Halim KAYA: KIVILCIM / Metin SAVAŞ Hakkında…

TÜRK OCAĞINI KURANLAR:

KIVILCIM

 

Halim KAYA   

                                                                                                                                                         

29.03.2021

 

Metin Savaş’ı sosyal medyadan tanıdım.

Her sabah çorbacıya giden, Balıkesir çarşısından manzaralar ve insanoğlunun dostları köpek ve kedi resimleri paylaşarak onları sevmemizi sağlayan, zaman zamanda komşu kızlarının resimleri diye Türk Dünyasından özgün yöresel giysili kızların resimlerini paylaşarak onları aklımıza nakşeden bir adam. Muzip mi desem yoksa muhayyel şahıslarla kavgacımı desem bir şekilde karakteri aklımıza kazındı. Gecenin geç vakitlerinde mutfakta ya anasının ya da komşuların getirip bıraktığı “gece kötülük”lerini bulup yemesi de ayrı bir alışkanlık oldu bizde; acaba bu gece ne kötülüğü bulup yiyecek diye! Macarcayı da çok iyi bilir! Sosyal medyada bana ve Levent İtez’e derdini anlatacak kadar hem de…

Sosyal medyadan Metin Savaş’ı rahatsız eden “Türk Ocaklarını anlatan romanınız ne zaman yayınlanacak?” gibi sorular soran kişilerden biri de benim, bunu şunun için itiraf ediyorum. Çünkü Metin Savaş “Kıvılcım’ın Hikâyesi” kısmında sosyal medyada da yaşadıklarını anlatmış ve ben de yaşadıklarının bir kısmına; kendisine ne kadar Türk Ocakları hakkında eser gönderildiğine, bu eserlerden paylaştığı önemli ve enteresan bölümlere sosyal medyadan şahidim. En son sorduğunda ise bana verdiği cevap “Ne zaman yayınlanacağını yayınevi bilir” olmuştu da çok sevinmiştim, kitabın yazma işi bitmiş diye. Ancak bu kadar yakın bir zamanda da yayınlanmasını beklemiyordum, kendimce kitabın yayınına biçtiğim süre belki bir iki ay sonrası olabilirdi. Aslında kitabın yazım işinin bitirilerek 24 Temmuz 2020 tarihinde yayınevine teslim edilmiş olduğunu Metin Savaş’ın  “Kıvılcım’ın Hikâyesi” bölümünün sonuna atığı imza ve tarihten anlıyoruz. Kitap yazılıp teslim edildikten tam sekiz ayda matbaa işleri tamamlanarak basılıp hayat bulmuş ve bizler ile buluşmuş oluyor.     

Çok üretken bir yazar olan Savaş’ın “Kıvılcım” romanından önce “Baykuşlar Geceleyin Öter”, “Dehşet Palas AVM”, “Çarşamba Karısı Cinayetleri”, “Efendi Dayının Kozalakları”, “Erlik”, “Kargalar Derneği”, “Kuvayı Milliye’nin Hazinesi”, “Melengicin Gölgesinde”, “Yeşil Çeşme”, “Zemheri Kuyusu”, “Vatandaşlık Ofisi” romanları ve “Karanlıkta Savaşanlar-1984 Üzerine Bir İrdeleme”, “Defne Ağacını Budamak-Edebiyatta Arketipler, Göstergeler, Teori ve Pratik”, “Aytmatov Araştırmaları – Ortak Kitabı”, “Sevda Gibi Bir Gizli Emel-Ruh Adam Üzerine Çözümlemeler”, “Kırmızı Yazılar” gibi farklı konularda kitapları çıkmıştı. Metin Savaş üretken bir yazar olarak aylık dergilerin yirmi kadarına da yazı yetiştirmektedir.

Metin Savaş’ın da ifade ettiği gibi “Kıvılcım” belgelere dayanan ancak tarih gibi tam belgesel olmayan, yani yarı belgesel, ama muhayyel de değil, macera türünde sadece Türk Ocaklarının kuruluşu yıllarını anlatan bir roman: “Kıvılcım”…

“Kıvılcım” Ötüken Neşriyat tarafından Mart 2021 yılında yayınlanmıştır. Kitap, dönem hakkında genel bilgilerin verildiği “Başlangıç” başlığı altındaki giriş kısmından sonra “Kurdeşenler Dökmek”, “Şakakları Gümüşten Genç Adam”, “Karanlıklar Arasından Parlayan Umutlar”, “25 Mart 1912”, “Türk’ün Gücü Her şeye Yeter”, “Elveda Rumeli”, “Sedef Kakmalı Çekmece”, “Güçlenmek Hakikate Ermektir”, “Namlunun Ucunda”, “Beyaz Gelinlik” başlıklı 10 bölüm ile “Kıvılcım’ın Hikâyesi” başlığı altında romanın ortaya çıkışının, yazılışının zemini anlatıldığı Ek bölüm ile birlikte 420 sayfadan ibarettir.

Karacaahmet Mezarlığından Türk Ocağı Doğuyor!

Türklüğü dert edinen Tıbbiyeli öğrenciler gece yatak haneden kaçarak Karacaahmet mezarlığında gizlice toplanıyorlar, kendilerince memleket, millet meseleleri konuşuyorlardı.“Türk kavminin içtimai sükûtunun önünü almak için ilk adımlarımızı atıyoruz arkadaşlar. Mutabık mıyız?” (S:16)  Necip Türk milleti memleket âşıkları vasıtasıyla mezarlıkta diriliyordu. Tıbbiyeli öğrenciler hastaları iyi etmenin ötesinde milleti iyi etmeye niyet etmişlerdi. Bir cemiyet kurmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Türkçe yazıp Türkçe düşüneceklerdi. Ağaoğlu Ahmet Bey “Cemiyet demek, ortak duygu ve ortak düşünce taşıyan, ortak ideal sahibi, şuurlu bir zümre demektir.” (S:30) der evine ziyarete gelen, kendisinden fikir soran, tecrübelerinden yararlanmak isteyen Tıbbiyeli öğrencilere. Evdeki Askeri Tıbbiye öğrencilerinin gözlerinden çakan “Kıvılcım”ı görmüştür ve onlara “Türkçülük”ü siyasete karıştırmamalarını tavsiye ediyordu. Gelen gençlerin arasında “Türkçülük”ün kendisinin siyaset olduğuna inanlar olsa da. Ağaoğlu “Türkçülük”ü  “Türk milletinin kurtuluşunu sağlayacak birleşmenin temel kültür harcı” (S:32) olarak görüyordu. 190 Askeri Tıbbiyeli cemiyet kurmak için kimilerini ziyaret ederek, kimilerine de mektup yazarak destek ve katılım istiyorlardı. Ziyaret edilenler Ağaoğlu Ahmet Bey, Ahmet Mithat Efendi, Akçuraoğlu Yusuf Bey, Hamdullah Suphi Bey, Ahmet Ferit, Mehmet Emin Bey gibi Türkçülük sahasında günün meşhurlarıydılar.

Türklük Ocağı” (S.49) tabirini ilk zikreden, ortaya atan daha cemiyet ismi düşünülüp karar kılınmadan önce  Dr. Fuat Sabit’dir. Akçuraoğlu Yusuf Bey ile yapılan toplantıda da üzerinde karar kılınıyor. Hamdullah Suphi Bey ile kahvehanede buluşanlardan Behçet “Biz sizin Reisimiz olmanızı istiyoruz” (S:57)dedi. Hamdullah Suphi Bey  “Mütalaada bulunduk biz arkadaşlarla. Ahmet Ferit’i düşündük.” (S:57) diyerek cevap verir. Behçet’in “Türklük Ocağını kuruyoruz” (S:58) sözüne karşılık Hamdullah Suphi Bey “Hayırlı olsun” (S:58) diye karşılık verir. Sonra da Türklük Ocağının karşısında olacakları, “Zaten Türk değimliyiz bun a ne gerek var diyenler”, “İmparatorluk terbiyesi almış olanlar” ve “milliyetçilik de kavmiyetçilik de İslam’a terstir diyenler” (S:58) olarak sıralar. “Türklük Ocağı” fikrini ilk olarak telaffuz eden Dr. Fuat Sabit tevil ederek “Türk Ocağı” (S:73) olarak söyleyiverdi. Cemiyetin Nizamnamesinin ilk maddesi de kâtip seçilen Mehmet Ali Tevfik tarafından oracıkta yazıldı. Toplantıya katılanlar hep birlikte hayırlaştılar, “Vatana millete hayırlı uğurlu kademli olsun” (S:73) diyerek. Türkçü Turancı bir dernek olan Türk Ocağı yönetici olacak birilerinin kurup kendi fikirleri doğrultusunda üye yapmak usulüyle kurulmamıştı, 190 tane Tıbbiye talebesinin mektuplar yazarak, ziyaretler yaparak çağırdığı ünlü kişiler arasından yöneticilerin seçildiği tabandan gelen bir hareket olarak kurulmuştu. Tabanın talebi üzerine kurulup üst yönetim oluşturulmuştu. Yukarıdan denilebilecek birkaç aydın tarafından empoze edilen değil talep edilen, ihtiyaç hissedilen bir cemiyetti. 20 Haziran 1911 de Türk Ocağının ilk Murahhas heyeti seçildi: Ethem, Celal, Haşim, Mahmut, Refet, Remzi, Osman, Muhsin, Neşet, Lütfi, Süleyman, Fikret, Tevfik, Hüseyin Baki, Hüseyin Ertuğrul, Hüseyin Baydur, Hüseyin Fikret, Habip Poyraz, Kıbrıslı irfan, Osman Senai, Behçet Fatih Tıbbiyeli öğrencilerden idiler. Münir Mazhar, İhsan Ali, Burhan Cahit ve Halis Turgut Mülkiyeli öğrencilerdendi. Ocağın delegeleri dışında Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Ferit Tek, Ahmet Ağaoğlu, Dr. Fuat Sabit kurucular arasındaydı. Geçici idare heyetini de Reis Mehmet Emin Yurdakul, ikinci reis Yusuf Akçura, Kâtip Mehmet Ali Tevfik, Veznedar Dr, Fuat Sabit olarak tayin edildiler.

Metin Savaş romanda en ciddi meselelerin konuşulduğu ortamlarda öyle ustalıkla soğuk şaka diyebileceğimiz sözler yerleştirmiş ki, bazen okuyucu olarak ben bile abandone oldum. Mezarlıkta yapılan bir toplantı arasında Süleyman Remzi’nin konuşulanlara ilgisiz, ölü gibi duran arkadaşı Sinoplu Kemal’in yüzüne feneri tutmasıyla üçüncü sınıftan Necip Sinoplu Kemal için “Ruh gibisin lan!” (S:63) diye sarf ettiği Sinoplu Kemal’in durumunu tespit eden sözünün arkasından Mahmut’un kahkaha atarak “Mezarlıktayız arkadaşlar. Ruhların koynunda.”  (S:62) mecazi halden hakiki duruma hızlı bir intikal sağlıyor. Mezarlığın soğuk yüzü ile insanlarda bir ürpertiye sebep oluyor.

Metin Savaş’a göre İttihat ve Terakki Cemiyeti ile arkasında İngilizler ve Sabahattin Ali’nin olduğu Damat Ferit’in başkanlığını yaptığı Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki fark taşra ile merkez mücadelesidir, Hürriyet ve İtilaf İstanbul’u temsil ediyor ve merkezi oluşturuyor, İttihat ve Terakki ise taşrayı Osmanlı yurdunun en ücra köşelerinden gelenlerin temsil edildiği fırka, mücadele güç mücadelesidir.

Metin Savaş romanda önceden bildiğim ama bu romanda kullanıldığı şekil ve manada kullanılışını görmediğim bilmediğim çoğu kelimenin yeni kullanımlarını başarıyla tatbik ederek göstermiştir. Roman bu gün den geçmişi okuyan ve konuya vakıf bir okuyucu olmanıza müsaade etmiyor. Metin Savaş konuyu öyle ustalıkla işlemiş ki sanki gerçek hayatta yarının nasıl yaşanacağını bilmediğimiz gibi okudukça meseleye vakıf oluyor, anlatılanı kavrıyorsunuz. Baştan ve bütüncül bir kavrama ve anlamayı elde edemiyorsunuz. Hayatınız hakkında emin konuşmanız için o anı o dakikayı yaşamanız gerektiği gibi romandaki konuya vukufiyet için o kelimeyi o satırı mutlaka düşünerek okumanız gerekmektedir.

Ve nihayet 190 Tıbbiyeliye Mülkiyeli talebeler eklenmiş tıbbiyede daha da yayılmış 20 haziran 1911 yılındaki fiili kuruluştan dokuz ay sonra Tanin gazetesinde Kâhya Emin Ağaoğlu tarafından 18 Mart 1328 tarihinde Türk Ocağının kuruluşu resmen duyuruldu.

İmparatorluk toprakları içerisindeki muhtelif Müslüman unsurların kendi milliyetçilik davalarını İslam’a aykırı görmemeleri Türkçülüğün inkârını imkânsız hale getirmekteydi.” (S:126) Osmanlıdan günümüze hep öyle oldu. Başka kavimlerden olan Müslümanlar hep Türk demeyi İslam’a aykırı gördüler ancak Arap, Arnavut, Kürt demeyi İslam’a aykırı saymadılar. Bu söylemlere inan Türk kökenli vatandaşlarımız da hiçbir zaman bu soruyu soramadı, o Arap, Arnavut, Kürt kardeşlerimize neden “Türkçülük ırkçılık oluyor da Arapçılık, Arnavutçuluk, Kürtçülük ırkçılık olmuyor?” diyemediler. Halen de İslamcılığı savunan Türklerden fedakârlık yapıp siyasi kimliklerini unutmalı istenirken kendileri en ala kavmiyetçilik yaparlar ve bunu da hak rama olarak lanse ederler. Bizim saf kardeşlerimiz de biz Türklüğümüzden bahsedersek vatan bölünür korkusuyla bundan kaçınmaktadırlar. Atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmiştir.

Her yabancı müdahale Türk milletine bedel ödetir” (S:129) Türk Ocağı kurucu reisi Ahmet Ferit böyle düşünüyordu. Bu düşünce daha sonra bütün Türk Ocağın gençlerinin ve Ülkücü Gençliğin ilkesi oldu. Ülkücü Gençler 12 Cuntasısnın zindanlarında işkenceye tabi tutulurken Avrupa İnsan Haklarına şikâyette bulunmadıkları gibi kendileriyle görüşmek isteyen temsilcileriyle de görüşmemişlerdi. Bu esnada diğer siyasi görüşlerde olanlar ülkelerini şikâyette yarışıyorlardı.

Türk Yurdu dergisinin 13. Sayısında Türk Gücü adında bir gençlik teşkilatı kurulduğu ilan ediliyordu. Amaçlarının Türk Gençliğini kuvvetli, atik ve tetikte yetiştirilmesi olduğunu bildiriyorlardı. Türk Gücünün başkanı İstanbul Muhafızı Miralay Cemal Bey, Başkan yardımcısı Mülkiye mezunu Atıf Bey, üye Tevfik Rüştü (Aras) Bey, sorumlu üye Kuzucuoğlu Tahsin Bey’den müteşekkil bir yönetim oluşturuldu. Ankara, Samsun, Bursa vs. illerde 26 şube açıldı.

Hamdullah Suphi 766 numaralı üye kaydedildiğinden beri Türk Ocağının maddi sıkıntıları için kaynak bulmuş, bulduğu kaynaklar da tartışma konusu olmuştur.18 Mayıs 1913 tarihinde Türk Ocağı olağan kongresi yapılır, Hamdullah Suphi başkan olarak, Yusuf Akçura Başkan yardımcısı, Halis Turgut Sekreter, Dr. Akil Muhtar ve Dr. Hüseyin Ertuğrul Üye olarak seçilirler.

Romanda konu anlatımı ile duygu yoğunluğu hep aynı seviyede tutulabilmiş, olayları anlatırken iniş çıkışlar yok, yoğun tarihi bilgi her satıra yayılarak işlenmiş, 190 tıbbiyeli haricindeki Türkçü isimler meşhur oldukları özellikleriyle roman içindeki akışta yer almış, o kadar ismin anlatımı hiç konu bütünlüğünden bozmuyor, tarih salt bir kurumun tarihi olarak değil de yaşayan insanların ortak tarihi olarak başarıyla kurgulanmış, kronolojik bir tarih aktarımından ziyade hayatlara temas eden canlı yaşayan bir tarih anlatımı tercih edilmiş, roman bu özelliğiyle sanki yazarın o coşkun heyecanlı hiç bitmeyen enerjik ve hareketli halinin yansıması olmuş. Tahmin ediyor ve iddia ediyorum ki bu roman kelime hazinesi, kelime çeşitliği bakımından en geniş edebiyat eserlerimizden biri belki de ilki olmuştur. Zaten romanda işlenen konu Türk Ocağı olması dolayısıyla artık edebiyatımızın bir klasiği olacak bu roman bu vasfı hak ederek kazanacak kıvamdadır.

1913 yılında da tartışma konusuydu, Türk Ocağının faaliyetlerini finanse etmek için kullanacağı paranın temin edildiği kaynak olarak maddi geliri ve siyasi partilere yakınlık gösterip göstermemek. Hamdullah Suphi Bey’in İttihat ve Terakkiye yakın duruşu ve Türk Ocağına bu kanaldan sağladığı maddi gelir Ocağı 15-22 Kasım 1913 tarihinde Olağanüstü Kongre yapmaya zorlar. Hamdullah Suphi Bey kazanırsa güvenoyu almış olacak, tartışmalar bir nebze olsun duracaktır. Öyle de olur. Hamdullah Suphi Bey seçimi kazanır ve güvenoyu almış olur. Hiç başaramadığımız bir hadisedir yönetime muhalifken bile katkı sunmak, faaliyetlere destek vermek.

Türk Yurdu Cemiyeti Türk Ocağından önce kurulmuş ve Türk Yurdu diye bir dergi de çıkarıyordu. Türk Ocağı Gençleri bu dergiyi alıyor okuyor, destekliyorlardı. Türk Yurdu Cemiyeti kendini fesh ettikten sonra çıkardığı Türk Turdu Dergisini çıkarmaya Türk Ocağı devam etti. Türk Ocağı çatısı altında faaliyet gösteren Türk Bilgi Derneği, Türk Yurdu Dergisi ve Türk Gücü ile Türk Dünyasına yön verici hizmetler görüyordu.

Türk Ocaklı Tıbbiyeliler Çanakkale Cephesinde

!8 Mart 1915 gelmiş Türk Ocaklı Tıbbiyeliler savaşa yazılmış Çanakkale’de cephede görevler almışlardı. Sadece Çanakkale’de mi? Bayburt’ta ve daha başka Türklere karşı açılan bütün cephelerde görev alıyorlardı. Türkleri yenemeyeceğini anlayan İngilizler savaşlarda yasak olan silahlar kullanırken ilk yardım çadırlarını da vuruyor, Türk askerleriyle birlikte tedavi gören yaralı İngiliz askerlerinin de ölmesine sebep oluyordu. İngiliz Donanma Bakanı Churchill zehirli gaz kullanma yetkisi almak isterken insanlara karşı zehirli gaz kullanmanın yasak olduğunu ifade ederek itiraz Avam Kamarası yetkilisine “Biz insanları zehirlemeyeceğiz. Türkleri insandan mı sayıyorsunuz? Türkler köpek ve domuz gibidirler.” (S:305) diyerek cevap vermiş ve Türklerden ne kadar nefret ettiğini ortaya koymuştur.  Öncelikle kendisinin sonra Batılıların insanlıktan ve medeniyetten nasip almadıklarını, onların nezdinde “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar “ olduğunu ispat etmiştir.  Hamdullah Suphi Bey 18 Mart 1916 tarihinde Tıbbiyenin yeni öğretim yılı için Türk Ocağı Kürsüsünden yaptığı konuşmada “Biliyor musunuz ki Çanakkale cephesinde en yavuz fedakârlıkları gerektiren görevlere Türk Ocaklı gönüllüler talip olmuştur. Çok şükür ki Tanrı’nın yardımıyla ve Türk milletinin çılgınca gayretiyle Çanakkale geçilememiştir.” (S:310-311)  diyordu. Ayrıca Hamdullah Suphi Bey beyanına göre bir paşa da zor görevler olunca Türk Ocaklı subayları hatırladıklarını ifade etmişti.

İzmir’in işgali sırasında çok sayıda Türk öldürülmüş katliam yapılmıştı. Balıkesir’de halk toplanım işgale karsı ne yağacaklarını konuşurken ortaya manda fikri atılmış ve buna tepki Balıkesir çarşısının en mülayim esnafı Leblebici Raşit efendiden gelmiştir. Raşit Efendi “Ne mandasından bahsediyorsunuz efendiler! Susurluk çayırında manda çoktur. İsteyen girsin alsın. Düşman mandayla, yok efendim protesto telgraflarıyla geri dönüp gider mi sanıyorsunuz? Bırakın boş lafları! Düşmanı geri döndürecek kuvvet namlunun ucundadır!” (S:340) diyerek izin almadan haykırmıştır.

SONUÇ:

Bir dönem “Kıvılcım” romanıyla Metin Savaş tarafından gelecek nesle artık aktarılmıştır. Ama bu romanın da genç nesillere ulaştırılması vazife olarak Türk Ocaklılara düşüyor.

Her devirde Türk Ocaklılar bu romanı Türk Ocaklarının kuruluş dönemini anlatan edebiyatımızın bir ürünü, eseri olarak sahip çıkıp kendi başlangıçlarının hikâyesini diri canlı tutmak gayesiyle kendilerinden sonraki nesillere taşımalıdır.

Artık Kıvılcım mı Türk Ocağı’nın doğuş heyecanını gelecek nesillere taşıyıcı bir araç mı olacak; yoksa Türk Ocaklılar mı Kıvılcım’ı gelecek nesillere taşıyıcı olacak; zaman gösterecektir.