâhir 1224 (31 Mayıs 1809) tarihli fermanında da Osmanlı ülkesi için “Memâlîk-i İslâmiyye” ve Osmanlı Devleti için de “Devlet-i İslâmiyye” tabirleri kullanılmıştır (Câbî, 2003, s. 453-454; Özsaray, M. 2018. s. 39).
“Çünkü Osmanlı sultanları “hâdimü’lharemeyni’ş-şerifeyn”, “padişâh-ı İslâm” , “sultânü’l-mücâhidîn”,”veliyyü’l-emr-i İslâmiyân” gibi İslâmî unvanlarla, vasıflanırken ordusu da “asâkir-i İslâm”, “guzât-ı muvahhidîn” olarak isimlendirilmekteydi.” (Özsaray, M. 2018, s.51)
Osmanlı Devleti Çelebi Mahmed zamanına kadar (1413-1421) aşiret devleti yapısını korumuştur. Osmanlı devletindeki yapısal ve asıl ideolojik değişim II. Mehmed’in İstanbul’u fethiyle birlikte gerçekleşmiştir. Prof. Dr. A.Yaşar Ocak’ın ifadesiyle: “Çünkü bu tarihten sonra, artık bir aşiret beyliği hüviyetini ve yapısını çoktan terk ederek imparatorluk statüsü ne geçmiş Osmanlı Devleti’nde geniş çaplı ve köklü bir yapısal değişim zorunlu hale gelmiş, bu sebeple yönetim mekanizması ve kurumlarında en tepeden tabana kadar bir merkezileşme süreci başlamıştır. Bu köklü değişim ise ancak, “Nizam- ı Âlem” ’i sağlamaya talip bir imparatorluk ideolojisi üzerine oturacaktı. İşte kanaatimizce Fatih Sultan Mehmed, Osmanlı tarihinde İstanbul’un fatihi olmaktan ziyade esas olarak bu büyük ideolojik ve yapısal değişimin mimarı olarak değerlendirilmelidir. Halil İnalcık’ın çok yerinde tespitiyle, o, bu yüzdendir ki Osmanlı İmparatorluğu’nun ve onun “padişah” tipinin gerçek yaratıcısıdır. O, İstanbul fethinin kazandırdığı güç ve prestijle, aynı zamanda Doğu Roma’nın varisi ve Ortodoks Doğu Hıristiyanlığı’nın yeni hamisi sıfatıyla şahsında hem Orta Asya Türk, hem Orta Doğu İslam öncesi ve hem de islâmi dönem hükümdarlık ve devlet anlayışlarının sentezini gerçekleştirmiştir.
Fatih’in gerçekleştirdiği bu din-devlet özdeşleşmesinin teorik çerçevesini, Tarih-i Ebu’l-Feth adıyla bilinen eserinde bir dereceye kadar Tursun Beğ bize sunuyor. Buradaki “Güfter der zikr-i ihtiyac-ı halk be-vücud-ı şerif-i padişah-ı zıllullah” (Halkın ihtiyacı ve Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan padişahın zikri) başlıklı kısım dikkatle incelenmelidir. Burada görüldüğü üzere Osmanlı padişahı artık “Sultan-ı zıllullahfi’l-arz” ‘ dır ve “Hak Teala mübarek lakabın semadan inzal etmiştir (indirmiştir)”. (Tursun Beg, Tarih-i Ebu’l-Feth, nşr. Mertol Tulum, İstanbul 1977, ss.10-15.’ten nakil: Ocak, F.Y. 1990,”Xv-Xvı. Yuzyıllarda Osmanlı Resmî Dinî İdeolojisi Ve Buna Muhalefet Problemi”)
Aslında Osmanlılar, bu anlayışın yabancısı değildiler. Osmanlı dönemindeki “din-devlet özdeşleşmesi, İslam öncesindeki “töre-devlet” özdeşleşmesinin devamından ibarettir. İslam öncesindeki Türk hakanları da Yüce Tanrı’nın kut vermesi ile hakanlık makamına oturmak ve Allah’ın adına Türk töresi ile cihana nizam vermek ve cihanı idare etmek inancına sahiptiler. Eski Türklerde töre hükümleri herkesin uymakla yükümlü olduğu yazılmamış normlar, hukuk kuralları idi. Töreye yol ve yordam da denirdi. “Töre konuşunca hakan susar” atasözü, Türkün sosyal hayatındaki törenin önemini açıklamak açısından önemli bir atasözüdür. Hatta töre devletten de önemliydi. İl yıkılsa töre kalırdı, çünkü töreye bağlılık sayesinde il yeniden kurulabilirdi.
“İslam Dünyasındaki Din (İslam) ve Devlet (Saltanat) özdeşleşmesi Hz. Peygamberimizle birlikte başlamış ve devam etmiştir. Ocak’ın deyişiyle, “Ancak o devirlerde bunun bir özdeşlik olmaktan çok, bir din-devlet ikizliği olarak değerlendirilmesi daha doğru gibi görünmektedir. Nitekim XI. yüzyılda el-Maverdi”nin ünlü el-Ahkama’s-Sultaniyye adlı eserinde bu nokta, “ed-Din ve’d-Devle tev’emân lâ yefterikan”, yani “Din ve devlet ikizdir, birbirinden ayrılamazlar” şeklinde formule edilmektedir… İşte Türkler 900’lü yıllarda yer yer ve farklı şartlar altında İslam’a girmeye başladıkları zaman, Endülüs’ten Doğu Türkistan’a kadar bütan İslam dünyasında mevcut bu din-devlet, İslam-saltanat ikizliğini hazır buldular. Türk tarihinde ilk defa X. yüzyılda Karahanlılar devrinde İslam resmi devlet dini, dolayısıyla ideolojisi haline geldi. XI. yüzyılda kaleme alınmış bulunan Tezkire-i Satuk Buğra Han adıyla O ünlü menkabevi eser, bu vakıayı gösteren en önemli tarihi belgedir. Aynı yüzyılda Büyük Selçuklular ve malum tarihi şartların sevkiyle İslam’ı, geldikleri Maveraünnehir bölgesinde kuvvetle hâkim bulunan Sünnilik şekliyle kabul ettiler ve onu kurdukları devletin ideolojisi yaparak Şii Büveyhioğulları’nın Abbasi’ hilafetinin üstündeki hâkimiyetine son verdiler. Ayrıca bilindiği üzere, kurdukları medreselerle, Sünniliğin en büyük hasmı Batıniliğe karşı bilimsel cihad ilan ettiler… İşte İslami dönem Türk tarihinde bu olay önemli bir dönüm noktası oldu. Çünkü artık bu tarihlerden itibaren, bir ikisi hariç, Osmanlılara kadar Türk devletleri Sünnî İslâmı resmi devlet ideolojisi olarak kuvvetle benimsediler ve her türlü muhalif akımlara karşı savunmayı tarihi bir misyon telakki ettiler. (Ocak, F.Y. 1990,”Xv-Xvı. Yuzyıllarda Osmanlı Resmî Dinî İdeolojisi Ve Buna Muhalefet Problemi).
“Bu ideloji ikinci büyük gelişim ve değişim aşamasını XVI. yüzyılın ilk çeyreği içinde, Mısır’ın zaptıyla birlikte hilafet’inOsmanlılar’a geçişiyle yaşadı? Hilafetin Osmanlı din-devlet özdeşliğine iltihakı, artık olgunluk çağına yaklaşmış imparatorluğun hüviyetine yeni bir anlam kazandırdı. Osmanlı İmparatorluğu artık bütün İslam dünyasının “en büyük devleti” sıfatıyla savunucusu ve Osmanlı halife-i sultan’ı, “zıllullahfi’l-arz” (yeryüzünde Allah’ın gölgesi) olarak bütün Müslümanların tabii matbuu ve hamisidir. Bu nokta Osmanlı resmi ideolojisinin kendi gelişim süreci içinde ulaştığı en yüksek noktadır. Artık o kendisini bütan İslam âleminden sorumlu görmektedir; bunun için de hedefi nizâm-ı âlem’dir. Nizam-ı âlem idealinin ana niteliği ise, mükemmelliğine inanılan bu nizamın “olabildiğince bozulmadan korunması”, bir başka ifadeyle değişmezliktir. Çünkü varılan bu en mükemmel nokta, aynı zamanda ister istemez bir de kutsallık kazanmıştır. Bu yüzdendir ki bu nizamın ihlali, hem “mükemmel”in hem de “kutsal”ın ihlali olacaktır.” (Ocak, F.Y. 1990,”Xv-Xvı. Yuzyıllarda Osmanlı Resmî Dinî İdeolojisi Ve Buna Muhalefet Problemi”)
Türkçe sözlüklerde cihan ve âlem sözcükleri dünya, evren, kâinat anlamlarında, i’lâ yüceltmek, nizam ise, düzen anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da 73 defa “âlemîn” seklinde çogul olarak geçen kelimenin tekili “âlem”dir. Âlem kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de Allah dışındaki varlıklar için kullanılmıştır. İnsanlar bir âlem, hayvanlar bir başka âlemdir… Âlemlerin rabbi “Rabbülâlemîn” ise Allah’tır. Âlem sözcüğü kültür ve medeniyet bakımından bir birine yakın olan insan toplulukları için de kullanılmıştır. İslâm âlemi, Hıristiyan âlemi, Türk âlemi gibi.
Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi adlı eserin yazarı Osman Turan da nizam kelimesini düzen, âlem kelimesini de “evren, dünya ve dünya üzerinde yaşayan insanlar” manasında kullanmış ve kitabın kapağına eserinin adı olan “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” nin altına parentez içinde ”Türk Dünya Nizâmının Millî İslamî ve İnsânî Esasları” notunu düşmüştür. Demek ki “ Nizâm-I Âlem” Türk Dünya Nizamı’nın adıdır.
“Nizam-ı âlem” ise içinde örtük olarak “cihana düzen vermek”, “dünya düzeni kurmak”, “Osmanlı sulhu tesis etmek” gibi anlamları barındırmakla birlikte kavramın günümüzde tanımlanmasında bir çeşitlilik görüldüğü de açıktır. Osman Turan bu kavramı Türk cihan mefkûresinin temel taşlarından birisi olarak görmekte ve “devletin birliği ve dirliğinin” teminatı anlamında kullanmaktadır (Turan 2000). Öz (1999: 29-30) ise kavramın “dünya düzeni” anlamına gelmesine rağmen Osmanlılar tarafından daha çok “kendi ülkelerindeki kamu düzenine” denk geldiğini söylemektedir. Ancak burada yine Osmanlılar tarafından kullanılan “nizam-i memleket” (Black 2011: 206) kavramı dikkati çekmekte ve tam da Öz’ün dediği “ülkenin düzeni” ifadesine denk gelmektedir. Bu iki kavramın eşanlamlı kullanıldığı düşünülse de Nizam-ı Âlemin çok daha cihanşümul hevesleri aşikâr kıldığı açıkça görülmektedir. Öz, Nizam-ı Âlem” kavramının yanında bir de Kanun-i Kadim’den söz etmektedir. Bu kavram şu açıdan önemlidir ki başlangıcı “eskiye, kadim zamanlara” dayanmaktadır. Bu “eskinin” ne kadar geriye gittiği ise belli değildir. “Kadim odur ki ne zaman başladığını kimse hatırlamaz” (Öz 1999: 31). Bu durum “töre” ve “ülkünün” milletin ruhunda tarihi bir akış gösterdiğinin bir resmi olsa gerektir ( Öz 1999, s.37-38).
Görülüyor ki âlemin dirliği ve birliği ancak “Allahın adını yüceltmek” iddiası ile manevi bir kimlik ve meşruiyet kazanacaktır. Bu ülkü Osmanlıların fetih siyasetine yön verdiği gibi “cihat ve gazaların” da istikametini belirlemiştir. Ancak kabul etmek gerekir ki hem Nizam-ı Âlem hem de “Î′lây-ı Kelimetullah kavramları “fütuhat döneminin” güçlü ve iştiyaklı dilini yansıtırlar. Kabaran denizler gibi bir gün geri çekilmeleri mukadderat olan her büyük devletin büyüme, duraklama ve gerileme dönemlerinde dilleri farklılaşır, Osmanlıda da böyle olmuştur. Nitekim “Nizam-ı Âlem” ifadesindeki Nizam kelimesi ile aynı kökten gelen “Tanzimat” birbirinden çok farklı iki dönemi, iki stratejiyi, iki ruh halini temsil ederler. Birisi “fütuhat” dilidir diğeri “inhitat”.
Nitekim bu farklılaşan dil, daha önce yönü Batıya doğru olan Kızılelma kavramını da etkileyecek ve Doğuya doğru bir bakışın Türk aydınının millî ülkülerini belirleyeceği bir döneme gelinecektir. Osmanlı’nın sonlarından Cumhuriyetin kuruluşuna uzanan bu dönemde Türklük Ülküsü “Batı’dan haz etmeyen ama Onun bilimi karşısında çaresiz bir boyun eğişi de mukadderat gören bir ruh hâlinin yansıması olarak tezahür eder. “Ehli salip”, “tek dişi kalmış canavardır” amenna, lakin eğitim ve ilim düzeyi, ekonomik gelişmişliği ile medeniyet gölgesini mülk-i İslam’ın üzerine bir yenilgi ve utanç aynası olarak düşürür. Batı karşısında yeniden dirilişin çaresi Doğudadır ve Kızılelmacılar artık Doğuya bakmaktadır. Yalnız bu “geri çekiliş”, yeni bir atılım için gerekli olan zaman ve mesafeyi kazanmak içindir. Saltanatlar, memleketler, topraklar, mezarlar ve canlar terk edilir ama ülküler asla! (Coşkun,2014, s.39-40)
İ‘lâ ifadesi sözlükte, yüceltmek ve yükseltmek gibi anlamlara gelir. “Kelimetullâh” terkibi ise “Allâh’ın kelimesi” demektir. Bir dâvâ olarak bu ifade, Allah Te‘âlâ’nın adını, tevhid akîdesini ve ilâhî ahkâmı yüceltip hâkim kılmak şeklinde tanımlanır. Allah (C.C.) yolunda bu niyetle gerçekleştirilen gayret ve faaliyetlerin tamamı bu dâvânın kapsamına girer.
Türk Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi’nde İ’lâ-yikelimetullah şöyle açıklanmıştır:
“Sözlükte “yükseltmek, yüceltmek” anlamındaki i‘lâ masdarıyla “Allah’ın sözü” mânasındaki kelimetullāhtan oluşan bu terkipte yer alan kelimetullahın, tevhid inancının esasını teşkil eden “lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka tanrı yoktur) sözünü ve daha genel olarak Allah’ın insanlığa gönderdiği son dini ifade ettiği kabul edilmektedir. Bu durumda i‘lâ-yi kelimetullah tabiri, Allah’ın dininin ve tevhid inancının yüceltilip yaygınlaştırılması yolunda gösterilen gayret ve faaliyetleri kapsamakta, cihad ve savaş kelimeleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça zikredilen “fî-sebîlillâh” (Allah yolunda) kavramıyla yakından ilgili bulunmaktadır. Müslümanları düşmanlara karşı Allah yolunda savaşa teşvik eden bir âyette Allah’ın, Peygamber’ine yardım ederek kâfirlerin kelimesini (küfür, şirk) alçalttığı, Allah’ın kelimesini de (tevhid) yücelttiği ifade edilir (et-Tevbe 9/40). Bazı insanların ganimet, bazılarının şöhret, bazılarının gösteriş için savaştığı, hangisinin Allah yolunda olduğu Resûl-i Ekrem’e sorulunca yalnız Allah’ın kelimesinin yüceltilmesi için savaşanın Allah yolunda olduğunu belirtmiştir… (Buhârî, “Cihâd”, 15; “Tevḥîd”, 28; Müslim, “İmâre”, 149-151) (Türk Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, İ‘lâ-yiKelimetullah Maddesi.)
Ayrıca yüce kitabımızda evlerinde oturanlarla Allah yolunda cihada çıkan ve Allah’ın adı Yücelsin diye yani “İ’lâyıkelimetullah” için mucadele edenlerin bir olmadığına dikkat çekilerek şöye buyrulur:
“Mü’minlerden özürsüz olarak (izin alarak cihada çıkmayıp evlerinde) oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda (İlâyı kelimetullah için Allah adı yücelsin diye) savaşanlar bir değildir. Allah mallarıyla ve canlarıyla savaşanları, derece bakımından oturan (savaştan geri kalan)lardan (kat kat) üstün kıldı. Bununla birlikte Allah, her birine de (sâlih kullar olmaları dolayısıyla) en güzel (şey olan cennet)i vaadetmiştir. Allah savaşanları, oturan (savaşmayan)lardan büyük bir mükâfat ile üstün kıldı. (Onlara) kendi katından hem dereceler, hem de bağışlanma ve rahmet vardır. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir” (Nisa 4/ 95-96).
Prof. Dr. Recai Coşkun Hoca Düşünce Dünyasında Türkiz adlı dergideki yazısında i’lâyı kelimetullah konusunda şöyle diyor:
“Kızılelma’dan söz edildiğinde, hele de zaman Osmanlı Devleti fütuhatına denk düşüyorsa “Nizam-ı âlem” ve “Î′lây-ı kelimetullah” akla ilk gelen kavramlardır. Bunlar Osmanlı Döneminde Türklük ideallerine İslami lezzet katılmasıyla ortaya çıkmıştır. Lakin burada dikkat çeken bir husus vardır. Hem “Nizam-ı Âlem” hem de “Î′lây-ı Kelimetullah” özlerinde birer İslami mefhum olmakla birlikte bunlar İslam dünyasında sadece Türklüğün zihniyet ve ülkü dünyasında karşılık bulmuşlardır. İlahi sır.”
Bu iki kavram memalik-i İslam’da niçin sadece Türkler tarafından sahiplenilmiştir? Bu tespitten şöyle bir çıkarsama yapmak mümkündür: Kızılelma Ülküsü, Türklerin millî ruhlarında gömük olarak yaşar ve tarihin akışı içerisinde kendisine yeni bir biçim bulur. Öz değil ama zaman ve şartlarda başkalaşmalar bu biçimin yenilenmesine vesile olur. Belki tam tersinden de okunabilir bu durum. Dünyaya hükmetme Ülküsü, aslında Türklerin İslamlığının teminatıydı. Bir koza gibi Türk millî ülkülerini içerisinde besledi ve son dine hazır bir hale getirdi. Türkler Araplarla ilk karşılaştıklarında ortaya çok hoş hikâyeler çıkmadı, lakin İslamlıkla karşılaştıklarında kendi değer sisteminin cismanileştiği bir dinle buluşmuşçasına bu bayrak altına geçtiler. Böylece tarihi koşuları da esas manasını bulmuş oldu. (Coşkun, Düşünce Dünyasında Türkiz Siyaset Ve Kültür Dergisi. S.36, Yıl:5 / Sayı: 25 / Ocak – Şubat 2014)
Kızılelma’yı Klasik Türk Şiirinde İslâmiyet’teki fetih anlayışıyla Türklerin cihan hâkimiyeti idealinin birleştiği bir kavram olarak okuyabiliriz. Âşık Çelebi Kızılelma ile İslam’ı bir beytinde şöyle bir araya getirmektedir:
Dikilsünṣancaḳ-ı İslâm sîb-i Müslimîyensün
Ṣalupeyvâyıehl-i nâra ‘azm it Ḳızılelma’ya (Hançerlioğlu 1988: 113)
Beyitte İslâm sancağı bir ağaç gibi tasavvur edilmiş ve “sîb-i Müslimî” yenmesi için onun dikilmesinden bahsedilmiştir. Yine burada dehşet ve korku salmak anlamına geldiğini düşündüğümüz “eyvâ salmak” ile Kızılelma, beyitte bir tenasüp (uyuşma) oluşturur (Şen, 2017, Klasik Türk Şiirinde Kızılelma, 206).”
Demek ki Türk’ün Kızılelması Cenâbı Allah’ın Türk’e gösterdiği yer ve hedefler peşinde koşmak ve Allah’ın adını i’lâ etmek yani yüceltmek, âleme nizam vermekti. Bu bakımdan İ’lâyıkelimetullah ve Nizâm- âlem ülküsü Türk milletinin hem millî hem İslâmî hem de insâni ülküsü olmuştur.
Nizâm-ı âlem ise İslam öncesindeki Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi’nin İslâmi dönemdeki adıdır. Eski Türk Cihan Hâkimiyeti ülküsünün hedefinde dünyaya Türk Töresi ile nizam vermek ve dünya barışını tesis etmek düşüncesi varken; İslami dönemlerle birlikte Nizâmı Âlem adını alan bu ülkünün hedefi Allah’ın silm/barış ve şefkat dini olan İslamiyet’le dünyaya nizam vermektir.
“Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” adlı eserin değerli yazarı cennet mekân Prof Dr. Osman TURAN Hoca Allah (C.C.) O’ndan razı olsun, iki ciltlik şâheser niteliğindeki kitabına yukarıdaki adı verirken kitabın adının altına “Türk Dünya Nizamının Millî İslâmi ve İnsânî Esasları” notunu düşmüştür. Demekki “Nizâm-ın âlem” Türk dünya düzeninin adıdır. Merhum Turan, kitabın ikinci cildinde “Nizâm-ı âlem” davamız hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. Şimdi sözü O’na verelim:
“Türk ve İslâm Tarihi’nin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir. Onlar millî ve İslâmî mefkûrelerin dâhiyane terkîbi, siyasi istikrar ve içtimâi adâletleri sayesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında beşer tarihinde “Nizâm-ı âlem” dâvâsının en kudretli temsilcileri olmuşlardı. Osmanlı hânedânı dünyada hiçbir aileye nasîb olmayan büyük ve dâhi pâdişahları birbiri ardından yetiştirmekle bu devlete yalnız en yüksek hayatiyeti bahşetmedi; onu millî, islâmî ve insânî idealler üzerinde ve milletin kalbini kazanarak cihân hâkimiyeti mefkûresinin de en sağlam bir teşkilatı haline getirdi. İslâm dininin beşeriyeti saâdete, adâlete ve insanlığa eriştirmek için ilân ettiği yüksek esaslar ve dünya nizâmı mefkûresi de en ileri derecede Osmanlı devrinde gerçekleşmiştir. İslâm adâletine ve müsâvilik (eşitlik) fikrine aykırı hareket eden Emevi devleti aşırı Arap milliyetçiliğinin kurbanı olarak kısa zamanda tarihe karışınca yerine geçen Abbâsi halîfeliği İslâm dünyasını bu hastalıktan kurtardı ve Müslüman kavimler arasındaki huzursuzluğu ahenge çevirdi. Bununla beraber kavmî asabiyete (ırkçılığa) son veren Abbâsi halîfeliği mezhepler ve sınıflar arası uçurumları ve mücadeleleri yatıştırmaya muvaffak (başarılı) olamadı. İçtimâî adâletsizlik hüküm sürdü. Nihâyet siyasî oterite ve birliği de muhafaza edemeyerek İslâm medeniyetinin iç ve dış buhranlarla sarsılması, İslâm dünyasının tehlikelerle karşılaşması mukadder oldu. İslâm dünyasına tâze bir rûh ve kan, medeniyetine de yeni hamleler bahşeden Selçuklular da aynı içtimai ve dinî huzursuzluklar, Bâtînî nifakları ve hususiyle kendi feodal bünyesinin sebep olduğu siyasî parçalanmalar dolayısıyla, uzun müddet, imparatorluk nizâmını muhafaza edemedi. Abbâsi devrinde mevcut içtimâi hastalıklar, dinî mücadeleler, müfrit (aşırı) Şiî ve komünist hareketleri Selçuklu imparatorluğunu da aynı illetlerle (hastalıklarla) karşılaştırmıştı. Böylece Selçuklu imparatorluğunu parçalanmış bir durumda bulan Haçlılar, büyük kayıplara rağmen, Anadolu’yu aşmış ve Selçuklu hudutları içerisinde yerleşerek bir takım küçük kırallık ve kontluklar kurabilmişlerdi. Akdeniz havzasında cihân hâkimiyeti ve nizâmı kurmuş olan Roma imparatorluğu da barbarların tecavüzlerinden emin bulunmuyor; hâkim ve yüksek Romalı, tâbi ve aşağı yabancı kavimler, efendi ve esir sınıflar arası huzursuzluklar, manevî kargaşalık ve materyalist hayat Roma âlemini sarsıyordu. Onun devamı olan Şarkî-Roma (Doğu Roma) veya Bizans imparatorluğu da, bilhassa yunanlılaştıktan sonra, yabancı kavim, din ve mezhep mensuplarına zulüm yapmakla, büyük toprak aristokratları ve sefil halk kitleleri yaratmakla malûl idi. Roma’nın materyalizmi ve mânevî kargaşalığına karşı çıkan Hıristiyanlık ta, İslâmiyet gibi, yeni bir dünya nizâmı ve cihan hâkimiyeti mefkûresi getiriyor; fakat hiçbir din ve mezhebe hürriyet hakkı tanımıyor; ilmi ve hayatı inkâr ederek Haçlı seferlerini bu gaye ile yapıyordu.
Osmanlı imparatorluğu bütün bu illetlerden uzak kalarak kavimler, dinler ve mezhepler-arası sağlam bir ahenk, halk kitleleri arasında içtimâî (sosyal) adâlet kurmakla milliyetler arasında hiçbir fark ve tezada (zıtlığa-çatışmaya) müsaade etmemekle dünya tarihinde milletler arası en kudretli ve cihânşümul bir siyasî câmiayı teşkil ediyordu. Osmanlı devleti ve padişahlarının dâvâları da, kendi tâbirleri ile Nizâm-ı âlem üzerinde toplanıyor; imparatorluğun vücûdu hikmeti ve cihadı da bu millî, İslâmi ve insânî esaslara bağlı bulunan cihân hâkimiyeti mefkûresine dayanıyordu. Bu mefkûre cidden Türk, İslâm ve dünya tarihinin en yüce derecesini bulmuş ve müstesna bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyasi varlık, eski ve yeni imparatorluklardan farklı olarak, ne dışta istilâ tehditlerine ne de içeride ırk, din, mezhep mensupları ve sınıfların huzursuzluk endişelerine marûz bulunmuyordu. Öyleki İmparatorluğun inhitatı (gerilemesi) ve emperyalist tahrikler vuku bulmasa idi XIX uncu asırda, Hıristiyan ve Müslüman hiçbir milletin bu ahenkli ve milletler-arası Osmanlı câmiasından ayrılmaları düşünülemezdi. (Turan, II, 1-2)
Nizam-ı Âlem’in yanı başında ve ondan ayrılmayan bir başka kavram daha vardır: “Î′lây-ı Kelimetullah! Bu ifade fetih ve cihat kavramlarına hem İslami bir ülkü ve lezzet hem de bir istikamet ruhu katar. “Kur’an-ı Kerimdeki ‘…Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir’ (Tevbe 9/40) ayetinden sonra ‘Hiç bir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın…’ (Bakara 2/193) ayetleri İ’lay-ı kelimetullah’ın Türk-İslam tarihinde millî bir strateji haline gelmesine sebep olmuştur. Ayrıca Hz. Peygamberin ‘Her kim Allah’ın kelimesi en yüksek (İ′la-yıkelimetullah) olsun diye savaşırsa, o Allah yolundadır’ (Buhârî, İlim:45, Cihâd:15; Müslim, İmâre:150 ) ” gibi hadisleri Türklerin İ′la-yıkelimetullah’ı bir hayat tarzı haline getirmelerine vesile olmuştur”. Oğuz Han zamanından beri süregelen “Yüce Tanrı’nın rızasını kazanmak ve Osmanlı dönemindeki “İ’lâyıKelimetullah-Allah’ın adını yüceltmek ve üstün kılmak” düşüncesi Türk insanının millî ve dîni ülküsü, devletin ise resmi ideolojisi olmuştur.
Nizam-ı âlem ve Î′lây-ı kelimetullah kavramlarının yanında onlardan ayrılmaz bir başka kavram daha vardır: “Devlet-i EbedMüddet”tir. Devlet-i Ebed Müddet sonu olmayan devlet demektir. Allah’ın en güzel isimleri olarak bilinen Esmâül Hüsna’dan biri de Bekâ’dır. Eski Türkler bir yüce Allah’ın bâki, ebedi yani sonu olmadığına inanmış ve O’na Mengü Tanrı (Sonsuz- sonu olmayan Tanrı) adını vermiş bir de devletlerinin sonu olmadığını inanarak ona da “Devlet-i Ebed Müddet” sonu olmayan devlet demişler ve devletlerine Allah tarafından verilmiş olduğu için “Kutsal Devlet” gözüyle bakmışlardır. Bilhassa Osmanlı döneminde kutsal devletin bekası ve âlemin nizamı için kardeş katline bile cevaz/onay vermişlerdir.
“Rivayete göre Osman Gazi Şeyh Ede-Balı’nın Bilecik sırtlarındaki tekkesine misafir olmuş, orada bir gece geçirmişti. Kendisine yatması için ayırdıkları odanın duvarında bir Kur’an asılı olduğunu görünce, sabaha kadar Kur’an’a saygısından el bağlayarak oturmuş, bir an olsun yatmamıştı. Ede-Balı odasına girdiği vakit onu utandırmamak için uyur gibi yaptı. Bir ara daldığı vakit rüyasında Cenab-ı Hakk tarafından kendisine şu hitap geldi:
“Ey Osman, madem sen benim kelamıma büyük saygı gösterdin, ben de senin evladına kıyamete kadar devam edecek ulu bir devlet verdim” (E.Güngör, Tarihte Türkler: 182).
Kıvâmî’nin “Allah’ın Resûlü yolunda bunun ettiği gazaları başka bir padişah etmese gerektir” sözüyle gazada ulaşacağı dereceye dikkat çektiği Fatih Sultan Mehmed için “Hilafet devri İslâm ve Müslümanların sultanı, din padişahı Sultan Muhammed Gazi’ye ulaştı” diyerek onun i‘lâ-yıkelimetullah ilkesine hizmet etmekteki rolüne işaret etmekteydi. Hakikaten Sultan Mehmed’in Karaman seferinden sonra vezirleriyle yaptığı istişarede açıkladığı söz, onun sultanlığa bakışı ve niyetini açıkça ortaya koymaktadır. Sultan vezirlerine hitaben der ki: “Dünya sarayında gelen bütün padişahların her biri bir ad ile anılırlar. Ben de Muhammed Resulullah’ın (s.a.v.) dini yolunda can ve baş ortaya koyup gazalar edeyim, Yüce Allah’ın düşmanlarının elinden -Allah’ın yardımıyla- kılıcımla memleketler fethedeyim, böylece dârü’l-harb (kâfirlerin yurdu) dârü’l-İsâm (İslâm yurdu) olsun.” (Kıvâmî, Fetihnâme (Ceyhun Vedat Uygur neşri), s. 103’ten nakil: Özsaray, 2018, s.53)
Osmanlı Devleti’nde çıkılan seferler ve yapılan gazalarda bunlara benzer manevi referanslara yapılan atıfları bolca bulmak mümkündür. Bu yüzden Resulullah’ın (s.a.v.) âlem-i şerifi padişahların koruması altında tutuluyor ve onun daima dik tutulup düşürülmemesi amaçlanıyordu. Çünkü Osmanlı sultanları “hâdimü’lharemeyni’ş-şerifeyn” , “padişâh-ı İslâm”, “sultânü’l-mücâhidîn” ,”veliyyü’l-emr-i İslâmiyân” gibi İslâmî unvanlarla, vasıflanırken ordusu da “asâkir-i İslâm”, “guzât-ı muvahhidîn” olarak isimlendirilmekteydi. Osmanlı ordusunun uğradığı bütün şehirlerde onları karşılayanlar arasında şehrin âlimleri, seyyidleri ve şeyhleri de hazır bulunur, namazlar vaktinde cemaatle kılınır ve hayır dualar edilirdi. Seferlerde ve savaş meydanlarında sancağ-ı şerifin etrafında toplanan şeyhler ve seyyidler fetih suresiyle Allah’tan yardım isterlerdi. (Özsaray, 2018, s.51-52)
Sultan II. Mehmed İstanbul’u fethederek bu konuda herkesin takdirini kazanmıştır. Bu konuda onu ve ordusunu ilk tebrik eden de asırlar öncesinden Resulullah (s.a.v.) dir. Buradan hareketle Kıvâmî onun gaza ve fetihteki başarılı olacağı konusunda tarihçilerin ittifak ettiğini şöyle ifade eder:
“Yüce Allah, yine Anadolu’ya bir padişah gönderdi ki, o, fethetmedik ülke bırakmayacak, din ve diyanet görünmeyen memleketlerde mescidler yaptıracak ve minberler kurduracak; adına hutbeler okutacak.” Yine Fatih Sultan Mehmed’in 1461 yılında Trabzon dağlarına tırmanırken söylediği “Bu zahmetler Allah içindir. Elimizde İslâm kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek, bize gâzi demek lâyık olmazdı” sözü ondaki gaza ruhunu açıkça gösterir (Özsaray, 2018, s.54).
Yavuz Sultan Selim’in oğlu Kanûnî Sultan Süleyman’da da aynı ruh hâkimdi. İslâm dünyasının kendisine bakışı da bu minvalde olmuştur. Zamanında dünyanın en güçlü hükümdarı olarak “Muhteşem Süleyman” lakabıyla anılacak olan padişahın tahta çıkışını kutlamak için gönderdiği mektubunda Mekke şerifi “gazadaki başarısının onu bütün öteki Müslüman hükümdarlardan daha yüce bir konuma yükselttiğini yazmıştır.” Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktıktan sonra bu anlayışı devam ettirmek için 927 (1520)’de Sultan Selim’e olan ahdini bozan Üngürüs kralının üzerine ordu çıkarılmasını ve Allah yolunda cihad için hazırlık yapmalarını emreder ve ordu ile birlikte sefere çıkar. O’nun icraatına Batı’ya karşı açtığı gaza ile başlaması Osmanlı devletinin kuruluş amacına göre hareketine devam edeceğinin işaretidir (Özsaray, 2018, s.54).
Yine1579’da, Kars Kalesini fetheden gaziler kalenin tamiri kapsamında yapılan camilerin minberlerinde anadilde okunan hutbelerden, müezzinlerin okudukları Cuma salalarından ve tilavet edilen aşr-ı şeriflerden övünç duyup hamd ediyorlardı.
Gazilerin bu duygu seline kapılmaları maksatlarının i‘lâ-yıkelimetullah olduğunu göstermektedir. Fetihlerin durması ve geri çekilmenin başlamasından sonra gelen padişahlar döneminde dahî savaşlarda bu ruh canlı tutulmuştur. Nitekim sonraki padişahlar harbe iştirak etmeseler de bazıları kazanılmış bir muharebenin şerefine bu unvanı alırlardı. I. Abdülhamid Mehadiye Boğazı fethinde şerʻan gazi oldukları muhakkak iken kendileri bir türlü bunu münasip görmeyip “İslâm sınırları düşmanın elinde mahsur kaldıkça, özellikle Mehadiye’den öte taraftaki guzat-ı muvahhidîn yüz bin kişilik düşman ordusunu yenip fetih nasip olmayınca matlubum değildir” demiştir. Osmanlı askerleri düşman askerlerini yenince 11 Ekim 1778 Cuma günü EbûEyyubel-Ensarî Camisi’de okunan gaza ve cihad hutbesinde padişahın gazilik ünvanı ümmet-i Muhammed’e duyurulmuş ve padişah fethin diğer Osmanlı beldelerine de ilanı için hüküm neşredilmesini emretmiştir (Özsaray, 2018, s.55).
III. Selim tahta çıktığı 11 Receb 1203/7 Nisan 1789 183 gününün ertesi Çarşamba günü sâdır olan hatt-ı hümayununda din düşmanı olan Moskof ve Nemçe kâfirleriyle i‘lâ-yıkelimetullah için savaşacağını ve intikam almadıkça cihad kılıcını kınına sokmayacağını ilan etmiştir (Özsaray, 2018, s.55).
II. Mahmud’un padişahlığının ilk zamanlarında vukubulan 1809 Moskof seferi için ahaliye hitaben sâdır olan fermanlarda ayetler ve hadislerle ehl-i İslâm teşvik edilmekte, bu seferin sahabi gazası suretine müncer olduğunu anlayan gayret-i diniye sahipleri Üsküdar ve Gelibolu boğazlarından geçmekteydiler. Hatta bu sırada yine Anadolu tarafında bazı diyar müftülerinin ve beldelerindeki meşhur âlimlerin talebeleriyle fevc fevc geldikleri padişaha duyurulunca kendilerine hediyeler ihsan edilip cihad mahalline gittiler. II. Abdülhamid ise bu unvanı Şeyhülislâm Hayrullah Efendi’nin fetvasıyla almıştır (Özsaray, 2018, 56).
Eski Türk düşüncesine göre Yüce Tanrı Türk milletini sevdiğinden dolayı devletsiz bırakmamış ve Türk milletine devlet vermiştir. Bu düşünce Gök-Türk kitabelerinde “İl berigme Tanrı- İl yani devlet veren Tanrı” şeklinde geçmektedir. Bu düşünce sayesindedir ki Türkler tarih boyunca hiçbir zaman ilsiz/devletsiz kalmamışlar; bir devlet yıkılırken yerine hemen bir başkası kurulmuştur. Aslında buna devletin yıkılması olarak bakmak ta yanlıştır aslında yıkılan devlet değil değişen sadece hanedandır.
Oruç Bey Osmanlıları şu şekilde tanımlar; “Bunlar gaziler ve düşmanı yenicilerdir. Fisebilillah, hak yoluna durmuşlardır. Gazâ malını toplayıp Hak yönüne harc edicidirler ve Hak’tan yana gidicilerdir. Din yoluna gayretlidirler. Dünyaya mağrur değillerdir. Şeriat yolunu gözeticilerdir. Dinsizlerden intikam alıcılardır ve kimsesizleri sevicilerdir. Garptan şarka İslam dinini açıcılardır ve hakkın yolundan dışarıda olan asileri kırıcılardır” (Oruç Beğ,1972’den nakil Kapanşahin, 2007, s.18).
Osmanlı tarihçileri arasında önemli bir yere sahip olan Kemal Paşa-zâde, Osmanlı hanedanının üstünlüğünün sebeplerini üç başlık halinde toplar:
1. Müslüman hanedanların aksine Osmanlılar, İslam dünyasındaki daha önceki Müslüman devletleri istila ederek değil ve fakat Darü’l-Harb’e ait toprakların fethi yoluyla devletlerini kurdular.
2. Osmanlı devletinde hükümdarın otoritesi ve kanunların geçerliliği tam ve mutlaktır.
3. Osmanlı Devleti bütün ötekilerden daha zengin, daha çok nüfusa sahip ve ülke bakımından daha geniştir. Hiçbir devlet Osmanlıların askerî gücüne sahip değildir, sadece Osmanlı Devleti büyük bir deniz gücüne sahip olmuştur. Osmanlı sultanlarının amacı “tedbir-i imâret-i rûy-ı zemîn”, yani yeryüzünü mamur hale getirmek, hak dininin düşmanlarını yok etmek ve kutsal kanunu (şeriatı) desteklemektir. (ibn. Kemal, 1970, s.16-222’den nakil Kapanşahin, M,2007, s.18)
Yine Kemal Paşa-zâde’ye göre Osmanlı Padişahları, bir Müslüman tebaanın padişahı olarak, İslam’ın bilhassa Ehl-i Sünnet akidesinin koruyucusudurlar. Osmanlı sınırları, Diyar-ı İslam sınırıdır. Bu Padişahlara karşı gelenler, isterse aynı hanedandan olsun, düşman gibi muamele görürler (Uğur; 1981, s.10-18).
Osmanlı Devleti’nde ehl-i beyt ve sahabe (r.anhüm) neslinden olan âlim ve şeyhlere hürmet etmek ve bunlara kolaylık göstermek devletin son zamanlarına kadar vazgeçilmez bir anlayış olarak var olagelmiştir. Arşiv belgelerinden tespit ettiğimize göre 8 Cemâziyelevvel 979/28 Eylül 1571 tarihli hükümle İmam Muhammed Bakır evladından ve Bağdad’ınZengabad kazasından Kubbe köyünde medfun olan Şeyh İbrahim’in dervişlerinin tekâliften muaf tutulması, 1 Zilhicce 1013/20 Nisan 1605 tarihli Şam muhafızı, defterdarı ve Halep beylerbeyine gönderilen hükümle Hz. Ebû Bekir soyundan Zeynelabidin’in oğlu Şeyh Mehmed’in hacca giderken ihtiyaçlarının tedarikinin emredilmesi 28 Rebîülevvel 1276/25 Ekim 1859 tarihli belgede ehl-i beyt soyundan olan Şeyh Abdülfettah Bağdadî ve Mehmed, Abdullah ve Ahmed isimli üç müridine Dersaadet ile Bosna arasındaki yolculukları sırasında güzergâh üzerindeki kaymakam ve müdürlerin kolaylık göstermesinin ve kendilerine hürmet edilmesinin sadrazam tarafından emredilmesi ve ellerine yol mektubu verilmesi, 5 Şevvâl 1276/26 Nisan 1860 tarihli belgede Hz. Ömer’in sülalesinden ve Şeyh Abdülgani’nin evladından Şeyh Mehmed Esad Nablusî’nin aile fertlerinin kalabalık olması ve borca giriftar olması dolayısıyla maaş tahsisi isteği, 29 Zilhicce 1278/27 Haziran 1862 tarihli belgede EbûEyyub el-Ensarî sülalesinden Medineli Şeyh Mehmed’in Medine ya da Mekke’de bir işte istihdamını talep etmesi, 9 Safer 1273/31 Temmuz 1857 tarihli belgede Hazret-i Halid b. Velid’in torunlarından olup memleketine gitmek isteyen Şeyh Abdülgaffar Efendi ile kardeşleri Ömer ve Hasan efendilere Üsküdar’dan Bağdad’a varıncaya kadar yol boyunca vaki kaza kaymakamları ve müdürlerinin yardımcı olmalarının istenmesi, 19 Zilhicce 1264/16 Kasım 1848 tarihli belgede sahabe-i kiramın büyüklerinden Muaz b. Cebel sülalesinden Şeyh Muhammed CelaleddinHecerî Efendi’nin ızdırap içerisinde bulunması dolayısıyla mahallince mahsus maaşlardan hal vukuunda emsali gibi yeterli miktarda maaş tahsisine dair Bağdad valisine şukka gönderilmesi Osmanlı sultanları ve devlet ricalinin ehl-i beyt ve sahabe nesline hürmetini, bundan dolayı bu gibi talepler yapıldığını ve bunların imkânlar ölçüsünde karşılandığını belgelemektedir (Özsaray, 2018. s.59,60).
Nizâm-ı Âlem Ancak Adalet İle Sağlanabilirdi
Osmanlı yönetim felsefesinin temel kavramlarından biri ve belki de en önemlisi adalet kavramıdır. Tabii bu Osmanlı ya özgü bir kavram degil, gelenekten alınan bir kavramdır. Bugün “Adalet mülkün temelidir” şeklinde özellikle mahkemelerde görüyoruz ama mahkemelere has bir özdeyiş degildir bu; bir yönetim felsefesidir. Esasen nizâm-ı âlem de ancak adaletle saglanabilirdi. Bu temel kavram bir daire biçiminde izah edilir. Buna Osmanlı literatüründe ‘daire-i adliye’ denir, yani ‘adalet dairesi’, ‘adalet çemberi’. Adalet olursa mülk ayakta durur. Bunun zıddı ise zulümdür. Koçi Bey’in de zikrettigi bir vecize bunu şöyle belirtir. “Küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz.” Yani, kâfir bir devlet bile varlıgını sürdürabilir yeter ki adaletli olsun, ama zalim bir devlet Müslüman da olsa ayakta duramaz.
Tursun Bey adaletin öneminden bahsederken adaletin eşkıya arasında dahi gerekli bir ilke olduguna şu sözlerle değiniyor:
“Ve dimişlerdür ki, temamet-i tevayif-i muhtelife adle muhtacdur. Mesela, uğrılar ve yol basıcular ve erbab-ı müşatarat ve gayrühum aralarında bir mümtaz şahs olup, “eddi küIIe zîhakkın hakkahu” (Her hak sahibine hakkını ver.) emrini ikamet etmeyince bir gün işleri muntazam olmaz.” Tursun Bey. s. 18’den naklen: Öz, M. 1999. Klasik Dönem Osmanli Siyasi Düşüncesi : Tarihi Temeller ve Ana ilkeler s. 30)
Kelile ve Dimne’nin Arapça’ya çevrilmesinden sonra Islâmi dönem siyaset-namelerinde de görülen ve daire-i adiiye olarak adlandırılan bu formülü Kınalızade nin Ahlak- ı Alâi’sinde(c. III.s.49’da) şu şekilde buluyoruz:
Adldir mucib-i salah-ı cihan; cihan bir bağdır dıvarı devlet; devletin nazımı şeriattır; şeriata hâris olamaz illa melik; melik zapteylemez illa leşker; leşkeri cem’ edemez illa mal; malı cem’ eyleyen reâyâdır, reâyâyı kul eder padişah-ı âleme adl.
Özetle şu ifade edilmektedir: Adalet dünyanın kurtuluşunu saglar; dünya, duvarı devlet olan bir bagdır; devleti düzenlenyen şeriattır; hükümdar olmadan şeriat korunamaz; askersiz hükümdar duruma hâkim olamaz; mal olmadan hükümdar asker toplayamaz; malı toplayacak olan halktır; halkı padişaha kul eden ise adalettir. Daha özet versiyonlarından hareketle adalet dairesinin birbirine bağlı temel kavramlarını şöyle ifade etmek gerekir: Mülk (devlet, egemenlik, hükümdarlık) – Asker – Hazine – Reaya – Adalet. Bu baglamda, iktidar ile adalet arasında karşılıklı bir bagımlılık mevcuttu ve iktidarın keyfi bir şekilde kullanılması gayrı meşru addedilirdi. (Öz, M. 1999. S.30)
Emanetleri Ehline Vermek
Osmanlı yönetim felsefesinin bir başka önemli ilkesi de amanetierin ehline verilmesidir. Adalet ilkesi gibi emanetierin ehline verilmesi de evrensel bir ilkedir; bunlar aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’den kaynaklanan ilkelerdir. Kur’an- ı Kerim’de bunların ikisiyle de alakalı ayetler vardır. (Mealen ‘Gerçekten Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hüküm vermenizi emreder’ (Nisa, 4/58) Emanetin ehline verilmesi, devletin yükseliş ve gelişmesi bakımından çok önemli bir kavramdır.
Lütfi Paşa’ya göre, Vaziriazam kul taifesine tedbirli ve zabıt kimseleri ağa, akıl ve idrak ehli olanları kâtip tayin etmelidir; çünkü kul mazbut olamayınca vezir rahat edemez (s. 24) Devlet idaresinde bulunanlar için rüşvetin “mâraz-ı bî-ilac” olduğunu belirten Paşa, buna karşı kanaatkarliğı tavsiye eder. Bir başka hususda veziriâzamın gerek ehl-i divanın gerekse ulamânın meseleleriyle yakından ilgilenmesi ‘ve erbab-ı menâsıb’ ın, yani devlet, görevlilerinin hiyerarşisini bilmesi gereğidir (s. 246-47) (Öz, M. 1999. S.32)
Mustafa Âli de bu mesele üstünde özellikle durur. Ona göre düzendeki bozulmanın en önemli sebebi aşağı kimselerin (edani) yüksek makamlara getirilmesidir. Liyakat ve ehliyet esas alınmalı, rüşvet ve kayırma ile hak etmeyen kişiler mansıplara getirilmemelidir. Yazar, kanuna aykırı bozulmaların birkaç yolla vuku bulduğunu belirttikten sonra ilk olarak birçok kişinin ehliyet ve liyakatıerinin çok üzerinde mevki ve mansıplara göz dikmesini gösterir ve bunun sonucunda hak sahiplerinde yani layık kişilerde huzurun kalmadığını, değersiz kilerin ise mal ve para saçarak zorbalığa başladığın ı belirtir. (Öz, M. 1999. S.32-33)
Yukarıda belirtildiıli üzere, padişahlığın düzenini sağlayan temel unsurlar olarak adalet ve emanetierin ehline verilmesini ön plana çıkaran Bosna Akhisarlı Hasan Kafi’de bozulmaların temelinde mansıpların ehil olmayanlara verilmesinin yattığını belirtir. (Öz, M. 1999. S. 33)
Allah Rızası İçin Cihad Etmek
Oğuz Han cihadı nasıl ki Allah rızasını kazanmak ve O’na olan borcunu ödemek için yapıp “Oğullarım çok savaştım Tanrı’ya olan borcumu ödedim” demişse bu düşünce Oğuz neslinden gelen bütün hakanların ve Türk devletlerinin resmi ideolojisi olmuştur.
Osmanlı resmi ideolojisinin bel kemiğini İslam teşkil eder. Safevi devleti Şiilikten nasıl bir siyasal ideoloji çıkarmışsa, Osmanlı Devleti de ehl-i sünnet inançlarından mukabil bir siyaset ideolojisi oluşturmuş, İran’ın ideolojisini Rafizilik” olarak tavsif ve mahkûm etmiştir. Osmanlı resmi ideolojisinin İslam’la sıkı münasebetinin diplomatik belgelerde pek çok göstergesi vardır. Mesela Osmanlı sultanlarının kullandıkları “el-müeyyedminındillah” (Allah tarafından desteklenmiş) unvanı en tipik göstergelerden sadece biridir. Bu göstergelerin en açıkta olanlarından biri de bilindiği gibi sultanların daima öne çıkarmaktan çok hoşlandıkları “Sultanu’l-guzâtve’l-mücahidin” (gâzilerin ve mücahidlerin sultanı) unvanı veya “İ’lây-ı Kelimetullah” veya “İ’lây-ı Kelimetullahi’lUlyâ” (Allah’ın yüce adını yüceltmek) kavramında olduğu üzere, güçlü bir Allah yolunda cihad ve gazâ ideolojisi vurgusudur (Ocak, 2004, s. 78-79).
Osmanlının yayılışı, bağlı olduğu dünya görüşünün, bayraktarlığını yaptığı inancının gereğiydi. Osmanlının kuruluşu cihad ideali üzeredir ve bu devlet, bu idealin hakkını vermek için çalışmıştı. Osmanlı, sürekli olarak Allah adını yüceltmek, O’nun buyruklarını hâkim kılmak (îlâ-yıkelimetullah) için savaşmıştır (Maksudoğlu, 2003,s.18.).
Türk devlet felsefesinde devlet; “kişilerin gündelik ihtiyaçlarını gideren bir aygıt” olmanın ötesinde Türk Cihan Hâkimiyeti’nin ve Kızılelma ülküsünün gerçekleştirilmesinin cismanileşmiş hâli olarak görülmüştür.
Mitolojik çağlardan beri Türklerde var olan “Cihan hâkimiyeti Düşüncesi ve Dünya Devleti Olma Ülküsü” nün hedefi “Türk töresi ile dünyaya nizam verme ve barışı tesis etmek” ten ibaretti. Türklerin Müslüman oluşlarıyla birlikte bu düşünce “Nizam-ı âlem Ülküsü” şeklini almıştı. Nizam-ı âlem’in hedefi “Allah’ın dini ile Âleme nizam vermek” ti. Nasıl ki eski Türkler Yüce Tanrı’nın rızasını kazanmak amacıyla savaşlar yapıyorlarsa; Müslüman Türklerin de en önemli hedefleri “İ’lâ-yıKelimetullah”tı. Yani Yüce Allah’ın adını ve dinini yüceltmek ve yeryüzüne hâkim kılmaktı. Divan-ı Lügaat’it- Türk adlı eserini ilk Müslüman Türk devleti olarak kabul edilen Karahanlılar zamanında (1077’de) yazan ve Türklere “Cundullah-Allah’ın Ordusu” diyen Kaşgarlı Mahmud, eserinde:
“Allah onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzünde ilbay kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı, dünya milletlerinin idare yularını onların eline verdi. Onları herkese üstün eyledi, kendilerini hak üzerine kuvvetlendirdi…” der (Kaşgalı,1: 3.).
Kaşgarlı’nın eserinde yer alan bir kudsî hadisi şertife göre ise:
“Yüce ve ulu olan Allah demiştir ki; “Benim bir ordum vardır, onlara Türk adını verdim ve doğu cihetine (ülkelerine) yerleştirdim. Herhangi bir kavme öfkelendiğim zaman işte bu Türkleri onların üzerine musallat eder (ve onları yola getiririm.) (Kaşgarlı, s. 150)
Bu hadise başta Kütübü sitte olmak üzere sağlam hadis kaynaklarında rastlanmamıştır. Bizim için hadisi şerifin sahih olup olmadığından daha çok taşıdığı mâna önemlidir. Çünkü gerek İslâmi devirlerde gerekse İslam öncesi devirlerde Türklere hep bu gözle bakılmıştır. Attila’ya “Tanrı’nın kırbacı” denmiş, Oğuz Han yapmış olduğu savaşları “Tanrı’nın rızasını kazanmak amacıyla yaptığını ve Tanrı’ya borcunu ödediğini” ifade etmiştir. Tarihçiler ve İslam âlimleri Müslüman Türk ordularına “Asâkîr-i İslâm, CunaAllah-İslam’ın askerleri ve Allah’ın ordusu” ve “Asâkir-i Mansure-i Muhammediye-Zaferlere Mazhar Muhammed Ordusu” adlarını vermişlerdir.
Kaşgarlı Mahmut adı geçen eserde, “Bu Allah’ın Türk milletine bütün insanlara karşı lutfettiği bir fazilettir. Çünkü Allah onlara ad vermeyi, kendi üzerine almıştır. Onları; yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz, suyu en güzel ülkelerinde yerleştirmiştir. Onlara “kendi ordum” demiştir. Bundan başka Türklerde beden güzelliği, edâ, büyüklere saygı, sözünde durma, sadelik, kahramanlık, mertlik gibi övülmeye değer sayısız faziletler vardır” der. (Kaşgarlı, s. 292)
Kaşgarlı’nın naklettiği bir diğer hadis ise Türk dili ile ilgilidir. Türk dilini öğrenmenin gereğine ve önemine dikkat çekilen ve Türkçe’yi öğrenmeyi teşvik eden bu hadisin metni şöyledir:
“Türk dilini mutlaka öğreniniz. Zira mülk ve saltanat uzun süre onların ellerinde olacaktır” (Kaşgarlı, s.3).
Kaşgarlı bu hadisle ilgili olarak: “Bu hadis eğer sahih ise, ona bağlanmak ve Türkçe’yi öğrenmek vacip olur. Yok eğer sahih değilse, akıl ve mantık Türk dilinin mutlaka öğrenilmesini gerektirmektedir” (Kaşgarlı:3) demektedir ki tespit ve önerisinde son derece haklıdır derken de aynı görüşleri ifade ediyordu. Eski Türklerin Cihan hâkimiyeti ideali şimdi İslâm ideolojisi ile birleşmiş ve Türklere yeni bir ufuk açmıştı. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra da devam etmiştir. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve Cihan Hâkimiyeti Ülküsü İslâmî inanışa da uygundu. İslâmiyet’ten önce kahramanlara verilen Alplık unvanı, İslâmiyet’ten sonraki dönemlerde Alperen şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu.”Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım” mealindeki hadis-i kutsi, İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen rivayet ve kehanetlere (Turan,1969, s.179) örnektir. Hz. Muhammed’in ; “Horasan’da Arap olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir. Horsan’dan Büyük Dervazat’a kadar fetihler yapacak. Irak, İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır” mealindeki hadis ile “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız; Ümmetimin idaresi Türklerin eline geçecektir” mealindeki ve birçoğu Kütübü Sitte denen 6 sahih hadis kitabında yer alan Türklerle ilgili hadisler dilden dile dolaşıyordu. (bak: Kütüb-i Sitte Tercüme ve şerhi cilt 14: 306-307, Prof. Dr. İ. Canan, ayırıca Prof Dr. Z. Kitapçı’ nın Hz Peygamberin Hadislerinde Türkler, Celal Yıdırım’ın İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri cil:4, s:1719, Sünen-i Davud 5. cilt, s:107 İbrahim Kocaşlı tercümesi vb. Hadis kitapları)
Kaşgarlı Mahmud’dan başka da Türk milletinin Allah (c.c.) ve O’nun Sevgili Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından övüldüğüne belirten çok sayıda İslâm âlimi vardır
Kur’an-ı Kerim’de Arapların ileride İslâm’a hizmetten yüz çevirmelerine, Allah yolunda cihatdan geri durmalarına ve Araplar arasında dinden dönmelere dikkat çekilerek Arapları uyaran beş adet “İnzarâyeti” vardır. İnzar kelimesi Arapça’da korkutmak ve uyarmak manalarına gelmektedir. Yüce Allah bu âyetlerde Arapları uyarmakta ve İslâm’a hizmetten yüz çevirmeleri durumunda yerlerine bir başka milleti getireceğini belirtmektedir. Kur’an’da inzarâyetleri olarak adlandırılan âyetler beş tanedir. Bu âyetler, Maide 54, Tövbe 39, Muhammed 38, Hud 57, Fetih 16, ve Mearic 40 ve 41. Ayetlerdir.
Maide Suresi 54. Âyet:
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse Allah ta onların yerine öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever; onlar da Allah’ı severler. Onlar müminlere karşı boyunları bükük ve alçak gönüllüdürler. Kâfirlere karşı başları dik vakarlı ve güçlüdürler. Allah yolunda (korkmadan) cihat ederler. Kınayıp ayıplayanların ayıplamasından da endişe etmezler. İşte bu Allah’ın lûtfu ve ihsanı çok geniştir ve her şeyi bilen de o’dur” (Maide/54).
Birçok Tefsir âlimine göre Maide suresi 54. âyet-i kerimede Allah tarafından geleceği müjdelenen ve övülen millet Türk milletidir. Başta Ömer Nasuhi Bilmen olmak üzere, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Said Nursi, Osman Keskioğlu, Celal Yıldırım gibi İslâm âlimleri Türk milletinin bu ayetin sırrına mahzar olmuş ve Allah tarafından övülmüş bir millet olduğunu ifade ederler. Yine VâniMehmed Efendi “Arâis-ül-Kur’an“ adlı tefsirinde Tevbe suresi 39. Ayette Allah tarafından övülen milletin Türk milleti olduğunu belirtmiştir.
Maide suresi 54. âyetle ilgili olarak Said Nursi şöyle der:
“İşte ey ehli Kur’an olan şu vatan evlatları, altı yüz sene değil belki Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hâkim’in bayraktarı olarak bütün Cihana karşı meydan okuyup Kur’an-ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’an’a ve İslâmiyet’e kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz. Müthiş tehacümatı (toplu hücumları-Haçlı seferlerini) def ettiniz. Tâ ‘Fe sehve ye’tillâhibi kavmin’ âyetine güzel bir masadak oldunuz. (Bu ayetin işaretine sadık kaldınız)” (S. Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, c:1, s: 500)
Said-i Nursi hazretleri yine Emirdağ Lahikası sayfa 37’de Maide suresi 54. âyetin yorumunu yaparken şöyle demektedir. “…daha sonra da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların (İranlıların) kadrini bilmeyip zayi ettikleri Devlet-i İslâm’ı onlar ele alarak İstanbul’a ve ordan da kıtaat-ı arzın her tarafına yaymışlar, binaenaleyh ‘ EbnayıFaris’ hadisinin delaleti ve ‘Fethi Kostantiniyye’ hadisinin sarahatı ile ve yine ‘Ola ki Allah (onlara) kendi katından bir zafer ihsan edecek (Maide/52) vaadi ilahisinin işareti ile Türkler de bir kavim ki Allah onları sever tebşirine(müjdesine-muştusuna) dâhil olmuşturlar.”
Yine bu ayetle ilgili olarak Said-i Nursi: “Allah-ü Zülcelâl Hazretleri, Kur’an-ı Kerim’de; öyle bir kavim göndereceğim ki onlar Allah’ı Allah’ta onları sever buyurmuştur” (Maide 54) Ben de bu beyân-ı ilâhi karşısında düşündüm. Bu kavim bin yıldan beri Âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım” der. (Z.Kitapçı, a.g.e. s.61)
Allah’ın Sevdiği Bir Milleti Herkes Sevmelidir
Ayetler ve bu ayetleri açıklayan tefsir âlimlerinden öğrendiğimize göre Yüce Allah Türk milletini sevmektedir. Öyleyse Allah’ın sevdiği bir milleti yani Türkleri sevmek bütün Müslümanlara şart olur.
Türkleri sevmenin ve Türk taraftarı olmanın gereğine dikkat çeken Üstad Said-i Nursi söyle der:
“Ey Efendiler! İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan Meslek-i Kurâniyem cihetiyle her milletten ziyâde Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezâsıdır.(Gereğidir.)” (Cemal Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz, İstanbul 1974, S. 70, Z.Kitapçı, s.61) Said-i Nursiye göre: “Türk milleti tarihte İslâm’ın reisliğini en iyi şekilde yapmıştır. Şimdiden sonra da İslâm’ın reisliğini yine onlar yapacaktır” (B.Berk, Türkiye’de Nurculuk davası, s. 261, İst. 1975). Ayrıca Said-i Nursi eserlerinin birçok yerinde Türklerle ilgili hadislerin varlığına dikkat çekmiş ve: “Türklerle ilgili Senâ-i Peygamberi muhakkaktır…” (Emirdağ Lahikası, s. 37) demiştir.
Türkler gerek İslâm öncesi devirlerde, gerekse İslâmi devirlerde olsun devletlerini Allah’ın devleti, ordularını da Allah’ın orduları olarak görmüşler ve savaşları Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yapmışlardır.
“Osmanlı Sultanları Hulafa-i Raşidin’den sonra en yüksek dini saygı ve mertebeye hak kazanmışlardır. “Onların Hilafeti; Hz. Peygamberin dilinde “Nübüvvet Hilâfeti” ile eş tutulmuştur. Bu bakımdan onların artık “Allah’ın yüksek himayesine mahzar bulundukları inancı” hemen hemen yaygın bir gelenek halini almıştı. Bu gelenek o kadar yaygın idi ki 19. asır gibi imparatorluğun en buhranlı olduğu dönemlerde yazılan fermanlarda bile, Cihanşümul Osmanlı İmparatorluğu için; “Allah’ın destek ve himayesine mahzar olmuş yüce Muhammed devleti” ibaresi kullanılıyordu. Böylece Osmanlı, mânen Hz. Peygambere nispet edilerek bu din ve devletin kıyamete kadar payidar olması düşünülmüştü. Nitekim “Tanzimat Devrinde” kurulan modern Osmanlı ordusuna: “Asâkir-i Mansure-i Muhammediye-Zaferlere Mazhar Muhammed Ordusu” denilmesi bu Osmanlı geleneğinin, hâlâ ne kadar canlı tutulduğunu göstermektedir. “ (Z.Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler, s. 122) Bu gelenek bu günkü Türk ordusunda da devam etmekte olup, Türk askerinin her bir ferdinin adı “Mehmetcik” tir.
Cihan Hâkimiyeti-Dünya Devleti ve Nizâm-ı âlem düşüncelerini çeşitli kaynaklarda nakledilen rüyalarda da görmekteyiz:
Büyük Selçuklu devletine adını veren Selçuk Bey, Oğuzların Üçoklar koluna bağlı Kınık boyundan Dukak adlı bir beyin oğluydu. Dukak Bey Oğuzlar devletinde ordu komutanıydı. Soylu bir Türk ailesinden gelen Dukak Oğuz Yabgu’sundan sonra devletin en önemli adamıydı. Selçuk Bey’in babası Dukak, rüyasında göbeğinden üç ağaç çıktığını, her tarafı saran dalların göklere yükseldiğini görmüş ve bu rüyanın tabirini yapan Korkut Ata da Dukak’a soyundan gelecek olanların Cihan Padişahı olacaklarını müjdelemiştir.
“Tarihçilerin birçoğunun rivayet ettiğine göre, Ertuğrul Gazi, Osman Gazi doğmadan, bir gece rüyasında, ocağından bir suyun kaynayıp gittikçe çoğaldığını, büyük bir deniz haline gelerek bütün yeryüzünü doldurduğunu gördü. Uyanınca gördüğü rüyayı arif bir kimseye anlattı, tabir etmesini istedi. O da Ertuğrul Gazi’nin rüyasını “Senin bir çocuğun olacak, o ve soyu bütün yeryüzüne yahut da büyük bir kısmına hükmedecekler.” şeklinde tabir eyledi. “(Müneccimbaşı Tarihi 1: 44)
“Rivayete göre Osman Gazi Şeyh Ede-Balı’nın Bilecik sırtlarındaki tekkesine misafir olmuş, orada bir gece geçirmişti. Kendisine yatması için ayırdıkları odanın duvarında bir Kur’an asılı olduğunu görünce, sabaha kadar Kur’an’a saygısından el bağlayarak oturmuş, bir an olsun yatmamıştı. Ede-Balı odasına girdiği vakit onu utandırmamak için uyur gibi yaptı. Bir ara daldığı vakit rüyasında Cenab-ı Hakk tarafından kendisine şu hitap geldi:
“Ey Osman, madem sen benim kelamıma büyük saygı gösterdin, ben de senin evladına kıyamete kadar devam edecek ulu bir devlet verdim.” (E.Güngör, Tarihte Türkler: 182)
Yine bir gece Osman Gazi rüyasında Şeyh Ede-Balı’nın koynundan bir nur çıkıp kendi koynuna geldiğini gördü. Bundan sonra göbeğinden bir ağaç bitip o kadar büyüdü ki, dalları bütün yeryüzünü tuttu. Herkes onun gölgesinde toplandı. Osman Gazi uyandığında rüyasını Şeyh’e anlattı. Ede- Balı ona:
“Senin neslinden bir ulu devlet çıkacak ki, cihana hâkim olacak, cümle Müslümanlar onun kanadı altında rahat bulacaklar” dedi. Ve kızı (Bala) Mal Hatun’u ona nikâhladı.” (E.Güngör:183)
Tarihçi Lamartine de “Dünyanın üç eski kıtası üzerinde Asya, Afrika ve Avrupa’da nizamı sağlayacak bir güce ihtiyaç olduğunu, (dünyanın) halkın kurtuluşu için tabiatın Osmanlılara yardım ettiğini” (Doğan 1978. s.145) belirtir ve Osmanlı’nın dünyaya nizam verdiğini ve halkın Osmanlılar sayesinde huzur içerisinde yaşadığını kabul eder.
İslâm öncesi devirlerde olduğu gibi İslâmi devirlerle birlikte de eski törelerinin icabı olarak Türkler idaresi altındaki halklara Müslüman, gayrimüslim ayrımı yapmadılar herkese eşitlik ve adalet ölçüleri içerisinde yaklaşıp hizmet ettiler. Bu durumu Şii âlimi AbdülcelilKazvini 1165 de yazdığı eserinde:
“Cihana hâkim Türkler sayesinde hürriyet ve himaye gördüklerini, İslâm’a büyük hizmetler yapıldığını, Müslümanlıkta cami, medrese, zaviye ve bütün hayır ve iyiliklerin “İslâm’ın gazileri ve efendileri Selçukluların eseri olduğunu, bütün fenalıkların da onların uğurlu kılıçları ile yok edildiğini tafsilatı ile anlatır ve Allah’ın takdiri ile Türklerin cihana hâkim bulunduklarını ilave eder.”(O. Turan TCHM,1: 176) Bazı tarihçiler Yavuz zamanında Anadolu’daki Şii Türkmenlerin eziyet gördüklerini iddia etseler de aynı zamanda Safavi devletindeki Sünni Türkmenler de Şah İsmail’in zulmüne uğramışlardır. Her iki olayın da mezhep çatışması ile alakası olmayıp iki Türk devleti arasındaki mücadelenin bir neticesidir. Eğer Osmanlı’nın hedefi Alevi Türkmenler olsaydı bu gün Anadolu’da Alevi Türkmenlerin olmaması gerekirdi.
Müslüman ve Hıristiyan kaynaklar tarafından Sultan Melikşah “Sultan-ül- Âlem”, “Sultan-ül- A’zam”, “Sultan-ul Muazzam”, “Sultan-ul Adil” lakaplarıyla anılmıştır
Melik şah’ın yerine geçen Sultan Sancar’da (1097- 1157) babası Melik şah’ın yolunu takip etmiştir. Sultan Sancar 1133 yılında halifeye gönderdiği bir mektupta “Allah bu dünyayı bizim tasarrufumuza tevdi ve emanet etmiştir. Bütün hükümdarlar ve emirler bizim memurlarımızdır. Biz cihan padişahlığını babamızdan ve tevcih eylediği sancaklarla, halifenin dedesinden (el Kaim biemrillah’tan) aldık.”(O.Turan TCHM, 1: 200) derken Eski Türk Cihan Hâkimiyeti düşüncesinin ve Nizamı Âlem ülküsünün takipçisi olduğunu ifade ediyordu.
Türk milletinin Allah’ın emriyle ortaya çıktığına inanan Patrik Süryani Mikail vakayinamesinin üçüncü cildinin 154. Sayfasında, “Araplar zayıf düşmekte ve Rumlar da birçok memleketleri zapt etmekte oldukları için Araplar Türkleri yardıma çağırmak ihtiyacında kaldılar” der. (İ.HamiDanişmend, Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu: 231.)
Selçukluların ve Tuğrul Bey’in ortaya çıkmasından yaklaşık olarak bir asır önce, Mukaddesi’nin “Ahsenüttekasüm” adlı eserinde naklettiği bir hadis çok önemlidir: Hz Peygamberimiz:
“Horasan’da Arap olmayan güzel yüzlü, hâkim bir insan çıkacak. Onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhiler’in tahakkümüne son verecektir. Horasan’dan büyük Dervazat’a kadar fetihler yapacak, karşısında tek bir silahlı kalıncaya kadar kılıcı bırakmayacak, İran, Irak ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır” (O.Turan TCHM 2: 174) buyurmuşlardır. Arap kaynaklarında Tuğrul Bey’in adı: “Mikail’in oğlu Muhammed Tuğrul Bey ” (Z. Kitapçı a g e: 58) olarak geçmektedir. İslâm dünyasında birçok sapık mezhep ve fikirlerin ayıldığı, kargaşanın hüküm sürdüğü, halifelerin birer oyuncak durumuna düştüğü bir zamanda Sultan Tuğrul, Abbasi Halifesi El Kaim Biemrillahtarafından Bağdat’a davet edilmiş ve orada yapılan bir törenle Sultan Tuğrul “Şark ve Garp sultanı “(Dünya Sultanı) olarak halife tarafından ilan edilmiştir. O tarihten sonra İslam halifeleri sadece din işleriyle uğraşmış ve İslam Dünyasının Cismani liderliği ve devlet idaresi Türklerin eline geçmiştir.(1058)
Bu tarihi olaydan sonra İslâm tarihindeki “Arap Devri” kapanmış ve adına “Türk Devri” denen yeni bir devir başlamıştır. Bu tarihten itibaren hilafetin Yavuz’a devrine kadar İslâm halifeleri önce Selçuklu Türklerinin daha sonra Mısırda kurulan Memluk Türk devletinin himayeleri altında kalmışlardır.
Bizanslıların zulüm ve baskıları altında ezilen Süryaniler ve Ermeniler de Rumları kadınlaşmış sayıyor, onları cezalandırmak için Allah’ın Türkleri gönderdiğine inanıyor, bu sebeple de bazen Türklere yardım ediyorlardı. 12.asır Musevi seyyahı Benjamin de Tudella : “Rumlar çok mahir ve eğlenceye düşkündürler. Barbar dedikleri bütün milletlerden ordularına asker alır ve sultana, yani Türk adını taşıyan Torgamanların hükümdarına, karşı muharebeye sevk ederler…” demektedir.(O. Turan TCHM.1: 204)
Moğollar Orta Asya Türklüğü ve medeniyetini ve Abbasi İslâm hilafetini tahrip ederken Türkmenler de akın akın Anadolu’ya yığılıyor ve Selçuklu devleti de sert ve haşin tabiatlı bu göçebe Türkmenleri Bizans sınırlarına sevk ediyorlardı. Bu göçebe Oğuz-Türkmenlerle birlikte Anadolu’ya halkımız tarafından “Horasan Erleri” olarak bilinen, Hoca Ahmet Yesevi hazretlerinin müritleri, âlimler, şeyhler, evliyalar, şair ve sanatkârlar da sığınmaktaydılar. Böylece Anadolu’da bir aydınlar-münevverler ve dervişler kadrosu oluşuyordu. Anadolu’da Allah’ın takdiri olarak kendiliğinden oluşan bu kadro ileride oluşacak bir “Dünya devleti”nin habercisi idi.
Osmanlı devletinin kuruluş ve yükselişinde şimdiye kadar hiç bir devlette görülmemiş ölçüde tasavvuf tarikatları, şeyhler, veliler, babalar ve dervişler birinci derecede rol oynamışlardır. Henüz Osman Gazi zamanından başlamak üzere Türk sultanlarının çevresi, Türkmen dervişleri, babaları ve evliyaları ile doldurulmuştu. Bu dervişler, babalar, âlimler sayesinde bi “Gaziler Devleti ve Gaziler Nesli “oluşturulmuştu. Eski Türk Alpleri, bahadırları, börileri-yâni bozkurtları Alperen ve Derviş gazi kimlikleri ile yeniden tarih sahnesine çıkıyor, Bedrin Aslanları’nın ruhu ile Kürşad’ın, Bilge Kağan’ın ruhları bu Alp erenler ve Derviş gazilerin şahsında buluşup, kaynaşıyorlardı. Artık bu yol İstanbul’un fethine ve Nizam-ı Âlem’e giden yolun başlangıcı idi.
İlk Türk mutasavvıfı olarak kabul edilen Hoca Ahmed Yesevi hazretleri de Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hacip gibi Karahanlılar devrinde yaşamıştır. Anadolu’daki Türk evliyalarının Hoca AhmedYesevi’nin yanında derviş olarak yetişip onun isteği ile Horasan üzerinden Anadolu’ya geldiklerine inanılır. Hoca Ahmed Yesevi’nin Türkler arasında Türk’ün karakterine uygun bir müslümanlık anlayışının doğuşuna ve Türk dil ve kültür birliğinin kuruluşuna büyük katkıları olmuştur. Bu anlayış Sultan Alparslan’ın “Biz Türkler halis Müslümanlarız, bidat nedir bilmeyiz.” dediği Kur’an ve sünnete dayanan bir Ehli Sünnet anlayıştır.
İnsanı Yaşat Ki Devlet Yaşasın
Osmanlı padişahları da Oğuz Han gibi savaşı Allah’ın rızasını kazanmak ve O’nun adını Cihana hâkim kılmak “İ’lâ-yıkelimetullah” için yapıyorlardı.
Küfre karşı akınlarla yetişip, yiğitliği, cesareti, bilgeliği ve İslamiyet’e olan sadakati ile meşhur olan Osman Gazi 1326 yılında 70 yaşında hastalanmış ve hasta yatağında Bursa’nın fethine giden oğul Orhan Gazi’den müjde bekliyordu. Hasta yatağında Bursa’nın fetih müjdesini alan Osman Gazi, kendisinden sonra gelecek olan bütün Türk hakanlarına ve idarecilerine birer siyasi vasiyetname özelliğinde olan şu tarihi vasiyetnamesini Oğlu Orhan Gazi’ye yapmıştır:
“Tanrı buyruğundan gayrı iş işlemeyesin, bilmediğini din ulemasından sorup öğrenesin, iyice bilmeyince bir işe başlamayasın, sana itaat edenleri hoş tutasın ve askerine in’amı ihsanı eksik etmeyesin ki insan ihsanın kulcağzıdır. Zalim olma, âlemi şenlendir ve cihadı terk etmeyerek beni şad et. Ulemaya riayet eyle ki şeriat-din işleri nizam bulsun. Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet, ikbal ve hilm göster. Askerine ve sahip olduğun malına güvenip gurur getirip şeriat-din ehlinden uzaklaşma; Bizim mesleğimiz Allah’ın yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Sana yakışan da budur…” Gerek bu vasiyetname gerekse daha önce verdiğimiz Şeyh Ede-Balı’nın Osman Gazi’ye vasiyetnamesindeki “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” sözleri Türk devlet ve Türk hayat felsefesini göstermek bakımından takdire şayandır.
1326 yılında Bursa’yı kuşatıp şehri savaşmadan teslim alan Orhan Gazi’nin içeridekilere, “Bunca servetiniz varmış neden teslim oldunuz?” şeklindeki sorusuna Bursa Rumları’nın verdiği cevap, Osman Gazi’nin şahsında Türklerin nasıl adil bir idare kurduğunu göstermesi bakımından dikkate değerdir;
“Servetin bize faydası olmadı. Senin baban nice zamandır Bursa’nın köylerini zaptedip bağladı, onlar rahat ve emniyet içinde yaşarlarmış. Biz de onların rahatlığına heves ettik.” (E.Güngör: 185) Bursa halkının Türk idaresini tercih etmeleri daha sonraki yıllarda 1453 yılında, “İstanbul’da Kardinal külahı görmektense Türk sarığını tercih ederiz” diyecek olan Bizanslıların ve İstanbul fethinin habercileri idi.
Osmanlı Gazileri 1356 yılında bir sal ile sessizce Çanakkale boğazını geçiyor ve Rumeli’ye ayak basıyorlardı. Bu geçiş çok sade ve mütevazı bir şekilde başlamakla beraber şiddetli bir Hıristiyan-Haçlı mukabelesine maruz kalmış, fakat çok yüksek bir kudrete ve üstünlüklere sahip olan Osmanlılar Haçlıları 1363’de Sırpsındığı’nda, 1389′ da Kosova’da, 1395’te Niğbolu’da imha etmişlerdir. Bu şekilde Osmanlılar bir daha çıkmamak üzere Rumeli’ye yerleşmiş oldu.
“Fr. Grenard’ın ifadesiyle “Niğbolu zaferi Hıristiyan Avrupa’nın Müslüman Türklere mağlubiyetini tescil etmiş ve bundan sonra artık Türk ilerleyişini durdurmak mümkün olmamıştır.” (O.Turan, TCHM 2: 8)
Türkler ele geçirdikleri ülkelere, Avrupalılar gibi; o ülkenin yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürmek ve halkı fakirleştirmek için değil, halkı zenginleştirmek ve nizamı sağlamak amacıyla yerleşirlerdi. Bu durumu ilahi bir görev sayarlardı. Fethedilen bölgelere camiler, hanlar, hamamlar, aşevleri, kervansaraylar, yollar, köprüler, çeşmeler, şifa haneler, medreseler yapılırdı. Amaç yıkmak, yok etmek değil, yaşatmaktı. Bu durumu Türklerin Dini Tarihi adlı eserinde M. Baudier şöyle açıklar:
“Türkler merhamet, şefkat ve insanlara yardımda bütün milletlere ve hatta Hıristiyanlara da üstündürler” (Yalçın, 2002, s. 48).
Fransız tarihçi de aynı konu ile ilgili olarak:
“Osmanlı idaresinin, fethedilen memleketler için, son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı.” (Yalçın, C.s.50) demektedir.
Ünlü tarihçi Arthur Gibbons da “Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu” adlı eserinde şöyle der:
“Şu bir gerçektir ki, Türkler yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken din hürriyeti fikrini temel taşı olarak koşmuş bir millettir. Sürekli Yahudi ve Hıristiyan tazyiklerine mukabil, Türklerin Balkanlar’a girmesinden sonra Gayrimüslimlerle yeni gelen Müslümanlar yüzyıllarca ahenk içinde yaşamışlardır.(Yalçın,C. s. 44)
Cund-Allah, Türk Milleti ve Türk Ordusu Allah’ın Ordusudur
İstanbul’un Türkler tarafından fethi, Hem Türk tarihi hem de Dünya tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştur. İstanbul Osmanlı devletinin kuruluşundan beri bütün Türk sultanlarının Kızılelması olmuştur. “Kızılelma, Cihan Hakimiyetine- Nizamı Alem’e giden yolda Türk’ün ara ve yakın hedeflerine, verilen genel bir ad” dır. Devletin henüz kurulduğu ilk yıllarda Osman Gazi oğlu Orhan Gazi’ye: “Osman, Ertuğrul oğlusun, Oğuz Karahan neslisin, Hakk’ın bir kemter kulusun, İstanbul’u aç gülzar yap” (Turan, 1969, s. 45) diyerek İstanbul’un fethini hedef göstermişti. Aslında İstanbul’un kuşatma altına alınışı, Osmanlı gazilerinin 1356 yılında bir sal ile. Çanakkale Boğazından geçerek Rumeli’ye ayak basmalarıyla başlamıştı.
Fransız akademisi üyelerinden tarihçi Grousset bu noktayı görebilmiş olduğu içindir ki şöyle der: “Osmanlı fütuhatında hiç bir şey zamansız yapılmamış ve fetihler tesadüfe bırakılmamıştır. Anadolu’ya ilk geldikleri tarih noktasından itibaren Türkler İstanbul’un fethine niyetlenmişlerdi. Ne var ki, her kuşatmada şehrin Batı yardımı ile kurtarıldığını iyi bellemişlerdi. O halde öncelikle yardım yollarını kesmek ve oralara hâkim olmak şarttı. Osmanlı’nın Rumeli’ye sıçrayışından itibaren Niğbolu, Varna ve Kosova meydan savaşları bu sebeple bir strateji dehasının mühürleri gibidir. Osmanlı bir taraftan Gelibolu ile, Akdeniz’den gelecek özellikle Ceneviz donanmasının yolunu kapatırken, Avrupa yardım ordularının geçiş coğrafyasına da kilit vurmasını bilmişti. İstanbul aslında Kosova Savaşı ile tam bir muhasara altına alınmıştı. Fatih, İç Kale’yi muhasara etmiş ve yüzyıllık niyetleri gerçekleştirmişti.” (Bardakçı, 1994, s. 32)
Hz Peygamberin “İstanbul mutlaka fetih olunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir. Onu fetheden emir-sultan ne güzel emirdir-sultandır”; “Ümmetimden Kayser’in şehrine (İstanbul’a) gaza edenler af olunacaktır”; “Kayserin şehri fethedilip orada ezan okunmadıkça kıyamet kopmayacaktır.” (Turan, O, TCHM,1969, II, 41) başta olmak üzere çok sayıda hadisinde hedef gösterdiği ve fethinin müjdesini verdiği İstanbul 29 Mayıs 1453 günü Türklerin eline geçmişti. İstanbul’un fethi ile bin yıllık Bizans tarihin derinliklerine gömülüyor, İslam’ın sekiz yüz yıllık ülküsü gerçekleşiyor; Türk Cihan Hâkimiyeti’nin-Nizamı Âlem’in yeni ve parlak bir devri başlıyordu. Padişahım çok yaşa! , Padişahım çok yaşa! Sesleri arasında şehre giren Fatih “Allah’ın Ordusu” ve “İslâm’ın Askeri” olmak şerefine erişen gazilere şöyle sesleniyordu:
“Ey kahraman mücahitler! Allah’a hamdü senalar olsun. İşte bundan böyle sizler Kostantiniyye fatihlerisiniz. Hz. Peygamberin, Kostantiniyye şehri elbette feth olunacaktır. Onun fethine muvaffak olan hükümdar, ne güzel hükümdar ve askerleri de ne kahraman askerlerdir” buyurduğu ve lisan-i Peygamberin şereflendirdiği şerefli askerler siz oldunuz. Gazanız mübarek olsun. Zinhar çocukları, din adamlarını, sizinle harp etmeyen insanları öldürmeyin, kadınlara dokunmayın, Peygamberin size layık gördüğü şerefin ehli olasınız.” (Kitapçı, 1996, c. 2 s. 146)
İstanbul’u fethederek tüm dünyaya bir dünya hükümdarı olduğunu gösteren Fatih Sultan Mehmed aynı zamanda bir hoşgörü ve kültür adamıdır. (İnalcık,2009 a., s. 34.)
Hz İsa’nın ruhaniyetine sığınan ve Meryem Ana’nın gelip kendilerini kurtarmasını bekleyen halk Ayasofya’ya doluşmuştu. Meryem Ana yerine karşılarında Fatih’i buldular Ayasofya’ya giren Fatih onlara elleriyle susmalarını emretti ve şöyle dedi:
“Ayağa kalk! Ben Sultan Mehmed, sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki; Bu günden itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız.” (M. Doğan:181) dedi ve Hıristiyanlara Bizans döneminde görmedikleri derecede bir din hürriyeti tanıdı. Fatih, tarih boyunca sahip oldukları topraklarda din ve vicdan hürriyetine son derece saygı gösteren bir milletin evladı olarak Ortodokslar’a da aynı şekilde muamele etti.
“Fatih İstanbul’u aldıktan bir kaç gün sonra Papaz Gennadios’u bir dost olarak, huzuruna davet etti; ona geliş ve dönüşünde tantanalı merasimler yaptı. Kendisine verdiği imtiyaz fermanı ile onu patrik tayin etti; patriğe bir at ve bir de murassa patriklik asası ve alametleri hediye etti. Patrikhaneye dini ve kültürel tam bir hürriyet bahşeyledi. Böylece Bizans tarihinde imparatorların emrinde, çoğu zaman, bir siyasi vasıta olarak kullanılan Patrikhane, ilk defa olarak, Türk idaresinde muhtariyete kavuşuyordu. Fakat daha mühimi Rumların dinlerini Katolik papaya satmaktan kurtulmaları idi. Rumlara göre Avrupalılar barbar, zalim ve dinlerine göz dikmiş ve Hıristiyanlıktan çıkmış insanlardı. Avrupalılar da Bizanslıları, Rafızî, hilekâr ve Hıristiyanlığa hıyanet etmiş sayıyorlardı. İki mezhep arasındaki bu kadim düşmanlık Dördüncü Haçlı seferindeki Latinlerin İstanbul’u, Bizans’a ait bir takım sahilleri işgaliyle artmıştı.” (O.Turan 2: 63) Bu gün Türk milleti aleyhinde birçok faaliyetlerde bulunan Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi, Katolik Avrupa’nın baskısından ve zulmünden Türkler sayesinde kurtulmuş ve muhtariyet kazanmıştı.
Fatih,tebaası arasına dahil olan Hristiyanların dinlerini daha iyi yaşayabilmesi ve dînî neşriyat yapabilmeleri adına bizzat kendisi Rum Ortodoks Patriği olarak atadığı Gennadios’a, Hristiyan dininin ilkelerini özetleyen bir risale yazmasını emretmiştir. (İnalcık, 2009, s. 34.)
Yine Fatih, başka yerlere kaçan gayrimüslimlere mülklerini iade, ibadet ve çalışma özgürlüğü vaadetmiş, ganimet olarak kendine düşen tutsakları özgür bırakıp Fener mahallesineyerleştirmiş ve bir ara vergiden muaf tutmuştur.(İnalcık, 2009 a. , s. 146.) Onun hoşgörülü ve çok kültürlü yönetim anlayışının bir diğer uygulaması Rum, Ortodoks, Ermeni ve Yahudi toplulukların dinsel önderlerini resmen tanımasıdır. (İnalcık, 2009, s. 146.)
Hıristiyanlar kendi aralarında bile birbirlerine göstermedikleri dini hoşgörüyü Türklerden görünce İstanbul’dan kaçanlar tekrar memleketlerine dönmeye can attılar. “Tarihçi Lamartine’nin tabiriyle bir kaç ay içinde İstanbul’a Türklerden fazla Rumlar üşüştü.” (Doğan, 1978. s.194) O tarihlerde Hıristiyan Avrupa’da Engizisyon mahkemelerinde binlerce insan hayvanlar gibi boğazlanıyor ve diri diri yakılıyordu.
Âşıkpaşazade’nin “Orhan Gazi döneminde Bursa fethedilince halkını emnüeman ettiler, kimsenin bir çöpünü aldırmadılar (Âşıkpaşazâde Tarihi (Necdet Öztürk neşri), s. 43.) tespiti halkın can ve mal güvenliğine savaş zamanında bile riayet edilmesi gerektiğini gösterir. Fethedilen ve itaati kabul eden yerler halkına verilen temel haklara dair bir arşiv belgesini örnek verirsek konu daha iyi anlaşılacaktır. Mesela, Osmanlı idaresini kabul eden Orta Macar halkına kral seçimi, din ve vicdan hürriyeti, vergi rejimi ve güvenliklerinin temini için verilen Evâil-i Şaban 1093/5-14 Ağustos 1682 tarihli ahitnamede Macar halkı ve onlara bağlı Hırvatların kendi memleketlerinde ayin ve adetlerinde serbest olacakları, muafiyetlerinin korunacağı, itaat eden yerlerin ahalisinin sefer sırasında ve ileride esir edilmeyeceği ve memleketlerinde eski adetleri üzere yaşamalarının sağlanacağı gibi önemli hürriyetlerin verildiği padişah tarafından taahhüt edilmiştir.(BOA. C. HR. 81/4043, Özsaray, 2018. , s.67) Bu belge, Numan Yekeler, Ahmet Özkılınç, Abdullah Sivridağ tarafından “Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı’dan Günümüze Türk-Macar İlişkileri,” Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, İstanbul 2016, s. 248-251’de Türkçe ve Macarca olarak neşredilmiştir (Özsaray, 2018., s.67).
Ataları gibi dünya nizamını kurmakla görevlendirildiğine inanan Fatih, kendisini “Dünya İmparatoru” olarak görüyor ve “Dünya Barışı” davasını benimsiyordu. Tarihçi Hritovulos eserini Fatih’e ithaf ederken O’na:
“Allah’ın iradesiyle muzaffer, galip, yenilmez, deniz ve karaların efendisi hükümdarların hükümdarı, imparatorların en büyüğü Mehmed’e” ifadesini kullanıyordu. Diğer bir Rum müellifi de ona :”Senin Romalılar imparatoru olduğundan kimse şüphe etmesin. Zira Roma imparatorluğunun merkezi İstanbul’dur ve bu şehri elinde tutan kimse de imparatordur” diyordu. Fatih, İtalyan Langusto’ya Roma ve diğer kavimlerin tarihini okutuyordu. Bu müellif genç sultanın, İstanbul fethinden bir kaç yıl sonra, 1456’da, 26 yaşında iken Avrupa hakkında bilgi edinmeğe çalıştığını ve Garp ülkelerinin haritasını önünde tuttuğunu yazdıktan sonra Fatih’in “Dünyada tek bir imparatorluk, tek bir iman, tek bir hükümdar olması gerektiğini ve birleşmiş bir dünya için de İstanbul’dan daha münasip bir payitaht mevcut bulunmadığını Hıristiyanlara hâkimiyetin bu şehir sayesinde gerçekleşeceğini ” söylediğini belirtir (Turan. 1969, s. 65 ).
Fatih, İ’lâ-yıKelimetullah ve Nizam-ı Âlem davası için Trabzon üzerine giderken “valide” diye hitap ettiği Uzun Hasan’ın annesi Sara Hatuna verdiği cevap çok manidardır. Sarp yollarda birçok zahmete katlanan, zaman zaman atından inerek yürümek zorunda kalan Fatih’e Sara Hatunun, “Oğul, ufacık Trabzon için tatlı canına bu kadar eziyet değer mi ?” şeklindeki sözüne İstanbul Fatih’i, “Valide, İslam’ın kılıcı bizim elimizde, cihat sevabına nail olup Allah’ın rızasını tahsilden başka gayemiz yoktur.” sözleriyle cevap vererek Nizamı Âlem Ülküsü’nün takipçisi olduğunu belirtmiş ve asıl maksadın ise Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu söylemiştir. Göktürk hakanlarının : “Mademki gökte bir Tanrı var; yerde de bir hükümdar bulunmalı..” sözleriyle; Oğuzhan’ın “Oğullarım çok savaştım Yüce Tanrı’ya borcumu ödedim..” sözleri ile Fatih’in yukarıdaki sözleri arasındaki duygu, düşünce ve ülkü birliği çok dikkate değerdir. Demek ki Türklerde mitolojik çağlardan beri görülen “Türk Cihan Hâkimiyeti ülküsü, Dünya devleti kurma, Allah’ın rızasını kazanma ve Dünya barışını tesis etme” düşünceleri aynı şekilde Osmanlı’da da devam etmektedir.
Fatih Sultan Mehmed, kendisinin “Allah tarafından teyit edilmiş” olduğunu ifade eder:”Müslümanların rehberi, Gazi ve mücahitlerin efendisi, Rabbülalemin’in teyidiyle müeyyed, Saltanat ve Hilafet semasının, dünya ve dinin güneşi Ebu’lFeth Sultan Muhammed Han” lakaplarını kullanırdı. Nitekim Fatih’in Uzun Hasan’a karşı kazandığı zafer münasebetiyle Hüseyin Baykara’ya gönderdiği bir fetih-name de “Allah Teâla inayeti ile Sultan Muhammed Han sözüm” ibaresiyle başlar.(Turan. 1969. s. 61)
Hiç şüphesiz başta Fatih olmak üzere diğer Osmanlı padişahlarının bu ve buna benzer ibareleri kullanması, İslam öncesi devirlerde Türk Hakanları’nın “Mengü Tanrı gücinde” (Allah’ın gücü ve kudretiyle) ibaresini kullanma geleneğinin İslâmileşmiş bir şekilde devam ettiğini göstermektedir. Bu durum, Osmanlı padişahlarının eski Türk töresine ve Cihan Hâkimiyeti ve Nizam-ı Âlem düşüncesine ne derece bağlı olduklarını göstermesi bakımından dikkate değerdir.
Osmanlı Padişahları, Nizâm-ı âlem ülküsü ve devletin birliği uğruna kardeşlerinin katline bile rıza göstermişler, İslâm âlimleri ise “Fitne kıtalden (toplu katliamdan) daha beterdir”(Bakara suresi 191. âyet) ayetine uyarak kardeş katline cevaz vermişlerdir. Bu durum bazı şehzadelerin devamlı ölüm korkusuyla yaşamalarına neden olsa da devletin bütünlüğü ve uzun ömürlü olması ve âlemin nizâmı açısından olumlu katkılarda bulunmuştur.
Fatih Sultan Mehmed’in Nizam-ı Âlem Ülküsünü hazırlatmış olduğu Kanunname sinde de görmekteyiz. Kanunnamenin en önemli kısımlarından birisi:”Her kimseye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizam-ı Âlem için katl etmek münasiptir. Ekser-i ulema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar” hükmüdür. (Turan. 1969 s. 14)
“Osmanlı devlet anlayışına göre, Osmanlı hükümdarının yüklendiği misyon “Padişâh-ı ruy-ı zemin zillullah-i fi’l-arz” (Allahın yeryüzündeki gölgesi) biçimiyle eski Türk hakimiyet anlayışı ve İslam geleneğinin tezahürüdür. II. Mehmed’den itibaren bu kavram Osmanlı kanunnamelerine de yansımış ve hukukî bir nitelikte kazanmıştır. Hükümdar, tahta geçtiği andan itibaren Allah’ın adaletini insanlığa dağıtan kutsal kişi kimliğini üstlenmiş olmaktadır.“ (Eroğlu, 2003, c.43.sayı.2)
Padişahlar ve âlimler gibi halk da Nizam-ı âlem düşüncesi, din ve devletin bekası kaygısı ile, zaruret halinde, kardeş katlini tasvip ediyorlardı. Kanuni devrinde Türkiye’ye gelen imparator Ferdinant’ın elçisi Busbecq, “Müslümanlar Osmanlı hanedanının sayesinde ayakta duruyorlar. Hanedan yıkılırsa din mahvolur. Bu sebeple hanedanı din ve devletin selameti ve bekası evlattan daha mühimdir” kanaatinin efkârda yaygın bulunduğunu, şehzade Mustafa’nın da bu kutsi gaye uğrunda feda edildiğini bildirmektedir.(Turan, 1969. s:15)
SONUÇ:
Bizim dünyada ve çevremizde gelişen olaylara karşı seyirci olmamız ve kayıtsız kalmamız beklenemez. Çünkü biz “Gökyüzü çadır güneş bayrak” anlayışı ile bütün dünyayı kendi vatanı olarak bilen ve hakanlarının Yüce Tanrı’nın kut vermesi ile tahta oturan ve cihanın idaresi ile görevlendirildiğine inanan bir milletiz. Bütün dünyayı vatan olarak görmenin yanında bütün Türklerin tarih boyunca hâkimiyet kurduğu topraklar yani Turan bizim “Milli vatan”ımız ise, bütün Müslümanların yaşamış olduğu topraklar da bizim “Dini vatan”ımızdır. Milli vatanımız gibi dini vatanımız da bizim ilgi alanımız dışında değildir.
Z. Gökalp’e göre Türkçülüğün üç büyük mefkûresi (ülküsü) olmalıdır: “Bunların hakikate en uygun olanı Türkiyeciliktir. İkinci mefkûre Oğuzculuk veya Türkmenciliktir. Çünkü kültür bakımından birleşmesi en kolay olan Türkler, Oğuz Türkleri yani Türkmenlerdir. Nihayet üçüncü bir mefkûre daha vardır ki, bu da istikbalde diğer Türklerin Oğuzlarla bütünleşeceği Kızıl Elma’dır. Bu, bir hayal dahi olsa Türkçülük için kuvvet membaıdır. O Turan ki mazide bir hakikatti. Oğuz Han’lar, Mete’ler, Göktürk hakanları bir zamanlar bütün Türkleri birleştirmemişler miydi?”
Gökalp’e göre Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte Türkçülüğün birinci mefkûresi olan Türkiyecilik gerçekleşmiş, sıra Turan’a-Türk Birliği’ne gelmiştir.
Devletlerin sınırları vardır. Milletlerin ve dindaşların sınırları yoktur. Gönül sınır tanımaz. Bizim için nerede bir Türk varsa orası Türk yurdudur. Yine nerede bir Müslüman varsa orası da Müslüman yurdudur ve oralarda yaşayan soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın eza ve cefa çekmesine asla razı olamayız. Yine nerede bir eza ve cefa çeken, zulüm gören, ıkı, rengi ve inancı yüzünden horlanan insan varsa biz onlara ayrımcılık yapılmasına, zulüm yapılmasına, haklarının çiğnenmesine seyirci kalamayız.
Bu gün başta ABD, Avrupa,Ortadoğu, Doğu Türkisan, olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde kan ve gözyaşı akıyor. Biz bu akan kan ve gözyaşlarına seyirci kalamayız. Kalırsak Allah bizi affetmez, tarih bizi affetmez. Akan kan ve gözyaşına son vermek, bölgede ve dünyada barışı ve huzuru tesis etmek, dünyayı selam yurdu “Dâru’s-selam” haline getirmek bizim hem dîni hem milli hem de insâni görevimiz tek kelime ile Kızılelma’mızdır.
Müslümanlar, ahirette selâm yurdundadırlar. O yurt, ayıplardan, belalardan sâlim oluş yurdudur. Orada selâmet, emniyet, sulh, asayiş, bütün korkulardan emin olma dileği, çabası ve kazancı vardır. Orada kalpler hileden, kinden, kıskançlıktan, kötülük dilemekten, günahlardan ve haramlardan, hayvanî niteliklere dönüşmüş olmaktan kurtulmuş olarak yaşarlar. İşte bu yurt selâm yurdudur. CenâbıHakk, Dârüsselam/Barış yurdu ile ilgili olarak Yüce kitabımızda şöyle buyuruyor:
“Allah Barış Yurdu’na çağırıyor. Allah kimi layık görürse onu doğruluk ve dürüstlük yolunda yürütür.” (Yunus suresi, 10/25)
Ayette geçen Darüsselam/Barış Yurdu tabiri “Barış, esenlik, huzur, adalet, güvenlik yurdu” anlamına gelmektedir. “Allah ‘Barış Yurdu’na çağırıyor” ifadesini dünyanın evrensel barış ve adâlet yurdu hâline getirilmesi olarak anlamak gerekir.
Demek ki Yüce Allah, kendi adının ve barış dini İslâm’ın dinin hâkim olduğu kimsenin hakkının yenmediği, kan ve gözyaşının akmadığı, herkesin barış içerisinde yaşadığı bir dünyanın kurulmasını bizden istiyor.
Dünyada barışı ve adaleti sağlamak biz Türklerin hem milli hem de dini bir ülküsüdür. Orhun Âbideleri’nde, “Üstte gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında ikisi arasında kişioğlu yaratılmış ve kişioğlu üzerine atalarım tahta oturtulmuştur” ifadeleri ile dünyaya nizam verme ve dünya barışını tesis etme görev ve yetkisinin Türk milletine Yüce Allah tarafından verildiği belirtilir. Türk milletine Yüce Allaha tarafından verildiğine inanılan bu görev, tarihimizde, destanlarımızda, kitabelerimizde, Türk hakanlarının ve sultanlarının taşıdığı unvanlarda, “Kızılelma”, “Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsü”, “Nizâm-ı Âlem Ülküsü”, “İ’lâyıKelimetullah Ülküsü” gibi millî ülkülerimizde bütün açıklığı ile görülmektedir.
Eski Türk düşüncesine göre: “Nasıl ki her şeyi yoktan var eden ve kusursuz bir düzen kuran bir Allah var ise yeryüzünde de tek bir hakan olmalı ve insanlar düzen ve barış içerisinde yaşamalıydılar.”
Türk Cihan Hâkimiyeti düşüncesinin hedefi, “Dünyaya Türk töresi ile nizam vermek, diğer milletleri düşmanlıktan vazgeçirmekti.” Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nün hedefi ise, “Allah’ın diniyle âleme nizam vermek ve yeryüzünde barışı tesis etmekti.” İ’lâ-i Kelimetullah ülküsünün hedefi ise, Allah’ın adını yüceltmek, Allah’ın dinini ve adını dünyaya hâkim kılmaktı. Türk’ün Cihan Hâkimiyetine ve Nizâm-ı Âlem’e giden yoldaki ara hedeflerine ise “Kızılelma” denmiştir. Türk milleti, zamana ve şartlara göre değişen Kızılelmalar peşinde koştukça büyümüş büyük devletler ve medeniyetler vücuda getirmiş, dünyanın İslamlaşmasında ve dünyada barışın tesis edilmesinde büyük görevler üstlenmiştir.
Sevgili Peygamberimiz Medine’yi farklı din ve ırkların barış içerisinde yaşadığı bir barış yurdu “Darüsselam haline getirmiş, Yesrib’i Medine-i Münevvere’ye medeniler, aydınlar, münevverler şehrine dönüştürmüştü. Hz. Süleyman da bu hedefin peşinden gitmiş ve kurduğu ülkenin başkentine Dâru’s-Selâm (Yeruşalim) yani Barış Yurdu adını vermişti.
Abbasilerin başkenti (Bağdat) bu hayal ile kurulmuş, Selahaddin Eyyubi, Hz. Süleyman’ın mirasını kurtarmak için Dâru’s-Selâm’a (Yeruşalim/Kudüs’e) sahip çıkmıştır. Selçuklu Türkiyesi’ne “Şefkat Diyârı” adı verilmiş; Osmanlı’ların başkentine mutluluk, barış, esenlik yurdu manasına gelen Dâru’s Saadet/Dersaadet denmiştir. Bütün bunlar dünyayı barış Darüsselam/Barış Yurdu haline getirmenin binlerce yıldır Türk milletinin ‘büyük ülküsü’ ve ‘Kızılelması’ olduğunu göstermektedir.
Müslümanlar, ahirette selâm yurdundadırlar. O yurt, ayıplardan, belalardan sâlim oluş yurdudur. Orada selâmet, emniyet, sulh, asayiş, bütün korkulardan emin olma dileği, çabası ve kazancı vardır. Orada kalpler hileden, kinden, kıskançlıktan, kötülük dilemekten, günahlardan ve haramlardan, hayvanî niteliklere dönüşmüş olmaktan kurtulmuş olarak yaşarlar. İşte bu yurt selâm yurdudur. CenâbıHakk, Dârüsselam/Barış yurdu ile ilgili olarak Yüce kitabımızda şöyle buyuruyor:
“Allah Barış Yurdu’na çağırıyor. Allah kimi layık görürse onu doğruluk ve dürüstlük yolunda yürütür.” (Yunus suresi, 10/25)
Demek ki Yüce Allah, kendi adının ve barış dini İslâm’ın dinin hâkim olduğu kimsenin hakkının yenmediği, kan ve gözyaşının akmadığı, adaletin hâkim olduğu, herkesin barış içerisinde yaşadığı bir dünyanın kurulmasını bizden istiyor. Atalarımız tarihte kurmuş oldukları büyük medeniyetleri ve devletleri topraklar üzerinde kurmadan önce gönüllerde kurmuşlar, ülkeleri fethetmeden önce gönülleri fethetmişlerdir. İşte bizim hem milli hem de dîni bir ülkümüz olan Kızılelma’nın hedefi gönülleri fethederek, Allah’ın adını ve barış dini İslâm dinini dünyaya hâkim kılmak ve dünyayı evrensel barış ve adalet yurdu haline getirmektir.
KAYNAKLAR
Âşıkpaşazâde Tarihi,(2000) (Necdet Öztürk neşri,İstanbul
BLACK, A. (2011), TheHistory of IslamicPoliticalThought: FromtheProphettothePresent, Edinburgh UniversityPress.
Câbî, Ö. E. , (2003) CâbîTârihi (Mehmed Ali Beyhan neşri), C.I, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayını.
Coşkun, A. (2004). Osmanlı’da Din Sosyolojisi -Nâimâ Örneği-, İstanbul: İz Yayıncılık.
Coşkun, R. (2014). “Kızılelma’dan Türk İslam Ülküsüne: Türklerin Küresel Düşleri”, Düşünce Dünyasında Türkiz Siyaset ve Kültür Dergisi Yıl:5 / Sayı: 25 / Ocak – Şubat 2014
Doğan, M. (1978), Kur’an’ın Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, İstanbul.
Eroğlu, (2003), Osmanlılarda İktidarın Değişim Süreci ve Meşruiyet Sorunu, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Ve Coğrafya Fakültesi Dergisi Cilt: 43. Sayı. 2
Görgün. T. (2000). “Osmanlı’da Nizâm-ı Âlem Fikri ve Kaynakları Üzerine Bazı Notlar” İslami Araştırmalar Dergisi, c.13, Sayı.2. 2000
Güngör, E. , (1988). Tarihte Türkler, İstanbul
Hançerlioğlu, Filiz (1988). Âşık Çelebi Divanı. Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Gazi Üniversitesi
İ.HamiDanişmend, (1978)Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu, Konya
İnalcık, H. (2009 ) Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ, (1300-1600), Çeviri: Ruşen Sezer, İstanbul: Kronik.
Kapanşahin, M. (2007.) Kanunî Sultan Süleyman’ın Avrupa’ya Karşı Takip Ettiği Fetih Politikası, İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı İslam Tarihi Bilim Dalı Doktora Tezi. Kayseri. T.C. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Kaşgarlı, M.(1333). Divanü-Lügat-it Türk, Besim Atalay Tercümesi, c. 1. TDK Yayını:
Kili,S.& Gözübüyük, A,Ş.(1985)Türk Anayasa Metinleri, “Senedi İttifaktan Günümüze” Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları
Kitapçı, Z. Hz. (1996). Peygamberin Hadislerinde Türkler, Konya (iki cilt bir arada)
Kütüb-i Sitte Tercüme ve şerhi cilt 14: 306-307, Prof. Dr. İ. Canan,
Maksudoğlu, M, 2003,Osmanlı Tarihi, İstanbul. Elif Yayınları.
Müneccimbaşı, A. D. , (tarihsiz 2.cilt), Müneccimbaşı Tarihi, Sahaif-ül-Ahbar fî Vekayi-ül-a’sâr çeviren İsmail Erünsal, Tercüman 1001 Temel Eser: 37.
Nursi, S. (1994). Risale-i Nur Külliyatı, cilt 1, İstanbul: Yeni Asya yayınları
Ocak, A. Y. (2004) “Osmanlı “Resmi (Yahut İmparatorluk) İdeolojisi” Meselesi”, Doğu-Batı, Yıl 7, Sayı 29, Ağ-Ey-Ek-2.
Ocak, A.Y.( 1990) ”XV-XVI. Yüzyıllarda Osmanlı Resmî Dinî İdeolojisi Ve Buna Muhalefet Problemi”. İslami Araştırmalar. Cilt:4. Sayı:3. Temmuz 1990
Öz, M. (1999), “Klasik Dönem Osmanlı Siyasi Düşüncesi: Tarihi Temeller ve Ana İlkeler”, İslami Araştırmalar Dergisi, c.12, s.1.
Özcan, A. (Mayıs 1994). Fatih’te Nizâm-ı Âlem Düşüncesi, Tarih ve Medeniyet Dergisi. Sayı:3, Mayıs 1994
Özsaray,M. (2018). Arşiv Belgeleri Işığında Osmanlı’da Devlet-Tekke İlişkileri XIX. Yüzyıl, Doktora Tezi, İstanbul.
Sünen-i Davud 5. cilt, s:107 İbrahim Kocaşlı tercümesi
Şen, Y. (2017). Klasik Türk Şiirinde Kızılelma. Littera Turca Journal of Turkish Language andLiterature, 3(4),
Turan, O,(1969).T.C.H.M. Turan Neşriyat Yudu.
Turan, O. (2000),Türk Cihan HakimiyetiMefküresi Tarihi: Türk Dünya Nizamının Millî, İslami ve İnsanı
Tursun Beg, Tarih-i Ebu’l-Feth, nşr. Mertol Tulum, İstanbul 1977,
Türk Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, İ‘lâ-yi Kelimetullah Maddesi.
Uğur, A, 1981, “Kemal Paşa-zade’nin VIII. Ve IX. Defterleri Ve Bu Defterler Işığında Yazarın Tarihçiliği”, VIII. Türk Tarih Kongresi II. Ciltten ayrı basım, TTK, Ankara 1981
Vak‘anüvisSubhîMehmed Efendi, Subhî Tarihi, Haz. Mesut Aydıner, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2007,
Yalçın, C. (2202).Sahip Olduğumuz Miras. Eylül 2002.
Yıldırım, C. (1986). İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri cilt 1 ve 4, Anadolu Yayıncılık.