ORTA DOĞU VE TÜRKLER Muharrem GÜNAY

ORTA DOĞU VE TÜRKLER Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)
Orta Doğu, en yaygın kullanımı ile batıda Mısır’ı, kuzeyde Türkiye ve İran’ı içine alan, doğuda Umman Körfezi, güneyde Aden Körfezi ile Yemen’i kapsayan coğrafî bölgedir. Bu bölge, insanlığın başlangıcının yaşandığı ve “Bereketli Hilâl”den Dicle, Fırat ve Nil nehirleri vasıtasıyla Basra Körfezi, Umman Denizi, Kızıldeniz ve Akdeniz kıyılarından yeni merkezlere yayıldığı düşünülen, içinde Mezopotamya ve Mısır gibi kadim medeniyetleri barındıran bir dünyadır. Kaynağı vahiy olan Musevîlik ve Hıristiyanlık da burada doğup gelişmiş olmakla birlikte, aynı zamanda İslâm Medeniyeti’nin kalbinin attığı bir mekândır. Hazret-i Peygamber ile başlayıp, Hulefâ-i Râşidin, Emevî ve Abbasî devletleri zamanında yaşanan İslâm Siyasî Birliği, Haçlı Seferleri ve Moğol istilâsı yüzünden bozulmuş, birlik tekrar iki buçuk asırlık bir mücadelenin sonunda, 16. yüzyılda Osmanlı Devleti tarafından, sağlanabilmiştir. Bundan sonra Orta Doğu’da dört asırlık bir Osmanlı Barışı (PaxOttomana) yaşanmıştır. Osmanlı Devleti, yerel unsurların iç dinamiklerini dikkate alarak bir idarî nizam kurmuştur. Bu idarî nizam, bölgedeki yerel unsurları “Osmanlı Millet Sistemi” içinde birleştirmiş, idarî olarak Osmanlılaştırmıştır, denilebilir. Bugün Orta Doğu’da barışın yeniden tesisi için, Osmanlı Devleti’nin dört asırlık tecrübesinin anlaşılması zarurî görünmektedir (Alkan, M.2016, s.1).
Orta Doğu bölgesi de tıpkı Balkanlar gibi dünyanın en karmaşık ve en sorunlu bölgelerinden biridir. 20. yüzyılın başında bölgede zengin petrol yataklarının bulunması bölgenin ayrıca önemini artırmıştır. Bölgenin artan önemi ile birlikte, bölgede istikrarsızlık ta artmış ve Orta Doğu dünyada kan ve gözyaşının en çok aktığı bölgelerden biri haline gelmiştir.
Orta Doğu bölgesi tarihin ilk dönemlerinden itibaren birçok devlet ve uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bölgeye Sümerler, Samiler, Amurrular, Hititler, Asurlular, Medler, Lidyalılar, Bizans, ilk dört halife ve ardından Emeviler, Abbasiler gibi devletler hâkim olmuştur. Bölgede Türk hâkimiyeti tarihte ilk Müslüman Türk devleti olarak bilinen Tulunoğulları devletinin 868 yılında kurulması ile başlamış, 1099 yılında 1. Haçlı seferi ile Haçlı egemenliğine giren Kudüs, 88 yıl süre ile Hıristiyanların elinde kaldıktan sonra 4 Temmuz 1187’de Selahaddin-i Eyyûbi’nin Kudus’ü fethetmesiye birlikte tekrar Türk egemenliğine girmiştir. 1917 yılına kadar yaklaşık olarak 950 yıl Türk hâkimiyetinde kalmıştır.
Ahmed b. Tolon tarafından Mısır’da kurulan Tulunoğulları (868-905), daha sonra Suriye ve Filistine kadar nüfuzunu genişletmiştir. Devletin kurucusu olan Ahmed b.Tolon’un babası Tolun, Dokuz Oğuz Türklerindendir (Yüksel, A. T. (Tarihsiz),s.87; Kafesoğlu, İ. (1992). T.D.E.K. s. 324).
Tulunoğulları devleti Arap kaynaklarında “Fil emaratul Türkiyye ved Devletul Tuluniyun” adıyla geçmektedir (Gençoğlu, H.2020, Türk Arşiv Kaynaklarında Türkiye-Afrika).
Bölgede Tulunoğulları’ndan başka, 935-969 yıllarında yaşamış olan bir başka Türk devleti İhşîdîler (Akşitler-İhşidler) hüküm sürmüştür.
Akşitler de denilen ve Muhammed b.Tuğç el -İhşid tarafından Mısır’da kurulan İhşidler daha sonra Suriye’ye hâkim olan Tulunoğulları gibi Abbasi hilafetine ismen bağlı olan bir Türk devletidir (Yüksel, A. T. (Tarihsiz),s.94).
Selçuklular zamanında 1071- 1079 yılları arasında, Selçuklu emiri olarak görev yapan, Türkmen beylerinde Atsız, Mısır Fatımî Halifeliği’ne ait sınırlardan biri olan Filistin’de, Büyük Selçuklulara tabi bir Türkmen beyliği kurmuştur (Kefesoğlu, 1973, s.27).
Yine Mısır ve Orta Doğu’da hüküm sürmüş olan Türk devletlerinden birisi de Selahaddin-i Eyyubi tarafından 1171’de kurulmuş olan Eyyübiler Türk devletidir (1171-1252).
Bölge’de kurulmuş olan en önemli Türk devletlerinden birisi de 1250 ila 1517 arasında Mısır ve Suriye ve Arabistan’da hüküm süren Memlûkler’dir.
Memluklüler Arap kaynaklarında “Ved Devletul Turkiyya” adıyla geçer. (Gençoğlu,H. (2020)Türk Arşiv Kaynaklarında Türkiye-Afrika, SR Yayınevi.)
Toplam nüfusu 11 milyon olan Filistinlilerin 4 milyon 420 bin 549’u Filistin Devleti sınırlarında, 1 milyon 658 bin kadarı da İsrail Devleti içerisinde yaşamaktadır. Kalan nüfus başta Ürdün olmak üzere dünyanın birçok ülkesine yayılmış durumdadır (Onedio Sosyal İçerik Platformu, 29/07/2014https://onedio.com/haber/adim-adim-15-maddede-filistin-sorunu-340224).
638 yılında, Hz. Ömer tarafından fethedilen Filistin’in başşehri Kudüs, 1099 yılında I. Haçlı seferi sonrasında Hıristiyanların eline geçmiş, Kudus 88 yıl süre ile Haçlıların elinde kaldıktan sonra Selahaddin-i Eyyûbi’nin 4 Temmuz 1187’de Hıttın savaşında Haçlıları yenmesi ile birlikte tekrar Türklerin eline geçmiş, Ünlü Türk hakanı Selahaddin-i Eyyûbi Kudus’ü 2 Ekim 1187 Cuma günü teslim alarak Haçlı hâkimiyetine son vermiştir.
1095’te Papa Urban, dini bir meclis toplamış ve çok ateşli bir konuşma yapmıştı. Papa Urban, Türkleri Anadolu’dan ve Kudüs’ten çıkarmak üzere bir çağrı yayınlamıştı. Bu çağrıya göre bu sefere katılanların bütün günahları, hem de hiçbir türlü cezaya ve kefarete gerek kalmaksızın, büsbütün affedilecekti.
Papa Urban’ın çağrısı üzerine, bütün papazlar köy köy, şehir şehir dolaşarak Haçlı Seferlerinin hazırlanması için propaganda yapmaya başladılar. Bunlardan birisi olan Piyer Lermit, eline aldığı büyük bir haçla bütün Fransa’yı topal bir eşek üzerinde dolaşmıştır. Bu propagandalar kısa zamanda sonuç verdi. Ne kadar haydut, katil ve kundakçı varsa, yüz binlerce Haçlı sürüsü yollara düştü. Haçlı ordusu Anadolu Selçuklu devletinin başkenti İznik’i ele geçirmek üzere yola çıktılar. Ancak, İzmit yakınlarında, Selçuklu birlikleri tarafından yok edildiler. Fakat Haçlıların asıl büyük ordusu yolda olup, henüz Anadolu’ya ulaşmamıştı. 600 bin kişilik Haçlı ordusu İznik’e kadar ulaşıp şehri kuşattı. Yapılan savaşta her iki taraf ta çok büyük kayıplar verdi. Bu kadar çok kalabalık bir orduyla başa çıkamayacağını anlayan 1. Kılıç Arslan, Haçlı ordusuna sık sık baskınlar yaparak, güneye doğru ilerleyen Haçlılara büyük darbeler vurdu. Bu baskınlar sonucunda Haçlılar 500 bin kayıp verdiler.
Haçlı orduları ilerlemeye devam ederek, Antakya ve Kudüs’ü işgal ettiler. Haçlılar bu yerlerde on binlerce Müslüman’ı katlettiler. (1099)
Antakya çevresine yayılıp yağma eden, ya da zevk ve sefaya dalan Haçlılar, Türkler tarafından dağıtılıyor, ya da kesilip yok ediliyorlardı.
“Kıtlık ve açlık günden güne fecaat halini almaktaydı. Bu sefere katılmış olan Faucher de Chartres adındaki papazın ifadesine göre, Haçlılar çevrede yağma etmedik bir şey bırakmadıklarından, ot, ağaç kabuğu ve kökü, at, eşek, deve, köpek, hatta fareleri ve atların koşumlarını ve kayışlarını bile yiyorlardı. En had düzeye gelen açlık, zaten ahlakı zayıf olan bu güruhun bütün insanlık duygularını yok etti. Tek olanak olarak büyük bir hevesle, insan etiyle karınlarını doyurmaya başladılar”(F.Funck Brentono’dan nakil: Erer, R, 1993. s.45,).
Bu olay konusunda, sefere katılmış olan Richard de Pelerin (Hacı Rişar)’ın yazdığı Chanson d’Antioche (Antakya Destanı) adındaki eserde görülen şiirlerin bazıları dikkate değecek kadar önemli olduğu için aşağıda sunulmaktadır:
“Asaletlü Piyer L’Ermit otağının önünde oturuyordu.
Kral Tafur birçok adamları ile çıka geldi.
Bunlar bin kişiden fazla ve açlıktan şişmiştiler.
‘Asaletmeab! Rahmeti Rahman adına bana yol göster,
Zira açlıktan ve zayıflıktan ölüyoruz’ dedi.
Piyer cevap verdi: ‘Cebin (korkak, yüreksiz) olduğunuzdandır’ dedi.
Haydi, şurada ölmüş yatan Türkleri toplayınız,
Tuzlar ve pişirirseniz, pekâlâ yenir onlar.
Kral Tafur, ‘Doğru söylüyorsunuz,’ dedi.
Otağdan ayrıldı, avanesini çağırdı,
Toplandıklarında on bin kişiden çoktular.
Türkler yüzüldü, barsakları çıkarıldı
Etlerinden haşlama ve kebap yapıldı.
Doyasıya yediler, amma ekmeksiz yediler
Bunu gören putperestler (Türkleri kasdediyor) pek korktular,
Et kokusundan hep duvarlara dayandılar.
Yirmi bin putperest, bu avaneyi seyret.;
Ağlamadık Türk kalmadı.” (Antakya Destanı, Brentano, 57–58’den nakil: Erer, R. 1993, s:45–46)
Avane bir birine şöyle diyordu: ”İşte karnavalın son günü olan Mardi Gra geldi. Şu Türk eti zeytinyağında pişmiş domuz sırtından ve Jambondan daha iyi olur.” Çayırlarda artık Türk ölüsü bulunmayınca:
“Mezarlıkta vardılar, ölüleri çıkardılar,
Hepsini üst üste yığarak bir tepe haline getirdiler,
Çürümüş olan barsakları Nehr-ül-As’a attılar;
Etlerin derilerini yüzüp rüzgârda kuruttular.” (Antakya Destanı, Brentano, 58’den nakil Erer, R.1993, s.46)
Bir başka Batılı yazar ise bu vahşet hakkında şöyle diyor:
“Bu rezilliğin sonucu olarak, artık Haçlı karargâhı bir ordu görünümünden çıkmıştı. Birçok Haçlı, bitap bir halde inlemekte, bir kısmı da civarda köpek leşi şeyler aramaktaydı. (R.Erer, s:46, Michaud’tan nakil)
İkinci Haçlı seferine katılan Alman kralı ve Fransa kralı Selçuklu orduları tarafından bozguna uğratılınca, Haçlılar Suriye’ye deniz yolu ile gittiler. 600 bin kişilik Haçlı ordusu sayıca yüz binin altına düşmüştü. Fakat İslâm davasına ihanet eden Şiî Fatımilerin Haçlılarla birleşmeleri ve İslâm dünyasının karmaşa içerisinde bulunmasından dolayı Kudüs Haçlıların eline geçti.
“Yurtlarından yola çıktıktan tam üç yıl sonra Haçlılar, Kudüs’ü gördüler; sevinçten ölenler oldu. 15 Temmuz tarihine rastlayan Cuma günü saat üçte saldırıp kente girdiler. Dehşet verici bir biçimde katliama başladılar ”(Michaud’tan nakil: Erer, R, 1993, s:56).
Müslümanların karşı gelmeyip Haçlılara boyun eğmesi onları tatmin etmedi, yağma ve katliama devam edip, yaşlı, çocuk, hasta demeden ne bulursa öldürdüler. Üç gün boyunca her taraf kana boyandı. Cesetlerin kokması bulaşıcı hastalıklara yol açtı.
Michaud’un yazdıklarına göre:
“Yetmiş bin Müslüman öldürdüler, Yahudileri de Sinagog’da diri diri yaktılar. Kamâme Kilisesine giderek dua ettikleri süre boyunca adam öldürmeye ara verdikten sonra cinayetlerine ve mal yağmasına devam ettiler. Müslüman kadınları sığınmış oldukları Ömer Camii’nde çocukları ile birlikte ve on bin kadar Müslüman’ı da Süleyman tapınağında öldürdüler. Orada kim bulunmuş olsa, ayakları topuk kemiklerine kadar ölülerin kanına batardı” (Erer, R. 1993, s:56).
“Godefroy de Bouillon, Haçlı seferini teşvik etmiş ve düzenlemiş olan Papa İkinci Urbain’e gönderdiği mektupta: “Kudüs’te bulduğumuz düşmanlara (yani Müslümanlara) ne yapıldığını öğrenmek isterseniz, biliniz ki: Süleyman tapınağının kapısı önünde ve tapınağın içinde bizimkilerin atları dizlerine kadar Müslüman kanlarına basarak yürüyorlardı” İfadesini eklemiştir. Bu mektup, Roma’ya ulaştığı zaman Papa ölmüş ve bu tatlı haberi alamamıştı (.Erer,R1993, s:57).
Papa’ya bu haberi gönderen Godefroy’un heykeli bu gün Avrupa Birliğine girmek uğruna egemenlik haklarımızı devretmeye razı olduğumuz Brüksel’deki Kral meydanında, St. Jacques-sur-Coudenberg Kilisesinin önüne dikilmiştir.
Kudüs’ün Haçlıların eline geçmesinden sonra, Kudüs’ü yönetmek üzere Papaz Godefroy de Bouillon “Kamâme Müdafii” unvanı ile atandı.
Kudüs’ü ele geçiren Katolik papazlar, Ortodoks Hıristiyanlara da her türlü eziyeti ettiler. Gibbon’un bildirdiğine göre:
“Yerli Hıristiyanlar kendilerini sözde kurtaranların (Haçlıların) demir boyunduruğu altına girdikten sonra, Müslümanların hoşgörülü yönetiminden yoksun kaldıklarına üzüldüler ”(Erer,R. 1993, s:59).
Biz burada köpek eti, insan eti hatta birbirlerinin ölmüş leşlerini yiyecek kadar alçalmış Haçlıları kısaca anlattıktan sonra asıl konumuza dönelim.
Orta Doğu’da asıl Türk yayılışı ve etkisi ise XI. Yüzyıldan itibaren başlamıştır. Selçuklular döneminde Irak’ta Suriye’de, idari, iktisadi ve eğitim alanında önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Tarih içerisinde Ortadoğu bölgesi en huzurlu dönemini Türk hâkimiyeti altında yaşamıştır.
Başta Mekke, Medine, Kudüs olmak üzere Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların kutsal saydıkları yerleri barındıran bu topraklar 1517 yılında Yavuz Sultan Selim’in fethi ile Osmanlı devletine katılmış ve yaklaşık olarak 400 yıl süreyle Osmanlı idaresinde kalmıştır. Bölgedeki Türk hâkimiyetini Tulunoğulları’nın kuruluş tarihi olan 868’le başlatırsak, (1099-1187 yılları arasındaki Haçlı Hâkimiyetini de göz önünde bulundurursak yaklaşık olarak bölgede 950 yıl süren bir Türk hâkimiyeti söz konusudur. Türk hâkimiyeti ile birlikte bölgeye, huzur, barış, istikrar ve bolluk gelmiştir. Tıpkı Balkanlar’da olduğu gibi Orta Doğu’da da farklı ırk, din ve mezheplere bağlı insanlar adil Türk idaresi altında rahat ve huzur içinde yaşamışlardır.
Her üç dinin kutsal mekânı ve merkezi durumunda bulunan Kudüs, tarih boyunca en uzun istikrar ve barış dönemini Osmanlı idaresi altında yaşamıştır. Kudüs’te yaşayan Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar tüm mezhepleri ile birlikte Osmanlı Türkleri idaresinde 400, Türk idaresi altında toplam olarak 950 yıl boyunca kendi inançları doğrultusunda, hiç bir kimseden her hangi bir baskı görmeden diledikleri gibi ibadetlerini yerine getirmişler; barış ve huzur içinde yaşamışlardır. Başta Avrupalıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanuni olmak üzere, bütün Türk sultanları Kudüs’e özel bir ilgi göstermişlerdir. Gösterilen bu yakın ilgi sayesinde hem halkın kültür durumu hem de gelir seviyesi bir hayli yükselmiştir. Bölgede köklü bir Türk-İslam medeniyeti vücuda getirilmiştir. Halen bölgedeki halk kendisini Türk kültürüne yakın hissetmekte ve adil Türk idaresini aramaktadır.
I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra imzalanan Lozan Barışı ile bölgeden kesin olarak Türklerin çekilmesi ve 1948 yılında İsrail devletinin kurulması ile birlikte Balkanlardaki sürece benzer bir süreç bu bölgede de başlamış ve bölge kan gölüne dönmüştür. Orta Doğu’daki zengin petrol yataklarının bulunması ile birlikte Orta Doğu’yu paylaşım yarışı iyice artmıştır. Özellikle de İngiltere ve Fransa’nın müdahaleleri Orta Doğu’yu bitmek bilmeyen bir istikrarsızlığın içine sürüklemiştir. Fransa ile İngiltere arasında imzalanan gizli “Sykes-Picot” anlaşması Fransa ve İngiltere’nin gizli planlarını bütün açıklığı ile gözler önüne sermektedir.
1916’da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M.F. George Picot arasında imzalanan söz konusu anlaşma Osmanlı topraklarını İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaştırırken, Filistin için de uluslararası bir statü öngörüyordu. İşte bu ileride kurulacak olan İsrail Devleti için de ilk adımdı. Sykes-Picot anlaşmasının imzalandığı dönem, bölgede bir Yahudi Devleti kurulması için hummalı bir çabanın yürütüldüğü dönemdi aynı zamanda. 1890’ların başında aslen bir gazeteci olan Thedor Herzl’in önderliğinde kurulan “Siyonizm” hareketi, dünyaya yayılmış olan Yahudilerin tekrar Filistin’e dönmeleri ve bağımsız bir devlet kurmaları için çalışmalara başladı. Herzl, 21-31 Ağustos 1897’de Basle’de topladığı I. Siyonist Kongrede temel hedef ve yöntemleri tespit etti. Bu amaçla örgütler toplandı, fonlar oluşturuldu, günümüz deyimiyle son derece örgütlü bir ” lobici “lik faaliyeti başladı. (Günay, M. 2004, s.125-126)
Siyonistler işe topladıkları paralarla Araplardan toprak almakla başladılar. Bu yolla başarı şanslarını az gören Siyonistler Osmanlı’dan para karşılığında toprak almayı düşündüler. Bu amaçla Sultan Abdülhamit’in 19 Mayıs 1901 tarihinde huzuruna çıkan Thedor Herzl, yaptığı görüşmede:
“Avrupa borsasını ellerinde tutan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün borçlarını ödemesi karşılığında Filistin topraklarının onlara verilmesini ” içeren bir teklifte bulundu. Ancak bu teklif Sultan tarafından “Vatanın bir karış toprağı bile satılık değildir ” tepkisiyle geri çevrildi.
1917’de ise İngiltere Dışişleri Bakanı James Balfour, Siyonistlerin önde gelen isimlerinden Edmond De Rothschild’e gönderdiği bir mektupta ” Majestelerinin Hükümeti’nin Filistin’de bir Yahudi vatanı kurulmasını desteklediğini” ifade ediyordu. Böylece uluslararası arenada İsrail Devleti’nin yolu da açılmış oluyordu… Birinci Dünya savaşı sonrası 1918’de Osmanlı askerleri Filistin’den çekildi ve bölgeye İngiliz hâkimiyeti girdi. Bu yeni hâkimiyetle birlikte bölge yaklaşık bir asırdır süregelen bir çatışmanın da içine girmiş bulunuyordu. 1880 ile 1918 yılları arasında Filistin’de 24 bin olan Yahudi nüfusu 65 bine çıkıyor ve böylece hukuksuzca yurtlarından çıkarılan Araplarla Yahudiler arasında gerginlikler tırmanmaya başlıyordu. Bölgede düzenli olarak artan Yahudi nüfusu II. Dünya Savaşı’nda toplam nüfusun dörtte birine yükseldi. Araplar, İngilizler ve Yahudiler arasında yıllarca süren çatışmalar 1947 yılında Birleşmiş Milletler nezdinde görüşülmeye başlandı ve konuyla ilgili kurulan özel komisyon Filistin’in Yahudi ve Araplar arasında ikiye bölünmesini önerdi. Ancak öneri Arap devletleri tarafından kabul edilmedi. Siyonistlerin 1948 yılında bağımsız devletlerini ilan etmeleriyle 50 yıldan fazladır süren savaşların temeli atılmış oldu. Irkçı ve işgalci bir ideoloji olan Siyonizm üzerine bina edilmiş olan İsrail, önce 1948’de, ardından da 1967’de Arap topraklarını işgal etti ve bu aşamada Filistin’in tamamını işgal etti (Yalçın, 2003, S74). Böylece Filistinliler kendi vatanlarında garip ve parya durumuna düştüler ve mülteci olarak yaşamlarını devam ettirmeye başladılar (Günay, M. 2004, s.125-126).
Kızılelma Kudüs ve Mescid-İ Aksa
Bölgeyi önemli kılan sebeplerden birisi de Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların ortaklaşa mukaddes bildiği Mescidi Aksa’dır. 1997 yılında yayınlanmış olan “Namaz ve Namazı İkâme Etmek” adlı kitabımızda Mescid-i Aksa hakkında geniş bilgiler verdik. Şimdi bu kitabımızdan Mescid-i Aksa ile ilgili olan kısımdan alıntılar yapalım:
Tefsir kitaplarında yer alan rivayetlere ve tarihi kayıtlara göre Mescid-i Aksa ilk olarak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiştir. Buhari ve Müslim’in sahihlerinde yer alan bir rivayete göre sahabeden Ebu Zer (r.a.) şöyle demiştir: “Resulullah (a.s.)’a, yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. “Mescidi Haram” diye buyurdu. “Sonra hangisi?” dedim. “Mescid-i Aksa” diye buyurdu.” Resulullah (s.a.v.)’ın Mirac’a yükseltildiği sırada Kudüs’te bugünkü şekliyle bir cami yoktu. Ancak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiş ve daha sonra yıkıma maruz kalıp yenilenmiş olan Mescid-i Aksa’nın kalıntıları vardı ve burası da Beyti Makdis olarak adlandırılırdı. Resulullah (s.a.v.)’ın ziyaret ettiği mekân da işte burasıydı. Beyti Makdis ibaresi bazı tarihi kaynaklarda Kudüs şehri için de kullanılmıştır. Kadı Beyzavi tefsirinde “Mescid-i Aksa” ibaresi açıklanırken: “Burada kastedilen, Beyti Makdis’tir. Çünkü o zaman orada bir mescid mevcut değildi” denmektedir. Aynı ibarenin Nesefi ve Hazin tefsirinde de aynen geçtiğini görüyoruz. İbnu Abbas’tan rivayet edilen tefsir de bu şekildedir. Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’nin Hulasatu’l-Beyan tefsirinde de şöyle denmektedir: “Ayette Mescid-i Aksa’dan murad, Beyti Mukaddes’tir. Mekke-i Mükerreme’ye uzak olduğundan aksa denilmiştir.
Bazı tarihi kaynaklarda Kudüs’ün M. S. 70 yılında yıkıma uğratıldığı Beyti Makdis’in de bu olayda yıkıldığı ifade edilmektedir. Ancak bu mekân yine bir mabed olarak biliniyor ve Beyti Makdis’in kalıntıları da korunuyordu. Şu an Yahudilerin “Ağlama Duvarı” Müslümanların ise “Burak Duvarı” olarak adlandırdıkları duvar eski mabedin bir kalıntısıdır. M. S. 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) döneminde Kudüs fethedildikten sonra Beyti Makdis’in yerinde Mescid-i Aksa inşa edildi.
Mescid-i Aksa Musevilik ve Hıristiyanlıkta olduğu gibi İslâm’da da büyük bir öneme sahiptir. Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yolculuk ancak şu üç mescidten birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram’a ve Mescid-i Aksa’ya.” (Müslim, Kitâbu’l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescid-i Aksa harem mescitlerin üçüncüsü sayılmıştır.
Mescid-i Aksa’nın İslâm’daki müstesna yerinin bir sebebi de Resulullah (s.a.v.)’in İsrâ ve Mirac mekânı olmasıdır. Yüce Allah, İsrâ suresinin birinci âyetinde Mescid-i Aksa’yı adıyla anarak şöyle buyurur: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” Burada dikkat edilirse Mescid-i Aksa’dan “çevresini mübarek kıldığımız yer” şeklinde söz edilmektedir. Mescid-i Aksa’nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer Filistin topraklarıdır.
Mescid-i Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında birçok hadisi şerif de bulunmaktadır. Ahmed ibnu Hanbel, Nesâi ve Hakim’in Abdullah ibnu Ömer (r.a.)’den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Süleymân (a.s.) Mescid-i Aksa’yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescid’de-yani Mescid-i Aksa’da- namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa anasından doğmuş gibi günâhlarından sıyrılsın istedi. Biz Allah’ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz” (Nesai, Mesacid 6: İbn Mace, İkame 196; Ahmed b. Hanbel,II, 176.).
Hadisimiz, Müslümanların ziyaret ve ibadet için yolculuğu göze almaları gereken sadece üç mescidin bulunduğunu, bunların da Mekke, Medine ve Kudüs şehirlerinde olduklarını açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır.
Yeryüzünün en faziletli mekânları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescid-i Aksa’dır. Bu üç camide kılınan namazların diğer camilerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir.
Bilindiği üzere Mescid-i Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslâm’da ayrı bir öneme sahiptir. Buhari ve Müslim’in rivayet ettiklerine göre el-Bera ibnu Azib (r.a.) şöyle söylemiştir: “Resulullah (a.s.) Beyti Makdis (Mescid-i Aksa) tarafına on altı ya da on yedi ay namaz kıldı. Resulullah (a.s.) Ka’be tarafına namaz kılmayı arzuluyordu. Yüce Allah da şu ayeti kerimeyi indirdi: “Yüzünü göğe doğru çevirip durmanı görüyoruz. Seni hoşnut kalacağın kıbleye doğru yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir ve her nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin” (Bakara, 2/144).
Mescid-i Aksa aynı zamanda Yüce Allah’ın yeryüzündeki ilâhi âyetlerinden bir âyettir. Mirac olayıyla ilgili ayette, Resulullah (s.a.v.)’ın Mescid-i Aksa’ya getirilmesiyle bağlantılı olarak: “Kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için…” denmesi buna delalet eder. Allah dileseydi Resulullah (s.a.v.)’ı Mescidi Haram’dan da miraca yükseltebilirdi. Ancak kendisine birtakım ilâhi âyetlerin gösterilmesi amacıyla önce Mescid-i Aksa’ya getirilmiş ve oradan miraca yükseltilmiştir. Demek ki, burası da Allah’ın yeryüzündeki ilâhi âyetlerinden bir âyettir. Dolayısıyla buraya asıl sahip çıkmaları gerekenler Müslümanlardır.
Yahudiler bugünkü Mescid-i Aksa’nın yerinde daha önce, Süleyman Heykeli diğer adıyla Siyon Mabedi adını verdikleri bir mabedin bulunduğunu ve bu mabedden bugün geriye kalan tek şeyin Ağlama Duvarı adını verdikleri duvar olduğunu ileri sürmektedirler. (Bu duvarın Müslümanlar tarafından Burak duvarı olarak adlandırıldığını yukarıda belirtmiştik.) Bu yüzden Yahudiler Mescid-i Aksa’nın mevcut şeklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi’ni inşa etmeyi amaçlamaktadırlar.
Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s)’ın câriyesi Meymune (r. anhâ): “Ey Resulullah! Bize Mescid-i Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir” dedi. Resulullah (s.a.v.) da şöyle buyurdu: “Oraya (Mescid-i Aksa’ya) gidin ve içinde namaz kılın.”-Hadisin râvisi dedi ki: “O zaman burası Dâru’l-Harb’di (yani Müslüman olmayanların hâkimiyeti altındaydı).”- (Resulullah (s.a.s) sözlerine daha sonra şöyle devam etti): ”Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin ” (Ebu Davud, Kitâbu’s-Salât, 14).
Burada zeytinyağı bir semboldür. Bizden istenen Filistin davasına, Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya Tüm İslam Dünyası’nın ortak bir davası olarak sahip çıkılmasıdır.
Filistin ve Mescid-i Aksa davası bütün Müslümanların ortak davalarıdır. Allah korusun, bu mescide herhangi bir zarar gelmesi halinde bundan sadece Filistinli Müslümanlar değil bütün dünya Müslümanları sorumlu olacaklardır. Mescid-i Aksa bütün Müslümanların ortak değerleri ve şerefleridir. Buna hep birlikte sahip çıkmaları ve Siyonist Evengelistlerin ve Hristiyan Evengelistlerin burayı kirletmelerine fırsat vermemeleri gerekir (Günay, M. 2017, s.379-386).
Kudüs ve Filistin’de barış sağlanmadığı müddetçe dünyada barışın sağlanması mümkün değildir. Kudüs ve Filistin sorunu, aslında sadece İslam dünyasının değil, dünya barışı açısından bütün insanlığın ortak sorunudur. Fakat dünyanın bu sorunu görmek ve çözmek gibi bir arzusunun yok olduğu görülmektedir.
Kudüs’ün Bizi Çağırıyor
Filitin ve Kudüs, Tulunoğulları devletinin kuruluş tarihi olan 868 yılından itibaren, İhşidler, Selçuklular, Eyyübiler, Memluklular daha sonra da Osmanlı idaresinde 868’den 1917’ye kadar (1099-1187 yıları arasındaki 88 yıl süren Haçlı hâkimiyetini saymazsak) toplamda 950 yıl Türk idaresinde kalmıştır. Şehid kanaları ile sulanmış ve vatanlaşmış olan, Kudüs’ün bizim için, Afyonkarahisar’dan Konya ve İstanbul’dan hiçbir farkı yoktur.
Ayasofya’nın ibadete açılması nasıl bizim Kızılelma’mız ve tam bağımsızlığımızın ilanı ise, Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın özgürlüğüne kavuşturulması da İslam dünyasının kurtuluşu, tam bağımsızlığı ve bizim milli ülkümüz, Kızılelma’mızdır.
Cumhuriyetin ilk yıllarından 1950’ye kadar hac yolları kapalıydı. Hacca gitme yasağının kaldırılmasından sonra hacca giden ve Kudüs’e uğrayan Gönenli Mehmet Efendi (1903-1991) Kudüs hatırasını şöyle paylaşıyor:
“Bakın, size bir yağmur hikâyesi anlatayım, şimdi hatırıma getirildi. Bendeniz karayoluyla ilk hacca giden kafilelerde bulundum. Biliyorsunuz, uzun bir süre Hacca gitmek yasaktı, sonra Allah razı olsun, Menderes zamanında kanunlar müsaade etti. İşte karayoluyla gidiyorduk.
Neyse efendim, Kudüs’e dört beş otobüs peş peşe geldik. Biz, tam kapının olduğu yerden şehre girdik, birdenbire gök gürledi. Bir rahmet, bir yağmur ki sormayın. Fesübhânellah! Fakat o anda acayip bir şey oldu. Normalde yağmur yağdığında herkes sokaklardan kaçar, ıslanmamak için bir yere girer. Ama Kudüs’te yağmurun yağmasıyla insanlar sokağa döküldü.
Bizim Hacıların bulunduğu otobüs kafilesinin etrafı insan seline döndü. Öyle ki arabaları sallıyor, pencerelere vuruyor, ağlayarak ve yüksek sesle bir şeyler söylüyorlardı. Sanki olan biteni anlamıyormuş gibi bilmezden gelerek ben de görevliye sordum:
“Kardeşim, ne bu gürültü, ne bu nümayiş? Bunlar ne bağırıp çağırıyorlar?’ diye. Kafile başkanı ağlayarak bana ne dese beğenirsiniz?
“Hocam, hep bir ağızdan ‘Kudüs’ün sahipleri geldi, Allah Teâla da yağmur indirdi’ diye bağırıyorlar.”
Meğer üç senedir Kudüs’e bir damla yağmur yağmamış. Ama ne acayip tecellidir ki, bizim arabaların geldiği an, Cenâb-ı Mevla yağmur indiriverdi. Orada olduğumuz müddetçe insanlar, bu rahmete ve yağmura doya doya kandılar.
Gönenli Mehmed Efendi hatırasını aşağıdaki duâ ile bitirir:
“Ey Rabbimiz! Kudüs’ü küffâr elinden kurtar. Mü’minleri aziz eyle, şu zilletten cümlemizi halâs eyle. Bu necip milletimizi tekrar o mübârek beldelere hadim eyle… Korktuklarımızdan emin eyle, kâfirlerin şerrinden bir an önce insanlarımızı kurtarıp halâs eyle. Sen bizim Mevla’mızsın, kâfirlere karşı bize zaferle yardım eyle. Dinine yardım edenleri muzaffer eyle. Müslümanlara eziyet edenleri perişan eyle.”
Filistin ve Kudüs Bizi Çağırıyor!
Cenâb-ı Hakk, Nisa Suresi’nde çaresiz bırakılarak, baskı altında tutulan, zulüm gören, milliyeti ve inancı ne olursa olsun, zavallı erkeklerin, kadınların ve çocukların kurtarılması, onlara sahip çıkılması konusunda Mü’minleri göreve çağırıp şöyle buyuruyor:
“Size ne oluyor ki, Allah yolunda, ayrıca, baskı altına alınıp çaresiz bırakılarak: “Rabbimiz! Ahâlisi zâlim olan şu memleketten bizi kurtar. Bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diye yalvarıp duran zavallı erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa Sûresi, 75. Âyet)
Evet, Kudüs’te yaşayan Filistinliler de Kudüs’ün gerçek sahiplerinin Türkler olduğunu biliyor; dünya üzerindeki nice mağdur ve mazlum yer gibi Kudüs’te sahiplerini, Türkleri bekliyor.
Türkiye ve Filistin Arasındaki Anlaşma
Her alanda Filistinlilerin yanında olan Türkiye, ilişkilerini pekiştirmek ve geliştirmek adına, Filistin ile 2018 yılında bir “Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması” imzalamıştı.
Türkiye’nin Filistin ile imzaladığı Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması, 24 Mart 2021 Çarşamba günü 31433 sayılı Resmi Gazete’ de yayınlanarak yürürlüğe girdi. 2018 yılında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Filistin Devleti Hükümeti Arasında Güvenlik İşbirliği Anlaşması, hem ülke hem dünya gündeminin ilk sıralarına yerleşmişti. Anlaşmaya göre Filistin kolluk birimleri, Türkiye’de Polis Akademisi ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi’nde eğitim alabilecek ve Türkiye, anlaşma kapsamında Filistin emniyet ve sahil güvenlik teşkilatlarının kapasitelerinin artırılması için araç, eğitim, teknik yardım ve malzeme hibesi gibi destekler sağlayabilecek.
Bu anlaşmayla birlikte iki ülke arasında terör, organize suçlar, göçmen kaçakçılığı ve uyuşturucuyla ilgili sınır aşan suçlarla mücadelede işbirliği gerçekleşecek. Bunların yanı sıra istihbarat alanında da önemli bağlar kurulacak.
Geçtiğimiz yıllarda Libya ile yaptığı güvenlik anlaşması çerçevesinde bölgenin kontrolünde önemli bir iş birliğine imza atan Türkiye’nin Filistin ile de anlaşma yapması, İsrail’de ise büyük paniğe yol açtı. İsrail basını, anlaşmayı gündemine taşıyarak gelişmelerin İsrail için “endişe verici” olduğu vurgusunda bulundu. Filistin ile yapılan anlaşmanın deniz sınırlarını da içerdiğine dikkat çeken İsrail basını, bu alandaki iş birliğinin İsrail’i Doğu Akdeniz’deki gaz ve petrol kaynaklarından uzaklaştıracağını belirtti. Filistin ile Türkiye arasındaki anlaşmanın yürürlüğe girmesi ise Filistinli kardeşlerimiz tarafından sevinçle karşılandı.
Bugün Filistin’in kaderi belirsizliğini koruyor.
Her ne kadar Filistin Devleti BM tarafından 29 Kasım 2012 tarihinde gözlemci devlet statüsünde tanınmış ve BM üyesi 193 ülkenin 134’ü tarafından bağımsız bir devlet olarak kabul edilmişse de hukuki varlığının tam olarak tescili gerekiyor.
Filistin sorununa kalıcı barış getirecek çözüme de henüz çok uzağız. İsrail gittikçe alanını genişletip, Filistin’in yaşam damarlarını keserken iki devletli bir çözümün hayata geçip geçmeyeceği belirsizdir.
Ancak bir şeyi iyi biliyoruz ki, Filistin’e barış gelmeden Ortadoğu’ya asla barış gelmeyecek, Ortadoğu’da barış olmadan da dünya barış yüzünü göremeyecektir.
Türkiye’nin son yıllarda askeri ve siyasi alanda yaptığı atılımlara başta Yunanistan ve İsrail olmak üzere bazı devletler karşı çıksa da Türkiye Akdeniz bölgesinde yer alan devletlerle iyi ilişkiler kurmaya, anlaşmalar yapmaya, Doğu Akdeniz’de meşru haklarını kullanmaya ve enerji arama faaliyetlerine ara vermeden devam edecektir.
Filistin ve Kudüs sorunu 950 yıl Türk idaresi altında kalması, şehit ve Türk mezarlarını barındırması açısından Türk vatanı olup, Arap’tan daha çok Türk’ün sorunudur. Zamanı geldiğinde de bu sorun çözülecek ve mübarek topraklar özgürlüğüne mutlak kavuşturulacaktır.
Ayasofya’nın Cami Olarak İbadete Açılması
Ayasofya’nın ibadete açılması, Türk tarihi açısından sıradan bir olay olmayıp, Türk Milleti’nin egemenlik haklarını hiç kimsenin etkisi altında kalmadan kullanması ve Haçlı zihniyetine karşı tam bir meydan okumadır.
Cumhurbaşkanımız Erdoğan da Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması ile ilgili yapmış olduğu açıklamada şu görüşlere yer verdi:
“Türkiye’nin Egemenlik Haklarıyla İlgilidir”
“Uluslararası alanda bu konuda ortaya konulan her türlü görüşü elbette anlayışla karşılarız. Ancak Ayasofya’nın hangi amaçla kullanılacağı konusu, Türkiye’nin egemenlik haklarıyla ilgilidir. Yeni bir düzenlemeyle Ayasofya’nın ibadete açılıyor olması, ülkemizin egemenlik hakkı kullanımından ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı neyse, başkenti neyse, ezanı neyse, dili neyse, sınırları neyse, 81 vilayeti neyse, Ayasofya’nın vakfiyesine uygun şekilde camiye dönüştürülmesi hakkı da odur. Bu konuda, görüş belirtmenin ötesindeki her türlü tavrı ve ifadeyi, bağımsızlığımızın ihlali olarak kabul ederiz. Şu anda hemen arkamda bakınız, dev bir vakfiyename vardır ve bu Fatih’in vakfiyenamesidir. Ve bu vakfiyename içerisinde ne varsa o bizim için asıldır.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye olarak, nasıl diğer ülkelerdeki ibadet mekânlarıyla ilgili tasarruflara karışmıyorsak biz de tarihî ve hukuki haklarımıza sahip çıkma konusunda aynı anlayışı bekliyoruz. Üstelik bu, öyle 50-100 yıllık değil, tam 567 yıllık bir haktır. Şayet bugün inanç odaklı bir tartışma yapılacaksa bunun konusu Ayasofya değil, dünyanın dört bir yanında her geçen gün tırmanan İslam düşmanlığı ve yabancı nefreti olmalıdır.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul’un fethi ve Ayasofya’nın cami hâline dönüştürülmesi hadisesinin, Türk tarihinin en şanlı sayfaları arasında yer aldığını belirterek, konuşmasına şöyle devam etti:
“Bugün Ayasofya, inşa edildiği tarihten itibaren defalarca şahit olduğu yeniden dirilişlerinden birini yaşıyor. Ayasofya’nın dirilişi, Mescid-i Aksa’nın özgürlüğe kavuşmasının habercisidir. Ayasofya’nın dirilişi, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların fetret devrinden çıkış iradesinin ayak sesidir. Ayasofya’nın dirilişi, sadece Müslümanların değil, onlarla birlikte tüm mazlumların, mağdurların, ezilmişlerin, sömürülmüşlerin umut ateşinin yeniden alevlenişidir. Ayasofya’nın dirilişi, Türk milleti, Müslümanlar ve tüm insanlık olarak dünyaya söyleyecek yeni sözlerimiz olduğunun ifadesidir. Ayasofya’nın dirilişi, Bedir’den Malazgirt’e, Niğbolu’dan Çanakkale’ye kadar tarihimizin tüm atılım dönemlerini yeniden hatırlayışımızın adıdır. Ayasofya’nın dirilişi, şehitlerimizin ve gazilerimizin emanetlerine gerekirse canımız pahasına sahip çıkma kararlılığımızın remzidir.”
Ayasofya’nın dirilişinin, Buhara’dan Endülüs’e kadar medeniyetin tüm sembol şehirlerine verilen bir gönül selamı olduğunu ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ayasofya’nın dirilişi, Alparslan’dan Fatih’e ve Abdülhamit’e kadar ecdadın tamamına vefamızın gereğidir. Ayasofya’nın dirilişi, Fatih’in fetih ruhunu şad etme yanında, Akşemseddin’in maneviyatını, Mimar Sinan’ın estetiğini ve zevkini de yeniden gönlümüzde canlandırmaktır. Ayasofya’nın dirilişi, insanlığın özlemle beklediği temeli adalet, vicdan, ahlak, tevhid ve kardeşlik olan medeniyet güneşimizin yeniden yükselişinin sembolüdür” diye konuştu. (10.07.2020 https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/120583/-insanligin-ortak-mirasi-olan-ayasofya-yeni-statusuyle-herkesi-kucaklamaya-cok-daha-samimi-cok-daha-ozgun-sekilde-devam-edecektir-)
Dr. Devlet Bahçeli de Sabah gazetesine tapmış olduğu açıklamada Ayasofya’nın ibadete açılmasının muazzam bir karar ve yakın tarihin en önemli irade beyanı olduğunu vurgulayarak, şunları söyledi: “Ayasofya’nın müze statüsünün kullanımının hukuk ve vakıf senediyle birlikte inanç haklarımıza aykırı olduğu her türlü izahtan vareste. Danıştay net ve tartışmaları düğümleyen bir kararı verdi. Bu karar, egemenlik haklarımızın hilafsız ve şüphesiz kullanımıdır. Ayasofya egemenlik sınırlarımızın içinde. Nerede ibadet edeceğimiz, nereyi camii olarak göreceğimiz, nereyi açıp kapatacağımız Türkiye Cumhuriyeti’nin bileceği bir meseledir” ifadelerini kullandı.
Ayasofya müze yapılırken iyi de camiye dönüştürülünce mi kötü? Türkiye ne yapıp yapmayacağını güç ve çıkar merkezlerine mi soracak? Şayet sorarsak bağımsızlıktan, onurlu duruştan, egemenlik haklarından nasıl bahsedilecek? Ayasofya fethimizin simgesi, ecdadımızın emaneti. Büyük hakanımız Fatih ile Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü karşı karşıya getirmek, tarih ve kültür alanında tehlikeli kutuplaşmalar imal etmek ağır bir sorumsuzluk. 567 yıl önce İstanbul’u fetheden yükseliş ruhuyla 98 yıl önce işgalden kurtaran diriliş ruhu bir ve aynıdır. (21.07.2020 Sabah Gaztetesihttps://tr.sputniknews.com/politika/202007211042495005-bahceliden-ayasofya-mesaj-yakin-tarihimizin-en-onemli-irade-beyani/)
Türkiye’nin Savunması Filistin’den Kudüs’ten Başlar
Türkiye’de, İsrail’in Filistin’de yaptığı zulme ve soykırıma karşı kitlesel hareketler olsa, hemen bir gizli el ortaya çıkıp, başta sosyal medya olmak üzere, çeşitli platformlarda, Araplar Türkleri arkadan vurdu, Filistinliler İngilizlerle birlikte oldu, gibi, çoğunluğu tarihi hakikatlerle uyuşmayan yalan yanlış bilgiler pompalanıyor, amaç, Türk insanının Filistin ve Kudüs hassasiyetini köreltmektir. Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki, Türkiye’nin savunması Filistin’den, Kudüs’ten başlar. İsrail’i bu gün Filistin’de durduramazsak, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Diyarbakır’da, Mersin’de de durduramayız. İsrail’in, Kıbrıs dâhil, Türkiye’nin önemli bir kısmını, Fırat ve Dicle’nin suladığı toprakları kendi sınırlarında, arz-ı mev’ud dediği sözde va’dedilmiş topraklar olarak gösterdiğini hiçbir zaman unutmayalım.
Ayrıca Allah’ın bu konudaki hükmü açık, seçik ve kesindir: “Size ne oluyor ki, Allah yolunda, ayrıca, baskı altına alınıp çaresiz bırakılarak: “Rabbimiz! Ahâlisi zâlim olan şu memleketten bizi kurtar. Bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diye yalvarıp duran zavallı erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda savaşmıyorsunuz? (Nisa, 75. Ayet)
Evet, Doğu Türkistan gibi, Batı Trakya, Arakan, Çeçenistan gibi dünyada zulüm gören her yer gibi, Kudüs ve Filistin de bizi beklemektedir, bu tarihi hakikati ve çağrıyı hiçbir zaman unutmamak gerekir.
Bölgedeki Osmanlı Hâkimiyeti
Bölgedeki Tulunoğulları devletinin kuruluş tarihi olan 868 yılında başlayan Türk hâkimiyeti Osmanlı döneminde, 1517 yılında Yavuz’un hilafeti devralması ile iyice yerleşmiş ve 1917 yılına kadar aralıksız sürmüştür.
Ömer Osman UMAR, “Milli Mücadele Dönemi Atatürk’ün Orta Doğu Politikası” adlı makalesinde şu bilgileri vermektedir:
Selahaddin-i Eyyubi, Mısır ve Suriye’yi kapsayan büyük bir devlet kurarak, Haçlılara karşı bölgedeki Müslümanları başarıyla müdafaa etmiştir. Eyyubilerden sonra kısa süre Moğollar bölgede etkili olmuşsa da daha sonradan Mısır ve Suriye bölgesi Memlukların yönetimi altına girmiştir (Mehmet Saray, Türkiye ve Yakın Komşuları, Ankara, 2006, s.76.).
Yavuz Sultan Selim’in 1516 Mercidabık ve 1517 Ridaniye savaşlarında Memlukları yenmesi ile birlikte Orta Doğu bölgesinin büyük kısmına Osmanlı Devleti hâkim olmuştur. Yavuz Sultan Selim’in Suriye ve Mısır seferi sonrası Orta Doğu’daki güç dengesi Osmanlı Devleti lehine dönmüştür (Zeine N. Zeine, (2003), s.17-18.).
Osmanlı Devleti hâkimiyeti altına giren Araplar, Avrupalı devletlerin emperyalist politikasından kurtulmuşlardır (Şişman, 2000, s.166.).
Osmanlı Devleti, hâkimiyeti altında bulunan diğer unsurlara gösterdiği hoşgörüyü Araplara da göstermiştir. Osmanlı Devleti hiçbir zaman Ortadoğu bölgesinde asimilasyon politikası gütmemiştir. Öyle ki, Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki Arap vilayetlerinde Türkler yabancı kalmışlardır. Orta Doğu bölgesindeki Araplar ve diğer etnik ve dini unsurlar Osmanlı Devleti’nin her türlü imkânlarından faydalanmışlardır. Araplar en üst düzey idari ve askeri makamlara kadar yükselmişlerdir. Çoğu Arap, başbakan, şeyhülislam, paşa ve vali olarak devletin her kademesinde görev almıştır. (Zeine N. Zeine,2003, s.19, 25).
18. Yüzyılda Necid’de Vehhabi hareketi, Suriye ve Lübnan’da yerel hanedanlıklar, Mısır’da Kölemenler birer güç olarak ortaya çıkışları ile Osmanlı Devletinin merkezi otoritesi zayıflamıştır (Şişman, 2000, s.166.).
Türklerle Arapların arasının açılmasında milliyetçilik hareketleri etkili olmuştur. Çünkü Arap bölgelerindeki İngiltere, Fransa ve Amerika müesseseleri Arap milliyetçilik hareketini yanlış bir istikamette geliştirmişlerdir. Bu devletler Orta Doğu toprakları üzerindeki emellerini gerçekleştirmek amacıyla Arapları Türklere düşman olacak şekilde yetiştirmişlerdir (Akşin,1991, s.205.).
Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e bağımsız bir Arap Krallığı kurdurma sözü vererek, 10 Haziran 1916’da Osmanlı Devleti’ne isyan etmesini sağlamışlardır. Şerif Hüseyin isyanı Türk-Arap ilişkilerini bozan en önemli husus olmuştur (Zeine N. Zeine, 2003, s.116.).
Cemal Paşa’nın Aliye’de bir harp divanı kurarak, isyan hazırlığı içerisinde olan Suriye ve Lübnan’daki önemli Arap milliyetçilerini yargılayarak idam ettirmesi sonrası İtilaf devletlerinin bunu Türklere karşı kullanmaları bozulan Türk-Arap ilişkilerinin daha da kötüleşmesine neden olmuştur (Akşin, 1991. s.206.).
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşında Irak ve Sina-Filistin Cephesinde yenilmesiyle İngiltere Orta Doğu topraklarını işgale başlamıştır. İngiliz kuvvetleri Ocak 1917’de Güney Filistin’i, 9 Aralık 1917’de Kudüs’ü, 23 Eylül 1918’de Hayfa’yı 1 Ekim 1918’de Şam’ı, 8 Ekim 1918’de ise Beyrut’u işgal etmiştir. Böylece Ortadoğu bölgesindeki 400 yıllık Osmanlı hâkimiyeti son bulurken, Türk Arap ilişkileri ise yeni bir döneme girmiştir (Zeine N. Zeine, 2003, s.119-120).
Mustafa Kemal Paşa, Türkler gibi Arapların da sömürgeci devletlere karşı mücadele ederek, bağımsızlıklarını kazanmaları fikrindeydi. Mustafa Kemal Paşa Temmuz 1919’da Sivas Kongresinde mazlum milletler ile Türk ulusal savaşı arasındaki benzerliği şu sözlerle ifade etmiştir: “Mısır, Afganistan, Irak ve Suriye ulusları da İngiliz ve Fransız sömürgecilerine karşı kahramanca savaşım içindedirler” (Soysal, 2000, s.119).
Türkiye, 28 Ocak 1920 tarihli Misak-ı Milli ile Arapların kendi geleceklerini belirleme ilkesini birinci maddede şöyle kabul etmiştir:
“Osmanlı Devleti’nin, özellikle Arap çoğunluğunun yerleşmiş olduğu, 30 Ekim 1918 günkü silah bırakışımı (Mondros Mütarekesi) yapıldığı sırada, düşman ordularının işgali altında kalan kesimlerinin geleceğinin halklarının serbestçe açıklayacakları oy uyarınca belirlenmesi gerekir…” (Şimşir, 2006, s.48.).
İngilizler ve Fransızlar Orta Doğu bölgesinde Panislamizm tehlikesinin etkisi altında kalmaktan çekinmişlerdir. Türkiye direnişi ile birlikte Ortadoğu’daki tüm sömürge topraklarındaki halk İngiliz ve Fransızlara karşı harekete geçebilirlerdi. İslam Dünyası Türk topraklarının parçalanması önerileri karşısında İtilaf Devletlerine karşı kin ve nefret duyuyorlardı. Orta Doğu bölgesindeki Araplar ve tüm Müslüman Dünyası Türkiye’ye umut bağlamışlardı. Halifelik dünyanın dört bir yanında sömürge hayatı yaşayan Müslümanlar için bir ilham kaynağıydı.
İngiltere savaş sırasında Araplara bağımsız bir Arap Krallığı kurmak sözü vermişti. Şimdi ise bu sözü yerine getirmek istemiyordu. Oysa Araplar Osmanlı Devleti’ne karşı İngilizlerle birlikte hareket ederek, Sina-Filistin Cephesi ile Irak Cephesinde İngilizlerin kazanmalarına yardımcı olmuşlardı. Çok geçmeden Orta Doğu bölgesindeki Araplar İngilizlerden kendilerine herhangi bir fayda gelmeyeceğini anlamışlardı (Sonyel, 1987, s.183-184).
İngiltere ve Fransa bölgeyi kendi hâkimiyetleri altına almışlardır. İtilaf Devletlerine karşı Anadolu’da Milli Mücadele hareketini başlatmış olan Mustafa Kemal Paşa Orta Doğu’daki halk için bir ümit kaynağı olmuştur. Araplar ve bütün Müslümanlar bu kurtarıcının etrafında toplanmak istemişlerdir (Akşin, 1991, s.191.)
Atatürk 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkarak, Milli Mücadele hareketini başlattıktan sonra Anadolu’daki Milli Mücadele hareketi ile aynı kaderi paylaşan Araplar arasında işbirliği yapmaya büyük önem vermiştir (Şişman, 2000, s.168.).
Mustafa Kemal Paşa 17 Mayıs 1920’de Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayınladığı bildiride İslam dünyasına egemen olmayı düşünen İngilizlere karşı mücadelenin tüm Müslümanların görevi olduğunu vurgulamıştır (Kürkçüoğlu,1978, s.130).
Türk kuvvetlerinin tüm dünyada ve Orta Doğu bölgesindeki Müslümanları kurtarmaya yönlendirilemeyeceği vurgulanarak, tüm İslam ülkelerinin bağımsızlık hareketine girişmeleri teşvik edilmiştir (Gülmez, 1999, s.238).
Atatürk, Türk ve Arap milletlerinin bağımsızlığını savunmuştur. Onun için de düşman işgallerinin protesto edilerek, düşmanın yurttan çıkarılması için silah kullanmaya karar vermiştir (Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı (ATASE) Arşivi, Kutu No:641, Gömlek No:60, Belge No:60-12.).
Atatürk bu sırada Arap ileri gelenlerine yazdığı mektuplarda ümmeti Muhammed’inin bağımsızlığı için ortak düşmana karşı işbirliği yapmanın farz olduğunu vurgulamıştır. Atatürk bu konuda 15 Haziran 1335 (1919) tarihinde Irak Şeyhü’l-Meşayihi Uceymi Sadun Paşa’ya yazdığı mektupta durumu şöyle ifade etmiştir:
“…Bütün cihan-ı İslam’ın iki gözbebeği olan Türk ve Arap milletlerinin iftirak (ayrılık) yüzünden ayrı ayrı düçar-ı zaaf olması Ümmet-i Muhammed için şanlı bir halde buna karşı el ele vererek Ümmet-i Muhammed’in hürriyet ve istiklâliyeti uğrunda mücahede eylemek bizler için farz-ı ayndır. Unsurların safvet-i an’anatınısiyânet ile Makam-ı Mukaddes-i Hilafet etrafında toplanarak küffâr esaretinden tahlisi giriban eylemeğe ma‘tuf mücahedatınızdan zat-ı necibaneleriyle beraber olduğumu arz ederim. Bu babdaki mütaalât-ı Aliyelerinin 13. Kolordu vasıtasıyla iş‘ar suretiyle müdavele-i efkâr etmeyi re’y-i necibanelerine terk ile takdim-i ihlâs eylerim” ( Şişman,A. 2000, s.1699).
Yıldırım Orduları Grup Komutanı olarak Mustafa Kemal Paşa’nın direnmesine rağmen İngilizler 9 Kasım 1918’den itibaren İskenderun Limanı başta olmak üzere Hatay, Urfa, Antep, Maraş ve Çukurova bölgesini işgal etmişlerdir (Sarınay,2000, s.357.).
1919 Yılından itibaren Osman Ordusundan emekli Yüzbaşı Asım Bey, İskenderun Sancağı çevresinde Fransızlara karşı mücadele etmiştir. İskenderun Sancağı halkı da Asım Bey ile birlikte Fransızlara karşı direniş hareketlerini sürdürmüşlerdir (Akçora, E. 2000, s.332.).
Suriye’de kurulan Suriye Filistin Müdafaa-i Kuvayı Osmaniye Heyeti Şam, Halep, Hama, Humus ve Trablusşam ile Kuneytra’da şubeler açarak, Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki Milli Mücadele hareketine destek vermiş ve ortak düşmana karşı mücadeleye başlamışlardır (ATASE Arşivi, Dosya No:29-154, Klasör No:599, Fihrist No:1-3,4).
Suriye Hükümeti yetkilileri, ortak düşman olan Fransa’ya karşı bir müşterek güç oluşturmak amacıyla Mustafa Kemal Paşa’nın adamlarıyla ortak hareket etmişlerdir (Yûnân Lebib Rızk, 2000, s.480.)
Mustafa Kemal Paşa Milli Mücadele döneminde Suriye ve Hatay bölgesindeki Türk ve Arap milli direnişçileri ile işbirliği yaparak, Fransızları barış yapmaya zorlamıştır (Sarınay, 2000, s.358.).
İbrahim Hanano, Kuseyr’deki Türk karargâhına gelerek Fransızlara karşı mücadelede Türklerle beraber hareket etmek istediklerini bildirmiştir. Maraş’taki İkinci Kolordu Kumandanı Selahattin Adil Paşa ile de görüşerek, yardım almıştır (Sökmen,1978, s.41.).
Mustafa Kemal Paşa 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edilmesini İslam dünyasına duyururken, Halifeliğin merkezi İstanbul’un düşman işgaline uğradığı ve vatanın kurtuluşu için girişilen mücadeleye manevi yönden yardım beklediklerini beyannamede şöyle vurgulamıştır:
“Şam’ın Kurtuba’nın, Kahire’nin, Bağdat’ın sükûtundan sonra İslam’ın son Dar’ül-Hilafesi İstanbul’da düşman silahlarının gölgesine düştü. Afrika’da, Hindistan’da iç Asya’da kahır ve cebir altına giren kardeş yurtlarına ağlarken, şimdi Kıble-i İslam’ı, Ravza-i Nebevi’yi taşıyan Hicaz ve Yemen kıt‘aları, Filistin, Irak, İngiliz saltanatının engin ve nihayetsiz anayolu haline geldi. Milletimize ve onun istiklali uğruna giriştiği mücadeleye manevi desteğinizi bir saniye bile eksik etmeyin”(Şişman, 2000, s.169.).
Paris Barış konferansında Arap topraklarında manda rejimi kurmaya karar veren İngiltere ve Fransa San Remo Konferansı ile Orta Doğu’daki manda rejimlerini aralarında paylaşmışlardır. Bu paylaşımda Suriye ve Lübnan Fransız mandasına verilirken, Irak, Ürdün ve Filistin ise İngiliz mandalarına verilmiştir (Gülmez,1999, s,237).
1920 Yılı Mayısında Suriye’deki büyük bir çoğunluk Türkiye taraftarı idi. Araplar Fransızlara karşı çıkarak mücadele etmişlerdir (ATASE Arşivi, Kutu No:946, Gömlek No:120, Belge No:120-1).
Mustafa Kemal Paşa, Orta Doğu’daki tüm Araplara, Afganistan’a ve Hindistan’a kadar tüm İslam Dünyasına bildiriler göndermiştir. Şeyh Ahmet Şerif es-Sunusi de Mustafa Kemal Paşa’ya hizmet etmeye hazır olduğunu bildirmiştir (Sonyel,1987, s.188.).
İslam ülkelerinde Türkler, Batı egemenliğine karşı başkaldıran lider millet olarak görülmüştür. Bu ülkelerin Türkiye’ye karşı olan saygınlığı, Batı’nın parçalama politikasına ve sömürüsüne başarıyla karşı çıkmasından ileri gelmiştir (Kürkçüoğlu,1978, s.83.).
Milli Mücadele Hareketinin başlarında El-Arap Gazetesi “Geçmişte Türklerle Araplar arasında ekilmiş olan fesat tohumlarının doğurduğu yanlış anlamalar ne olursa olsun, bu iki kavim aynı düşmanlara karşı aynı aşk ile mücadele etmek zorundadır” diye yazmıştır (Gülmez, 1999, s.343.).
Araplar bağımsızlık beklerken, 24 Nisan 1920’de toplanan San Remo Konferansı’nda Avrupalı devletler Orta Doğu mandalarını aralarında paylaştılar. Suriye Fransız, Irak ile Filistin İngiliz manda yönetimine bırakıldı (Umar, Ö.O. 2010, s.443-470).
Irak, Filistin ve Suriyeli Araplar ise hayal kırıklığına uğrayarak, San Remo Konferansı ile kurulan bu mandalara karşı çıkıp, yapılan bu düzenleme ile Wilson ilkelerinin açıkça ihlal edildiğini dile getirmişlerdir (Sander, 2003, s.77.).
Araplar, İngiltere ve Fransa’nın savaş öncesi ve savaş sırasında verdikleri vaadlerinden durmayacaklarını görünce, Türklerle ortak düşmana karşı mücadele etmek amacıyla harekete geçmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek ve mukarrerat müzakere etmek amacıyla Suriye ve Filistin İttihad-ı İslam murahhası Şeyh Abdülkadir Efendi Emir Faysal ve tüm Arapların temsilcisi olarak Antep’e gelmiştir (ATASE Arşivi, Dosya No:8/141, Klasör No:594, Fihrist No:31).
Mustafa Kemal Paşa, 9 Mayıs 1920’de Büyük Milet Meclisinde yapmış olduğu konuşmada Suriyelilerin ve Faysal’ın bizimle anlaşmak istediği ve bu amaçla temsilci gönderdiği, temsilcinin Faysal ve Hükümetin onayını aldıktan sonra gelmesini istemiştir. Atatürk bu kişinin Iraklı Sıtkı Bey olup, yetkili temsilci sıfatıyla tekrar görüşmek amacıyla Mardin’den hareket ettiğini dile getirmiştir (TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.I, Ankara, 1980, s.24.).
Fransızlar San Remo Konferansı’nda alınan kararlar doğrultusunda harekete geçerek, bölgede manda idarelerini gerçekleştirmeye çalışmışlardır. 20 Temmuz 1920’de Suriye’yi işgal ederek, Şam merkezli bir idare kurmuşlardır. Bu durum Suriye’deki Arap milliyetçilerinin tepkilerine neden olmuştur. Suriye’deki Arap milliyetçileri teşkilatlanarak Fransızlara karşı tavır almışlardır (Saray, 2006. s.78).
Suriye’de Hayati Bey’in teşvikleriyle Kral Faysal, Atatürk’ten yardım almak amacıyla Ankara’ya Binbaşı Bedi ve Sait Haydar Bey’den oluşan bir heyeti gizlice göndermiştir. Ancak İngilizler bunu haber alınca kral heyeti tekrar geri çağırmak zorunda kalmıştır (Akşin, 1991, s.208.).
Mustafa Kemal Paşa, Suriye’deki Milli Mücadele taraftarı olan adamlarına verdiği emir ile düşmana karşı Suriyelilerin harekete geçmeleri ile ilgili beyannameler dağıtmalarını istemiştir. Suriye’deki partiler de Türkiye taraftarı ve İslamcı bir politika izlemişlerdir. Türk-Arap ittifakı Anadolu’da İtilaf devletlerine karşı yapılan mücadeleyi kolaylaştırdığı gibi İtilaf Devletlerini de endişelendirmiştir. Suriye’deki İslam Birliği Cemiyeti, Paris’te toplanan Barış Konferansı’na 600 imzalı bir telgraf göndererek, halifeliği temsil eden Osmanlı Devleti’nin İstanbul’dan çıkarılmasına, halkı Türk olan yerlerin anavatandan koparılması ile Türk bağımsızlığının çiğnenmesine itiraz etmiştir (Gülmez, 1999, s.241-242).
Suriyeliler kendi ülkelerinin Türkler tarafından idaresini istiyorlardı. Yasin Paşa, Cafer Paşa ve Halep’teki Şerif taraftarı diğer subaylar, Osmanlı idaresini tekrar istedikleri yönünde Mustafa Kemal Paşa’ya yazılar göndermişlerdir. Yasin Paşa Anadolu’ya gönderdiği bir heyet vasıtasıyla Mustafa Kemal Paşa’dan yardım istemiştir. Türkiye, Irak ve Suriye arasında bir konfederasyon kurulması yönünde milliyetçi örgütler önerilerde bulunmuşlardır (Sonyel, 1987, s.193.).
Türk kuvvetlerinin organizasyon ve desteğiyle Hacim Paşa ile Fransızlara karşı ortak askeri harekâtlar yapılmıştır. (ATASE Arşivi, Kutu No:922, Gömlek No:200, Belge No:200-1.) Yine Çerkez Bedri Bey komutasındaki Türk birliği İbrahim Henanu ile birlikte bir bayrak altında Fransızlara karşı mücadele etmişlerdir. Türklerle Araplar arasındaki kardeşliğe işaret eden bayrağın bir yüzünde Türk bayrağı diğer yüzünde ise Arap bayrağı vardı (Rafık,1994, s.44.).
Suriye’deki direnişçilere gerekli silah ve parasal desteği Mustafa Kemal Paşa 2. Kolordu Kumandanlığı vasıtasıyla ulaştırmıştır. Yine Suriye’de Fransızlara karşı Araplarla yapılan işbirliği ile ilgili yazışmalar da 2. Kolordu Kumandanlığı vasıtasıyla yürütülmüştür (ATASE Arşivi, Dosya No:25-2, Klasör No:11-68, Fihrist No:9).
Suriye’de önemli aşiret reislerinden biri olan Hacim Paşa, Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı yazıda: Haleb, Deyri Zor ve Bağdat’a kadar olan sahada ne görev verilirse yapmaya hazır olduğunu bildirmişti (ATASE Arşivi, Dosya No:239-462, Klasör No:1690, Fihrist No:26-1.).
Türk Kurtuluş Savaşının zaferle neticelenmesinden sonra halk Halep’i bayraklarla donatmış ve sabaha kadar Türkiye lehine sevgi gösterilerinde bulunmuştur (Gülmez, 1999. s.243.).
Atatürk’ün bu sıradaki Arap politikası Türkiye’nin Güneydoğu sınırlarında Arap ülkelerindeki yerli halkın işbirliğini sağlamak, Fransızları iki cephede çarpışmaya ve sonunda Kilikya konusunda anlaşmaya zorlamaktı. Irak sınırında ise bazı olaylar çıkararak, İngilizleri zor duruma düşürmekti (Sonyel, 1987, s.194-195.)
Türk Mili Mücadelecileri Arapların kendi topraklarında kendi kaderlerinin sahibi olarak yaşamaları taraftarıydılar. Bu hususu İsmet İnönü anılarında şöyle ifade etmiştir:
“Biz, milli mücadeleye başladığımız zaman, Araplara gösterilebilecek saf yürek ve iyi niyet delilini hiçbir tereddüde mahal vermeyecek surette göstermiştik. Bizim bulduğumuz hal şekli şudur: Osmanlı İmparatorluğundan çıkan Türk milleti, Araplar üzerinde herhangi bir amaç iddiasından kesin surette vazgeçiyor ve Arap milletini kendi evinde, kendi kaderinin sahibi olarak yaşamak salahiyetinde görüyor ve gösteriyordu… Milli Misakla Arap ihtilalı ilanı, istilacı devletlerin Arap davasında takip ettikleri tezin ciddi ve samimi olmadığını derhal meydana çıkarmıştı…” (Sonyel, 1987, s.189)
Türkiye ile Fransa arasında yapılan Ankara Antlaşması ile iki taraf arasındaki savaş sona ermiştir. Ankara Antlaşması ile İskenderun Sancağı Türkiye sınırları dışında kalmıştır. Ancak bu antlaşma ile Sancak’taki Türklerin çıkarlarını koruyacak ve bölgeye özerklik verilmesi için gerekli ortamı hazırlayacak hükümler konmuştur (Uçarol, 2000, s.589).
Türkiye ile Fransa arasında Ankara Antlaşması yapılmasına rağmen, Türkiye Fransızlara karşı mücadele eden aşiret reislerine sahip çıkmaya devam etmiş ve onları desteklemiştir. Milli Mücadele taraftarı olan Şammar Şeyhi Abdülkerim Bey, 8 Mayıs 1922’de Hasiçe Nahiyesinde Fransızlara karşı mücadele etmiştir. Türkiye de Şamar Şeyhi’ne yardımcı olmaya çalışmıştır (ATASE Arşivi, Dosya No:215A-214, Klasör No:1626, Fihrist No:10).
Ankara Antlaşmasından sonra da Türkiye’nin Suriye’deki Kuvâ-yı Milliyecilere olan desteği gizli olarak devam etmiştir. Bu durum da Suriye’deki Türk sempatisinin devamını sağlamıştır. Halep Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Hilal Bey tarafından 3 Haziran 1922 tarihinde verilen raporda Şam’da yapılan gösteride çoğunluğun “Yaşasın İstiklal, Yaşasın Mustafa Kemal ve O’nun da himayesini istiyoruz” şeklinde bağırmışlardır (ATASE Arşivi, Dosya No:215A-214, Klasör No:1626, Fihrist No:11-1).
1923 Yılında Lozan görüşmeleri kesildiği bir sırada Adana’ya gelen Antakyalı bir heyet Mustafa Kemal Paşa’yı karşılamış ve Mustafa Kemal Paşa da bu heyete; “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz” demiştir (Akçora, 2010, s.338.). Lozan Barış Antlaşmasının 3. maddesi ile Ankara Antlaşmasının geçerli olduğu kabul edilmiştir (Sarınay, 2000,s.359, Umar, 2000, s.444-452).
Prof. Dr. Metin Hülagu, “İngiliz Belgelerine Göre Milli Mücadelede İslamcılık ve Turancılık İSLAM BİRLİĞİ VE MUSTAFA KEMAL” adlı eserinde İngiliz gizli belgelerine dayanarak Mustafa Kemal’in başta Suriye olmak üzere Araplarla yapmış olduğu görüşme ve işbirliğine yer vermiştir.
Metin Hülagu eserinde “Suriye” başlığı altında aşağıdaki bilgileri vermiştir:
“Milli Mücadele sırasında başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, Anadolu’da bulunan milliyetçi liderlerin Suriye ile olan ilişkilerine ve Suriyelilerin Milli Mücadele’ye karşı takındıkları tutuma bakıldığı zaman iki kesimin de birbirleriyle yakın bir temas içinde oldukları söylenebilir. Türkiye bu dönemde karşılaştığı hadiselerin dehşet ve şiddetine rağmen gerek Faysal gerekse Fransız mandası döneminde Suriye olayları ile yakından ilgilenme gereğini yakından hissetmiştir. Bu temaslar çeşitli alanlarda gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bir taraftan idarede bulunan şahıslara yönelik çalışmalar sürdürülürken diğer taraftan da halka yönelik faaliyetlere girişilmiştir. Hedef aldığı kesimin farklılığı yanında, birbiriyle alakalı olmakla birlikte, bu faaliyetin sahasının da farklı olduğu görülmektedir. Dolayısıyla bu sahaları askerî, siyasî ve dinî olmak üzere üç ana başlıkta toplamak mümkündür.
Tarihi bağların yanında coğrafi durumun da etkisi ile Suriye halkı Millî Mücadele ile yakından alâkadar olmuştur. Özellikle alt ve orta derecedeki Suriyeliler Türk taraftarlıkları ile dikkat çekmişlerdir. Millî Mücadele’ye karşı gösterilen sempati ve tezahürat Şam ve Halep’te belirgin bir şekilde mevcudiyetini ortaya koymuştur. Suriyeliler istemedikleri bir Avrupa devletinin hâkimiyeti altında yaşamaktansa Türkiye ile birleşmeyi tercih etmişlerdir. Dolayısıyla da özellikle bu iki şehir ve çevresinde Türk tarafgirliği ve tesiri oldukça etkin ve belirgin hale gelmiştir. O kadar ki bölge halkı Faysal’ı Suriye’yi Fransızlara satmak ve savaş sırasında Türkiye aleyhinde ve İngiltere lehinde bir politika takip etmek suretiyle İslâm’a ihanet etmekle suçlayacak kadar ileri gitmiş ve Anadolu’daki harekete karşı duymuş oldukları ilgi ve sempatiyi açıkça sergilemekten kaçınmamışlardır. (F.O (ForeignOffice: İngiliz Dışişleri Bakanlığı arşivi) ):406/41, nr. 191/1. 15 October 1919). Aynı şekilde Şam ve Halep’e ilaveten Nablus kentinde de Türk tesiri görülmüştür. Bu kent halkı ile Mustafa Kemal Paşa arasında yoğun bir haberleşme tesis edilmiştir. ((F.O: 406/43, p. 72, nr. 56/1. 2 Februay 1920). Suriye, Filistin ve Irak’taki bağımsız partiler birleşerek Panislamist ve Türkiye’den yana bir siyaset izlemeye başlamışlardır. Suriye’deki bu Türk nüfuzu Fransa’yı ciddî denecek derecede endişeye sevk etmiş, bu durumdan faydalanmaya çalışan Mustafa Kemal ise, Fransa’yı, baharda Halep üzerine harekete geçmekle tehdit etmiştir (Rafık,1994, s. 88, İstanbul, s.51-57, Hülagu,2008, s.66-67).
Mustafa Kemal tarafından Şam müftüsüne, Anadolu’da Yunanlılara karşı elde edilen galibiyeti bildiren ve mezkur müftüden İslâm davasının başarıya ulaşmasına vesile teşkil etmesi için mevlit ve dua okunmasını isteyen bir telgraf göndermiştir. Bu zafer haberi Şam ve Halep’te büyük bir sevinçle karşılanmış, şenliklerle kutlanmış, Mustafa Kemal’e Şam ahalisi ileri gelenleri tarafından tebrik telgrafları çekilmiş ve hatta kendisine Seyfu’l İslâm (İslâm’ın kılıcı) unvanı verilmiş, ayrıca bu başarıdan dolayı bir kısım camilerde 22 Eylül akşamı mevlit okutulduğu gibi Beyrut’ta toplanan on bin altın lira da yardım olarak Anadolu’ya gönderilmiştir (Rafık, s.51-57).
Özellikle Halep ve Şam bölgelerinde olmak üzere Suriye’de, Anadolu’daki mücadeleye karşı duyulan sempatinin oluşmasında ve gelişmesinde buralarda kurulan cemiyetlerin büyük etkisi olmuştur. Bu cemiyetlerden birisi 1921’de mevcudiyetinden bahsedilmeye başlanan Milli Mücadele taraftarlarının Halep’te kurduğu ve Şam’da da bir şubesinin bulunduğu belirtilen İstikbal adlı cemiyettir. Buna ilâveten diğer bir cemiyet ise Türk taraftarı bazı Suriyeliler tarafından kurulan Yakındoğu Kurtuluş Cemiyeti’dir. Cemiyet, Anadolu’daki mücadeleyi desteklemeleri yolunda Suriyelileri teşvik etmiş ve bu yönde faaliyetlerde bulunmuştur. Berlin’de kurulup üyeleri değişik İslâm ülkeleri ileri gelenlerinden oluşan, Şam’da bir şubesi bulunan ve Mısır, Ankara ve daha başka yerlerde faaliyetleri olan bir başka cemiyet ise İslâm Cemiyeti olmuştur (Rafık, s.51-57).
İngiliz temsilcilerinin hazırlamış oldukları bir rapora göre, bölge halkını işgalci kuvvetlere karşı ayaklandırmak ve harekete geçirmek üzere Mustafa Kemal tarafından Halep ve Şam’a iki subay gönderilmiştir (F.O: 371/4161/161851. 21 Novomber 1919). Ayrıca Mustafa Kemal’in kumandası altındaki ordu ile birlikte hareket etmek üzere tüm Arabistan’da genel bir ayaklanmayı sağlamaya yönelik (F.O: 406/43. nr 3. 14 Februay 1920), karakter itibariyle Avrupa aleyhtarı, özü itibariyle İslami esaslara dayalı bazı planlar düzenlenmiştir. Bu doğrultudaki tasarıları müzakere etmek üzere ayrıca Şam’da bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıya Halep Askeri Valisi Cafer Paşa el-Askeri, Halep Tümen Kumandanı Rüşdü Bey Safedi, Amman Askeri Valisi Reşid Bey el-Medfai, Yasin Paşa ve Emir Zeyd’in danışmanlığını yapan Mevlüd Paşa da iştirak etmişlerdir (F.O:406/43. Nr 3. 14 Februay 1920).
Mustafa Kemal 9 Ekim 1919’da Halep ve Şam’da Suriye halkına hitaben bir beyanname yayımlamıştır. Bu beyannamesine;
“Despotizmin eline düşmüş ve düşmanın kötü emellerine maruz kalmış mahzun bir milletin sesine kulak verin” cümlesi ile başlayan Mustafa Kemal Paşa, daha sonra Suriye halkını, Müslümanları birbirine düşüren ve parçalayan çekişmelere boyun eğmemeleri; aralarındaki yanlış anlamaları terk etmeleri; kuvvet ve güçlerini ülkelerini parçalamaya çalışan inançsız düşmana karşı birleştirmeleri ve bu imansız ve İslam düşmanlarının vaatlerine kapılmamaları; bu düşmanların kendi aralarında ittifak ettikleri, Gladstone’un mevcut uygulamasının bunu anlamaya gayet yeterli bulunduğu noktalarında uyarmış; maksatlarının ülkeyi ve İslam’ı yok olmaktan kurtarmak olduğunu; Allah’ın yardımı ile inananların düşmana karşı savaşmaya karar verdiklerini; Konya ve Bursa’dan düşmanın atıldığını ve hakka güvenen mücahitlerin yakında Arap kardeşlerinin ziyaretine geleceklerini, düşmanı defedeceklerini ve artık dinde kardeş olarak yaşamak gerektiğini ifade etmiştir (F.O:371/4233/156717. 16 November 1919).
Suriye halkına yönelik propaganda faaliyetleri Milli Mücadele’nin ilerleyen yıllarında artarak devam etmiştir. Bu propaganda metinlerinin bir kısmı bizzat Mustafa Kemal imzasıyla yayımlanırken bir kısmı da diğer şahıslarca kaleme alınmış ve neşredilmiştir. Türk propagandası yapan neşriyat, ya ücretsiz veya gerçek ücretinin çok altında bir fiyatla halka dağıtılmıştır. Bu propaganda malzemeleri arasında en çok dikkat çekeni Anadolu’da bulunan Şeyh Ahmet es-Senusi ile Mustafa Kemal Paşa ve Selahaddin Eyyubi’yi Kuran-ı Kerim kuşatmış bir şekilde gösteren resim olmuştur. Yine Türk ve Arap halklarının kardeşliğini simgeleyen ve üzerlerinde “inananlar kardeştir, kardeşlerinizin arasını bulunuz” (Hucurat 49/10) ayetinin yer aldığı bayraklar taşınmıştır.(Rafık, s.44-58).
Mustafa Kemal Paşa imzası ile Suriye halkına hitaben neşredilen bir beyannameden, o tarihlerde, O’nun ve silah arkadaşlarının prensiplerini ve gerçekleştirmeye çalıştıkları hedefleri şu şekilde tespit etmek mümkündür (F.O:406/41. nr 191/1. 15 October 1919);
1- Yabancılarla savaşma taraftarı olmadıkları ve bu savaşın mecburiyetten kaynaklanmış olduğu;
2- Ülkede yabancı bir hükümetin varlığına rıza gösterilemeyeceği ve dolayısıyla da manda tarzındaki fikirlere karşı bulunulduğu;
3- İstikbalde tesis edilecek idarede, hiç bir surette ayırıma tabi tutulmadan herkesin dininde ve inancında serbest olacağı;
4- Düşman hâkimiyetinde ve işgalinde yaşamaktansa ölümün tercih edildiği;
5- Wilson Prensipleri uygun görmese de Türkiye’ye ait olan toprakların elde edilmesi gerektiği;
6- Herkesin işi ile meşgul olmasının icap ettiği ve adaletin esas kabul edildiği;
7- Yukarıda belirtilen kararların tahakkuku için her yola başvurulacağı ve ister Hıristiyan ve isterse Müslüman hiç kimsenin bunların tahakkukuna mani olamayacağı;
8- Sultan’a bağlılığın devam ettiği ve hilafetin kendi hakları olduğu;
9- Halkın doğudan batıya, Erzurum’dan İzmir’e kadar silaha sarılma amacının arz edilen prensiplerden kaynaklandığı;
10- Üç yüz bin Ermeni’ye yaşama hakkı tanıyanların on altı milyon Türk’e yaşama hakkı tanımadığı, yaşamak ve haklarını savunmak için uğraşacakları, bu uğurda ölümden kaçmayacakları.
Esasen bu maddelerden bir kısmı zaferden sonra kurulacak olan yeni idarenin hangi anlayış üzerine kurulacağının da esaslarını oluşturmuştur.
Mustafa Kemal Paşa, Suriye halkına hitaben neşrettiği başka bir beyannamesinde ise yine işgal devletlerinin baskı, zulüm ve tefrikasından bahsetmiş; İslam düşmanlarına karşı askeri ve fikri dayanışmadan, aradaki yanlış anlaşılmaların terk edilmesinden ve artık gafletten uyarılmasından söz etmiş, gayelerinin İslam ülkelerinin hâkimiyetini ele geçirmek değil, düşmandan kurtarmak olduğunu belirtmiştir.
Bu dönemde Suriye halkı ile manevi dayanışmanın yanında, idari kademedeki ve önder durumundaki kimselerle de askeri ve siyasi dayanışmanın yaşandığı görülmektedir. İşgal devletlerinin Türkiye ve Suriye topraklarının büyük bir kısmını kontrolleri altına almaları ve daimi bir genişleme faaliyeti içerisinde bulunmaları, özellikle Fransa’nın Suriye topraklarının tümünü işgale yönelik tutumu Türkiye ve Suriye yetkililerini adeta askeri dayanışma ve yardımlaşma içerisine girmeye zorlamıştır.
Suriyeli milliyetçiler Mustafa Kemal’i Irak ve Çukurova’daki İngiliz ve Fransız nüfuzunu ortadan kaldırmak gayesiyle kendileri ile işbirliğinde bulunmaya çağırmışlardır. Asker alandaki ittifak ve dayanışma gereği Mustafa Kemal tarafından Nablus halkına Alman yapımı silah ve cephane yardımında da bulunulmasıyla iki taraf arasındaki münasebet önemli bir merhale kat etmiştir. Yasin Paşa’nın Anadolu’ya gönderdiği bir heyet, Suriye’deki Fransız askerlerini sınır dışı edebilmek için Türk milliyetçilerinden yardım talebinde bulunmuştur. Bu sırada İngilizler, Fransız aleyhtarı akıma önderlik eden ve Türk dostu olduğuna inandıkları Yasin Paşa’nın Mustafa Kemal ile mektuplaştığını ve Suriye’de Türk yönetimini yeniden kurmaya çalıştığı zehabına kapılmışlardır. Maddi ve manevi alandaki bu dayanışma ve yardımlaşmanın neticesi olarak ileriki tarihlerde Türk milliyetçileri ile Suriye Arapları birbirine daha çok yaklaşmaya ve yanaşmaya başlamışlardır. Mustafa Kemal her fırsattan yararlanarak Halep, Şam ve diğer şehirlerde dağıttırdığı bildirgelerle Suriyelileri Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak suretiyle silahlarını ülkelerini parçalamak isteyen “hainlere” çevirmeye davet etmiştir. Yine Mustafa Kemal, Suriyelilere, Fransızlara arkadan saldırarak kıyamda bulunmalarını önermiş, Suriye’yi Fransız işgaline karşı yürütülen kıyamı desteklemiş ve bunlara, 11 Mart 1921 tarihinde Londra’da Türkiye-Fransa arasında imzalanmış olan anlaşmaya kadar, silah, cephane ve hatta kumanda mevkiinde bulunan bir kısım askerle yardım etmiştir. Ayrıca Mustafa Kemal tarafından yazılarak Ahmed Merved’e gönderilen bir mektupta, müttefiklerin vaatlerine işaret edildikten sonra, bunlara karşı ittifak içinde olunması teklif edilmiş, ordusunun başarılarından ve İzmir, Bağdat ve Musul’un işgalinden, Halep ve Şam halkları ile birleşerek Suriye’nin güneyine doğru ilerlemekten bahsedilmiştir. Mustafa Kemal, Suriye milliyetçileriyle olan yazışmalarında, Suriye, Irak ve Türkiye arasında, bu ülkeler özgürlüğe kavuştuktan sonra, bir konfederasyon kurulması yönünde milliyetçi örgütler tarafından ileri sürülen önerileri kabule hazır olduğunu bildirmiştir. Suriye basını ise Müslümanlara, bağımsız durumdaki tek İslam ülkesi olan Türkiye’nin etrafında toplanmaları doğrultusunda sürekli olarak uyarıda bulunmuş, Feta’l-Arab, Ümran, Muktabas, ve Tunus’da yayımlanan El-Vezir ve Umma gibi gazeteler, Milli Mücadele propagandası yapmış, Müslümanları Mustafa Kemal Paşa ve Halife’nin etrafında birleşmeye davet etmişlerdir (Sonyel, 1987 c. I, s. 191).
Milli Mücadele taraftarları, bir taraftan Suriye Araplarını Fransızlara karşı kışkırtırken diğer taraftan da yerel makamları, Türklere karşı savaşan Fransız askerlerine silah göndermemeleri yolunda iknaya çalışarak buradaki Fransızlara karşı duyulan genel rahatsızlıktan olabildiğince istifadeye gayret etmişler ve ayrıca Suriye ile bir federasyon kurmaya hazırlanmışlardır. Bu maksatla, anlaşma yapmak üzere, yazılı olarak bir takım yönergeler gönderilmiş ve daha sonra da bir Türk heyeti Mustafa Kemal’in emri üzerine Haleb’e hareket etmiştir. (F.O:141/433/10770; Sonyel, 1987, c. 1, s. 193).Fakat bu hususta kesin bir netice elde edilememiştir (Hülagu,2008, s.66-73).
Yine bu dönemde Türkiye-Suriye ilişkilerinin bir diğer boyutu da Mustafa Kemal ve Suriye Araplarının önderi Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal arasında resmî bir anlaşma yapılması yolunda iki tarafın harcamış olduğu çabasıdır. (Hülagu,2008, s.66-73).
İngiliz Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde (Foreign Office) 16 Haziran 1919’da Kerek Mutasarrıfı Esat Bey’in himayesinde Mustafa Kemal Paşa ile Emir Faysal arasında düzenlenmiş bir anlaşma metni bulunmaktadır. 11 maddeden oluşan anlaşmanın İngiliz Dışişleri Arşivi’nde Fransızca metni bulunmakta ancak orijinal metnin hangi dilde yazıldığı bilinmemektedir. Bu konuda yapılmış olan çalışmalarda, söz konusu anlaşmanın gerçekliği hakkında kuşkular dile getirilmiş ve belgenin Ermeni Birliği Başkanı BogosNubar Paşa tarafından tertip edildiği eğilimi ortaya çıkmıştır. Taraflardan biri olan Mustafa Kemal Paşa ise bu anlaşmayla ilgili olarak Meclis’in 9 Mayıs 1920 tarihli gizli celse oturumunda ve 1 Ocak 1921’de Sovyet Misyonu Sekreteri Upmal Angarski ile yaptığı görüşmede bilgi vermişti. (Yılmaz, H. 2014,s.291)
Böyle bir anlaşmanın imzalanıp imzalanmadığı hakkında kesin bir bilgi yoktur, kesin olan böyle bir anlaşma girişiminin gerçekleşmiş olduğudur.
Söz konusu anlaşma metninin ilk olarak 25-27 Nisan 1985’te Amman’da düzenlenen III. Uluslararası Türk-Arap İlişkileri Kongresi’nde Prof. Dr. Abdülkerim Rafık tarafından tebliğ olarak sunulduğunu belirten Mim Kemâl Öke, söz konusu tebliğe dayanarak anlaşmanın gerçek olduğunu ve imzalandığını savunmaktadır. Bkz. F.O. (Foreign Office) 371/4233/123318, Doküman No: 1486/M/1100’den naklen: Öke,1988, s. 19-20, Yılmaz, H. 2014,s.291).
Mustafa Kemal Paşa ve Emir Faysal Arasındaki Anlaşma
Yukarıda özetlenmeye çalışılan ortamda ve İngilizlere yakın siyaseti nedeniyle Mustafa Kemal Paşa’nın Emir Faysal’a temkinli yaklaştığı ve asıl ilişkinin hükümetlerle değil halklarla kurulduğunu beyan ettiği bu dönemde imzalandığı iddia edilen anlaşmanın maddeleri şöyledir:
1. İslam âleminde görülen esef verici anlaşmazlığa bir son verebilmek için aralarında maddî, manevî ve dinî bağlar bulunan Türk ve Arap ırkları, din ve ülke meselelerinde mükemmel bir anlaşma için birbirlerine yardımcı olmak zorundadırlar.
2. Mezopotamya, Filistin, Suriye ve Türklerle meskûn küçük Asya’nın önemli bir bölgesinin taksimi sorununun mevcut olduğu, bu bölgelerin yabancıların eline geçme ihtimalinin bulunduğu ve Osmanlı birlik ve bağımsızlığının tehdit edildiği şu anda akıbetimiz hakkında Paris’te yapılmakta olan Paris Konferansı kararlarını takiben, ülke ve dinimizin güvenliği için mukaddes bir harp ilanı bakımından aşağıdaki maddeler kabul edilmiştir.
3. Türkiye ve Arabistan, bölünme ve yabancılara teslim edilmelerine karşı protestoda bulunmak üzere birleşmişlerdir.
4. Arabistan Türkiye’ye bağlı ve Halife’ye sadık olarak kalırken, bir Arap hükümeti teşkilini kabul etmektedir. Hicaz, Medine, Mezopotamya, Filistin, Şam, Beyrut ve Halep bu hükümete devredilecek ve husus Türkiye tarafından da teyit edilecektir.
5. Hudutlar ve Arap hükümeti ile ilgili diğer sorunlar hakkında iki hükümet arasında bir anlaşma yapılacaktır.
6. Arap hükümeti buna ilaveten İmam Yahya ve Seyit İdris ile bir anlaşmaya varacak ve bu anlaşmaya saygı göstermek üzere aşağıdaki maddelerin yerine getirilmesini kabul edecektir.
7. Şerif ordusunca işgal edilen bölgelerde, halife olarak ilan edilip tanınacak sultan için derhal dualar okunacak.
8. Ekselansları Şerif, ülke için harp etmekle ve Osmanlı birliğini temin etmek için yabancılarca kabul edilen hali hazır tutumdan bütün Arap eyaletlerini haberdar edecek, bu eyaletlerde ajanlar tayin edecek ve verilen bir işaretle zaten kurulan ulusal kuvvetleri harekete geçirecek ve genel bir mukaddes harp ilan edecek.
9. Ekselansları Şerif ihtiyaç halinde küçük Asya’daki millî kuvvetlere yardım edecektir. Kısacası, taarruz ve savunma harekâtında müşterek yardımlaşma ve Millî Türk ordusunun Şerif ordusunun yardım desteğini alması için maddi ve manevi bir ittifak yapılacaktır.
10. Ekselans Şerif, bu mukaddes harpten aşağıdaki bölgelerde bulunan Müslümanlara bilgi verecektir: Mezopotamya, Yemen, Hicaz, Medine, Suriye, Tripoli, Bingazi, Cezayir, Hindistan, Fas ve Tunus. Bu ülkelerin harbe iştirakinin sağlanması dikkate alınacaktır.
11. Bu anlaşma Halep’te Kerek Mutasarrıfı Esat Bey tarafından iki nüsha olarak hazırlanmış ve her iki tarafça da imzalanarak karşılıklı teati edilmiştir.” (Öke, 1988, s. 8-9, Yılmaz, H. 2014, s.301-302).
Prof Dr. Metin Hülagu yukarıdaki anlaşmanın yabancı dildeki asıl metnini “İslâm Birliği ve Mustafa Kemal” adlı eserinin 74-75. Sayfalarında yayınlamış olup, Hülagu’nun vermiş olduğu bilgilere göre bu anlaşma 9 maddeden oluşmaktadır. (Hülagu, 2008,s.74-75-76-77).
Bilindiği gibi; Ortadoğu’nun Suriye ve Mısır’a kadar olan önemli bir bölümü, henüz Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı hâkimiyetine girmişti (1516-1517). Dünyanın en eski uygarlıklarının merkezlerinin bulunduğu, üç kıtanın kesiştiği ve önemli deniz yolları üzerinde bulunan Ortadoğu, zengin doğal kaynakları nedeniyle 18. yüzyıldan itibaren Avrupalı devletlerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Batılı devletlerin Ortadoğu’ya ilgilerinin yöneldiği bu dönemde Araplar arasında da ilk isyanlar ortaya çıkmış, Arapların Osmanlılara karşı ilk isyan hareketini Vahabiler başlatmıştı. 17. yüzyılın sonunda Necid Emiri Suud önderliğinde Vahhabiler Taif, Mekke ve Medine’yi işgal ederek Anadolu’ya yönelmişler ancak Osmanlı orduları tarafından isyan bastırılmıştı ( Memiş; Köstüklü, 1994, s.124).
Batılı devletlerin Ortadoğu’ya yönelik olarak izledikleri siyaset, 93 Harbi’ne kadar “denge” esaslı iken, Osmanlı’nın zayıflamaya başlamasıyla birlikte, bilhassa 1877-1878’den sonra “Osmanlı topraklarından en fazla payı koparma” yarışına dönüşmüştü. Avrupalı devletlerin Ortadoğu’ya yöneldikleri bu yüzyılın petrol çağının da başlangıcı olması şüphesiz bir tesadüf değildir. Bundan sonra başta İngiltere, değişen Ortadoğu siyasetine paralel olarak Ortadoğu geçitlerine ve denizlerine sahip olmak için teşkilatlanmış, İngiltere Anavatan filosu, Akdeniz filosu ve Uzakdoğu filosu olmak üzere üç filo oluşturmuştur. Çünkü bölgenin hâkimiyet altına alınması yalnızca buradaki doğal kaynaklar ve insan gücüne hâkim olmak için değil aynı zamanda İngiliz ticaretinin güvence altına alınması bakımından da önem taşımaktaydı. İngiltere, bölgede 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı’ya karşı teşkilatlanmış gizli Arap cemiyetlerini desteklemiş, yüklendiği “Arapların koruyucusu misyonu” aracılığıyla kendine alan açmaya çalışmış, bu siyaset gereğince çeşitli nedenlerle bölgedeki devletlerin iç işlerine karışmaya başlamıştır. Bu müdahale ilk olarak Arap-Vahabi çatışmasını engellemek gibi bahanelerle tezahür etmiştir. İngiltere, dağıttığı altın ve paraların yanı sıra 1909’da Osmanlı Devleti’nin Irak, Suriye ve Mısır’da Türkçe eğitimi zorunlu tutması gibi fırsatları da değerlendirerek Arapları Osmanlılara karşı kışkırtmıştır (Yılmaz, H.2014,s.292).
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’nın rekabet alanından çekilmesiyle bu kez Fransa petrol mücadelesi sahnesinde daha etkin bir yer almış ve bu tarihten sonra Ortadoğu petrolleri konusunda İngiliz-Fransız çatışması yaşanmıştır. 16 Mayıs 1916’da İngiliz Sir Mark Sykes ile Fransız diplomat Georges Picot arasında yapılan anlaşma ile Anadolu’nun güneyinde, petrol yatakları açısından oldukça zengin olan bölge paylaşılmış, bu paylaşıma göre İngiltere Musul hariç Irak’ı alarak Arabistan’ın büyük bir bölümüne sahip olmuştur. Fransa ise Suriye ile birlikte Arabistan’ın Necd sınırı kuzeyinde kalan bölge ile Musul’u almıştır. 27 Haziran 1916’da Osmanlı’nın Mekke Emiri Şerif Hüseyin ayaklanarak Arabistan krallığını ilan etmiş, ancak İngiltere kıvrak bir siyasi manevrayla hem Şerif Hüseyin hem de İbn-i Suud’un hâkimiyetini tanıyarak, iki lider arasında yeni bir mücadelenin başlamasına yol açmıştır. Nihayet Hüseyin’i unvanını değiştirip yalnızca “Hicaz Kralı” olarak kabul edip tanımışlardır (Yılmaz, H.2014,s.293).
SYKES-PİCOT – OSMANLI’YI PAYLAŞIM ANLAŞMASI
I. Dünya Savaşı sırasında, 29 Nisan 1916’da Kut’ülAmmare Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı Devleti’nin 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra, 16 Mayıs 1916 tarihinde Britanya ve Fransa arasında yapılan ve aynı yılın Ekim ayında Rusya tarafından onaylanan, Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır.
Görüldüğü gibi 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başından itibaren petrolün keşfedilmesiyle de birlikte Avrupalı devletler Ortadoğu bölgesine yönelmiş ve bölgenin toptan ele geçirilmesi savaşı başlamıştır. Milliyetçilik dalgasının etkisi altına girmiş olan Arapları, otoritesi ve gücü zayıflamış Osmanlı’ya karşı kışkırtmakta ve kendi taraflarına çekmekte zorlanmayan Batılı devletlerin –bilhassa İngiltere’nin- bölgeye yönelişi, bizzat petrol rezervlerinin bu bölgede bulunmasından kaynaklanmakla birlikte, söz konusu rezervlere giden yolların da emniyet altına alınmak istenmesi, bütün bölgeyi Batılı devletler için önemli bir rekabet sahası durumuna getirmiştir.
Bu dönemde Avrupalı devletlerin söz konusu emellerine ulaşmalarının önündeki başlıca engel şüphesiz Osmanlı Devleti’ydi. Öte yandan I. Dünya Savaşı’ndan Osmanlı Devleti’nin yenik çıkmasıyla söz konusu topraklar bir anlamda “sahipsiz” kalmıştı. Ne var ki, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra yaşanan işgaller, yalnız Misak-ı Millî sınırları içinde değil Arap çoğunluğun yaşadığı memleketlerde de Batılı devletlere karşı bağımsızlık ve ihtilal hareketlerinin filizlenmesine yol açmıştı. Anadolu’da işgal kuvvetlerine karşı kurtuluş mücadelesi verilen yıllarda Kuzey Afrika, Hindistan ve Ortadoğu’da aynı işgalcilere karşı baş gösteren isyan hareketleri de gün geçtikçe etkisini artırıyordu. Savaşta, Orta Doğulu Arap önderleri ve kabileleri, İtilaf Devletleri’nin “bağımsızlık vaadiyle” Osmanlı’nın karşısında saf almaya ikna edilmişti; ancak kısa bir süre sonra bu liderler aldatıldıklarını anlamışlar ve Avrupalı devletlere karşı direnişe geçmişlerdi. Ancak Arapların bu davranışı, Türk-Arap ilişkileri üzerindeki kötü etkisini günümüze kadar sürdürmüştür. Öte yandan Arapların Batılı devletlerle işbirliğinin henüz taze olduğu aylarda ve yıllarda Anadolu hareketinin bu işbirliğinin husumetini gütmeyerek “birlik, beraberlik ve dayanışma” siyasetine önem vermesi dikkat çekicidir.
1919 yılı boyunca Heyet-i Temsiliye ve ardından kurulan Ankara Hükümeti, İtilaf Devletleri’ne karşı Anadolu’da mücadele verirken, Arapların yaşadığı işgal altındaki eski Osmanlı memleketlerinde gelişen ihtilal hareketlerine karşı kayıtsız da kalmadı. TBMM’nin yarı resmi yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesi İtilaf Devletleri’ne karşı Arapların verdiği mücadeleyi gün be gün sütunlarına taşırken, bir anlamda hükümetin politikasını dile getirerek bağımsızlık için “ortak düşmana karşı mücadelede birlik” düsturunu benimsedi. Ankara Hükümeti bu dönem özellikle Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmelere dikkat kesilmişti. İngiliz ve Fransız manda idaresi altına alınmaya çalışılan bu toprakların Musul, Kerkük, Süleymaniye gibi Misak-ı Millî sınırları içinde kabul edilen bölgeleri kapsıyor olması, kuşkusuz bu ilginin önemli sebeplerinden birini teşkil ediyordu. Aynı zamanda buradaki mücadelenin şiddeti ve başarısı nedeniyle bölgeye takviye edilmek zorunda kalınacak İtilaf güçleri, Anadolu’nun güney sınırının rahatlamasına yol açacaktı. Ankara Hükümeti’nin Irak ve Suriye’ye ilgisi, bu bölgenin coğrafi konumu dolayısıyla taşıdığı stratejik önemin yanı sıra manevi bir anlam da taşıyordu. Çünkü her bir ihtilal hareketi, her bir isyan, ortak düşmanın zayıflatılması ve Anadolu’dan başka Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın da işgalden kurtulup bağımsızlığına kavuşması ümidinin doğmasına vesileydi. Heyet-i Temsiliye’nin Suriye’ye ilgisi, Ali Şefik (Özdemir) Bey aracılığıyla organik bir ilişkiye dönüşecek, 3 Şubat 1919’da Şefik Bey başkanlığında kurulacak Türk-Arap Muhadeneti (dostluk) Cemiyeti, yılın sonunda bizzat Mustafa Kemal Paşa’dan talimat alarak faaliyetlerini sürdürecektir.
Bu genel görüntü içinde Türk-Arap birliğini ifade edebilecek “Mustafa Kemal-Faysal anlaşmasının” kuvvetle muhtemel görünmesi doğaldır. Ancak asıl manzarayı, tarafların söz konusu dönem içinde benimsemiş oldukları siyaset ortaya koymaktadır. Bu nedenle, Emir Faysal’ın İngiltere eliyle Suriye’ye getirilip ardından da Irak kralı ilan edilmesi ve yaşanan gelişmeler karşısında Arap halkının aldığı tutum, konumuz açısından büyük önem taşımaktadır (Yılmaz, H.2014,s.293).
Emir Faysal’ın Suriye Kralı Oluşu Osmanlı ordusunun 1 Ekim 1918’de Şam’ı boşaltmasından sonra 3 Ekim günü İngilizlerin davetiyle Emir Faysal Şam’a girmişti. Ne var ki, İngiltere’nin Suriye için Faysal tercihine Fransa sıcak bakmıyordu. Emir Faysal’ın krallığını ilan etmesi üzerine ise Suriye’de iki eğilim belirmişti: Biri Faysal Hükümeti’nin temsil ettiği açıktan “manda” demeden büyük bir devletin yardımına sıcak bakan eğilim, diğeri ise isyancıların benimsediği bağımsızlık taraftarı eğilim. Suriye üzerindeki İngiliz ve Fransız çıkar çatışması Fransa lehine yön değiştirince, 1919 yılı sonunda Paris’e çağrılan Faysal tahtını korumak için Fransa’yla bir anlaşma yapmaya mecbur kalmıştı. Bu anlaşmayla Faysal, Suriye’nin genelinde bir Fransız mandasını ve Fransız mandasının halka kabul ettirilmesi için kamuoyuna karşı gerekli tedbirlerin alınması şartını da kabul ediyordu. Faysal’ın Fransa ile yaptığı anlaşma, Suriyelilerin galeyana gelmesine yol açmış, krala şiddetle muhalefet edilmiş hatta aynı günlerde Faysal’a suikast düzenlenmişti. İngilizler tarafından kurulacak olan Arap devletinin başına getirilme vaadiyle 27 Haziran 1916’da Osmanlılara karşı ayaklanmış olan ve Hicaz Krallığı’na getirilen Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal da bir Arap milliyetçisiydi. Ne var ki babası gibi o da İngilizlerin desteğiyle Osmanlı idaresinden kurtulup bağımsız bir Arap devleti kurma siyasetini benimsemişti. Arap memleketlerinin o günkü koşullarda İngilizlerin ya da Fransızların desteği olmadan ya da Avrupalı devletlerle çatışarak bağımsız olamayacağına ilişkin güçlü bir inanç hâkimdi. Yapılan anlaşmaya göre İngilizlerle ortak hareket edilmesi halinde Suriye’nin de içinde bulunduğu bağımsız bir Arap devleti kurulacak ve Faysal, bu devletin başına getirilecekti (Yılmaz, H.2014,s.296).
Bu dönemde, Osmanlı Devleti içinde baş gösteren kurtuluş eğilimlerinin Suriye ve Irak topraklarında da ortaya çıktığı görülmektedir. Nitekim mandacı siyasete karşılık bağımsızlık fikriyle 1919 yılından itibaren Suriye’de çeşitli isyanlar baş göstermişti. 3 Şubat 1919’da Şam’da kurulan ve yıl sonunda etkinliğini artırmış olan Ali Şefik (Özdemir) Bey’in Türk-Arap Muhadenet Cemiyeti, Filistin Suriye Kuva-yi Milliye’sini kurarak hükümet içinden Hariciye Veziri Dr. Abdurrahman Şehbender, Harbiye Veziri Kurmay Yarbay Yusuf el Azma, Ordu Müfettişi Yahya Hayati gibi etkili isimlerin de desteğiyle Türk-Arap yardımlaşmasının önemli bir örneğini sunmuştu. Teşkilatın başkanı Şefik Bey, Suriye’de Batılı devletlere karşı verilen mücadelede bizzat Mustafa Kemal Paşa’dan talimat aldıklarını söylemektedir.
1920 yılı başında Merciyun kazasında isyancılar Fransızlara ilk büyük kayıplarını verdirmişti. Halep ve Şam’a yayılan isyan hareketleri, aynı günlerde yapılan kalabalık mitinglerle desteklenmekte ve bu mitinglerde Suriyeliler Fransızları istemediklerini, gerekirse silaha başvuracaklarını haykırmaktaydılar. Suriye’de kurulan İstiklal Komitesi’nin 50 bin kişilik bir düzenli ordu girişiminde bulunduğu da o günlerde Anadolu’ya gelen haberler arasındaydı. Özellikle Şam, Halep ve Nabluslu isyancılar Anadolu’da verilen kurtuluş mücadelesini destekleyip, yakından takip etmekle kalmıyorlar, İtilaf Devletleri’nin sömürgesi olmaktansa Türklerle yeniden birleşmek istediklerini de açıkça ifade ediyorlardı.
Bu manzara içinde Faysal, 1920 yılı başında Fransızlarla imzaladığı anlaşma gereğince Suriye Kralı ilan edildi. Ne var ki, bu Arap devletinin sınırları konusunda İngilizler ve Fransızlar bir türlü mutabakat sağlayamıyordu. İngilizler ve Fransızlar arasında yaşanan bu anlaşmazlık, doğal olarak Faysal’ın kaderini yakından etkiliyordu. Fransızlar Suriye’nin tümüyle kontrolleri altında bulunması konusunda ısrar ediyorlardı. Öte yandan Suriye’deki ihtilalcılar de Faysal’ın iktidarına şiddetle muhaliftiler. 25 Nisan 1920 günü San Remo’da Suriye’nin Fransız mandasına verilmesi kararı alındı. 1920 yılı Temmuz’unda Fransızların Şam ile birlikte Suriye’nin belli başlı şehirlerini işgal etmeleri üzerine de Faysal Hükümeti sona erdi ve kral, İngilizlerin davetiyle Londra’ya gitti (Saray, M. 2006, s.78).
Atatürk’ün İngiliz İşgallerine Karşı Iraklılarla İşbirliği Politikası
Irak’taki Arap milliyetçileri ağırlıklı olarak sınır kesimlerinde İngilizlere karşı Türklerle işbirliğine yönelmeye başlamışlardır. Bilhassa da bu işbirliğini kuranlar önceden Osmanlı idaresinde çalışan yerli kişilerdi (Sonyel, 1987, s.189, Umar, 2010. s.452).
İngilizler ise bölgede tutunmak amacıyla oradaki Hıristiyan unsurlara büyük önem vermişlerdir. Zaho civarındaki Hıristiyanları silahlandırıp, onları korumaya yönelik tedbirler almışlardır. (ATASE (Genelkurmay Askerî Tarih Ve Stratejik Etüt (Atase) ve Denetleme Başkanlığı Arşivi) Arşivi, Kutu No:746, Gömlek No:155, Belge No:155-1’ den alıntı: Umar, 2010. s.452).
Fransızlar da kendi işgal sahalarını Musul’a doğru genişletmek amacıyla buradaki aşiret reisleri ile Hıristiyan gruplarla münasebat kurmuşlardır. Bunlardan biri de İngiliz yanlısı olan Nasturi ileri gelenlerinden Ağa Patros olmuştur(TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.I, s.425’den alıntı: Umar, 2010. s.453).
Musul Vilayetinde Akra, Ammadiye, Dahuk ve Zibar mevkilerinde aşiretlerle İngilizler arasında meydana gelen çatışmalarda İngilizler büyük kayıplar vermişlerdir (ATASE Arşivi, Kutu No:393, Gömlek No:184, Belge No:184-1’den alıntı: Umar, 2010. s.453) Akra’ya gelen İngiliz siyasi hâkimi Zibar Aşireti tarafından öldürülünce, İngilizler baskılarını iyice arttırarak katillerin teslimini istemişlerdir (ATASE Arşivi, Kutu No:348, Gömlek No:121, Belge No:121-1’den alıntı: Umar, 2010. s.453).
Nihad Paşa, Musul’da İngilizlere karşı Araplarla birlikte ortak bir saldırı düzenlemek amacıyla gereken hazırlıkların yapılmasını istemiştir (Mim Kemal Öke, Belgelerle Türk-İngiliz İlişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu 1918-1926, Ankara, 1992, s.79’den alıntı: Umar, 2010. s.453). Elcezire Cephesi kumandanı Nihad Paşa Bağdat’a kadar olan sahada bulunan aşiret reislerine Milli Mücadele hareketinin amacı, başarıları ve İngilizlerle Fransızların Irak, Anadolu ve Suriye’de İslama karşı yaptıkları mezalimlerden bahseden bildirileri ulaştırmıştır. Şamar Aşireti Şeyhi As ibni Ferhan Paşa’yı ve oğullarını birer silahla taltif ederek, hükümete bağlı tutmuştur. Cebve Aşiretinin de Fransızlar yerine Türk Hükümetine bağlı kalmasını sağlamıştır. İngilizler ve Fransızlar ise bu aşiret reislerine maaş tahsis ederek kendilerine bağlamaya çalışmışlardır (TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.III, Ankara, 1980, s.553-554’den alıntı: Umar, 2010. s.453).
İngilizler Şeyh Mahmud Berzenci’ye rakip diye Seyit Taha Şimzini’yi desteklemişlerdir. Bazı aşiretleri kendilerine bağlamakta aşiret reisleri arasındaki rekabet ve çekişmelerden de faydalanmışlardır (Qassam KH. Al-Jumaily, Irak ve Kemalizm Hareketi (1919-1923), (Yayıma Hazırlayan: İzzet Öztoprak), Ankara, 1999, s.83’den alıntı: Umar, 2010. s.453).
Irak Hükümeti de Türk taraftarı bazı aşiret yanlılarını kendi tarafına çekmek amacıyla onlara maaş bağlamıştır. Bu amaçla Irak Hükümeti, Şammar Aşiretinin önde gelen şeyhlerinden Deham el-Hadi’ye aylık bağlamıştır (Qassam KH. Al-Jumaily, a.g.e., s.812den alıntı: Umar, 2010. s.453).
Irak’ta Arap Kuvâ-yı Milliyesi ile Ankara Hükümeti arasında ortak düşman olan İngilizlere karşı işbirliği vardı. Ankara Hükümetinin idare ve talimatı ile hareket eden bu Arap kuvvetleri, İngilizleri Irak’ta çıkarmak için gereken hazırlık ve önlemleri almaya çalışmışlardır (Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Milli Mücadele Dönemine Ait 100 Belge) 1919-1923, C.I, Eskişehir, 1992, s.214.F.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi 2010-20/1’563’den alıntı: Umar, 2010. s.453).
Nihad Paşa’nın girişimleri sonucunda Basra’ya kadar olan Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki sahada Osmanlı taraftarlığı artarak, İngilizlere karşı şiddetli direniş faaliyetleri olmuştur. Öyle ki, Irak İhtilal Heyeti’nin Necef’te geçici bir hükümet kurma girişimi olmuştur. Musul’daki ihtilal cemiyetlerinden gerekse Necef’teki bu geçici hükümetin Ankara Hükümeti’nden istekleri ile ilgili dilekçeleri Büyük Millet Meclisi’ne iletilmiştir. Irak’ta Diyarbakır’a gelen bir heyet Irak ve Musul’da Osmanlı Devleti’ne bağlı bir Irak İslam Hükümeti kurulması ve başına da Osmanlı şehzadelerinden birinin getirilmesi istenmiştir. Ayrıca şehzadenin gelmesi beklenerek, o gelinceye kadar niyabet yoluyla Şeyh Sünusi Hazretlerinin idare etmesi kararlaştırılmıştır. Ancak gerek Şeyh Sünusi’nin gelmekte gecikmesi ve gerekse Irak ihtilali maddi yönden tam olarak desteklenememesi nedeniyle İngilizlere karşı Necef Hükümeti başarısız olmuştur (TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.III, s.562-563’den alıntı: Umar, 2010. s.454).
Özdemir Bey, Musul, Kerkük ve Süleymaniye’de faaliyet göstermesi amacıyla bölgeye gönderilmiş ve Revandiz merkez yapılarak, İngilizlere karşı mücadele etmesi istenmiştir. Milli Mücadeleciler bu dönemde İngilizler ve onlara menfaati için yardım eden Faysal’ın politikaları ile Müslümanların parçalandığı, Faysal’ın Irak’ta olduğu müddetçe huzurun sağlanamayacağı, Arapların kendi bağımsız hükümetlerini kurmaları gerektiği yönünde bölgede propagandalar yapmıştır (ATASE Arşivi, Klasör No:1676, Dosya No:29-408, Fihrist No:1-5’den alıntı: Umar, 2010. s.454).
Faysal’ın Irak’ta hükümet kurmasına rağmen oradaki aşiretler ve halk Anadolu’daki Hükümete bağlı olduklarını devamlı surette vurgulamışlardır. “Musul Vilayeti Faysal Hükümeti tabiiyetini kabul etmediği gibi, İngiliz himayesinde müstakil bir hükümet teşkili hakkındaki İngiliz tekliflerini de red ederek, Hükümet-i Osmaniye camiasına girmekten başka sureti tesviye kabul etmeyeceklerini İngilizlere bildirmişlerdir”(TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.III, s.563’den alıntı: Umar, 2010. s.454).
Ortadoğu bölgesindeki Araplarla Türkler arasında ortak düşman İngiliz ve Fransızlara karşı işbirliği kurulma çalışmaları bölgedeki İngiliz ve Fransız askeri ve sivil memurlarının uykularını kaçırmaya başlamıştır (Sonyel, 1987, s.191’den alıntı: Umar, 2010. s.454).
Irak’taki halk, aşiret reisleri ve Arap milliyetçileri arasında büyük bir Türk sempatisi oluşmuştur. Mustafa Kemal Paşa bu guruplarla devamlı olarak temas halinde olmuştur. Araplar arasında Türk hâkimiyetine tekrar girmek, Türklerle konfederasyon kurmak ve Arap bağımsızlığını sağlamak gibi fikirler oluşmuştur (Öke, 1988, s.80.’ den alıntı: Umar, 2010. s.454).
Türk propagandası Irak’ın güneyine kadar ulaşmıştır. Şamiye Şeyhleri, Mustafa Kemal Paşa’ya yazı yollayarak yardım isteğinde bulunmuşlardır. Ahmed Şerif de Türk taraftarı propaganda faaliyetlerini sınır kesiminde yoğunlaştırmıştır. Sünusi bölgedeki aşiret reislerine gönderdiği mektuplarla onları İngilizlere karşı Türklerle birleşmeye davet etmiştir. Müntefik Şeyhi Acemi Paşa Sadun Türk taraftarı olarak, İngilizlere karşı hareket etmiştir (Qassam KH. Al-Jumaily, a.g.e., s.74-75’den alıntı: Umar, 2010. s.455).
Emir Faysal’ın Irak Kralı Oluşu I. Dünya Savaşı’nda kendini “Büyük Kurtarıcı” ilan eden ve yine “bağımsızlık vaadinde” bulunan İngiltere’nin vaadini yerine getirmek şöyle dursun bir de Irak’ı büyük oranda tahrip etmesi, halkı son derece hiddetlendirmiş ve 1920 yılı başında Irak’ta İngiliz karşıtı büyük bir ihtilal baş göstermişti. İhtilalı ateşleyen aşiretlerden Şimar reisleri “İngilizlere itaat etmeyeceklerini ve daima Osmanlı hükümetiyle beraber olduklarını” ifade etmekteydiler. Lisan’ül Arap gazetesi İngiltere’nin, sömürgeci siyaseti doğrultusunda Irak’ın bütün hukukunu çiğnediğini ve bu nedenle Iraklıların ayaklanmaktan başka çareleri kalmadığını yazıyordu. İngiliz istihbaratı ise Irak ihtilalının Anadolu hareketi tarafından çıkarıldığı fikrindeydi. 1920 yılında Irak’ta sivil hâkim olan Arnold Wilson’ın iddiasına göre ise “Kemalistler ihtilalcılara Mayıs ve Haziran ayında 7 bin altın” yardımda bulunmuştu (Yılmaz, 2014.s.298).
O günlerde kralın kim olması gerektiği konusunda Irak kamuoyunda üç eğilim ortaya çıkmıştı: Musul ve Bağdat’ta itibar gören ilk eğilime göre Irak kralı “büyük ve muhterem bir şeyh” olmalıydı. Basra ve civarının eğilimine göre kral “millî gayeler gütmeli ve İngiliz aleyhtarı” olmalıydı. Şam civarındaki üçüncü eğilime göre ise Irak kralı tanınmış ailelerin birinden seçilmeliydi. 23 Temmuz günü Emir Faysal Irak kraliyet tahtına oturmak üzere Basra’ya gelmişti. Times gazetesinde yayımlanan habere göre Faysal tahta karşılık İngiliz mandasını kabul eden bir anlaşma imzalamıştı. Faysal da 23 Temmuz 1921’de tahta çıkış merasiminde yaptığı konuşmada İngiltere ile ilişkileri düzenleyecek bir anlaşmayı imzaladığını ilan etti. Times gazetesine yansıyan bir habere göre Faysal’ın kral oluşundan yalnız Iraklı ihtilalcıların değil bazı İngiliz çevrelerinin de rahatsızlık duyduğu anlaşılmaktaydı. Churchill’in bu siyasetinin İngiltere için gelecekte büyük karışıklıklar yaratacağından endişelenen bu çevreler, karışıklığın Faysal’ın Irak’ta yeterli itibara sahip olmamasından kaynaklanacağını ifade etmekteydiler. 1922 yılında da İngiliz-Faysal ittifakının onaylandığı bir başka anlaşma imzalanmıştır (Yılmaz, 2014.s.298).
Irak’ta Kral olan Faysal bölgede Türk nüfuzunun artmasından oldukça tedirgin olmuştur. Kuzeyden gelecek bir Türk saldırısından çekinmiştir (Qassam KH. Al-Jumaily, a.g.e., s.47’den alıntı: Umar, 2010. s.455).
Şammar Aşireti Şeyhi Abdülkerim Musul’a yakın çöle hâkim olduğundan dolayı Irak’ta da etkili olmuştur. Ayrıca Şammar Şeyhi Türk taraftarı olup, TBMM Hükümetine olan bağlılığını da sıkça dile getirmiştir (ATASE Arşivi, Dosya No:215A-214, Klasör No:1626, Fihrist No:4-2’den alıntı: Umar, 2010, s.455).
Musul ve Kerkük’ün 1926 yılında imzalanan ve Irak-Türkiye sınırını belirleyen Ankara andlaşması ile elimizden gitmesinde, 7 Ağustos 1924 tarihinde İngilizlerin kışkırtması sonucu Hangediği olayı ile Hakkâri Valisi’ni alarak birkaç jandarma erini de şehit etmeleri üzerine patlak veren Nasturi isyanın (Çay, 2010, s. 462) ve 13 Şubat-15 Nisan 1925 tarihleri arasında cereyan eden Şeyh Sait İsyanının büyük etkisi olmuştur.
Anadolu’daki Milli Hareket Sadece Sünnî Müslümanların Değil Şiî Müslümanların da İlgi ve Desteğini Görmüştür:
Irak ve İran’daki Şiilerin mutemidi olan Şeyh Mirza Muhammed Tafi, Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup göndermiştir. Mektupta; Irak halkının Osmanlı bayrağı gölgesinde yaşamak, ölmek istedikleri, düşmanı Irak’ta çıkarmak zamanının geldiği ve bu amacın sağlanması için Irak’a Arapça bilen on kişi ile devamlı olarak beyannameler gönderilmesini istemiştir. Bu mektup 13. Kolordu Kumandanlığı vasıtasıyla Mustafa Kemal Paşa’ya iletilmiştir (ATASE Arşivi, Kutu No:116, Gömlek No:19, Belge No:19-2.’den alıntı: Umar, 2010. s.455).
Irak ve Musul’da İngilizlere karşı direniş gösteren aşiretlere gereken desteği Mustafa Kemal Paşa yapmıştır. İngilizlere karşı savaşan aşiretlerin Türk taraftarlığını devam ettirmek amacıyla Musul Vilayetine hem adam hem de para gönderilmesini 13. Kolordu Kumandanlığı istemiştir. Bunu üzerine gerekli yardımın sağlanması için hemen harekete geçilmiştir (ATASE Arşivi, Kutu No:100, Gömlek No:49, Belge No:49-1.den alıntı: Umar, 2010, s.455).
İngilizler Irak sınır kesimindeki aşiretleri Türkler aleyhine kışkırtmış ve onları kendi taraflarına çekmek için para desteği vermişlerdir. Milli Mücadeleciler İngilizlerin bu politikalarını 13. kolordu Kumandanlığı vasıtasıyla takip etmiş ve gerekli önlemleri almıştır (ATASE Arşivi, Kutu No:109, Gömlek No:91, Belge No:91-2). Kral Faysal da Türkiye sınırına yakın kesimlerdeki aşiretleri Türkler aleyhine kışkırtmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın kazandığı her zafer Kral Faysal’ın endişesini bir kat daha arttırmıştır. Faysal, Irak halkının Mustafa Kemal Paşa yanlısı temayülünü önlemek amacıyla askeri güç kullanılmasını İngiliz yetkililerden istemiştir (Qassam KH. Al-Jumaily, a.g.e., s.48-49.’den alıntı:Umar, 2010. s.456).
Mustafa Kemal Paşa’nın ülkesinde sömürgecilere karşı başkaldırması ve savaşması Irak’ta büyük itibar görmesini sağlamıştır. Öyle ki, Mustafa Kemal Paşa’ya olan sevgiden dolayı bazı tüccarlar kibrit ve sigara kâğıtları üzerine O’nun resmini basarak ticari revaç sağlama yönüne gitmişlerdir (Qassam KH. Al-Jumaily, a.g.e., s.106.).
İngilizler Musul Vilayetindeki Ermeni ve diğer Hıristiyan gurupları da Türkler aleyhine kışkırtmış ve onları silahlandırmışlardır. İngilizlerce silahlandırılan Ermeni ve yerli Hıristiyan diğer unsurlar Cizre kazasına tabi Silopi nahiyesine bağlı köylere baskınlarda ve yağma hareketlerinde bulunmuşlardır (ATASE Arşivi, Kutu No:109, Gömlek No:97, Belge No:97-2’den alıntı: Umar, 2010. s.456).
İngiltere, Asya Müslümanları Federasyonu’nu içinden çökertebilmek için de bu ittifakı oluşturan Ortadoğu milletlerini birbirine düşürme planları yapmıştır. İngiltere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bazı aşiretleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı harekete geçirebilirse bu ittifakın yıkılacağını düşünmüş ve o yönde çalışmıştır. Faysal, Irak’ta Arap milliyetçileri ile değil, tacını borçlu olduğu İngiltere ile ortak hareket etmeye başlamıştır. Faysal İngilizleri ikna etmek için de Mezopotamya Yüksek Komiseri Cox’a şöyle demiştir: “Arap milliyeti doğrultusundaki şahsi düşüncelerime rağmen, ben İngiliz siyasetinin bir aracıyım (oyuncağıyım). Benimle majestelerinin Hükümeti aynı gemideyiz, beraber batar, beraber yüzeriz”(Öke, 1988, s.85, 88’den alıntı: Umar, 2010, s.456).
Mustafa Kemal Paşa’nın Suriye, Irak ve Emir Faysal Hakkındaki Değerlendirmeleri:
Görüldüğü gibi Faysal, Suriye’ye getirilişinden Irak tahtına oturuşuna kadar esasen İngilizler tarafından himaye edilmiştir. İngiltere’nin bu siyasetini, bağımsız bir Arap devleti kurulması isteğinden ziyade Faysal’ı Ortadoğu’da direktifleri doğrultusunda hareket edecek bir koz olarak görmesi daha muhtemeldir. Öte yandan Suriye ve Irak halkının ise mandadan değil bağımsızlıktan yana oldukları, yaşanan isyan hareketleriyle de kendini göstermiştir. Mustafa Kemal Paşa, 23 Temmuz 1919 günü Erzurum Kongresi’ndeki konuşmasında Irak ve Suriye’deki durumu “Suriye’de ve Irak’ta İngilizlerin ve yabancıların tahakküm ve idaresinden tekmil Arabistan galeyan halindedir. Arabistan’ın her yerinde yabancı boyunduruğu reddolunuyor. Yalnız memleketin refah ve saadeti için yabancıların iktisadi, ümranı, medeni vasıtalarından yardıma rıza gösteriliyor. Bağdat ve Şam genel toplantıları her tarafa bu kararı yaymıştır.” sözleriyle özetlerken, 28 Aralık 1919’da Ankara’da eşraf ve ileri gelenlerle yaptığı bir konuşmada da “Cemiyetimizin görüşüyle çizdiğimiz sınır haricinde kalan dindaşlarımızla bu muhterem kardeşlerimizle aynı sınır dâhilinde asırlardan beri vatandaşlık ettik. Bu kardeşlerimiz her tarafta Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Doğu’da kendi dâhillerinde mevcudiyeti muhafaza ve bağımsızlığı temin için mesai sarf ediyorlar. Bütün bu İslam parçalarının bağımsızlığa mazhar olmaları İslam âlem için ne büyük bahtiyarlık olur” diyerek Arapların bağımsızlık mücadelesini desteklemiştir.
O günlerde Arap ihtilalcıları, özellikle de Suriye ve Iraklı Araplar, bizzat Mustafa Kemal Paşa’yla görüşmek suretiyle bir İslam Konfederasyonu oluşturma fikrini gündeme getirmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa 16/17 Ekim 1919’da Amasya’da Heyet-i Temsiliye üyelerine gönderdiği mektupta İslam Konfederasyonu fikrine ilişkin teşebbüsleri ve olumlu görüşlerini açıklamıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Ocak 1920’de Halep’te Arap Millî Teşkilat Riyaseti’ne gönderdiği mektuptan da Suriye ve Irak ihtilalcılarının konfederasyon ve birlikte hareket edilmesi tekliflerine olumlu cevap verildiği, buralara birer talimat gönderildiği ancak bu talimatın ihtilalcıların ellerine ulaşıp ulaşmadığı hakkında henüz bilgi sahip olunamadığını anlıyoruz. Mustafa Kemal Paşa, Arap ihtilalcılara konfederasyon ya da federasyon meselesine sıcak bakıldığını ifade etmiş ancak her devletin önce kendi bağımsızlığını kazanması gerektiğini ifade etmiştir (Yılmaz, 2014, s.299).
Atatürk’ün, Büyük Millet meclisinin açıldığı günün ertesinde, 24 Nisan 1920 tarihli gizli celsede yaptığı konuşmada, Suriye’nin durumuna değinerek, Suriyelilerin itilaf devletlerinin tutumundan hayal kırıklığına kapıldıklarını, bu yüzden Emir Faysal’ın özel temsilcilerini Türkiye’ye göndererek bizimle temas aradığını anlatmakta ve şöyle devam etmektedir:
“Herhalde Suriyeliler her hangi bir yabancı devlet ile münasebetin kendileri için sonuçta esaret olacağına kani oldular. Bundan dolayı bize teveccüh ettiler. Bizim buna karşılık gösterdiğimiz şekil şundan ibaret idi. Dedik ki, artık hudud-u millimiz içinde bulunan insan kaynaklarını ve genel menfaatleri hududumuzun dışında israf etmek istemeyiz. Fakat birlik, kuvvet teşkil edeceğinden bütün İslam âleminin manen olduğu gibi maddeten de müttefik ve birlik olmasını şüphe yok ki büyük memnuniyetle karşılarız ve bunun içindir ki bizim kendi hududumuz dâhilinde müstakil olduğumuz gibi, Suriyeliler de hududu dâhilinde ve hâkimiyet-i milliye esasına müstenit olmak üzere serbest ve müstakil olabilirler. Bizimle itilaf veya ittifakın fevkinde bir şekil ki federatif veya konfederatif denilen şekillerden birisiyle irtibat sağlayabiliriz… (TBMM, 24 NİSAN 1920,Günay, 2004, s.148)
Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadele günlerinde Irak ve Suriyeliler ile teması iki koldan olmuştur: Bağımsızlık taraftarı ihtilalcılarla ve hükümeti temsilen Emir Faysal’ın delegeleriyle. Mustafa Kemal Paşa Emir Faysal’a güvenmediklerini çeşitli vesilelerle o günlerde ifade etmiştir. 29 Şubat 1920’de, yani imzalandığını iddia edilen anlaşmadan 7 ay sonra Talat Paşa’ya gönderdiği mektupta şöyle demektedir:
“[Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti] Suriye ve Iraklılarla öteden beri münasebet tesis etmiş ve kendileri İngiliz ve Fransızlar aleyhine teşebbüslere geçirilmiştir. Daha ciddi esaslar dâhilinde harekât birliği için nezdimize gelmiş olan salâhiyettar Arap delegeleri ile kararlar alınmıştır. Araplara karşı başından beri ifade ettiğimiz siyasi formül şudur: Her millet kendi dâhilinde bağımsızlığını kurduktan sonra konfederasyon halinde birleşmek. Bu esas Araplarca memnuniyetle kabul edilmiştir. Emir Faysal’ın mutemetleri dahi bu esas dâhilinde birleşmek üzere müracaat eylemişlerdir. Faysal’ın Fransızlar lehine gizli bir politika takip etmesi zan ve ihtimali henüz bizi ihtiyatkâr hareket ettiriyor. Fakat Araplarla iş ortaklığında fiiliyat diğer hiziplerin anlaşmasıyla başlamıştır.” 24 Nisan 1920 tarihli Meclis’in gizli celse oturumunda da Emir Faysal ile temasları şöyle değerlendirmiştir:
“ Emir Faysal dahi özel delegelerini bizimle temasa getirdi. Herhalde Suriyeliler herhangi bir yabancı devletle münasebetinin kendileri için neticede esaret olacağına kani oldular. Bundan dolayı bize teveccüh ettiler. Bizim bilmukabele gösterdiğimiz şekil şundan ibaretti. Dedik ki: ‘Artık millî sınırımız dâhilinde bulunan insani kaynakları ve genel menfaatleri sınırımız haricinde israf etmek istemeyiz. Fakat birlik kuvvet teşkil edeceğinden bütün İslam âleminin manen olduğu gibi maddeten de müttefik ve birleşmiş olmasını şüphe yok ki, büyük memnuniyetle karşılarız ve bunun içindir ki, bizim kendi sınırımız dâhilinde bağımsız olduğumuz gibi Suriyelileri de sınırı dâhilinde ve millî hâkimiyet esasına dayanmış olmak üzere serbest ve bağımsız olabilirler. Bizimle anlaşmanın ve ittifakın üstünde bir şekil, ki federatif veyahut konfederatif denilen şekillerden biriyle peyda edebiliriz’. Ahali bunu arzuları ötesinde lehlerine telakki etmiş olacaklar ki, Emir Faysal milletin bu arzusu karşısında kendi emellerinin sarsılmakta olduğuna vâkıf oldu ve müracaatları bunun üzerine oldu. Ahalinin bu arzusu fiile de dönüştü. Suriye dâhilinde bazı fiilleri ve harekâtı bittabi işitmişsinizdir. İşte bu fiiliyat başladıktan sonra Emir Faysal kolaylıkla hâkimiyet tesis edemeyeceğini ve Fransızlar da bağımsız bir devlet halinde orasını kolaylıkla kullanamayacaklarını zannettiler ki, büyük ihtimalle müştereken ahaliye demek istediler ki ‘Biz de sizin fikrinizdeyiz. Ancak yaşamak için bizim paramız yok. Ve haricin baskılarına mukavemet edecek vasıtalarımız yoktur. Türkiye bunu temin ederse, biz Fransızları memleketlerimizden kovabiliriz.’ Bunu biz samimi görmedik. Onun için vuku bulan siyasi müracaata biz de siyasi cevap vermiş bulunduk” (Yılmaz, 2014.s.300.).
Bu konuşmanın sonunda da söz konusu bölgede “hakiki irtibatın hükümet şeklinde değil fakat Suriye milleti ile Suriyelilerle olmuş olduğunu ifade etmiştir.
Irak kralı olduktan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın Faysal’a ilişkin değerlendirmeleri daha da netleşmiş ve 1 Şubat 1922’de Özdemir Bey’e şu mektubu göndermiştir: “Faysal’ın Irak’ta hükümet iddia etmekte olması ve Misak-ı Millî’mize dâhil bulunan Musul vilayetinin bir kısmına bilfiil el koyarak havalide bazı tahriklere ve teşviklere kalkışarak tecavüz dairesini millî sınırımız dâhiline kadar uzatmaya teşebbüs eylemesine karşılık, adı geçenin bu fesatça faaliyetlerini gidermek ve Elcezire’de Misak-ı Millî sınırımızın ihtiva eylediği işgal altındaki kısımları gasp edenlerin elinden almak maksadıyla…” Mustafa Kemal Paşa, 1922 yılı Haziran ayında Irak’taki Arap liderlerine gönderdiği bir telgrafta da İngiliz eseri olan Irak yönetiminin yani Faysal’ın düşürülmesi için elden gelenin yapılmasını istemekteydi (Yılmaz, 2014.s.301).
ORTA DOĞU’DAKİ SORUNLARIN KAYNAĞI İSRAİL, ABD ve RUSYA
Türkiye’nin güneyinde ve Orta Doğu’da ilginç gelişmeler yaşanmaktadır. Irak’ta Saddam’ın devrilmesiyle birlikte önce Türkiye ABD ile sınır komşusu oldu. Ardından bölge Kürt milislere bırakıldı. ABD’nin desteğiyle Irakta bir Kürt Federatif devleti, Suriye’de ise PYD/PKK’nın kontrolünde bir bölge oluşturuldu. Amaç bölgede İsrail ve ABD çıkarlarına hizmet edecek bir Kürt devletinin kurulmasıdır. Bölgede böyle bir Kürt devletinin kurulması başta Türkiye ve İran olmak üzere Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından da büyük bir tehdittir. Bu bakımdan ortak tehditler altında buluna ülkelerin birbirine hasım değil stratejik ortak olmaları, ortak tehditlere karşı birlikte mücadele etmeleri ve birlikte bölgesel politikalar geliştirmeleri gerekmektedir.
Aslında Orta Doğu’da olan biten her şeyin, bölgede zengin doğal gaz ve petrol yataklarının olması, Rusların sıcak denizlere inme ideolojisi ve İsrail’in “Beka Stratejisi” ile yakın bir alakası vardır. İsrail devleti hala daha bir “Hıttin Korkusu” ile yaşamaktadır. Hıttin, 1187 yılında büyük Türk komutanı Selahaddin-i Eyyubi’nin Haçlı ordusunu yendiği ve Kudüs’ün tekrar Müslümanların eline geçtiği zaferin adıdır. Haçlılar, bölgede Müslümanların kendi aralarında çekiştikleri, mücadele ettikleri, bölünüp parçalandıkları sürece varlıklarını sürdürebilmişlerdir. İsrail’in de bölgede varlığını sürdürebilmesi için, Müslümanlar arasında birlik ve bütünlük olmaması gerekir. Bölgede Müslümanlar dağınık ve hatta birbirleriyle ne kadar çatışma içerisinde olurlarsa İsrail o derecede rahat içerisinde olur ve varlığını devam ettirir. Bunun için bölgede Arap ve İslam dünyasının birleşmesi ve dayanışması engellenmelidir. Hatta bölgedeki İslam devletleri mümkün olduğu kadar küçük küçük parçalara devletçiklere bölünmelidir. Irak’ın ve Suriye’nin bölünmesi ve bölgedeki “Kürt Devleti” senaryolarının da İsrail’in “Beka Stratejisi” ile direk olarak bir ilişkisi vardır. Bu senaryo içerisinde Türkiye’nin bölünmesi de vardır. ABD, İsrail ve Batı, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerini bölme, parçalama ve bir birleriyle çatışan küçük devletçikler kurma peşindedir.
Ayrıca bölgede Irak ve Suriye’de kümelenmiş olan PKK, PYD ve bu örgüte sempati ile bakan bölücü Kürtler Türkiye’ye karşı ABD, İngiltere ve İsrail’le ittifak halinde olup bağımsız bir Kürt devleti kurmak istemektedirler. Bu ittifak halindeki şer ekseni bölgede Türkiye’yi etkisiz hale getirmek için var güçleriyle çaba sarf etmektedirler. Bölgedeki gelişmeler Türkiye’nin müttefiki olduğunu iddia eden ABD’nin, gerçekte Türkiye’nin müttefiki değil; bölgedeki rakibi olduğu bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Aslında batılıların arzusu bölgede bir Kürt devleti kurmak değil, İsrail’in kontrolünde bir “Yahudi Kürdistanı” oluşturmaktır.
“Gazeteci yazar Pamela Kidron, 1988’de yazdığı bir makalesinde “İsrail’de 150.000 Yahudi Kürt’ün yaşadığından söz etmektedir. A. Medyalı’nın kitabına göre ise, “günümüzde İsrail’de Kürdistan kökenli yaklaşık 200.000 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir” (Kürdistan Yahudileri, s.64-5, A. Medyalı’dan nakil. Yalçın, C.2003, s: 71 ) Kürt Yahudilerin büyük bir bölümü Mossad’ın 1950’li yıllarda düzenlediği “Ezra ve Nehamya Operasyonu” ile İsrail’e getirilmişlerdir. Ancak İsrail ile iki halk arasındaki ilişki kopmamıştır. İsrail’e gelen Iraklı Yahudiler, Kürt kimliklerini de bir yandan muhafaza ederler. İsrail’de yaşayan Kürt kökenli Yahudiler tarafından “İsrail’deki Kürt Yahudileri Ulusal Örgütü” adlı bir örgüt kurulmuştur (Yalçın, C, s. 68) Bu dini bağlantı, Barzani ailesi ile İsrail arasında siyasi bir yakınlığın doğmasına sebep olmuştur. “Ancak daha da ilginç bir şey vardır. Kürt Yahudileri, Barzani aşiretinin de bir parçasıdırlar! Dahası, Barzani aşireti, çok sayıda “ünlü haham” çıkaracak kadar dindar bir Yahudi kimliği içermektedir…(Yalçın, 2002, s. 71 ).
Kuzey Irak’ta yayınlanan İsrail-Kürt Dergisinde yayınlanan bir dosyada yer alan habere, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani İsrail’deki Kürt kökenli 200 bin Yahudi’nin Kuzey Irak’a ve Suriye’ye geri dönmesini istemektedir (13 Eylül 2017, Yeni Şafak). https://www.yenisafak.com/dunya/200-bin-yahudiyi-kiraka-bekliyor-2794086
Barzani ve Barzani ailesinin Kürt Yahudi’si olduğuna dair bir başka belge ise; Los Angeles’teki California Üniversitesinde (UCLA) görev yapan kendisi de Kürt Yahudi’si olan Prof. Dr. Yona Sabur’un “Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı: Antoloji ” adılı kitabıdır. Kitapta verilen bilgiye göre, 16. ve 17. yüzyılda bölgede yaşayan ailelerin en ünlülerinden biri Barzani ailesiydi ve bu aileye mensup hahamların kurduğu Yahudi Eğitim Kurumları büyük bir itibara sahipti (18 Şubat 2003 Hürriyet Gazetesi ).
Barzani aşireti hakkında Osmanlı arşivlerine dayanarak bilgiler veren tarihçi Ahmet Uçar, Barzanileri’n atalarının Yahudi olduğundan şüphe duyulamayacağını ifade etti. Ahmet Uçar, Prof. Sabar’ın, Barzaniler’in ne zaman Müslüman olduklarına ilişkin detaylara girmediğini de savundu. (Hürrüyet Gazetesi, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/barzani-ailesinin-yahudi-oldugu-ortaya-cikti-128488 )
ABD ve İsrail’in su kaynaklarımız ve sınır aşan sularımız konusundaki görüşleri de Türkiye’nin aleyhinedir. Türkiye’nin sahip olduğu kaynaklardan belki de en önemlisi ve birincisi su kaynaklarımızdır. Bu tespitimiz ileriki yıllarda daha iyi bir şekilde anlaşılacaktır. Sınır aşan su kaynaklarımız esas itibariyle Fırat ve Dicle nehirleridir. Fırat nehrinin debisi 31,8 milyar m3, Dicle’nin ise 50 milyar m3’tür. Bu iki nehrimizin taşımış olduğu su ileriki yıllarda Orta Doğunun petrolünden daha önemli olacaktır. Önümüzdeki yıllarda başta Orta Doğu olmak üzere dünyada su sıkıntısının olacağı uzmanlar tarafından ileri sürülmektedir.
Böyle bir durumda ABD’nin 1997 yılından beri uluslararası anlaşma haline getirmek istediği iki teklifi bizim için çok önemlidir:
1- Aşağı kıyıdaş ülkelere bu sularda söz hakkı verilmesi
2-Sınır aşan sular üzerinde yapılacak barajların yapımından önce uluslararası yapılanmalardan bölge ülkelerinden izin alınması.
Bu sinsi istek ve planlara ilave olarak, ABD, Fırat üzerinden İsrail’e su verilmesini önermektedir. Demek ki, ABD’nin bu görüş ve önerilerinin arkasındaki asıl entel güç Yahudi lobisi ve İsrail’dir. Ayrıca ABD, başta Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Ege Kıta Sahanlığı, Fener Rum Patrik hanesinin “Ekümenik” hale dönüştürülmesi konusunda da milli çıkarlarımızla ters görüşlere sahip olup Yunanistan’dan yana bir politika takip etmektedir.
Yunan Megola İdeası ve Enosis
Bölgede Türkiye açısından en önemli tehditlerden birini de Yunanistan oluşturmaktadır. Yunanistan kuruluşundan günümüze kadar Büyük Megola İdeasını (Büyük kutsal davasını) devam ettirmektedir. Türkçeye “Büyük Ülkü” ya da “Büyük Fikir” olarak geçmiş olan “Megali İdea” doğrultusunda Helenler, öncelikle bağımsız Yunan Devleti’ni kurmayı amaçlamışlardır. Sonrasında Yedi Adaları almayı; Tesalya, Epir, Makedonya ve Trakya’yı ele geçirmeyi; Girit Adası, Oniki Adalar ve Kıbrıs Adası’nı, Anadolu’nun Sakarya’ya kadar olan kesimini (İstanbul dâhil) elde etmeyi ve nihayet Karadeniz kıyılarını zapt ederek Pontus Rum Devleti’ni ihya etmeyi hedeflemişlerdir. Toprakları genişletmek ve “boyunduruk altındaki kardeşleri kurtarmak” Megali İdea’nın ideolojik ve retorik temellerini oluşturmuştur. Yunanistan Megali İdea doğrultusundaki hedeflerine kısmen ulaşmış, özellikle Balkan Savaşları’nda topraklarını ve nüfusunu yaklaşık iki katına çıkarmıştır. Balkan Savaşları döneminde Yunanistan’ın başbakanı, Helenler tarafından “Megali İdea rüyacısı” olarak tanınan Eleftherios Venizelos’tur. Venizelos 1918 yılı itibariyle Paris Barış Konferansı’ndan başlayarak müttefikler nezdindeki girişimlerini yoğunlaştırmış ve Batı Anadolu ile Trakya başta olmak üzere Osmanlı Devleti’nden yeni topraklar koparmayı hedeflemiştir. Neticede Venizelos liderliğindeki Yunanistan müttefiklerin desteğini almayı başarmış, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmış ve devamında Anadolu’daki işgal alanını genişletmiştir. (Erdem,N. 2014, s.99,100) 30 Temmuz 1922’de ise İzmir merkezli bir İyonya Cumhuriyeti kurmuşlar fakat bu devlet çok kısa süreli olmuş, Türk ordusunun bir ay 10 gün sonra 9 Eylül 1922’de İzmir’e girmesiyle yıkılmıştır. (Erdem, N. 2014, s.99,130)
Yunan kuvvetleri 9 Eylül 1922’de İzmir’de denize dökülse de Megola ve Enosis ideaları yok olmamış ve devem etmektedir. Kelime anlamı ile “ilhak, birleşme” demek olan Enosis ilk Megali İdea haritasının çizildiği 1791 yılından beri gündemde olan bir konudur.”Enosis” terimi Balkan Savaşları’nda, Girit’in Yunanistan Krallığı’na ilhakı sırasında da kullanılmıştır. Genel anlamda terim, politika açısından “bir ülkenin sınırlarına dâhil olma, birleşme” anlamına gelmektedir. Nitekim Güney Kıbrıs Rum kesiminin AB’ye girmesiyle bizzat Yunan Başbakanı “Enosis’ i gerçekleştirdik” deme cesaretini ve küstahlığını bizzat göstermiştir. Yunan gözünde Anadolu, hala daha “Anotolia” dır. Roma’dır, Bizans’tır ve tekrar Bizans olmalıdır. Fener Rum Patrikhanesi’nin “ekümenik” hale getirilmesi çalışmaları olanca hızıyla devam etmektedir.
Yunanistan ayrıca, 150’nin üzerinde Pontus cemiyeti, çok sayıda gazete, radyo ve internet sitesi ve şimdiye kadar çıkarttığı 700’ün üzerinde kitap ile Trabzon ve civarında bir Rum Pontus devleti kurma faaliyeti sürdürmektedir. Yunanistan’ın 1990 sonrası bölgeden 2003 yılı itibariyle 100’e yakın Türk gencini Yunanistan’a götürüp eğittiği de işin çabasıdır. Yunanistan ve ilave olarak Güney Kıbrıs Rum kesimi AB üyesi olarak her zaman veto silahlarını Türkiye’ye karşı kullanacaklar, ya Türkiye’nin AB üyeliğine engel olacaklar ya da Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Ege, Rum Pontus sorunları başta olmak üzere bütün isteklerini Türkiye’ye kabul ettirdikten sonra Türkiye’nin AB’ye üyeliğine yeşil ışık yakacaklardır (Günay, 2004, s.170).
15 Mayıs 1919’da Yunan kuvvetlerinin İzmir’e çıkışı ile 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün Samsun’a Türk tarihi açısından dönüm noktalarıdır. Bu konuda Prof.Dr. Anıl Çeçen “İanyo Devleti Kurulamaz” adlı makalesinde aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır:
Tarihsel olarak Yunan ordusunun İzmir’e ayak basışı, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıkışını tetiklemiştir. Altı ay önceden İstanbul’a gelerek bir Anadolu harekâtı için hazırlıklara başlayan Mustafa Kemal, Yunanlıların Ege bölgesine girmesinden hemen sonra Karadeniz’e çıkarak Anadolu’nun kurtarılması için ulusal kurtuluş savaşına başlıyordu. Yunanlılar Anadolu’nun Ege bölgesini işgal etmek amacıyla İzmir’e çıkarken, Atatürk ve arkadaşları da Türk ulusu adına Samsun’a çıkarak Karadeniz bölgesinden Anadolu’nun kurtuluş savaşını başlatıyordu. Tarihin garip bir cilvesi olarak Anadolu, işgal girişimleriyle beraber kurtuluş mücadelelerine de aynı dönemde sahne oluyordu. Tarihin çelişkisi, o dönemde dünyanın merkezinde yer alan Anadolu yarımadasında bir kez daha farklı bir örnek ile gündeme geliyordu. İmparatorluğun çöküşünden sonra Anadolu’ya yönelen işgal girişimleri, Türk halkının direnişini ve kurtuluş mücadelesini de tepkisel olarak kışkırtıyordu. Bu çerçevede, I9 mayıs Samsun çıkışının arkasında I5 mayıs İzmir işgalinin yeri olduğunu iyi bilmek gerekmektedir.
Yunan ordusunun Ege bölgesine girişinin ikinci yansıması, bu bölgede yeni bir siyasal yapılanmaya gidilmesi olmuştur. İzmir’e girerken bölgedeki Rum ahali Yunanlılara yardımcı olmuşlar ve bölgedeki Rum köyleri Yunan ordusuna bağlı olarak Ege’de bir dayanışma içerisine girerek, devletsizlik ortamının bu bölgeden kaldırılması için çaba göstermişlerdir. Eski Bizans döneminden kalma bir Rum egemenliği ideolojisi olan Megalo İdea doğrultusunda, bu bölgede tıpkı eski Bizans öncesi dönemde olduğu gibi bir İyonya devleti kurmağa kalkışmışlardır. Yunan ordusu İzmir’i ele geçirdikten sonra bu kenti merkez olarak seçmiş ve İzmir üzerinden diğer Ege kentlerine doğru yayılmağa başlamıştır. Yunanlılar İzmir merkezli bir İyonya devleti ilan ederek, bu yeni siyasal yapılanmaya bağlı olarak askeri birlikleri yeniden düzenlemişlerdir. Ayrıca yolları ve işletmeleri işgal ederek İyonya devletine bağlı bir ulaşım ve haberleşme sistemi oluşturabilmenin ön hazırlıklarını yapmışlardır. Böylece, Yunan askerinin Anadolu’ya çıkışı bir geçici işgal olmaktan çıkarılarak geleceğe dönük bir doğrultuda kalıcı bir İyonya devletinin ön hazırlıkları ile kurumsal bir yapıya dönüştürülmek istenmiştir. Osmanlı imparatorluğunun teslim olmasından sonra, İkinci Meşrutiyet döneminde kurulmuş olan Mavri Mira ve Etniki Eterya gibi Rum milliyetçisi ırkçı dernekler de, Ege bölgesinde Rum köylerine dayanan bir siyasal yapılanmayı İzmir’in başkent olacağı yeni bir İyonya devleti çatısı altında örgütleyebilmek için, aynı doğrultuda işbirliğini geliştirerek bir an önce Büyük Yunanistan’ın İyonya eyaletini kurabilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Yunanlıların Ege macerası bir anlamda ikinci bir İyonya devleti girişiminin ortayaçıktığı dönem olmuştur.
İyonya kavramı tarihten gelen bir devlet ve bölge isimidir. İyonya bir anlamda İzmir’in güneyi ile kuzeyini bir araya getiren bölgenin adıdır. Eski Fokai ve Milet kentleri İyonya bölgesinin en önde gelen yerleşim yerleridir. Tarihin en eski yerleşim merkezlerinden birisi olan Anadolu yarımadasında gündeme gelen uygarlıklar zinciri içerisinde, İyonya’nın önemli bir yeri bulunmaktadır. Yunanistan bölgesine yapılan Dor saldırıları sırasında buradan kaçanların gelip yerleştikleri bölge olarak İyonya tarih sahnesine çıkmıştır. Tarihte yerini alan İyonya federasyonu oniki İon kentinin bir araya gelmesiyle beraber Ege bölgesinde kurulmuştur.
Sisam, Sakız, Milet, Efes, Teos, Kolophon, Fokai, Piren, Myus, Lebedos, Eritrai ve Smiryna gibi kentlerin birleşmesinden meydana gelen İyonya Federasyonu Romalılar Anadolu’ya gelmeden önce kurulmuş olan bir antik çağ devleti idi. İyonya siteleri bölge topraklarının verimli olması nedeniyle kısa zamanda zenginleşince Orta Doğu ticaretinin yeni merkezi konumuna gelmişlerdir. M.Ö. Onuncu yüzyılda başlayan yerleşimler, birkaç asır içerisinde doruk noktasına çıkarak, İyonya’yı bir Önasya uygarlığı düzeyine getirmiştir. M.Ö. beşinci yüzyılda Pers imparatorluğuna bağlanan bu site devletleri, bir süre sonra isyan ederek Atina kenti ile beraber birHelen Birliği arayışı içerisine girmişlerdir. Ne var ki bu çabalar kısa zamanda sonuç vermeyince, Büyük İskender Makedonya’dan gelerek bütün Ön Asya bölgesini işgal edince, Ege bölgesindeki İyonya kent devletleri federasyonuna da son vermiştir. İyonya halkı tıpkı Persler döneminde olduğu gibi Makedonya imparatorluğuna da karşı çıkarak isyan etmiş ve Ege adalarında yaşayan denizci halklarla bütünleşerek bir Ege uygarlığı arayışı içine girmiştir. Bu aşamadan sonra İzmir’in civarındaki takımadalara İyonya adaları denilmeğe başlanmıştır. İyonya bölgesi ile beraber takımadalarda İyonya ülkesi içerisinde kabul edilmeye başlanmıştır. Tarihin ortaya koyduğu gibi İyonya bir ülke adı olduğu kadar bu bölgede tarihin ilk dönemlerinde yer alan yerleşimlerin ortaya çıkarmış olduğu uygarlığın da adı olmuştur.
Roma ve Bizans imparatorlukları öncesinde Ege bölgesinin adı olan İyonya, gene bir bölge adı olarak Osmanlı imparatorluğunun çöküşünden sonra da dile getirilmeğe başlanmış ve bu doğrultuda Yunan işgali bir İyonya devleti kuruluşuna dönüştürülmek istenmiştir. Etniki Eterya ve Mavri Mira gibi Rum milliyetçisi cemiyetlerin öncülüğünde Ege’nin Osmanlı dönemindeki Rum ahalisi örgütlenmeğe başlamış, Helen ulusunun emperyal ideolojisi olan Megalo İdea düşüncesi doğrultusunda yeniden Ege topraklarında bir İonya devleti macerasına kalkışılmıştır. Rum askerlerinin bölgedeki Rum ahali ile kaynaşması ve onlarla bütünleşerek kısa zamanda bir İyonya devleti yapılanmasına yönelinmesi, Sevr Antlaşması sonrasında Anadolu’nun batı bölgesinde ciddi bir hareketlenmeye yol açmıştır. Rum köyleri Yunan ordusu ile kaynaşmağa yöneldikçe, Osmanlı devletinin Ege bölgesindeki Türk ahalisi bu durumdan rahatsızlık duyarak Yunanlılara karşı isyana kalkışmıştır. Sevr sonrasında devlet teslim olduğu için bir devletsizlik ortamında Yunanlılar hızla İyonya’yı kurma çabası içinde olmuşlardır. Türkler daha toparlanarak düzenli bir ordu kuramadıkları için sadece bölgesel direnişlerle bu emperyal oluşumu önlemeğe çalışmışlardır. Çerkez Ethem ve ona bağlı olan askeri birliklerin o dönemde büyük yararları olmuş ve İzmir’de başlayan Yunan işgalinin Ege’nin güney bölgelerine yayılmasını önlemiştir. Yunanlılar Egede bir Çerkez direnişini önleyebilmek için, Çerkezlere Kuzey batı Anadolu’da devlet kurmak için yardımcı olacaklarını söyleyerek, Çerkez Ethem kuvvetlerini uzaklaştırmak istemişler ama bu oyunda başarılı olamamışlardır. Çerkez Ethem ve askerleri Müslüman oldukları için, yeni bir Haçlı emperyalizmine teslim olmayarak direnmiş ve savaşmışlardır. Böylece Roma ve Bizans İmparatorlukları öncesinde bu bölgede var olan İyonya devletinin yeniden kurulmasına izin verilmemiştir. Osmanlı sonrasında bir Yeni Bizans projesini devreye sokmak isteyen Haçlılar, Türk ulusunun büyük bir özveri ile zafere ulaştırdığı kurtuluş savaşı sayesinde geri püskürtülmüşlerdi.
Osmanlı İmparatorluğu sonrasında gündeme getirilen İyonya devleti oluşumu, küreselleşme süreci içerisine girildikten sonra yirmi yıldır yeniden konuşulmağa başlanmıştır. Özellikle, batı Anadolu’da yaşamakta olan gayrimüslim vatandaşların ülkedeki İslami gelişmelerden rahatsız olarak, eskisi gibi bir Hıristiyan ya da gayrimüslim bir siyasal yapılanma arayışını yeniden Ege bölgesinde gündeme getirmeğe çalıştıkları görülmektedir. Milattan önce onuncu yüzyılda başlamış olan İyonya macerasının bir üçüncü perdesini, yeniden tarih sahnesinde sunmak üzere bazı gayrimüslim unsurların batı ülkelerinin desteği ve önderliğinde girişimlerde bulundukları göze çarpmaktadır. Onların bu tür girişimleri küresel emperyalizmin global Balkanizasyon projesine uygun düştüğü için, dışarıdan yardım görmekte, batı emperyalizminin bütün kurumları ve tekelci şirketleri dünyaya yayılırken, Ege bölgesine de gelerek yerleşmektedirler. Osmanlı imparatorluğunun çöküş aşamasında Balkan bölgesindeki küçük halkların ayrı devletler oluşturarak bağımsızlıklarını elde etmesi, dünya siyaset sahnesine Balkanizasyon diye bir kavramı getirmiştir. Yeni dönemde küreselleşme rüzgârları Balkanizasyon sürecini Anadolu yarımadasına taşımakta ve her coğrafi bölgede ayrı bir küçük devletçik yaratabilme çabasını tırmandırmaktadır. Osmanlı devleti dağılırken birinci dönem Balkanizasyon sürecinde Balkan yarımadasında küçük küçük devletçikler ortaya çıkmıştır. Aradan geçen bir asırlık dönemden sonra, şimdi ikinci Balkanizasyon süreci Anadolu’da gerçekleştirilmeğe çalışılırken, Ege bölgesinde bir İyonya devleti arayışına kalkışıldığı görülmektedir. Tarihin ilk dönemlerinden gelen İeyonya olgusunun yeniden canlandırılmak istenmesi, günümüz konjonktüründe emperyal güçlerin ve onların bu ülkedeki gayrimüslim işbirlikçilerinin işlerine gelmektedir. Orta çağ sonrasında Akdeniz ticareti gelişirken, Avrupa’dan gelen gayrimüslimlerin deniz kıyısındaki kentlere yerleşerek bir Lövanten yapılanma oluşturmaları, bu tarihsel maceranın günümüzde yeniden hortlatılmasına giden yolu açmıştır. Lövantenler ve onlara bağlı olarak batı Anadolu’da yaşamakta olan gayrimüslimlerin yeni dönemde bir İonya devleti arayışı içine girmeleri, Türkiye cumhuriyetinin vatan topraklarının bütünlüğü açısından çok büyük bir bölücü tehdidi gündeme getirmektedir.
İki binli yılların başlarında Egeli işadamlarının, kamuoyuna kapalı olarak yaptıkları bir toplantıda, Avrupa Birliğinin Türkiye Cumhuriyetini içine almayacağı, bu nedenle Ege bölgesinin Türk devletinden koparak İyonya Cumhuriyeti adı ile Avrupa Birliği içinde yer alması açıkça teklif edilmiş ve tartışılmıştır. Avrupa’ya girebilmek için Türk devletinden kopmayı bile göze alabilecek derecede hırslı davranan bu Egeli iş adamlarının hukuken Türk vatandaşları olmalarına rağmen bir Türk gibi hareket etmedikleri anlaşılmaktadır. Kendi çıkarları ve kazançları için ülkelerinden kopmayı, devletlerini parçalamayı, Türk kimliğinin ötesinde bir gayrimüslim kimlik ile Avrupa ile bütünleşmeyi hayal eden bu oportünist işadamlarının öncülüğünde, Ege bölgesinde gündeme gelmiş olan yeni İyonya projesinin Yunanistan devleti ve Rum lobileri tarafından da destek gördüğü anlaşılmaktadır. Özellikle, Amerika ve Avrupa ülkelerinde zengin ticaret yapılanmaları içerisine girmiş olan bu bölgenin eski Rum ahalisinin bugünkü torunlarının, dedelerinin yaşadığı bölge olan batı Anadolu’yu yeniden İyonya olarak görmeyi arzuladıkları anlaşılmaktadır. Batı Anadolu’yu yeniden İyonyalaştırma hedefi doğrultusunda dünyanın çeşitli ülkelerinden Ege bölgesine sermaye akışı hızlanmıştır. Yunan kilisesinin vakfının denetimindeki bir banka, Türkiye’nin önde gelen bankalarından birisini satın alarak Ege bölgesinin ekonomisinde öne geçen bir ekonomik yapılanmayı ısrarlı bir biçimde tırmandırmaktadır. Ege ve Trakya köylüsüne yarı fiyatına kredi açan bu banka, daha sonra da borcunu ödemede zorlanan Türk köylüsünün elinden arsalarını alarak bölgenin yeniden Rum inisiyatifinin denetimine geçmesini bankanın ekonomik ağırlığı üzerinden sağlamaktadır. Yunan ticaret odaları ve şirketleri de Ege bölgesindeki ekonomik kuruluşlarla ortaklıklarını artırarak, İyonya yolunda önemli bir adım daha atmaktadırlar. Özellikler Yunan sermayesi ile kurulan ortak içki şirketlerinin fabrikaları hep Ege bölgesinin çeşitli ilçelerinde fabrika sahibi olmuşlardır. Yunanistan devleti, Rum lobileri ve Egenin gayrimüslim ahalisi ile kıyılarda yerleşmiş olan Lövanten burjuvazi öncelikle şunu bilmek zorundadır; Türk ulusal kurtuluş savaşı önce Ege bölgesinde başlamıştır. Bu kutsal mücadele zaman içerisinde yükselerek zafere ulaşmış ve Yunan ordularını Akdeniz’e dökmüştür. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk, Türk ordularına ilk hedef olarak Akdeniz’i öne sürmüştür. Dünya uygarlığının beşiği olan Akdeniz gibi merkezi bir denizden Türklerin kopmaması için, Atatürk Türk ordularına Akdeniz’i başlıca hedef olarak göstermiştir. Türk orduları Yunan ordusunu yendikten sonra askerleri kıyılara kadar kovalayarak Akdeniz ve Ege kıyılarına dökmüştür. Bu aşamadan sonra Ege bölgesi de Türkiye Cumhuriyetinin Misakı Milli sınırları içerisinde hak ettiği yeri almıştır. Tarihin akışı tıpkı ırmaklar gibi ileriye doğru olduğu için, tarihi gelişme çizgisini kimsenin geriye çevirme hakkı olamaz. Geçen yüzyılın başlarında bir büyük işgal ve kurtuluş savaşına sahne olan Ege bölgesinin, yeniden yirmi asır öncesi gibi bir İyonya yapılanmasına dönmesi mümkün değildir. Ancak Megalo İdea gibi hayaller peşinde koşan Helen emperyalizminin duygusal yandaşları bu tür rüyalar görebilirler. Rüya görmek de yeni bir devlet oluşturabilmek için yeterli olamaz. Batı emperyalizminin güdümündeki küresel sermaye bütün dünyaya yayılırken, ulus devletleri ve üniter yapıları parçalamayı hedeflemekte ve bu doğrultuda, bir küresel Balkanizasyon sürecini dünyanın her köşesine taşımaktadır. Yeni Sevr haritaları da bu doğrultuda Türkiye’nin payına düşen planlardır. Doğu Anadolu’da Büyük Ermenistan ile beraber Kürdistan ve Pontus devletlerini oluşturmayı düşünen küresel emperyalizm, Türkiye’nin batısında da bir Trakya, İyonya, Anzak ve Bizans devletçikleri oluşturabilmenin arayışı içindedir. Egede ulusal kurtuluş savaşının ilk adımlarını atmış olan Türk milletinin, böylesine haçlı planlarına alet olması düşünülemez. Yunanlılar ve Rum lobilerinin, Türkiye’nin Ege bölgesinde yeni bir İyonya kurabilmenin arayışından önce giderek azalmakta olan nüfus yapılarını düzeltmeleri gerekmektedir. Hızla azalmakta olan nüfus yapıları nedeniyle Yunanlıların kendi ülkelerini ve Ege adalarını ellerinde tutabilmeleri gelecekte pek mümkün görünmemektedir. Bu durumda, Helen ulusunun yeni İyonya projesi iflas etmektedir ama benzeri bir projeyi Türkiye’de yaşamakta olan Yahudilerin ya da Sabatayların devreye sokmaları ihtimali de bulunmaktadır. Özellikle son zamanlarda ülkenin giderek İslamcı bir çizgiye kayması, Türk Yahudilerini çok rahatsız ettiği için, onlar da ülkenin batısına çekilerek bir yeni İyonya devletinin çatısı altında kendi kimliklerine uygun bir yaşam düzeninin arayışı içindedirler. Türkiye’yi bugün yönetenlerin ve yetkili makamların bu gibi oluşumları izleyerek gerekli önlemleri almaları ülke bütünlüğü açısından zorunlu görünmektedir. Türkiye Cumhuriyeti yaşadıkça, İyonya devleti kurulamaz, kurulursa o zaman da Türkiye Cumhuriyetinden söz edilemez. Kaynak: İYONYA DEVLETİ KURULAMAZ – Prof. Dr. Anıl Çeçenhttps://www.ngazete.com/iyonya-devleti-kurulamaz-1251yy.htm.
ABD, bölgede Yunan çıkarlarına hizmet ettiği gibi açık açık Türkiye’den toprak talebinde bulunan ve anayasasında ülkemizin doğusundaki toprakları Türkiye tarafından işgal edilmiş Ermeni toprağı olarak gösteren Ermenistan’a da destek vermektedir. ABD’nin hemen hemen bütün eyaletlerinde sözde “Ermeni Soykırım Tasarısı” kabul edilmiş durumdadır. Ayrıca AB parlamentosu ve Yunanistan başta olmak üzere Fransa, İtalya, Rusya, Kanada, Arjantin, Lübnan, Uruguay ve Vatikan parlamentoları da sözde Ermeni Soykırım Tasarılarını kabul etmişlerdir. Görüldüğü gibi Türkiye’ye ne ABD’nin ne de Yunanistan’ın ve AB üyesi ülkelerin dost ve müttefik olmaları mümkün değildir. Türkiye bütün bu gerçeklerden hareketle kendisini tek yanlı olarak bağımlı hale düşüren Gümrük Birliği’nden derhal çekilmeli, AB’ye üyelik başvurusunu geri çekmeli ve bu ülkelerle karşılıklı hak ve menfaatlere dayanan ilişkilerini sürdürmeye devam etmelidir. Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki AB, Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” diyerek kurduğu Cumhuriyetin egemenlik haklarının “kayıtlı ve şartlı olarak ” Batılılara devredilmesi demektir.
Avrupalı 1856 yılının 30 Mart’ında imzaladığımız “Paris Antlaşması” ile de bizi Avrupalı saymış, bugünkü deyişimizle Avrupa Birliği’nin içine almıştı. Üstelik Paris Antlaşmasının 7. maddesi, bizi Avrupalı yapmakla kalmıyor; Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü de garanti altına alıyordu. Fakat her şey laftaydı. İngiltere Lübnan’daki Dürzileri, Fransa Marunileri, Avusturya Bosna-Hersek’i, Yunanlılar Türkiye’deki ve Girit’teki Rumları, Rusya Müslümanların dışında herkesi Osmanlı’ya karşı kışkırtmakla meşguldü. Avrupa, Avrupalılaşmamızın her aşamasında Girit meselesini önümüze sürdü ve bize tek bir çözüm önerisi sundu: “verip kurtulmak” Batı bizden Girit’i istiyor, biz de “Hani toprak bütünlüğümüzü garanti etmiştiniz” diyorduk. Girit’te isyan Batılıların ve Yunanistan’ın desteği ile iyice büyümüştü. Türkiye daha fazla dayanamayıp 18 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş ilan edip, Yunan ordusunu perişan etti. Atina’yı almamıza ramak kalmışken Avrupalılar devreye girdiler. Daha fazla kan dökülmemesini rica ettiler. Biz de savaşa son verdik. Fakat asıl gariplik bir kaç ay sonra ortaya çıktı. Sanki savaş meydanlarında mağlup olan Yunan ordusu değil de Türk ordusuydu. Fransa, İngiltere, İtalya ve Rusya bir araya gelip Girit’e özerklik verdiler. Avrupalı olmak hayalinde ve peşinde olan İstanbul ise karara uymak zorunda kaldı. İstanbul “da yapılan ” Girit bizim kanımız; feda olsun canımız…” mitingleri de bir netice vermemiş ve Girit elimizden uçup gitmişti. 6 Kasım 1908’de biz yine Avrupalı olmak sevdası uğruna, Avrupalının hoşuna gidecek yenilikler ile uğraşırken Girit meclisi Yunanistan’a ilhak kararı aldı. Böylece Girit, Toprak bütünlüğümüzü garanti altına alan ve bizi Avrupalı sayanlar yüzünden elimizden uçup gitti. Bu gün ise aynı oyun Kıbrıs üzerinde oynanmak istenmektedir (Günay, 2004, s. 172).
Ortadoğu ve Akdeniz’deki benzer gelişmeler Karadeniz üzerinde de yaşanmaktadır. ABD, Akdeniz’de olduğu gibi Karadeniz’de de hâkimiyet kurma peşindedir. Türkiye Karadeniz’in Rus gölü olmasına seyirci kalamayacağı gibi, Amerikan gölü olmasına da seyirci kalamaz. Türkiye’nin Karadeniz’de kıyısı olan Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Rusya, Ukrayna ile Karadeniz açısından hiçbir sorunu yoktur. Hemen her fırsatta Gürcistan’ın ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünden yana olduğunu açıklayan Türkiye’nin Ukrayna ve Gürcistan ile olan ilişkilerimiz son derece başarılı olup, stratejik ortaklık konumundadır. Türkiye, Kırım’ın Ruslar tarafından ilhakı ile Rusya ve Ukrayna arasındaki anlaşmazlık konusunda son derece olumlu ve dengeci bir politika takip etmekte, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü tanıdığını ve Rusya’nın Kırım’ı ve Ukrayna’nın bir kısmını işgalini tanımadığını her fırsatta ilan edip aynı zamanda Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmektedir ve bu politikanın devamında Türkiye açısından çok önemli faydalar vardır. Türkiye’nin İran ile iyi ilişkiler geliştirmesi de bölge barışı açısından çok önemlidir. Bölgesel sorunların çözümünde Türkiye, Rusya ve İran’ın karşılıklı çıkar ilişkilerinin, bölgede barışın, huzur ve istikrarın sağlanması ve dünya barışına katkı sağlanması açısından çok önemlidir. Türkiye’nin Rusya ve İran ile iyi ilişkiler kurması, Türkiye’nin elini ABD’ye ve Batılı ülkelere karşı güçlendirecektir.
Türkiye’nin bölgede varlığını devam ettirmesi, gücünü hissettirmesi ve bölge barışına katkıda bulunması için her şeyden önce çok güçlü bir ekonomik ve askeri yapıya sahip olmasını gerekli kılmaktadır. Türkiye’nin her bakımdan güçlü bir devlet olmasının yanında bölgesel politikalar üzerinde bir devlet politikası oluşturması ve oluşturulacak olan bu devlet politikasına iktidar partileri ile muhalefet partilerinin birlikte sahiplenmesi gerekmektedir. Yani, hem iktidarın hem de muhalefetin milli olması ve Türk devletinin çıkarlarına birlikte sahip çıkması, Türkiye’nin dünyada ve bölgesinde gücünü ve ağırlığını hissettirmesi bakımından çok önemlidir.

KAYNAKLAR
. Alkan, M. (2016) ,Osmanlı Devletinin “İslam Birliği” Siyaseti:
Ortadoğu’nun Osmanlılaşması, Akedemik Bakış c.9, sayı:18
. Günay, M. (Muharrem Günay) (2004),Devlet ve Hayat Felsefemiz Dünya Barışı, Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kültür Hizmeti, Geçit Yayınları
. Günay, M. (2017). Namaz ve Namazı İkâme Etmek, Afyonkarahisar Belediyesi Yayını.
. Gençoğlu, H. (2020)Türk Arşiv Kaynaklarında Türkiye-Afrika, SR Yayınevi
. Yüksel, A.T. (tarihsiz), İlk Müslüman-Türk Devletlerinin Siyasî, Kültürel Ve Medeniyet Tarihi Üzerine, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/184495
. Kafesoğlu, İ. (1992). Türk Dünyası El Kitabı. Cilt, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.
Orta, F. (2018) Hz. Ömer Zamanında Müslümanların Kudüs’ün Fethi, Yeni Fikir, yıl 9, sayı 21.
. Kafesoğlu, İ. (1973). Büyük Selçuklu İmparatoru Sultan Melikşah, Milli Eğitim Basımevi.
. Erer, R (1993) Türklere Karşı Haçlı Seferleri,İkinci Baskı. Bilgi Yayınları.
. Saray,M. (2006) Türkiye ve Yakın Komşuları, Ankara, 2006
. Zeine N. Zeine (2003).Türk-Arap İlişkileri ve Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu Gaye Kitabevi Dağıtım
. Şişman, A.(2000).“Atatürk Döneminde Türkiye-Suudi Arabistan İlişkilerinin Başlaması ve İlk Diplomatik Temaslar”, Atatürk Uluslararası Kongresi 25-29 Ekim 1999 Türkistan-Kazakistan, C.1, Ankara.
. Akşin, A. (1991). Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Ankara: Türk Tarih Kurumu .
. Soysal, İ. (2000) “İki Dünya Savaşı Arasında Türk-Arap İlişkileri (1919-1939)”, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebetleri, İstanbul,
. Sonyel, Salahi R. (1987). Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika I, Ankara,
.Şimşir, B. N. (1973). İngiliz Belgelerinde Atatürk (1918–1938). Cilt: I-II, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayını.
.Kürkçüoğlu, Ö. (1978). Türk-İngiliz İlişkileri (1919-1926), Ankara, 1978
.Gülmez, N. (1999) Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da Yeni Gün, Ankara.
. Sarınay, Y. 2000) “Atatürk’ün Hatay Politikası-I”, Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası-Makaleler-, Ankara, 2000
. Akçora, E, (2010), “Hatay’ın Anavatan’a İlhakının Türk Dış Politikasındaki Yeri”, Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası (Makaleler), Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, 335-362.
. Sökmen, T. (1978) Hatay’ın Kurtuluşu İçin Harcanan Çabalar, Ankara,
. Umar, Ö.O. (2010) Milli Mücadele Dönemi Atatürk’ün Ortadoğu Politikası, Elazığ: Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 20, Sayı: 1, Sayfa: 443-470.
. Sander, O. (2001), Siyasi Tarih 1918-1994, 9. Baskı, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara.
. Sander, O. (2003) Siyasi Tarih 1918-1994, Ankara.
. Saray,M. (2006) Türkiye ve Yakın Komşuları, Ankara, 2006
. Gülmez, N. (1999) Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da Yeni Gün, Ankara.
. Rafık, A. (1994). “Türkiye-Suriye İlişkileri 1918-1926”, (Çeviren Sabahattin Samur), Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı:88, İstanbul, (Şubat), 1994,
.Uçarol, R. (2000) Siyasi Tarih (1789-1999), İstanbul.
.Uçarol, R.(2006), Siyasi Tarih (1789-2001), 6. Baskı, Der Yayınları, İstanbul.
. Hülagu, M. (2008). İngiliz Gizli Belgelerine Göre Milli Mücadelede İslamcılık ve Turancılık İslam Birliği Ve Mustafa Kemal, İstanbul: TİMAŞ yayınları.
. Yılmaz, H. (Hadiye Yılmaz) (2014)Mustafa Kemal Paşa-Emir Faysal Anlaşması ve Milli Mücadele Döneminde Suriye ve Irak, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi Yıl 10. Sayı 20. Güz 2014.
. Öke, Mim Kemal; 1988, Güney Asya Müslümanlarının İstiklâl Davası ve Türk Milli Mücadelesi, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.
. Yalçın, C. (2003) Ortadoğu’da Kürt Devleti Senaryoları, Okur Yayınevi
. Yalçın, C.(2002). Sahip Olduğumuz Miras, İstanbul: Nesil Matbaacılık
. Erdem, N.(2014). Yunan Kaynaklarına Göre 1922 Yılında Batı Anadolu’da Otonom Devlet Kurmaya Yönelik Faaliyetler. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi Journal Of Modern TurkishHistoryStudies XIV/29 (2014-Güz/Autumn), ss.97-140.