İSMAİL GASPIRALI’NIN KIZILELMA’SI DİLDE, FİKİRDE, İŞDE BİRLİK Muharrem Günay (Sıddıkoğlu)

İSMAİL GASPIRALI’NIN KIZILELMA’SI DİLDE, FİKİRDE, İŞDE BİRLİK
Muharrem Günay (Sıddıkoğlu)
Türklük ve Türk Dünyası denince aklımıza ilk gelmesi gereken isimlerden birisi de Gaspıralı İsmail’dir. Türk Dünyası’nda O’nun gibi fikir ve dava adamları çok az yetişmiştir. O’nun Kızılelma’sı Türk Dünyası’nın dilde, fikirde, işte birliğiydi. O’nun “ Dilde, fikirde ve işde birlik” ülküsü hâlen Türk dünyasının Kızılelması olarak bütün canlılığı ile yaşamaktadır.
Gaspıralı İsmail Bey’in yaşadığı dönemde Türk dünyasının genelinde olduğu gibi, Kırım Türkleri de soyadı kullanmamaktadır. Resmi kayıtlarda isimlerinin yanına aile lakaplarının yahut baba adının ilave edilmesi âdeti yaygındır. Ancak zâdegan sınıfa mensup olanların, Rus mekteplerinde okuyup, Rus devletiyle ilişkili bulunanların soyadları vardı. Bir Mirza ailesine mensup olan İsmail Bey’in soyadı da baba tarafından dedesinin doğduğu Gaspıra köyünün adına Slavca aidiyet eki getirilerek Gasprinski olmuştur. Yani resmi adı İsmail Mirza Gaspirinski’dir. Rusya İmparatorluğu’nda yaşayan Müslüman-Türk halkları arasındaki uygulamaya göre, Bey, Mirza, Han gibi unvanlar şahıs adlarını takiben soyadından önce kullanılırdı. İsmail Bey bütün yazılarında Gasprinski adını kullanmış olmakla beraber, soyadının Türkçe söyleminin Gaspıralı olması gerektiğini belirtmiştir. Nitekim vefatından sonra literatürde umumiyetle bu adla zikredilmiştir. Gaspıralı İsmail Bey 20 Mart 1851’de Bahçesaray’da doğdu. Kendi ifadesiyle: “Doğmuşum ben Avcı Köy’de 1851’de Mekânımdır Bahçesaray, mezarım kim bilir nerede?”(Gürgür, N. 2014).
İsmail Gaspıralı Türkiye ve Türkiye dışındaki Türkler arasında milliyetçilik hareketlerinin gelişmesinde en fazla etkisi olan simalardan biridir. Dönemi içerisinde Çarlık Rusya’sının diğer topluluklara karşı uyguladığı baskılar onun Türk ve İslam dünyasının meselelerine ilgi duymasını sağlamıştı. Avrupa ve İstanbul’da kaldığı yıllarda Doğu ve Batı’yı tanıması onun ufkunu genişletmişti. O bütün Türk ve İslam âleminin dertleri ve sorunlarının aynı olduğu kanaatindeydi.
Kitap, makale ile hikâye ve romanlar da yazan Gaspıralı bütün bu eserlerinde Türk ve İslam dünyasının birliğini savunuyor, Türk topluluklarının eğitim, dil ve diğer milli konulardaki sıkıntılarını ele alıyordu. Onun ünlü “Dilde, Fikirde, İşte birlik” şeklindeki şiarı bütün Türk topluluklarının aralarındaki kültürel farklılıkların azaltılıp, bir millet dayanışmasının sağlanmasını esas alıyordu. Aynı zamanda O, Türklerin kendi okullarında, kendi dilleriyle Avrupa bilim ve maarifini öğrenmelerinin ve kendi dillerinde kitap, dergi ve gazeteler yayımlamaları ile milli bir Türk edebiyatı meydana getirilmesinin gerekli görüyordu”(Sağlam, S.2019, s.437-457).
Türkçülük hareketinin ideoloğu olarak bilinen Gaspıralı İsmail Bey, Türkçü olduğu kadar aynı zamanda İslamcı idi. Türk dünyası gibi İslam dünyasının da uyanmasından ve birlik olmasından yanaydı. Bu amaçla Hindistan’a, Mısır’a Fas, Cezayir, Mekke ve Medine’ye kadar gitmiş, İslam dünyasının uyanması için birçok faaliyetlerde bulunmuştu bu faaliyetlerin en önemlisi “Dünya Müslümanları Kongresi” adıyla bütün İslam ülkelerinin ve Müslüman toplumların katılacağı bir kongre düzenlemekti. Toplamak istediği bu kongre hakkında:
“Avrupalılar ulemamızın, ediplerimizin iştirak edeceği bu kongreden dolayı Panİslamizm çığlıklarıyla ürkmemelidir” diyordu. Çünkü düşündüğü kongrenin siyasi bir veçhesi ve hedefi olmayacaktı. “Zira dünyanın her tarafından gelecek olan ve pek çok içtimai ve kültürel meseleyi çözmeyi arzu eden temsilcilerimiz şimdiye kadar kapalı duran birçok kapı ve yolu açacaklardır. Bizler de böylece İslamiyet için kaçınılmaz ölçüde zaruri olan reformlara ve yeniliklere karar vereceğiz… Dünya devamlı olarak değişiyor ve terakki ediyor. Biz ise onun kilometrelerce gerisinde kaldık.”
Gaspıralı bu toplantının yapılması için yıllarca çalıştı. Ancak önce Sultan Abdülhamit Han, arkasından yönetimi ele alan İttihatçılar bu girişime sıcak bakmadılar. İsmail Bey, Osmanlı Devleti’ni Düvel-i Muazzama’ya karşı zor durumda bırakmamak için toplantının Kahire’de yapılmasının uygun olacağını düşünmüştü. Fakat burada da karşısına engeller çıktı. En büyük muhalefet Selefiyeci (Vehhâbi) düşüncesinin önde gelen isimlerinden Reşit Rıza’dan geldi. İngilizler de İslam dünyasından gelecek temsilcilerin etkisiyle toplantının Panİslamist bir görünüm kazanmasından endişeliydiler. İsmail Bey hazırlıklarını bir hayli ilerletmiş, hatta toplantı için 31 Ocak 1911 tarihini belirlemişti. Fakat karşılaştığı engeller nedeniyle Dünya Müslümanlar Kongresi, yapılamadı (Gürgür, N. 2014.)
Türk ve İslâm dünyasının perişan hali konusunda karşılıklı sohbetlerinde Gaspıralı İsmail ile birlikte gözyaşı döken Sultan Abdülhamid Han da Batı’dan gelecek olan muhtemel tepkiler dolayısıyla bu toplantıya izin verememişti.
“Osmanlı devletinde milliyetçilik hareketleri öncelikle azınlıklar arasında ortaya çıkmıştı. Esasen imparatorlukta askere alınmayan ve ticaretle uğraşan gayrimüslimler çöküş dönemine koşut olarak hızla zenginleşmekte ve Osmanlı burjuvazisinin meydana getirmekteydiler. Bu süreç onların her geçen gün daha da güçlenmeleri ve Batı Avrupa sermayesinin bayisi haline gelmeleri ile sonuçlanmıştı. İktisadi güçleri onların Batı düşüncesi, eğitim ve sanatından daha çok istifade etmelerini sağlamıştı. Onlar kendi dillerinde yayın yapmış, kendi kültür ve edebiyatlarını geliştirmişler ve aynı zamanda da bağımsızlık hareket ve çabalarına girişmişlerdi.
Osmanlı devletinde modernleşme hareketleri önce askeri alanlarda ve askeri okullarla başladı daha sonra diğer sahalarda devam etti. Okulların, Türkçe gazete ve dergilerin yaygınlaşması Müslümanlar arasında da modern eğitim almış bir münevver sınıfının doğmasına yol açtı. Türkçenin gramerinin hazırlanması, Avrupa’da eğitim alan ve Fransızca bilen bir kuşağın ortaya çıkması, Batı etkisinde yeni bir Türk edebiyatının ve fikir akımlarının doğması gibi birçok hadise döneme damgasını vurdu.
Bu dönemlerde Osmanlı aydınları arasında daha sonra “Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük” şeklinde sınıflandırılan ve esasen çok heterojen ve farklı türevleri de bulunan akımlar ortaya çıktı. Birbirlerinden çok farklı özellikleri bünyelerinde barındıran bu akımların Batılılaşma ve modernleşme konusundaki yaklaşımları da Batıdan nelerin ve ne kadar alınacağı üzerinde düğümleniyordu.
Türkçülük hareketinin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasının ardında Türk aydınlarının Avrupa’daki modernleşme hareketleri, fikir akımları ve özellikle de milliyet düşünce ve uygulamalarından etkilenmeleri de yatıyordu.
Türkçülük ve Türk milliyetçiliğinin Osmanlı Türkleri arasında yaygınlık kazanması ve etkili bir fikir hareketine dönüşmesinde Rusya’daki Türk aydınlarının de çok önemli etkisi olmuştu. O aydınlar arasında ilk sıralarda İsmail Gaspıralı yer alıyordu ”(Sağlam, S.2019, s.437-457).
Rusya’daki Türk topluluklarındaki Türkçülük hareketleri de, bu ülkenin işgal ve boyunduruğu altına aldığı toplulukların bir isyan ve tepkisine dayanmaktadır. Rusların Türk illerini işgal politikası On altıncı. Yüzyılda Kazan ve Astrahan’ı işgal etmeleriyle başlamıştı. Bu dönemlerden itibaren yaklaşık olarak 300 yıl bu işgal devam etti. Rusya sadece askeri ve siyasi hâkimiyetin ötesinde Müslüman Türk ahaliyi Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma politikasını sürdürdü.
Bu uygulamalara tepki olarak da özellikle On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rus esareti altındaki Türkler arasında milli uyanış hareketleri başlamıştı (Uca, 2017, s. 30).
Rusya’da Türkçülük Panslavizm’e tepki olarak doğmuştu. Rusya, dış politikasında kendisini Slav halklarının hürriyet ve birleşmelerinin koruyucusu olarak gösteriyordu, ama iç politikasında, Rusya’daki Türk halklarının hürriyetine ve birleşmelerine karşı çıkmakta ve Slav kardeş halkları olan Polonya ve Ukraynalıların da hürriyetlerini kısıtlamaktaydı (Muhammetdin, 1998, s.25-26).
Yusuf Akçura, “Türkçülüğün Tarihi” adlı eserinde şu görüşleri dile getirmektedir: – “Türk milliyetçiliği Batı (Osmanlı) Türkleri arasında ikinci defa faaliyete geçtiği sıralarda Kafkasya, Kırım ve Kazan Türkleri içinde de Türkçülük fikirlerinin meydana çıkması tesadüf değildir. Batı Türklüğünde, Türk- Rus harbinin ve ona dayanarak Rusya’da Türklük ve Müslümanlık aleyhine birçok neşriyatın yapılması ile Girit, Sırp, Bulgar ayaklanmalarının da etkisi bulunmaktadır.
Batı Türklüğünün milliyet fikrinin gelişmesinin Azerbaycan, Kırım ve Kazan Türklüğüne tesiri dokunduğu gibi, sonraları Azerbaycan, Kırım ve Kazan Türklüğünün de Batı Türklüğüne etkisi olmuştur (Akçura, 2015, s. 112-113)
Gaspıralı İsmail Bey, İlköğrenimini Bahçesaray’da Tatar mektebi ve Rus okulunda tamamladıktan sonra, önce Voroney’deki Harp Okulu, ardından Moskova’daki Milyuttun Jimnazyumunda okudu. Ruslar, askeri okullarında okuyan Rus olmayan öğrencilerin Hristiyan ve Rus adetlerini benimsemelerini temin etmek daha doğrusu asimile etmek maksadıyla onları hafta sonlarında Rus ailelerinin yanına gönderiyorlardı. Genç İsmail’i de tanınmış bir PanSlavist ve azılı bir Türk düşmanı olan Mihail Katkov’un evinde kalmaya başladı.
O yıllarda Rusya’da giderek tırmanan ve devlet politikası hâline gelen Panslavizme paralel olarak, yoğun bir Osmanlı-Türk düşmanlığı mevcuttu. Evdeki konuşmalar, Katkov’un Türkleri aşağılayan makaleleri, Rus gazetelerinin yazdıkları, okulda Rus olmadığı için maruz kaldığı ayrımcı muameleler onu çok etkiledi. Milli şuurunun uyanmasına, kimliğini fark etmesine yol açtı. O sırada Girit’de Rumlar Yunanistan’a bağlanmak maksadıyla ayaklanmışlardı (Gürgür, N. 2014).
Gaspıralı, panslavist Katkof’un Girit İhtilali münasebetiyle Moskova gazetesinde Türkler aleyhine yazdığı makalelere tepki duyarak 14-15 yaşlarında iken bir arkadaşı ile birlikte Girit’e yardım için yola çıktı, ama ulaşamadı. Odessa limanında yakalandılar ve bu durum onun okuldan atılmasıyla sonuçlandı (Akçura, 2015, s.95-96; Kırımlı, 1996, s.38-39).
İsmail Bey, Bir süre Bahçesaray’da öğretmenlik yaptı. Ancak bir şeyi fark etti. O dönemde dünya dili kabul edilen Fransızcayı iyi derecede bilmeden kendine uygun bir gelecek hazırlaması mümkün değildi. Paris’e gitti. 1872-74 yılları arasında Paris’te bulunduğu sırada bir taraftan Fransızcayı öğrendi diğer taraftan meşhur Rus edebiyatçısı İvan Turgenyef’in yanında yardımcılık ve bunun yanı sıra tercümanlık yaptı (Toker, M. 2001, s.32).
İsmail Bey İstanbul’a dönmeye karar verdi. Dönüş yolunu epeyce uzun tuttu. Fas, Cezayir ve Mısır’a uğradıktan sonra Mekke ve Medine’yi ziyaret etti. Kâbe’de tavaf yaparak dini vecibesini yerine getirdi. Buradan İstanbul’a gelerek bir süre kaldı. Çalışmak için uygun bir iş aradığı, fakat Babıâli üzerinde çok etkili olan Rus elçisi İgnatiev’in, onun Rus tebaasından olduğunu öne sürerek engellediği söylenir.
Gaspıralı İsmail Bey 1899 hac dönüşü Sultan Hamid tarafından kabul edilmişti. Gaspıralı İsmail Bey bu buluşma hakkında sonradan şunları söylemiştir:
“Sultan Hamid beni dinlerken gözleri yaşlı idi. Irkının düçar olduğu akıbetinin onu derinden elemlendirdiği âşikârdı. Rus işgali altında Buhara, Hive Hanlıkları, İdil Ural Türklüğü üzerinde bilgi edindi. Doğu Türkistan hakkında ve Yakup Han için düşündüklerini sordu. Kırım’daki Moskof mezalimini anlatırken benimle ağladı. Fakat şu sözleri onda gözyaşlarından daha derin bir tesir yaptı :’Ben sarayımda hassa askeri olarak Söğüt yaylalarından ve Karacabey dağları yamaçlarından getirdiğimiz Türkmen aşiretlerinin cesur fertlerini kullanırım. Onlar ceddim, Ertuğrul Gâzi ile beraber gelmiş Kayı Türkleridir. Fakat görüyorsunuz ki, bu kadarı kâfi değil, Şimdi ceddimin yanlış bir siyaset takip etmediklerini düşünüyorum. Fertler hatalarını daha kolay tashih edebiliyorlar (düzeltebiliyorlar); fakat devletler ve milletler için kolay olmuyor (Meydan, S. 2007, s.64.).
İstanbul’da bulunduğu esnada Şemseddin Sami, Mehmed Emin, Ahmed Mithat ve Necip Asım Beylerin fikirleri ile tanıştı. Ama İsmail Gaspıralı üzerinde özellikle, Namık Kemal, Şinasi Efendi ve Ziya Paşa’nın önderliğindeki Genç Osmanlılar (Jön Türkler) akımı derin etkiler bıraktı (Toker, 2001, s.32).
Fransa’da yaşadığı yıllarda Batı medeniyetini içinden görüp tanıma fırsatı olmuştu. Dönüş yolunda gördüğü Müslüman ülkelerin durumu, anavatanı Kırım ve Rusya içerisindeki Müslümanların yaşadığı şartlar İsmail Bey’i derinden etkiliyor, düşündürüyordu. Ruslar Türklere ve Müslümanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapıyor, eşit görmüyor, aşağılıyorlardı. Bağnaz bir misyoner ve Panslavist olan İlmiski’nin hazırladığı asimilasyon projeleri uygulanmaya çalışılıyordu. Müslümanlar dünyadan tecrit edilmiş hâlde kendi kapalı muhitlerinde ve çoğunlukla kırsal alanlarda, köylerde hayatlarını sürdürüyorlardı. On binlerce Kırım Türk’ü bu ortama dayanamayıp “ak topraklar” dedikleri Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldığından, Kırım’daki Türk nüfusunun yoğunluğu hızla azalıyordu.
Gaspıralı İsmail Bey, Bahçesaray ve çevresinde bir süre halkını daha yakından görüp tanımaya, ne düşündüklerini anlamaya çalıştı; ziyaretler yaptı, “az konuşup çok dinledi.” Vatan toprakları Ruslar tarafından işgal edilen ve bu imparatorluğun içerisinde yaşamak zorunda kalan 20 milyondan fazla Türk ve Müslüman’ın büyük sorunları vardı. Bunlar çözüme kavuşturulmadan, hak ve hukuklarına, kimliklerine saygı duyulan, insan onuruna yaraşan bir hayat yaşamaları mümkün değildi.
İsmail Bey fikirleri için sonuna kadar mücadele eden, bu yolda bitip tükenmeyen bir enerjiye sahip bulunan, hedefleri, vizyonu, ufku olan, sorumluluktan kaçmayan bir insandı. Nurettin Topçu’nun “isyan ahlâkı” diye tarif ettiği bir yapısı vardı. İlk önce Bahçesaray Belediye Başkanlığı’na aday oldu. Genç oluşu bir engel gibi görünüyordu. İlk denemelerinde bu nedenle sonuç alamadıysa da geri adım atmadı; 1878’de 27 yaşında Belediye Başkanı oldu. 58 kişilik belediye meclisinde 34 Kırım Tatar’ı bulunuyordu. Bundan dolayı işi kolay değildi. Gaspıralı’nın en önemli özellikleri, fevri olmaması, duygularını kontrol etmesi, sakin, pragmatist ve sabırlı oluşudur; gerçekleri görmesi ve meşruiyetçi olmayı önemsemesidir. Koyu mutlakıyetçi bir sistemin içinde yaşıyordu. Yönetim Rus olmayanlardan ve Müslümanlardan kuşkulanıyor, sadakatlerine güvenmiyordu. Diğer taraftan Müslüman halkın genel bilgi ve kültür seviyesinin düşük olması, iyi eğitim görmemenin sonucu nitelikli, yetişmiş, dünyayı bilip tanıyan bir aydın tabakasının bulunmayışı sadece Rusya’daki Müslümanların değil, bütün Türk ve İslam dünyasının ortak sorunuydu.
Gaspıralı İsmail Bey’de Millet ve Milliyetçilik
Gaspıralı yola çıkarken şüphesiz ki, Rusya Müslümanları ve özellikle de Kırım Türklerini merkeze almak durumundaydı. Ancak zaman içerisinde üzerindeki baskının hafiflemesiyle birlikte Rusya coğrafyasındaki Türk ve Müslümanlar ile dünyadaki Türk ve İslam toplumlarını kapsamaya başladı. Kısacası, Türk coğrafyasındaki bütün Türk milleti bu çerçeve içerisindeki yerini aldı.
Gaspıralı, dil üzerinden sürdürdüğü mücadelesinde Türkçenin en gelişmiş hali olan İstanbul Türkçesini esas almaktaydı. O aslında Osmanlı devletinin dil politikasını eleştirmekteydi. Türkçenin dört büyük şivesinden biri olan Osmanlı şivesi, Türklerden uzaklaşmış, Arapça, Farsça ve diğer dillerden pek çok kelime almıştı. O’na göre Osmanlı şivesi kavmi bir lisan değil; divanhaneler ve memurların şivesiydi. Türkler Türkçeyi unutmuşlardı ve Osmanlı devletinin Türkçe bir lügat kitabı dahi yoktu. Ahmet Vefik Paşa’nın “Lehçe-i Osmani”si, “Kamus-i Türki”nin yerini tutamazdı (Gaspıralı, 2017a, s. 27-29)
Osmanlı lisanını sadeleştirmek, bu dili “Türkleştirmek” demekti. Batı ve Doğu dillerinden gelen bir kelimenin Türkçesi varsa, onu kullanmak gerekliydi. Bir dilin “yaraşığı ve letafetinden” ziyade hangi kavme ait olduğu önemliydi (Gaspıralı, 2017a, s.43).
Gaspıralı, “Til Til Til” (Dil Dil Dil) başlıklı yazısında dilin bir millet için öneminden bahsetmektedir: Onun için Tatar, Nogay, Kumuk, Başkırt ve Rusya’daki Türk toplulukları aynı “edebi dili” kullanmak zorundaydılar (Gaspıralı, 2017a, s. 90)
Gaspıralı’ya göre millet iki temel unsurdan oluşmaktadır: dil ve din birliği, O devrin milliyetçilik akımları, milleti yaygın olarak din, dil ve vatan (toprak ve milli sınır) etrafında tanımlamaktadırlar.
Gaspıralı, daha çok “dil ve din” üzerinden millet gerçeği üzerine eğilmektedir. Vatan kavramlı ise daha soyut şekilde Türklerin ikamet ettiği bütün coğrafi sınırları kapsayabilmektedir. Bunun yanında özellikle de Kırım ve Rusya Müslümanlarının yaşadığı toprakların onun tanımında vatanı oluşturmaktadır. Gaspıralı, kendi ifadesi ile bu iki unsurdan şu şekilde söz etmektedir: “Tevhid-i din (din birliği) nasıl mühim bir madde-i mukaddese ise tevhid-i lisan-ı edep (dil birliği) böylece mühim bir hal ve esbab-ı terakkidir” (Gaspıralı, 2017a, s. 91).
Her milletin hal ve istikbali için dini bir olmak ne kadar mühim ise, dili de bir olmak şöylece ehemmiyetli bir haldir. Lisan-ı edebiden mahrum kalmış bir millet ne kadar büyük ise de ufak addolunur; çünkü dağılmış ve başkalaşmış bir halde bulunur. Dil tefrikası, mekân tefrikasından daha ağır, daha zararlıdır. Milletin birliği, lisanının birliği, tevhidi sayesindedir. Kesb-i maarif, kesb-i kemalat ancak lisan birliği, lisan-ı edebi sayesinde olabilir.
Milleti millet eden iki şeydir: Biri tevhid-i din (din birliği), tevhid-i lisandır (dil birliği). Bunların her kaysı (ikisi) olmaz ise yaki bozulur ise millet payesinden, derecesinden düşer; belki inkıraza yol tutar (Gaspıralı, 2017a, s. 79).
Gaspıralı, bu fikirlerine ilaveten milleti oluşturan iki unsur arasına bir üçüncü unsur olarak, milli bir fikir ve dayanışmayı da eklemektedir.
Millet üç şeyden meydana gelmektedir: milli bir fikir ve dayanışma, milli dil ve ona dayanan bir milli eğitim. Bu düşüncesini şu şekilde ifade etmektedir: “Bir millete önce lazım olan üç şeydir: Efkârı-ı milliye (milli fikirler), lisan-ı milli (milli dil), maarif-i milli (milli eğitim). Bunlar bizde yoktur. Ancak bu milli his uyanmıştır. Altı ayda 12 gazete doğdu. Milli ittihadın (birliğin) teşekkülü, ne zannolunduğu kadar ağırdır, ne de zannolunduğu kadar yengildir” (Gaspıralı, 2004, s. 330).
Gaspıralı, Tercüman gazetesinin 17 Mayıs 1906 tarihli 52. Sayısında yer alan “Zamanımızın Meseleleri III” adlı yazısında kendisini “nazar ve itikad-ı siyasiyemin negizi, temeli “Türkoğlu Türk” olduğumdur” şeklinde tanımlamaktadır. İlk önce Türk olmadıkça ne halktan biri, ne de sosyalist yahut başka bir şey olmak mümkündür (Gaspıralı, 2004, s. 331-332).
Çoğu mahalli şivelerle konuşan Türk kavimlerini tek edebi dil çatısı altında toplayarak millet olmanın temel şartlarından birini yerine getirmek, Gaspıralı’nın öncelikli hedefi olur (Gaspıralı, 2017b: 16). (Sağlam, S. 2018, s.437-457)
Gaspıralı’nın millet düşüncesi daha sonraki yıllarda Ziya Gökalp’te kendini bulmuştur. Milleti, “dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelmiş bulunan bir topluluk” kabul eden Ziya Gökalp, Türk köylüsünün onu, “dili dilime; dini dinime uyan” diyerek tarif ettiğini belirtir (Gökalp, Z. 1996, s.26).
Bu tablo üzerinde uzun uzun düşünen İsmail Bey, üç kademeli bir hareket plânı yaptı. Ortak bir dil oluşturulmasını, eğitimli insan yetiştirilmesini ve Türk halklarının temsilcilerinin katılımıyla umumi kongreler toplanmasını ve bu kongrelerde Rusya İmparatorluğu içerisindeki bütün Türk ve Müslümanlara şamil kararlar alınıp uygulamaya konulması temel hedefleriydi. Bu Planın iki aktif ayağının olmasını düşünüyordu. Evvela fikirlerini, görüşlerini duyurmak için neşriyat yapması, gazete çıkarması gerekiyordu. Kaliteli ve nitelikli insanların yetişmesi içinse bunu hazırlayacak seviyede eğitim verecek mekteplere ihtiyaç vardı. Hitap edilecek kitlenin yani Türk soylu halkların konuşup yazacakları ortak bir lisanın olmayışı temel sorunların başında geliyordu. Gaspıralı “Kazan’daki çobanın da, İstanbul Boğazı’ndaki kayıkçının da duyunca anlayacağı ortak bir dilin” olmasını istiyordu. Bu düşüncesinin gerekçesini şöyle ifade ediyordu: “İnsanları tefrik eden (ayıran) üç şey var. Biri mesafe, biri din başkalığı, biri de dilsizliktir. Dinimiz hep bir ise de mesafeyle dilsizlik bizi tefrik ediyor.” Rusların Türk halklarını mankurtlaştırmaya, kimliklerinden koparıp eritmeye yönelik politikaları mevcut sorunları daha da ağırlaştırıyordu.
İsmail Bey’in ortak Türk dili tasavvuru İstanbul lehçesini esas alıyordu. Maksadı Kıpçak-Kırım Türkçesinin kelime hazinesiyle ve Oğuz (Anadolu) Türkçesi lehçesiyle bunu zenginleştirerek Çağatayca konuşan (Doğu Türkçesi), İdil Türklerini, Özbekleri, Kırgız ve Kazakları, Oğuz lehçesiyle konuşan Türkmenlerle, Azerbaycanlılarla, Kırımlı Tatarlar ve Osmanlı Türkleriyle ortak bir dil etrafında buluşturup anlaşmalarını sağlamaktı.
Bu ortak dil yazı dili hâline gelecek, böylelikle bütün Türk halklarının ortak malı olacak. Bu “Boğaziçi’ndeki kayıkçıyla Kaşgarlı deveciyi, Kırım’ın bozkır tarafında Nogayca konuşan Tatarlarla, Güneyde Yalı Boyunda Oğuzca konuşan Tat Tatarlarını da birleştirmek” anlamına gelen bu tasavvuru tarihi bir adım olacaktı. Ancak İnsanların mahalli asabiyelerini, bundan kaynaklanan şive ve lehçe hassasiyetlerini aşmaları kolay değildi. 19. yüzyıl ortalarından itibaren Türk illerinde başlayan mahalli karakterli milli kültür hareketleri, genellikle ortak Türk kimliği üzerinden gelişmediğinden kendi bölgeleriyle sınırlı oldular. Bu tarihlerde Azerbaycan’da, Kazan’da ve Türkistan’da gazeteler, dergiler çıkarılmaya başladı. Ancak bunlar dil konusunda Gaspıralı’nın gösterdiği hassasiyeti sahiplenmediklerinden dil-lehçe farklılıkları derinleşti; Türk bölgeleri birbirlerinin yazıp konuştuklarını anlamaz hâle geldiler. Gaspıralı bu dar millicilik anlayışından doğan hareketlerin Türk Milli Birliği idealini engellediğinin farkındaydı. “Rusya’ya tabi bulunan Türklere Tatar lakabı verilmiş ise de bu isnattır, hatadır. Rusların Tatar, Buharalıların Nogay tesmiye ettikleri halklar hakikat hâlde Türk’tür” diyordu.
Bu tarz yanlışları düzeltmek, en azından okumuşların dar kalıplara sıkışıp kalmalarını önlemek için kendi tarzı içerisinde gerekli ikazları yapmaya çalışıyor ama bazıları ikna olmak bir yana, tepki gösteriyorlardı. 28 Şubat 1899 tarihli Tercüman gazetesinde Abdurrahman Hakveri isimli bir Azerbaycanlı yazarın “Dağılan Tıfak” isimli eserini tanıtırken “Bu komedya Azerbaycan’ın kendi şivesinde yazılmıştır. Muharrir daha edebi ve daha güzel bir lisan kullanabilirdi.” diyerek ufak bir eleştiri yapması bile tepkiler almıştı. Sen Petersburg Hayriye Cemiyeti Reisi Azerbaycan’lı Sultan Gazi Veli Han, Gaspıralı’nın işlerine karışmamasını istiyor ve “Ehl-i emlin nesihete ihtiyacı yohtur” cevabını veriyordu. Oysa Gaspıralı’nın hedefi çok sade ve netti. 1907 yılında Rusya Müslüman yazarlarına hitap ederken şöyle diyordu: “Her yer ve zaman Türk dili bir nice vilayet şivelerine ayrılmıştır. Bu yalnız bizim millete mahsus bir hâl değildir. Lisan-ı Arab’ın, lisan-ı Rus’un, Nemselerin, vesairelerin mahalli şiveleri vardır. Lakin Arapların, Rusların ve Nemselerin umum-î lisan-ı edepleri vardır ki her vilayette câridir. Edep, mektep ve fünun lisan-ı umumidir. Biz de bu yok, bize bu lazımdır… Lâkin şimdiden cümlemizin gaflet etmeyip, zaman kaçırmayıp çalışacağımızın lisanımızın ıstılâh cihetidir… Şimdiden yapacağımız iş umûmi lisan-ı edebiyyeye negis esası salmak ve koymaktır. Bu işe ziyadesiyle dikkat edelim. Bir avuç Ermeni’nin, Gruzi’nin, Latış’ın nüfuzları edebiyatları sayesindedir. Tarih ve edebiyatlarının negizi (temeli) ise lisan-ı edebiyyeleridir. Tilsiz kişinin davuru (sesi) çıkmaz.
Bolşevik ihtilâlinden sonra “halklara özgürlük” fikriyle birlikte, Orta Asya Türklüğü aydınları, bütün Türklerin ortak bir edebî dille yazıp konuşmaya başlayacağını ümit etmiş ve bu yöndeki çalışmalarını arttırmışlardı. Ancak, ihtilâl beklendiği gibi çıkmamış; bütün Türklerin ortak bir dille yazıp konuşabilmeleri şöyle dursun, her boya ayrı bir alfabe verilmiş; hatta, biraz daha ileri gidilerek bütün Orta Asya Türklüğü 3-5 lehçeye değil, yalnızca Azerbaycan 17 değişik lehçeye ayrılmıştır. (Kırımer, C.S, 1996, s.42)
Dilde birliğin önünde zaten yeterince engel varken Bolşevik idaresinin adamlarıyla bu sayı daha da arttı. Artık her hususta sıkı bir denetime giren idare, Türklüğün tek bayrak altında buluşmasına engel olabilmek için, önce dilde birliğin sağlanmaması gerektiğini biliyor ve buna engel olmak için de tüm yollara başvuruyordu. Bu arada, yandaşları dergiler ve gazeteler vasıtasıyla bu hususta kaleme alınmış yazılar da sık sık sütunları işgal ediyordu.
Bolşevikler, bu mesele hakkında çok hassastılar. “Türk dil birliği” düşüncesine tahammülleri yoktu. Bu konuda Kırım Eyalet Komitesi kâtibi Çagar, Komünist Partisinin 17. kongresinde,
“Burjuva emeli taşıyan unsurlar, bilinçli olarak Tatar dilini, Arap ve Türk kelimeleriyle doldurmakta, Rusça kelimelerden kaçınmaktadırlar…” (Kırımer, C.S, 1996, s.42) diyerek, dilde birlik gayesinde olanları suçlamakta, onları Bolşevik idareye âdeta ihbar etmektedir.
Aynı kongrede söz alan Kırım Halk Eğitim Müdürü Aleksandroviç, İsmail Gaspıralı’yı fakir Tatar halkını Çarlık rejimine satmakla suçlamış, onun bir inkılâpçı olmadığını ve Kırım’daki dil birliği destekçilerinin -ki başında Hasan Sabri Ayvazof vardır- Türkiye’ye meylettiklerini, yani Pantürkist olduklarını, Kırım Tatar dilini ve edebiyatını Rus dili ve edebiyatının etkisinden kurtarmaya çalıştıklarını (Kırımer, C.S, 1996, s.112) söyleyerek, bunlara karşı önlem alınması gerektiğini ifade etmiştir.
Bolşevikler, Türk dil birliğine karşı takip ettikleri siyaseti hiç bir zaman değiştirmediler. Türk dil birliğini, başka bir deyişle Türkçülüğün bu en sağlam temelini ve emelini kökünden baltalamaya devam ettiler. Komünist Partisine mensup Türklerden ve Rus müsteşriklerden bazıları, gerek mahallî lehçelerin güçlenmesi ve gerekse her lehçeye ayrı ayrı alfabeler yapılması meselesinde her boyun kendi kararıyla hareket ettiğini iddia ederler. Ancak bu iddianın doğru olmadığı, 1926 yılında Bakû’da toplanan I. Türkoloji Kurultayı’nda alınan kararlarla apaçık ortadadır. Bu kurultaya her boydan ilmî alanda yeterli ve resmî olarak yetkili kişiler katılmış ve önce ortak bir alfabe, daha sonra da ortak bir edebî dil oluşturulması kararlaştırılmıştır. Çok geçmeden toplantıya katılan boylar, birbirinden fazla farklı olmayan ve Lâtin esasına dayanan yeni alfabeye geçmişlerdir.
Kurultayın ardından, ortak bir alfabede karar kılan ve alfabelerini değiştiren Orta Asya Türklüğü, faaliyetlerini bundan sonra da sürdürmeye çalışmışlar; ancak Bolşevik idarenin başına Stalin’in geçmesiyle bu çalışmaları durdurmak zorunda kalmışlardır. Çünkü Bolşevik idare eli kalem tutan bu aydınları Pantürkistlik, Turancılık fikirleri güttükleri için hapishanelere attırmış, sürgünlere göndermiştir. Cezasını çekip de hayatta kalmayı başaranlar, tekrar bu fikirler için çalışabilirler düşüncesiyle, kaza süsü verilen cinayetlere kurban gitmişlerdir. Çeşitli Türk boylarına mensup edebiyat ve fikir adamlarının hayatları incelenirse, hep 1937-1941 yılları arasında öldükleri görülür. Stalin, eli kalem tutanları ortadan kaldırarak dil birliğinin kısa vadede gerçekleşmesini imkânsız hâle getirmiştir. Bu aydınların ortadan kaldırılmasının akabinde, çok zaman geçmeden bütün Türk boyları için ayrı ayrı Kiril esasına dayanan alfabeler hazırlatılarak bu alfabelerin kullanılması mecburî tutuldu.(Toker,M, 2001, s.43)
Bu sistemli politikaların sonucu olarak 90’ların başında Sovyetler Birliği dağılırken Türk halkları yerel lehçe ve şive farklılıklarının öne çıkartılıp yazı dili hâline getirilmiş olması nedeniyle, maalesef birbirlerinin konuştuğunu anlayamaz hâle geldiler. Bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri temsilcilerinin aralarında yaptıkları toplantılarda ortak dil olarak Rusça konuşmaları utanç verici bir durumdur.
Avrupa’da şekillenen millet ve milliyetçilik hareketleri bütün dünyayı etkisi altına alırken özellikle tesirlerini Osmanlı’nın egemen olduğu coğrafya başta olmak üzere Türk ve İslam dünyasında göstermiştir.
Osmanlı devletinde milliyetçilik hareketleri öncelikle azınlıklar arasında ortaya çıkmıştı. Esasen imparatorlukta askere alınmayan ve ticaretle uğraşan gayrimüslimler çöküş dönemine doğal olarak hızla zenginleşmekte ve Osmanlı burjuvazisinin meydana getirmekteydiler. Bu süreç onların her geçen gün daha da güçlenmeleri ve Batı Avrupa sermayesinin bayisi haline gelmeleri ile sonuçlanmıştı. İktisadi güçleri onların Batı düşüncesi, eğitim ve sanatından daha çok istifade etmelerini sağlamıştı. Onlar kendi dillerinde yayın yapmış, kendi kültür ve edebiyatlarını geliştirmişler ve aynı zamanda da bağımsızlık hareket ve çabalarına girişmişlerdi.
Osmanlı devletinde modernleşme hareketleri önce askeri alanlarda ve askeri okullarla başladı daha sonra diğer sahalarda devam etti. Okulların, Türkçe gazete ve dergilerin yaygınlaşması Müslümanlar arasında da modern eğitim almış bir münevver sınıfının doğmasına yol açtı. Türkçenin gramerinin hazırlanması, Avrupa’da eğitim alan ve Fransızca bilen bir kuşağın ortaya çıkması, Batı etkisinde yeni bir Türk edebiyatının ve fikir akımlarının doğması gibi birçok hadise döneme damgasını vurdu.
Bu dönemlerde Osmanlı aydınları arasında daha sonra “Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük” şeklinde sınıflandırılan ve esasen çok heterojen ve farklı türevleri de bulunan akımlar ortaya çıktı. Birbirlerinden çok farklı özellikleri bünyelerinde barındıran bu akımların Batılılaşma ve modernleşme konusundaki yaklaşımları da Batıdan nelerin ve ne kadar alınacağı üzerinde düğümleniyordu.
Türkçülük hareketinin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasının ardında Türk aydınlarının Avrupa’daki modernleşme hareketleri, fikir akımları ve özellikle de milliyet düşünce ve uygulamalarından etkilenmeleri de yatıyordu.
Türkçülük akımının Osmanlı Türkleri arasında yaygınlık kazanması ve etkili bir fikir hareketine dönüşmesinde Rusya’daki Türk aydınlarının da çok önemli etkisi olmuştur. Bu aydınlar arasında ilk sırayı İsmail Gaspıralı almıştır.
İsmail Gaspıralı’nın bütün hayatı boyunca yılmadan savaştığı ana gayesi, bazı ilim adamları tarafından bir ütopya olarak da değerlendirilen (Togan. Z.V. 1981, s. 555.) ve “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” cümlesinde ifadesini bulan, dünya üzerindeki bütün Türklerin tek vücut hâline gelmesidir. O, dünya üzerindeki Türklere ayrı birer milletmiş gibi (Azerî, Başkurt, Kazak, Karakalpak, Kırgız, Özbek Tatar, Türkmen… vs.) adlar verilmesinin, Türk milletini bölüp parçalama oyununun ilk perdesi olduğunu; oyunun ikinci perdesinde de Türk milletinin yok edilmesinin sahneleneceğini daha genç yaşlardayken fark etmiş, bu oyuna karşı nasıl davranılacağı hususunda fikir yürütmeye başlamıştır. Gaspıralı, daha Tercüman gazetesini kurmadan önce çıkardığı Tonguç’ta, bütün Türklerin aynı dili konuşması meselesini gündeme getirerek, Türk dünyasının tümü tarafından anlaşılabilecek bir Türk dili kullanmıştır (Ercilasun, A.B. 1992, s.358).
Gaspıralı, Tonguç’un mukaddimesinde bu hususta şunları söyler:
“Milletimizin eseri olan lisanımız, edebî olarak işlenmemiş ise de, eğitime ve kaidelere uyabilecek bir dildir. Gayet nâzik Tatar türkülerinden, Nogay cönklerinden, Kırgız ve Türkmen cırlarından anlaşılır ki, eğer dilimiz usta bulup, kelime alınıp işlenirse, şimdikine göre çok daha fazla parlak ve kullanışlı olur.”
Mukaddimenin devamında, yirmi beş yıllık hayatı boyunca ne yaptığını ve bundan sonra ne yapacağını şu sözlerle anlatır:
“Yirmi beş seneden beri dediğim, yazdığım, çalıştığım budur. Çare açmak, yol açmak, başka bir şey değildir. Çünkü kavi, necip, ömürlü, sabırlı ve cesaretli olan Türk milletinin, perakende düşüp, Sedd-i Çin’den Akdeniz’e kadar yayıldığı hâlde, nüfuzsuz, sessiz kaldığı lisansızlığından, yani lisân-ı umumî (ortak dil)ye sahip olmadığından ileri gelmiştir. Bu inanışla ömrettim (yaşadım), bu inanışla mezara gireceğim” (Arıkan, S. 2000/07-163, s. 19).
Gaspıralı, Bakû’da Hayat gazetesini çıkaran Ali Merdan Topçubaşı’na gönderdiği mektubunda, edebî dilin önemini şu sözlerle ifade eder:
“İnsanları tefrik eden üç şey vardır. Biri mesafe uzaklığı, biri din başkalığı ve biri dilsizliktir. Bundan 25 sene evvel, ahvâl-i milliyemizi mülahaza ederek zayıf başımla dertlerimize derman izlemekte gördüm ki, dinimiz hep bir ise de mesafe ile dilsizlik bizleri tefrik ediyor. Medeniyet eserlerinden olan vapurlar, demiryolları ve telgraflar, sene be sene mesafelere galebe geldikleri dahi görülüp, ayrılığımızın sebebi ancak “dilsizlik”, yani edebî dilimizin olmadığı baş sebep olduğu, gün gibi ortaya çıktı.
Gaspıralı, konuşulduğu ve yazıldığı zaman, İstanbul’daki hamal ve kayıkçı ile Doğu Türkistan’daki deve sürücüsü ve koyun çobanının dahi anlayabileceği bir dil istiyordu (Kırımer, C.S. 1996, s. 98). 27 Haziran 1914 tarihli İkdam gazetesinde, kendisiyle yapılan “İbret Alınacak Sözler” başlıklı söyleşide,
“Eğer Türkler (Anadolu Türkleri) dillerini biraz daha sadeleştirmiş, okumayı ve imlayı öğretecek şekilde ünlü harfleri kullanmaya başlamış olsalardı, 5-6 seneye kadar Rusya Müslümanlarıyla dilleri kesinlikle birleşmiş olurdu. Bundan doğacak faydaları izah etmeye gerek yoktur sanırım” (Toker, M. 2001) diyerek Anadolu Türklerinin dilde sadeleşmeye önem vermediklerini, bu yüzden de Türkistan Türklüğü ile aralarında dil açısından uzaklaşmalar meydana geldiğini ifade etmektedir.
Gaspıralı, Tercüman gazetesinde, bütün dünya Türklüğünün anlayabileceği ortak bir edebî dil geliştirmeye çalışmış, bu edebî dilin de Osmanlı Türkçesi olmasını istemişti. Bunun başlıca iki sebebi vardı. Birincisi, Osmanlı Türkçesinin bir imparatorluk dili olmasıdır. İkincisi ise, 19. yüzyılın başlarından itibaren Çarlık hükûmetinin Türkler arasına Rus göçmenler yerleştirmeye başlaması ve bunun neticesinde her Türk boyunun mahallî bir dil ve edebiyat oluşturmak için gayret etmeye başlamasıdır. Ancak, Osmanlı Türkçesinin Arapça, Farsça terkip ve ibarelerle dolu olması, diğer boyların bu Türkçeyi anlamalarını zorlaştırıyordu. Gaspıralı bu terkip ve ibareleri attı, yerlerine Kırım ve diğer coğrafyalardaki lehçelerden alıntılar yaptı. Böylece, Anadolu ve Rusya Türklüğü tarafından anlaşılan -bu görüşü paylaşmayan yazarlar da vardır13- ortak edebî dili oluşturdu (Toker, M. (2001).
Gaspıralı, bütün Türklerin birlik olabilmesi için öncelikle tek bir millet olma fikrine sahip olmalarını, ayrı ayrı lehçeler kullanmanın dilde birliğe engel olduğunu, millet olabilmek için öncelikle ortak bir edebî dilin oluşması gerektiğini savunuyordu. Gaspıralı dilde birliğe karşı olanlara
15 Mart 1906 tarihli Tercüman gazetesinde şu şekilde cevap veriyordu:
“Umumî edebî dili olmayan millet, millet sayılmıyor. Türk evlatlarından olan Tarançı, Sart, Özbek, Kırgız, Kazak, Kumuk, Nogay, Azerbaycan vesair tayfalar, Türkçe konuştukları hâlde, şiveleri başkadır. Birbirlerini güçlükle anlarlar. Bu hâl, birleşmeğe, birliğe, bilgilerin, ilimlerin herkese duyurulmasına, terakkiye (ilerlemeye), edebiyata, dostluğa ve kaynaşmaya engeldir. Binaenaleyh, en evvel, en ziyade, hepimiz için ihtiyaç ve lüzumlu olan, umumî lisan, edebî Türkçe dildir… Bu iş pek o kadar yengil (hafif) değilse de, çaresi bulunmaz müşkil de değildir. Tercüman gazetesi, Bahçesaray’dan tâ Kâşgar’a kadar okunduğu, yani anlaşıldığı, lisanen birleşmenin mümkün olduğuna büyük delildir” (Arıkan, S, 2000, s. 20.).
15 Mart 1906 tarihli Tercüman gazetesinde, dilde birliğe karşı olan ve ayrı lehçelerin edebî diller olarak geliştirilmesini savunanlara şu şekilde cevap verir:
“Umumî edebî dili olmayan millet, millet sayılmıyor. Türk evlatlarından olan Tarançı, Sart, Özbek, Kırgız, Kazak, Kumuk, Nogay, Azerbaycan vesair tayfalar, Türkçe konuştukları hâlde, şiveleri başkadır. Birbirlerini güçlükle anlarlar. Bu hâl, birleşmeğe, birliğe, bilgilerin, ilimlerin herkese duyurulmasına, terakkiye (ilerlemeye), edebiyata, dostluğa ve kaynaşmaya engeldir.
Binaenaleyh, en evvel, en ziyade, hepimiz için ihtiyaç ve lüzumlu olan, umumî lisan, edebî Türkçe dildir… Bu iş pek o kadar yengil (hafif) değilse de, çaresi bulunmaz müşkil de değildir. Tercüman gazetesi, Bahçesaray’dan tâ Kâşgar’a kadar okunduğu, yani anlaşıldığı, lisanen birleşmenin mümkün olduğuna büyük delildir” (Arıkan, S, s.20).
Gaspıralı, eserlerinde ve Tercüman gazetesinde anlaşılır bir dil kullanmıştır. Bu da onun dilde birlik fikrini kuru kuruya savunmadığını, aynı zamanda uygulamasını yaptığını da gösterir. Rizaeddin Fahreddin, Til Yarışı adlı kitabında, İsmail Gaspıralı ve eserlerinde kullandığı dil hakkında şunları söyler:
“Ana dilimizin bugün yaşamakta olan en büyük hizmetkârını göstermek gerekirse, hiç şüphe yoktur ki, bu kişi Tercüman gazetesi yazarı İsmail Bey Gaspıralı’dır. Herkesin anlayacağı şekilde, açık ifadeli ve ruhlu kısa cümlelerin, güzel ve edebî ifadelerin usulünü o ortaya koymuştur. Onun anlatımında, garip kelimeler, çıkışı olmayan cümleler, bir anlam için birden fazla eşanlamlı ifadeler olmaz. Türk dilinin birinci ıslahçısı Ali Şir Nevâî ise, ikincisi hiç şüphesiz İsmail Bey’dir” (Kırımer, C.S. 1996, s. 88.).
Gaspıralı Türkçeyi anlaşılır bir şekilde kullanmakta kalmamış Türk aydınlarına da Türkçeyi aynı şekilde kullanmaları konusunda tavsiyelerde bulunmuştur. Gaspıralı’nın bu çağrısı Ziya Gökalp’te kendini bulmuş ve Gökalp’in Lisan şiirine şu şekilde yansımıştır:
“Gayn”lı sözler emmeyiz,
Çocuk değil, memeyiz!
Birkaç dil yok Turan’da,
Tek dilli bir kümeyiz.

Turan’ın bir ili var
Ve yalnız bir dili var.
“Başka dil var.” diyenin,
Başka bir emeli var.

Türklüğün vicdanı bir,
Dini bir, vatanı bir;
Fakat hepsi ayrılır
Olmazsa lisanı bir. (Z.Gökalp’in Lisan şiirinden)

İşte Gaspıralı’nın bu çabaları sonucunda, dünyanın diğer bölgelerindeki Türkler arasında bir kıvılcım parlamış oldu ve bu kıvılcım alevlenerek büyüdü. Onun “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” düsturu, diğer Türk boylarına mensup pek çok Türk aydınını da etkiledi. Bunun neticesi olarak da Kazan’da, Kafkasya’da, Türkistan’da ve Kırım’da yayınlanan pek çok gazete ve dergi, hikâye ve romanın da bir kısmı, ya Tercüman gazetesinin dilinde veya buna yakın bir dilde çıktı (Toker, M, s.19).
Rusya’daki Türk topluluklarındaki Türkçülük hareketleri de, bu ülkenin işgal ve boyunduruğu altına aldığı toplulukların bir isyan ve tepkisine dayanmaktadır. Rusların Türk illerini işgal politikası On altıncı. Yüzyılda Kazan ve Astrahan’ı işgal etmeleriyle başlamıştı. Bu dönemlerden itibaren yaklaşık olarak 300 yıl bu işgal devam etti. Rusya sadece askeri ve siyasi hâkimiyetin ötesinde Müslüman Türk ahaliyi Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma politikasını sürdürdü. Bu uygulamalara tepki olarak da özellikle On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rus esareti altındaki Türkler arasında milli uyanış hareketleri başlamıştı (Uca, 2017, s. 30).
Türkçülük Panslavizm’e tepki olarak doğmuştu. Rusya, dış politikasında kendisini Slav halklarının hürriyet ve birleşmelerinin koruyucusu olarak gösteriyordu, ama iç politikasında, Rusya’daki Türk halklarının hürriyetine ve birleşmelerine karşı çıkmakta ve Slav kardeş halkları olan Polonya ve Ukraynalıların da hürriyetlerini kısıtlamaktaydı (Muhammetdin, 1998, s. 25-26).
Yusuf Akçura, “Türkçülüğün Tarihi” adlı eserinde şu görüşleri dile getirmektedir:
“Türk milliyetçiliği Batı (Osmanlı) Türkleri arasında ikinci defa faaliyete geçtiği sıralarda Kafkasya, Kırım ve Kazan Türkleri içinde de Türkçülük fikirlerinin meydana çıkması tesadüf değildir. Batı Türklüğünde, Türk- Rus harbinin ve ona dayanarak Rusya’da Türklük ve Müslümanlık aleyhine birçok neşriyatın yapılması ile Girit, Sırp, Bulgar ayaklanmalarının da etkisi bulunmaktadır.
Batı Türklüğünün milliyet fikrinin gelişmesinin Azerbaycan, Kırım ve Kazan Türklüğüne tesiri dokunduğu gibi, sonraları Azerbaycan, Kırım ve Kazan Türklüğünün de Batı Türklüğüne etkisi olmuştur (Akçura, 2015: 112-113; Serdar Sağlam, 2019, s. 441).
İsmail Bey’in gazete çıkarma çabaları kolay sonuçlanmadı. Çünkü Rus yönetimi Türklerin gazete çıkarmasını tehlikeli buluyor, izin vermiyordu. İsmail Bey yaptığı müracaatların devamlı reddedilmesine rağmen vazgeçmedi. Matbaasını kurmuş, hazırlıklarını tamamlamıştı. Dört yıl boyunca hiç usanmadan girişimlerini sürdürdü. Bu sırada “Rusya Müslümanları” konulu makalesini kitap hâline getirip bastırdı. St. Petersburg’a kadar gidip yetkililerle görüşmeler yaptı. Nihayet 1883’de “Tercüman-ı Ahval-ı Zaman” adıyla gazetesini yayımlama müsaadesini aldı. Ancak Ruslar bir şartla izin vermişlerdi; yazıların tamamı Rusça tercümesiyle birlikte gazetede yer alacaktı.
10 Nisan 1883 tarihli Tercüman’ın ilk sayısı 320 adet basıldı. İsmail Bey Rusların tepkisine yol açmamak için çok dikkatli bir yayın politikası izliyordu. Temel düşüncesi neşriyat yoluyla yalnız Kırım Türklerinin değil, bütün Türk ve İslam âleminin uyanıp ayağa kalkmasıydı. Ancak şartlar çok ağırdı. Panslavizm’in hâkim olduğu despotik çarlık yönetimini kuşkulandırmadan hedefine ulaşması gerekiyordu. Gazetede Türk ve İslam dünyasının her tarafından verilen haberlerin yanı sıra, dünyadaki ilmî ve teknik gelişmelerle ilgili bilgiler de yer alıyordu. Gazete uzun bir zaman zarar etti. İsmail Bey zararı matbaasının diğer baskılarından sağladığı kazançla kapatıyordu. Sonunda direnmesinin semeresini aldı. Tercüman’ın baskısı 15-20 binlerin üzerine çıktı. Bütün Türk bölgelerinde okunduğu gibi İstanbul’da da binlerce okuyucusu vardı….
“Dilde, fikirde, işte birlik” sloganı İsmail Bey Gaspıralı’nın gençliğinden itibaren yürüttüğü mücadelenin, çizgisinin, mefkûresinin özlü ve veciz anlatımıdır. Bunu 1911’de Tercüman gazetesinin başlığına yerleştirmesi, ileriki nesillere sunulan anlamlı bir mesaj, milli bir vasiyet olarak yorumlanabilir. Neşriyatı sadece Tercüman’la sınırlı değildi. Kadınlar için kızı Şefika hanımın hazırladığı “Âlem-i Nisa” dergisi, çocuklar için Âlem-i Sübyan” dergisini çıkardı. Ayrıca Dünya Müslümanlar Kongresi’ni toplama hazırlıkları yaparken, Kahire’de 1908’de El Nahza isimli Arapça bir gazete çıkardı. 16 sayı çıkması plânlanan ve İslam dünyasının meseleleriyle ilgili makalelerin, haberlerin yer aldığı gazete 3 sayı çıktıktan sonra İngilizlerin baskısı sonucu kapandı.
İsmail Bey Gaspıralı Fransa’da kaldığı yıllarda, Batı’nın dünya çapındaki siyasal ve ekonomik üstünlüğünün, refahının bilgiye, bilime ve eğitime verilen önemden kaynaklandığını yakından gördü. Batı medeniyetiyle İslam âleminin ve Rusya Müslümanlarının durumları kıyaslandığında sorunların temelinde maarif meselesinin, eğitim sisteminin olduğu açıkça görülüyordu. Gaspıralı’nın tespiti şuydu. “Benim için Şark Meselesi ne Bismark’ın ne Glaston’un politikalarıdır. Şark Meselesi aslında maarif meselesidir.”
Rusya Müslümanlarında eğitim, şehirlerde medreselerde, köylerde camilerin yanındaki yerlerde geleneksel yöntemlerle veriliyordu. Eğitim konusunda Rusya’da Tatarların ve Müslümanların modeli Buhara Medreseleriydi ve ezbere dayanıyordu. Bu kadimci sistemde çocuklar birkaç senede güçlükle okuyabilecek duruma gelirken, yazının adı bile anılmıyordu. Kız çocukları ise mekteplere alınmadıklarından bundan mahrumdular. Öğrenim günde yedi saatti; sınıf ve yıl ayrımı yoktu. Dersleri anlatanlar mahalli imam yahut müezzinlerdi; bunlar yoksa kıdemli talebeydi.
Medreselerde sadece Kuran-ı Kerim ve ilmihal bilgileri öğretiliyordu. Müspet ilimler, felsefe, sosyal bilgiler, tarih, coğrafya gibi dersler okutulmuyordu. Sonuçta beş yıl bu mektepte okuyan öğrenci ne İslami bilgileri tam olarak öğrenebiliyor ne de doğru dürüst bir cümle yazabiliyordu. Üstelik hayatına nizam verecek; başta matematik olmak üzere, temel bilgilerden mahrum kalıyor, kendi tarih ve medeniyetini öğrenecek imkânı bulamıyordu.
Gaspıralı bütün meselelerin temeli olarak gördüğü maarifle ilgili düşüncelerini hayata geçirmek üzere ilk adımı 1884 yılı başında attı. Bahçesaray’da Usûl-i Cedit ile eğitim verecek ilk mektebi açtı. Ancak 12 öğrenci bulabilmişti. Bu okulda 40 gün içinde çocuklara okuma yazma öğretileceğini ilan etmişti; fakat insanlar görmeden inanamıyorlardı. Altı ay sonra velilerin huzurunda yapılan imtihanda vaatlerin yerine geldiği, çocukların okuma yazmanın yanı sıra hesap ve ilmihal de öğrendikleri görüldü. Bu başarı üzerine okula rağbet hızla arttı; öğrenci sayısı 200’ü geçti.
Gaspıralı Osmanlı maarif sistemini, özellikle Sübyan Mekteplerinin ıslahında büyük rolü bulunan Selim Sabit Efendi’den etkilenmiş ve onun sisteminden yararlanmıştı. Uyguladığı sistemde kadimci ezbercilik yerine fonatik usul benimsenmişti. İlk ders kitabı olan “Hoca-ı Sıbyan”ı kendisi yazmış, dersi anlatacak öğretmeni bizzat yetiştirmişti. Programında okuma yazmaya, temel ilmihal bilgilerine ilaveten Türk dili, matematik, geometri, İslam ve dünya tarihi, coğrafya ve sağlık bilgileri gibi dersler de yer alıyordu. İlk mektepler medreseden ayrılıyor, dersler için maaşlı öğretmenler istihdam ediliyor, yalnız okumaya değil, yazmaya da önem veriliyordu.
Ruslar işgal ettikleri Türk bölgelerinde, Kazan ve Kırım’da halkın eğitimsiz kalmasından memnundu. Müslüman halkın vergilerini vermelerini, bunun ötesinde idari konulara karışmamalarını, sadece kendi hayatlarını yaşamalarını, böylelikle sosyal ve ekonomik alanların dışında kalmalarını istiyorlardı. Tatarlara maddi ve manevi yardım tamamen kesilmiş, cehalet körüklenmişti; okuma yazma bilenlerin oranı %5’i geçmiyordu. Bölgeye Ruslar getirilip yerleştiriliyor, topraklar onlara veriliyor, Kırım Türklerinin hayatı olabildiğince zorlaştırılarak Anadolu’ya göç etmeleri sağlanmaya çalışılıyordu. Rusya Müslümanlarının nitelikli insan eksikliği, ticari ve ekonomik hayatın dışında kalmaları büyük sorundu. Gaspıralı, Gündoğdu isimli hikâyesinin kahramanı Danyal Bey’in ağzından mücadelesinin maksadını şöyle anlatır: “Ne işlemeli, işi nereden tutmalı; sönmüş kalpleri ne ile yandırmalı? Basiretini kesmiş perdeleri ne ile kötenmeli? Gaflet sahrasında serilip kalmış bir milleti ne ile ayağa kaldırıp turguzmalı?” (Tercüman 7 Şubat 1906).
Usûl-i Cedit mekteplerinde eğitim süresi iki yıldı. Bu sübyan mekteplerinin amacı talebeye Türkçe okuma yazma, temel aritmetik bilgisi, hat, Kuran-ı Kerim okuma, İslam dininin esasları ve ibadetleri öğretmekti. İlk kademeden sonra genel coğrafya, tarih ve hayat bilgisine giriş dersleri de ekleniyordu. İsmail Bey halkın desteğini kazanmak için yoğun çaba harcadı. Bu maksatla defalarca Kazan’a, Azerbaycan’a, Türkistan’a gitti. Buhara Emiri’yle görüşüp ikna etmeye çalıştı. Onu Kırım’a davet edip mektepleri gösterdi. Yoksul çocukların okumasını temin maksadıyla Cemiyet-i Hayriyye adıyla dernekler kurdu. Bu sayede binlerce çocuğa okuma imkânı sağladı. İşi zordu; Bahçesaray’da bile sistemin kabul görmesi 5-6 yılı buldu. 20. yüzyıla girilirken Usûl-i Cedit mekteplerinin sayısı bazı hayırsever Tatar zenginlerinin desteğiyle Rusya genelinde beş bini bulmuştu.
Aslında ceditçilik, eğitim meselesinin ötesinde Tatar (Türk) kültürüne has bir hareket olarak 19. yüzyıl ortalarından itibaren gündemdeydi. Medreselerden yetişmekle beraber bu sistemin eksiklerini, zaaflarını bilen bazı Kazan’lı aydınlar sistemin ıslah edilerek çağın gerektirdiği bilgilerin öğretilmesinin zaruretini görüyorlar, bunun mücadelesini veriyorlardı. Hüseyin Feyizhani, Şihabetin Mercani ve Kayyum Nasırî medrese reformu fikrinin öncüleriydi. Mercani ve Nasırî yeni metotlarla eğitim yapılması hususunda büyük çaba harcıyorlardı. Ancak 1860’lı yıllarda Tatar toplumu, özellikle din adamlarının büyük kısmı toplum hayatında değişiklikler öngören bu tarz projelere hazır değildiler. Rus dilinin öğrenilmesini istemiyorlar, bunu günah sayıyorlar, şeriata aykırı buluyorlardı.
İsmail Bey dinî eğitimi olmadığından medreseler konusuyla fazla ilgilenmedi. Medreselerin anadilde öğrenim yapılan, geniş dinî ve dünyevî müfredat ile Osmanlı’daki Rüştiye mektepleri gibi bir çeşit orta dereceli okul sistemine dönüştürülmesini istiyordu. Ancak bu konuda girişimleri olmadı.
Gaspıral İsmail Bey ı bütün zamanını bıkıp usanmadan, zorluklara, çıkarılan engellere aldırmadan faaliyetlerini sürdürdü. Çalışmaları Rusya geneline, Türk ve Müslümanların yaşadığı bölgelere yayıldıkça bazen çok anlamsız tepkilerle karşılaştığı da oluyordu. Bu cümleden bir Azerbaycan’lı pedagog, Sıtkı Seferoğlu, İsmail Bey’in Tercüman’ın okunmasına nedense karşıydı.
“Gaspiriski 1897.inci senesi üçün yine müşteri defteri açıktır. Halka gene yalandan gelecek sene üçün kitap vad’esi verir. Amma Nahçıvan’dan bu il herkes almayacağtır ve müşterilerin hamısına tapşırmışam ki almasınlar. Ordabata da yazmışam ki almasınlar.”
Buna karşılık İsmail Bey’le aynı mefkûreyi paylaşan bir başka Azerbaycan’lı, Ali Bey Hüseyinzade farklı düşünmektedir. “Hasan Bey Melikof’la beraber Ebu’l – Muharririn unvanını bi hakkın sezevar olan İsmail Gasprinski Hazretleri” ifadesiyle ona olan muhabbetini ifade eder.
Dönemin önde gelen Tatar aydınlarından Rıza Fahreddin “Til Yarısı” isimli eserinde Gaspralı’yı şöyle anlatır: “Ana dilimizin bugün de selamette olan en büyük hâdimini göstermek lazım olsa, şüphe yoktur bu zat Tercüman muhabiri İsmail Bey Gasprinski’dir. Herkesin anlayacağı tarzda açık ifadeli ve ruhlu olan kısa cümleler, güzel edebi tabirler usulünü ilk defa bu zat ortaya koymuştur. Türk dilinin birinci ıslahatçısı Ali Şir Nevâi ise ikincisi hiç şüphesiz İsmail Bey’dir.”
1905 Rus İhtilali, Rusya Müslümanlarının bir araya gelip meselelerini müzakere etmelerine, taleplerini belirleyerek bunları ifade edecek temsil organları kurmalarına zemin hazırladı. İsmail Bey zaten yıllardır bunu arzu ediyor, gerekli fikrî ortamın hazırlanmasına çalışıyordu. Kırım’da, İdil-Ural’da, Sibirya’da, Kafkasya’da, Türkistan’da bu maksatla toplantılar yapılmasını, bu bölgeleri temsil edecek heyetlerin seçilmesini, bunların katılımıyla toplanacak büyük kongrede bir icra kurulunun oluşturulmasının uygun olacağı görüşündeydi. Bu maksatla başlatılan girişimlerin içerisinde etkili şekilde yer aldı; kongrenin başkan vekilliğini yaptı. Gaspıralı bu kongreleri önemsiyor, bunlara “Şûrâ-yı Millet” diyordu. İlk Rusya Müslüman Kongresi 28 Mayıs 1905 NijnyNovogrod şehrinde toplandı. Bunu 1906 yılı Ocak ayında St. Petersburg’da düzenlenen ikinci kongre, ardından 1906 Ağustos ayında yapılan üçüncü kongre izledi. Bu kongrelerde Rusya Müslümanlarının siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda birlik içinde hareket etmelerine yönelik önemli adımlar atıldı. Müslümanları Rusya Duması’nda temsil etmek üzere “İttifak-ı Müslimin” adıyla örgüt kurulması kararlaştırıldı. Gaspıralı İsmail Bey açısından çok önemli bir karar daha alındı. Rusya Müslümanlarının maarif sistemi onun Usûl-i Cedit tarzına uygun hâle getirilecek, mekteplerde belirli bir seviyeden sonra dersler ortak edebi Türkçe ile okutulacaktı. Bu karar Gaspıralı’nın 30 yıllık rüyasının hakikate dönüşmesi anlamına geliyordu. Umumi Kongre İsmail Bey Gaspıralı’yı “Milletin Babası” ilan etti. Böylelikle yıllardır yaptığı çalışmalara milletçe duyulan şükran ve takdir duyguları ifade edilmiş oldu.
Gaspıralı’nın bir arzusu da “Dünya Müslümanları Kongresi” adıyla bir toplantı düzenlemekti. “Avrupalılar ulemamızın, ediplerimizin iştirak edeceği bu kongreden dolayı Panİslamizm çığlıklarıyla ürkmemelidir” diyordu. Çünkü düşündüğü kongrenin siyasi bir veçhesi ve hedefi olmayacaktı. “Zira dünyanın her tarafından gelecek olan ve pek çok içtimai ve kültürel meseleyi çözmeyi arzu eden temsilcilerimiz şimdiye kadar kapalı duran birçok kapı ve yolu açacaklardır. Bizler de böylece İslamiyet için kaçınılmaz ölçüde zaruri olan reformlara ve yeniliklere karar vereceğiz… Dünya devamlı olarak değişiyor ve terakki ediyor. Biz ise onun kilometrelerce gerisinde kaldık.”
Gaspıralı bu toplantının yapılması için yıllarca çalıştı. Ancak önce Sultan Abdülhamit Han, arkasından yönetimi ele alan İttihatçılar bu girişime sıcak bakmadılar. İsmail Bey, Osmanlı Devleti’ni Düvel-i Muazzama’ya karşı zor durumda bırakmamak için toplantının Kahire’de yapılmasının uygun olacağını düşünmüştü. Fakat burada da karşısına engeller çıktı. En büyük muhalefet Selefiyeci düşüncesinin önde gelen isimlerinden Reşit Rıza’dan geldi. İngilizler de İslam dünyasından gelecek temsilcilerin etkisiyle toplantının Panİslamist bir görünüm kazanmasından endişeliydiler. İsmail Bey hazırlıklarını bir hayli ilerletmiş, hatta toplantı için 31 Ocak 1911 tarihini belirlemişti. Fakat karşılaştığı engeller nedeniyle Dünya Müslümanlar Kongresi, yapılamadı (Gürgür, N. 2014).
Ekim 1907 – Şubat 1908 arasında üç defa Kırım ile Mısır arasında gidip gelen Gaspıralı, yolculukları sırasında Osmanlı sarayının desteğini kazanmaya çalıştıysa da bunda başarılı olamadı. Mısır’a son seyahatinde, hem kendi fikirlerini hem de kongre tasavvurlarını anlatmak maksadıyla Kahire’de toplam üç sayı yayımlanabilen en-Nehda adında Arapça bir gazete çıkardı. Başlangıçta Mısır’daki çeşitli Müslüman grupların büyük bir istekle kongre çalışmalarına katılmasına rağmen bir süre sonra teşebbüs, her biri bu işi sahiplenmek isteyen söz konusu grupların çekişmesine dönüştü.
Kongre tasavvurunun gündemden çıkmasından önce 1908’de Osmanlı Devleti’nde ll. Meşrutiyet’in ilanı, Gaspıralı’ya bu hususta yeni Osmanlı rejiminin ve artık serbest olan kamuoyunun desteğini kazanabileceği umudunu vermişti. Gerçekten de Meşrutiyet’in ilanının ardından yaklaşık bir yıl kadar Osmanlı basını ve özellikle Sırat-ı Müstakim dergisi Gaspıralı’nın projesi üzerinde durdu ve böyle bir kongrenin ilk toplantı yerinin Kahire’den İstanbul’a alınması konusu tartışıldı. Bununla birlikte projenin canlandırılması fikri kalıcı olmadı ve bir müddet sonra kongre meselesi Osmanlı basını ve aydınlarının da gündeminden çıktı (Krımlı, H. T.D.V.A. c.13, s.393).
Kongre toplamaya yönelik bu başarı sız teşebbüsünün arkasından Gaspıralı’nın reformlarını İslam dünyasının Türk olmayan kesimine de ulaştırmak yönünde son bir teşebbüsü daha oldu. 1912′ de UsüI-i cedidi dünyada en fazla Müslüman nüfusa sahip ülke olan Hindistan’a tanıtmaya karar verdi. Bu amaçla Şubat 1912’de Bombay’a gitti ve oradaki mahalli Müslüman teşkilatı olan Encümen-i İslamiyye ve mahalli kadı ile temasa geçti, ayrıca Osmanlı konsolosunu da ziyaret etti. Her gittiği yerde itibar gören Gaspıralı Encümen-i İslamiyye’nin toplantısına katılarak tecrübelerini ve maksadını anlattı. Bombay’da bir usul-i cedid mektebi açarak burada “kırk günde okuma yazma öğretme” metodunu başarıyla uyguladı. Kısa bir süre sonra Hindistan’dan ayrılan Gaspıralı’nın bu teşebbüsünün nasıl sonuçlandığı bilinmemekteyse de bunun pek kalıcı olmadığı tahmin edilmektedir (Kırımlı, H. T.D.V.A. c.13, s.393-394).
Gaspıralı ömrünü Türk Dünyası’nın ve İslam Dünyası’nın birliği ve uyanışı için çalışmakla geçirmiştir. Gaspıralı İsmail’in İslam dünyasına yönelik faaliyetleri O’nun Türkçü bir aydın olmasının yanında aynı zamanda da İslamcı bir aydın olduğunu göstermektedir.
İsmail Bey Gaspıralı 1914 yılında vefat ederken fikirlerinin önemli bir kısmını hayata geçirmeyi başarmıştı. Rusya İmparatorluğu içerisinde yaşayan Türkler ve Müslümanlar, maarifin milli ve dinî kimliklerini muhafaza etmeleri, hak ve hukuklarını korumaları bakımından ne kadar elzem olduğunu anlamışlardı. Mahalli lehçe ve şivelerin üzerinde ortak bir milli dile sahip olmaları gerektiğini görüyorlardı. Bunun hayata geçirilmesi hususunda aydınlar arasında büyük çapta mutabakat oluşmuştu. Bu yöndeki uygulamalar giderek yaygınlaşıyordu. 1917’de iktidara gelip Sovyetler Birliği’ni kuran komünistler, Rusların Türk ve Müslümanlara karşı 16. yüzyıldan beri izlediği kimliksizleştirme, eritme politikalarını çok daha kapsamlı ve etkili şekilde uyguladılar. Aradan bir asır geçti; Sovyetler yıkılıp dünya dengeleri değişirken bağımsız Türk Cumhuriyetleri kuruldu. 2010’da Türkiye, Kazakistan, Azerbaycan ve Kırgızistan’ın teşkil ettiği, Türkmenistan’ın gözlemci olarak katıldığı Türk Keneşi (Konseyi)’nin kâğıt üzerinde kalmayıp hayatiyet kazanabilmesi için İsmail Bey Gaspıralı’nın yarım bırakılan mefkûresinin zaman geçirilmeden yeniden canlandırılması gerekiyor. Onun azmi, iradesi, kararlılığı ve cesaretiyle hareket edilmesi durumunda bunun gerçekleşmemesi için neden yoktur. Ortak bir dil olmadan alınan kararlar, atılması düşünülen adımlar sadece “diplomatik bir niyet olarak kalacaktır”(Gürgür N, 2014).
Gaspıralı’nın dilde birlik davası, onun ölümüne kadar ulaşmaya çalıştığı gayelerden biri oldu. O öldüğü zaman bu gayeye ulaşılamamıştı. Ancak onun bu fikri, şüphe yok ki hem Rusya Türkleri arasında, hem de diğer Türk yurtlarında çok büyük ilgi ve kabul gördü. 1905-1925 yılları arasında Rusya İmparatorluğu’nda yayınlanan Türk lehçelerindeki pek çok gazete ve derginin Tercüman Türkçesini yahut ona çok yakın bir dili kullanmaları ve bunun ancak Sovyet döneminde mecburî olarak son bulması, Gaspıralı’nın ortak edebî dil konusundaki bir ömür boyu süren gayretlerinin hiç de boşa gitmediğinin delilidir. 1911’den itibaren Tercüman’ın başlığının altında yer alan meşhur, “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” sözü ise, günümüze kadar Türk dünyasındaki en yaygın uran(slogan)lardan biri hâline dönüşmüştür.
Gaspıralı’nın bu yoldaki gayretleri, bütünüyle sonuçsuz da kalmamıştır. Ölümünden sonra, 1920’lerde dahi çeşitli bölgelerdeki Türk yazı dilleri arasındaki farklılıkların günümüzdekilere ve Gaspıralı’dan önceki dönemlere göre çok daha az olması bunun en güzel göstergelerinden biridir (Kırımlı, H. 1996, s. 151).
Bugün de gayreti içinde olunan dilde birlik fikrini ortaya atan İsmail Gaspıralı’yı, doğumunun (D.1851) 150. yılında bir defa daha hatırlamak, şüphesiz ki hâlâ tek bir dille konuşup yazmak heyecanını duyan herkes için ödenmesi gereken bir vefa borcudur. Onun açtığı çığır, birtakım iç ve dış düşmanlar tarafından engellenmeseydi, öyle tahmin ediyoruz ki bugün başarıyla sonuçlanmış olacaktı. Türk milleti için hayırlı olan her işte, nedense dâhilî ve haricî bedhâhlar olagelmiştir, bundan sonra da olacaktır. Bize düşen, İsmail Gaspıralı azmi ve sebatını göstererek bu oyunun tezgâhçılarını, ilmin ve aklın yardımıyla bertaraf etmektir. Ruhu şâd olsun! (Toker, 2019, 45).
Gaspıralı İsmail, sadece “hayata gözlerini kapamış önemli bir fikir adamı olarak” algılanmamalıdır. Çünkü Gaspıralı’nın, aramızdan ayrılışından bir asır geçmesine rağmen, O’nun Türk ve İslâm dünyası için vermiş olduğu mücadele, değerinden ve öneminden bir şey kaybetmemiştir. Türk Dünyası, Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” olarak vecîzeleşen ufkuna dünkünden bu gün daha çok muhtaçtır. 2020 Ekiminde Ermenilerin Azerbaycan’a saldırısı ile başlayan Azerbaycanlı Türklerle Ermeniler arasındaki savaşta Türkiye dışındaki Türk devletlerinin bırakın Azerbaycan’a yardım etmelerini “Azerbaycan’ın yanındayız” dahi diyememiş olmaları, henüz Sovyet nüfuzunun etkisinden kurtulamadıklarını göstermekte olup, “Dilde, fikirde, işde birlik” yolunda daha alınacak çok mesafeler olduğunu göstermektedir.
Azerbaycanlı kardeşlerimizin “Bir millet iki devlet” söylemlerini dillerinden düşürmeyip sık sık dillendirmeleri, bu vecizeleşmiş sözlere ve düşünceye aramızda çok yakın tarihi ve kültürel bağların bulunduğu Pakistanlı kardeşlerimizin de katılarak “Tek millet üç devletiz” demeleri gelecek açısından bizleri ümitvâr kılmaktadır. Dilde, fikirde ve işde birlik fikrinin yaşayan bir ülkü olmaktan öte bir an önce hayata geçirilerek yaşayan bir gerçek haline dönüştürülmesi gerekmektedir.
Gaspıralı İsmail birliktelikten değil birlikten yanadır. Birlik ve birliktelik kavramları arasında çok açık farklılıklar vardır. Birlik manayı birliktelik maddeyi temsil eder. Söz gelişi Avrupa Birliği aslında bir birlik değil karşılıklı çıkar anlayışına dayanan bir birlikteliktir. Aralarında manevi bir birlik olmadığından dolayı AB çatırdamaktadır.
Biz Türk dünyasının birlikteliğinden değil birliğinden yanayız. Doğu Türkistan’da veya dünyanın herhangi bir yerinde eza ve cefa gören Türk’ün acısını, Kıbrıs’taki, Moldova’daki, Özbekistan’daki Türk yüreğinde hissediyor ve onlara sahip çıkmak için elinden gelen çabayı gösteriyorsa Türk Dünyası birlik yolunda demektir. Ama Ermeni- Azerbaycan Türkü savaşında bile sessiz kalıyorsa bırakılıp manevi birliği maddi bir birliktelikten söz etmek bile mümkün değildir.
Gaspıralı’nın uğruna ömrünü tükettiği “Dilde, Fikirde Ve İşte Birlik” ülküsü, bütün Türk devletlerinin ve Türklüğün hayat ve devlet felsefesi hâline getirilmelidir. Bu düşüncenin hayata geçirilmesi için her alanda uzmanların katılacağı komisyonlar kurulmalı, üniversitelerde “Dilde, fikirde, işde Birlik” konusunda çalışacak, kafa yoracak fakülteler ve yüksek okullar, enstitüler açılmalı, bilimsel araştırmalar ve projeler yapılmalı, “Dilde, işde, fikirde birlik” ülküsü kuru bir slogan olmaktan çıkarılıp bir an önce hayata geçirilmelidir.

KAYNAKÇA
AKÇURA, Yusuf (2015). Türkçülüğün Tarihi, Hazırlayan: Erol Kılınç, İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş.
Arıkan, S. (2000). “İsmail Bey Gaspıralı’ya Göre Dilde-Fikirde-İşte Birlik Niçin Şarttır?”, Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi, S. 2000/07-163.
Ercilasun, A. B. (1992).“İsmail Gaspıralı’nın Fikirleri”, Türk Dünyası Üzerine İncelemeler, Ankara: Akçağ Yay.
GASPIRALI, İ. (2004). Seçilmiş Eserleri: II – Fikri Eserleri, Neşre Hazırlayan: Yavuz Akpınar, 5. Baskı, İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş.
GASPIRALI, İ. (2017a). Seçilmiş Eserleri: 3 – Dil – Edebiyat – Seyahat Yazıları, Neşre Hazırlayanlar: Yavuz Akpınar, Bayram Orak, Nazım Muradov, 6. Baım, İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş
GASPIRALI, İ. (2017b). Seçilmiş Eserleri: 4 – Eğitim Yazıları, Neşre Hazırlayan: Yavuz Akpınar, İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş.
Gürgür, N. (2014). İsmail Bey Gaspıralı Fikirlerini Hayatıyla Yaşayan Dava Adamı, Türk Yurdu, Yıl 103,-Sayı 322
Kırımer, C.S. 1996, s. 98 Kırımer, C.S. (1996). Gaspıralı İsmail Bey, (Haz. Ramazan Bakkal),İstanbul: Avrasya Bir Vakfı Yay.
Kırımlı, H. (1996), Kırım Tatarlarında Millî Kimlik ve Millî Hareketler (1905-1916), Ankara: TTK Yay.
Kırımlı, H. Türk Diyanet Vakfı Ansiklopedisi. C. XIII
Meydan, S. (2007). Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi. İstanbul: Truva Yayınları. Yayın No: 175
Muhammetdin, Rafael (1998). Türkçülüğün Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.
Sağlam, S.(2019) İsmail Gaspıralı’da Millet ve Milliyetçilik, 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum / EducationAndSocietyInThe 21st CenturyCilt / Volume 8, Sayı / Issue 24, Winter / Kış 2019 Araştırma Makalesi / ResearchArticle.
Toker, M. (2001). İsmail Gaspıralı Ve “Dilde Birlik” Fikri Üzerine , 2 Kasım 2001’de Karapınar’da yapılan “İsmail Gaspıralı ve Türk Fikir Hayatındaki Yeri” konulu panelde okunan bildiridir.
UCA, Alaattin (2017). İttihat ve Terakki Cemiyeti Kurucularından Türkçülük Fikrinin Ünlü Mütefekkiri – Ali Bey Hüseyinzade (TURAN) – Hayatı Fikirleri ve Eserleri, Konya: Kömen Yayınları.