MUHARREM GÜNAY: ESKİ TÜRKLERDE ADALET ANLAYIŞI

ESKİ TÜRKLERDE ADALET ANLAYIŞI

MUHARREM GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

Eski Türklerin büyük devletler ve medeniyetler kurması onların sadece askerlikteki ve teşkilatçılıktaki başarıları ile açıklanamaz. Eski Türkler her şeyden önce bütün insanları eşit ve Yüce Allah’nın emaneti olarak gören insanlık, adalet ve hoşgörü anlayışına ve değişmez esasları adalet, eşitlik, insanilik ve halka hizmet etmek olan bir kanun ve töre anlayışına sahiptiler.
Türk hakan ve sultanları, Şamanî (Gök Tanrı) ve İslâm devrinde, devletin baş temsilcisi ve milletin babası sıfatı ile Yargu, Yolak ve Dâr ül-adl (Divân-i mezalim) adlı mahkemelerde bizzat halka adalet dağıtmışlardır (Turan, 1969, c, I. s. 120).
Eski Türklerde; “İl” (el);örgütlenmiş siyasi toplumu ifade eden “devlet” demektir. Gök-Türk kitabelerinde, Kutluk ve onun veliahtları tarafından bir birlik ve hâkimiyet oluşturulduğu ifade olunur:”O, halk içinde barış ve emniyeti sağladı” cümlesiyle de fethedilen topraklarda barış ve adalet anlayışının hâkim olduğu anlatılır.
İslam öncesi Türk devlet geleneğini temellendirip şekillendiren kavramlardan birinin, hatta en başta geleninin kut” inancı olduğu ortada olan bir gerçektir. Bu inanç, İslami devir Türk-İslam devlet anlayışını da, belli ölçüde tayin etmiş ve biçimlendirmiştir. Buna göre; devleti yönetme yetkisi Tanrı tarafından Türk Kağanına gökten indirilen ilahi bir nur, yüce bir lütuf ve ihsandır. Buna göre kut; bilgisiz, kötü ahlaklı kimselerde duramaz (Gök, 2016, s. 135). Kut’a sahip olmak için adil olmak ve halka hizmet etmek gerekir.
Kutadgu Bilig’de “Beyliğin temeli adalet yoludur” (bu beglik köki ol könilik yolı) (b. 821). Diğer prensipler sırasıyla şunlardır: “Devlet” “hired” (akıl) ve “kanaat” Devlet, vezir Ay-toldı’dır. Akıl ise onun oğlu Ögdülmiş’dir. “Kanaat” vezirin akrabasından Odgurmış tarafından temsil edilir. Hükümdarın vazifeleri şunlardır: 1. Para ayarını temiz tutmak, 2. Halkı adil kanunlarla idare etmek, 3. Haydutları ortadan kaldırmak, 4. Yolları açık ve emin tutmak, 5. Herkese mertebesine göre muamele etmek. Yine Kutadgu Bilig’de töreyi temssil eden hükümdar; “Benim beğenmediğim şeylerden biri yalandır. Ondan sonra zulüm edenler (adaletsiz davrananlar) gelir” demiştir.
Kut ve adalet ilişkisi Kutadgu Bilig’de şöyle açıklanmaktadır “Kutun Tabiatı-doğası hizmet, şiarı- özelliği adalettir… Fazilet ve kısmet Kut’tan doğar… Ey hükümdar sana Tanrı Kut verdi… Beyliğe (hükümdarlığa) yol ondan geçer. Her şey Kut’un eli altındadır, tüm istekler onun aracılığı ile gerçekleşir… Tanrı kimi iktidar sahibi yaparsa o her iki dünyada mesut olur… Bey (hükümdar), bu makama sen kendi gücün ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi… Hükümdarlar iktidarı Tanrı’dan alırlar.” “Zulme uğrayarak kapıma gelen ve adaleti bulan kimse benden tatlı tatlı ayrılır. Benim sertliğim zalimler içindir. Kanun karşısında herkes eşittir. (b. 812; törü bulsa mindin kapugka kelip; burada kapı Osmanlılarda kullanıldığı gibi hükümdarın hükümet işlerine başkanlık ettiği yer, yani divandır)”(Gök, 2016, s. 136).
Adalet Eğrilirse Kıyamet Kopar-İnsanlık Adaletten İbarettir
Adliye, törenin, kanunların uygulanması ve adli teşkilat konusunda elde mevcut olan bilgiler çok azdır. Bu konuyla ilgili olarak Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu şöyle demektedir:
“Törenin hususi ve cezai hükümleri, eski Türklerde yargı usul ve şekilleri hakkında bilgimiz pek azdır. Yabancı kaynaklarda rastlanan dağınık haberlere göre, suçlar oldukça şiddetli cezalandırılmakta idi; adam öldürmenin cezası idamdı, soygun, hırsızlık ve hayvan kaçırma kesin surette yasaktı. Ele geçirilen soyguncu, suçüstü yakalanan hırsız öldürülür, malları müsadere edilir, ailesi efradının hürriyetleri kısıtlanırdı. Barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası da ölümdü. Irza tecavüz en ağır suçlardan sayılırdı. Hafif suçlular on günü aşmamak suretiyle hapsedilirdi. Eski Türk devletlerinde ceza işlerinin kesin hükümlere bağlanması, yani suçun devletçe takibata uğraması, toplulukta “kan gütme” geleneğinin yerleşmesine yer bırakmıyordu.
Adli teşkilatın biri hükümdarın başkanlığında yüksek devlet mahkemesi, öteki de “yargucı” lar ve maiyetinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Attila kendisine suikast hazırlayan suçlulardan Bigilas’ı bir heyet önünde sorguya çekmişti. Gök-Türk “aygucı” sı meşhur Tonyukuk, Kapağan kağan tarafından bu mevkiden uzaklaştırıldığı yıllarda (705-716) yüksek devlet mahkemesi üyeliği yapmıştı. İslam kaynaklarının belirttiğine göre, Hazar hakanlığı başkentinde 7 baş yargucı vardı. Bunlar ikişer ikişer Müslümanların ve Hıristiyanların ve Musevilerin, biri de İslavların ve diğerlerinin davalarına bakardı. Yukarıda kuvvetli hukuki cephesini belirttiğimiz eski Türk siyasi teşekkülünde herhalde bilemediğimiz teferruatlı bir adliye teşkilatı mevcut bulunuyordu.” (Kafesoğlu, 1992, s. 205 )
W. Rodloff da “Eski Türklerin ceza kanunlarına (yani törelerine) göre isyan, ihanet, adam öldürme, zina ve bağlı bir atı çalmak ölümle cezalandırılır”dı bilgisini vermektedir. Bugün Anadolu Yörük Türkmenlerinde de buna benzer hükümler vardır. Hırsızın Yörük obalarında yeri olmaz, hırsız bir daha obaya dönemezdi. Namus için cinayet işleyenin itibarı sonsuzdur. Zina işleyen kötü kadını “ardıç ağacı”na bağlayıp yakarlardı. (Eröz, 1996, s. 11)
Eski Türklerde ırza tecavüz suçları çok az görülürdü. Oğuz destanında ırza tecavüz edenlerin öldürüldüğü veya gözlerine mil çekildiği belirtilir (Sevinç,N. 2000, s.18).
Gök-Türk devletinde yüksek devlet mahkemesine yargu denirdi. Yine kaynaklar araştırıldığında Gök-Türk devletinde bir adliye (köni’lik) müessesesi olduğunu anlıyoruz. Yarguların vazifeleri töreyi ve örfi hukuku uygulamak idi. Ünlü Gök-Türk devlet adamı Tonyukuk, mahkeme başkanlığı yani yarganlık yapmıştı. Hükümdarlar da yarganlık yaparlardı.
Kaynaklardan anlaşıldığına göre Gök-Türk ülkesinde cari cezai hükümler şunlar idi:
Zina yapan evlilerin cezası: idam; Adam öldürme: idam; Soygun yapan, bağlı at çalan idam; Genç kızları aldatanların, ağır bir şekilde mal ile tazminat ödemek zorunda sonra, o kızla mutlaka evlenmesi gerekirdi. Adam yaralayanlar, yaranın derecesine göre mal mülk ödemek suretiyle suçlarını tazmin ederlerdi. At ve koyun çalanlar, on katından fazlasını ödemeye mahkûm edilirdi. Diğer hafif suçlar 10 günü geçmemek üzere cezalandırıldı. Vatana ihanet edenler, ordudan kaçanlar ölüme mahkûm edilirdi. Ceza işlemleri herkese hiçbir fark gözetmeksizin aynen uygulanırdı (Taşağıl, 2015, s.38).
Töre ve yasalar önünde herkes eşitti. Türk töresinin değişmez temel prensiplerinden birisi de “könilik” yani adaletti. Kutadgu Bilig’den öğrendiğimize göre: “Köni eğri bolsa kıyamet kopar-Adalet eğrilirse (köni eğri bolsa) kıyamet kopardı.” (K.B.808. b. ) “Beylik çok iyi bir şeydir, fakat daha iyi olan töreyi adaletle tatbik etmektir.” (K.B. 456. b.) Türk devletinde adalet mülkün-devletin temelidir. Çünkü cihana huzur ve barış getirmekle yükümlü olan Türk devletleri adalet-könilik temeli üzerine kurulur, beyliğin esası adalet yoludur. (K.B. 821. b.) Çok ince olan bu adalet yolunda yürümek istersen, ey temiz kalpli (kılkı silig = temiz tabiatlı) insan önce yediğinin helal olmasına dikkat et.( 4407. b.) Töre güneşi ancak adaletle mukimdir; parlaklığını adaletten alır (2789. b.) Yüce Tanrı’nın verdiği ‘Kut’a yükselmek ve sahip olmak içinde insana könilik-adalet lazımdır. (Yani Yüce Tanrı adil olanlara kut verir.) Bu nokta da insanlık adaletten ibarettir. (K.B. 865. b.)
Kutadgu Bilig’de irfanı temsil eden Odgurmuş, töreyi temsil eden hükümdar Kündogdı’ya şöyle seslenir: “Tanrı seni adalet için bu mevkie getirdi; haydi adil ol, adalet içinde yaşa.” (K.B.5195. b.) Töreyi temsil eden Kündogdı şöyle devem eder:
“Düz (eşit- adil) olan bir şeyin her tarafı iyidir; her iyinin dikkat edersen, tavır ve hareketi düzgündür.” (K.B. 805.b.) “Hangi şey yana yatarsa, eğri olur; her eğrilikte bir kötülüğün tohumu vardır.”(806. b.) “Düz olan yana yatarsa, durmaz düşer; hangi şey doğru ise, düşmez yerinde durur.” (807. b.) “Bak benim tabiatımda yana yatmaz, doğrudur; eğer doğru eğrilirse, kıyamet kopar.” (K.B. 808. b.) “Ben işleri doğruluk ile hallederim; insanları bey veya kul olarak, ayırmam.” (809. b.) “Ey becerikli insan, elimdeki bu bıçak biçen ve kesen bir alettir.” (K.B. 810. b.) “Ben işleri bıçak gibi keser, atarım; hak arayan kimsenin işini uzatmam.(yani adaleti geciktirmem.) (K.B. 811. b) “Şekere gelince, o zulme uğrayarak, benim kapıma gelen ve adaleti bende bulan insan içindir.” (K.B. 812. b.) “O insan benden şeker gibi tatlı-tatlı ayrılır; sevinir ve yüzü güler.” (K.B. 813. b.) “Zehir gibi acı olan bu Hint otunu ise; zorbalar ve doğruluktan kaçan kimseler içer ” (K.B. 814. b.) “Bunlar kavga edip, bana gelirler ve ben hüküm verince, bakarsın, acı Hint ilacı içmiş gibi, yüzlerini ekşitirler.” (K.B. 815. b.) “Benim bu sertliğim, kaşlarımın bu çatıklığı ve bu asık suratım bana gelen zalimler içindir.”K.B. 816. b.) Töreyi temsil eden hükümdar Kündogdı devam eder:
“İster oğlum, ister yakınım veya hısımım olsun; ister yolcu, geçici, ister misafir olsun; kanun karşısında benim için bunların hepsi birdir; hüküm verirken, hiç biri beni farklı bulmaz.” (K.B. 817. 818. b.)
Yine Türk töresine göre “Töre konuşunca hakan susar; Zor kapıdan girerse töre bacadan çıkar.” Adalet mülkün-devletin temelidir, adalet kendini dahi kayırmamaktır. Adalet zamanında sağlanmalıdır. Geciken adalet, adalet değildir.
Demek ki eski Türk ili ve toplumunda tam bir adalet anlayışı vardı. Yasalar karşısında hakan olsun, halk olsun, Türk olsun, Türk olmasın herkes eşitti.
Nizâm-ı Âlem Ancak Adalet İle Sağlanabilir
Osmanlı yönetim felsefesinin temel kavramlarından biri ve belki de en önemlisi adalet kavramıdır. Tabii bu Osmanlı ya özgü bir kavram değil, gelenekten alınan bir kavramdır. Bugün “Adalet mülkün temelidir” şeklinde özellikle mahkemelerde görüyoruz ama mahkemelere has bir özdeyiş değildir bu; bir yönetim felsefesidir. Esasen nizâm-ı âlem de ancak adaletle sağlanabilirdi. Bu temel kavram bir daire biçiminde izah edilir. Buna Osmanlı literatüründe ‘daire-i adliye’ denir, yani ‘adalet dairesi’, ‘adalet çemberi’. Adalet olursa mülk ayakta durur. Bunun zıddı ise zulümdür. Koçi Bey’in de zikrettiği bir vecize bunu şöyle belirtir. “Küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz.” Yani, kâfir bir devlet bile varlığını sürdürebilir yeter ki adaletli olsun, ama zalim bir devlet Müslüman da olsa ayakta duramaz. Aynı düşünce ünlü Selçuklu Veziri Nizamü’l Mülk’ün siyasetnamesinde. “Bir melik (devlet başkanı) inkâr ve küfürle (yani Kâfir olsa da) ayakta kalır, fakat (Müslüman olsa da) adaletsizlikle kalamaz” şeklinde yer almıştır.
Tursun Bey adaletin öneminden bahsederken adaletin eşkıya arasında dahi gerekli bir ilke olduğuna şu sözlerle değiniyor:
“Ve dimişlerdür ki, temamet-i tevayif-i muhtelife adle muhtacdur. Mesela, uğrılar ve yol basıcular ve erbab-ı müşatarat ve gayrühum aralarında bir mümtaz şahs olup, “eddi küIIe zîhakkın hakkahu” (Her hak sahibine hakkını ver.) emrini ikamet etmeyince bir gün işleri muntazam olmaz.” Tursun Bey. s. 18’den naklen: Öz, 1999, s. 30)
Kelile ve Dimne’nin Arapça’ya çevrilmesinden sonra İslâmi dönem siyaset-namelerinde de görülen ve daire-i adiiye olarak adlandırılan bu formülü Kınalızade nin Ahlak- ı Alâi’sinde (c. III. s.49’da) şu şekilde buluyoruz:
“Adldir mucib-i salah-ı cihan; cihan bir bağdır dıvarı devlet; devletin nazımı şeriattır; şeriata hâris olamaz illa melik; melik zapteylemez illa leşker; leşkeri cem’ edemez illa mal; malı cem’ eyleyen reâyâdır, reâyâyı kul eder padişah-ı âleme adl.”
Özetle şu ifade edilmektedir: Adalet dünyanın kurtuluşunu sağlar; dünya, duvarı devlet olan bir bağdır; devleti düzenleyen şeriattır; hükümdar olmadan şeriat korunamaz; askersiz hükümdar duruma hâkim olamaz; mal olmadan hükümdar asker toplayamaz; malı toplayacak olan halktır; halkı padişaha kul eden ise adalettir. Daha özet versiyonlarından hareketle adalet dairesinin birbirine bağlı temel kavramlarını şöyle ifade etmek gerekir: Mülk (devlet, egemenlik, hükümdarlık) – Asker – Hazine – Reaya – Adalet. Bu bağlamda, iktidar ile adalet arasında karşılıklı bir bağımlılık mevcuttu ve iktidarın keyfi bir şekilde kullanılması gayrı meşru addedilirdi (Öz,1999. s.30).
Eski Türkler gibi, Osmanlı Hakanlarının da fetih gayelerinin ülkeler ve topraklar fethetmek olmayıp, cihâna nizam vermek, dünya barışını tesis etmek gibi yüce fikir ve düşüncelerden kaynaklandığına dikkat çeken İsmail Hâmi Danişmend Bey, bu duruma şöyle dikkat çeker:
“Eski Türk halkının Kızıl Elma dediği ve azamet devrinde o halkın maneviyatını idare eden ulemanın da sulh zamanlarında bile “Dar-ül Harb” ve “Dar-ül Cihad” isimleriyle andığı uzak-yakın şark ve garp ülkelerinin millî ideal sınırlarına girmesi gelişi güzel bir istila siyasetiyle değil, milletleri mahalli idarelerin üstünde umumi ve müşterek bir nizam altına almak fikriyle izah edilebilir” (Danişmend, 1966, s.127).
Danişmend’in “müşterek bir nizam” dediği nizam; tarihimizde “Türk Cihan Hâkimiyeti”, “Nizâm-ı âlem” şeklinde tezahür etmiş olup, hedefi; kan ve gözyaşının akmadığı, adaletin hâkim kılındığı bir dünya kurmak ve dünyada barışı ve adaleti tesis etmek düşüncesinden ibarettir.

KAYNAKLAR
. Danişmend, İ. H. (1966,). Türklük Meseleleri, İstanbul, İstanbul Kitapevi.
. Öz, M. (1999), “Klasik Dönem Osmanlı Siyasi Düşüncesi: Tarihi Temeller ve Ana İlkeler”, İslami Araştırmalar Dergisi, c.12, s.1.
. Turan, O. (1969) Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Türk Dünya Nizamının Millî İslâmî ve İnsânî Esasları, cilt I, İstanbul Turan Neşriyat Yurdu.
. Taşağıl, A. (2015) Oğuzların Tarih Sahnesine Çıkışı Hakkında, 5. Uluslararası Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu Oğuzlar: Dilleri, Tarihleri Ve Kültürleri.
. Sevinç, N. (2000) Eski Türklerde Kadın ve Aile
. Eröz, M. (1996).Milli Kültürümüz ve Meselelerimiz,1. Baskı. Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı,
. Gök, T.(2016). I. Uluslararası Türk Devlet Yönetimi Geleneği Kongresi, Bişkek.
. Kafesoğlu, İ. (1992). Türk Dünyası El Kitabı. Cilt, 1. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.