ALPARSLAN TÜRKEŞ’İ ANLAMAK/ANLATMAK ve AHLAK- Gazi KARABULUT

ALPARSLAN TÜRKEŞ’İ ANLAMAK/ANLATMAK ve AHLAK

Milletim aldatılmasın, şaşırtılmasın; milletim gerçeği bilsin diye konuşacağım!
Alparslan TÜRKEŞ

İnsanlığın, tarım toplumundan sanayi toplumuna oradan da bilgi toplumuna geldiği çağımızda kaynaklara ulaşmak artık daha da kolaylaşmıştır. Ancak kaynaklara ulaşmak kadar onları tahrif etmek, değiştirmek, dönüştürmek de bir o kadar basitleşmiştir. Nitekim internet medyasında, sosyal medyada hatta bazı yazılı kaynaklarda bile pek çok değişikliğe gidilebilmektedir.

Toplumsal ahlakın zedelendiği bir zamanda bilimsel ahlakın da erozyonu, endişe verici bir boyut kazanmıştır. Bu sebepten hala, tarihi eser niteliğindeki yazılı kaynaklar, eşyalar, mektuplar somut ve güvenilir belge özelliğini muhafaza etmektedir.

Son zamanlarda, özellikle tarihi kişilerle ilgili paylaşılan sözler, demeçler, beyanlar birkaç görselle süslenerek sunulmakta ama kaynak gösterilmemektedir. Bu isimlerden biri de Alparslan Türkeş’tir. Çok uzun bir süre, belli bir zümre; Alparslan Türkeş’e dini kavramlar üzerinden yüklenmiş bu konuda yoğun bir taarruzda bulunmuştur. Onun İslam’a karşı olduğundan hatta Müslüman olmadığından bahsetmişler ve bu yaklaşımları ile politik fayda temin etmeye çalışmışlardır. Bir kısım milliyetçi isim de Alparslan Türkeş’in, siyasete girdikten sonra İslami kavramları kullanmaya başladığından bahsetmiştir. Her ikisi de koca bir bühtandır.

Okuduğumuz, öğrendiğimiz, dinlediğimiz ve şahit olduğumuz Alparslan Türkeş, Türk Milliyetçiliği hareketinin çağımızdaki Başbuğ’udur. Onunla ilgili yazılan pek çok kitap, makale, değerlendirme ve hatıratlar bulunmaktadır. Her biri Alparslan Türkeş’in, varlığını Türk milletine ve Türk milletinin değerlerine adadığını, feda ettiğini ve bu uğurda büyük bedeller ödediğini bilir.

Ağustos 1963’te yayın hayatına başlayan Fedai, adlı “aylık dava dergisi” sloganı ile çıkan dergiden alıntı yapılan bir yazıyı aktarmak istiyorum. Burada dikkatlere sunulmak istenen, Alparslan Türkeş’in bir siyasi partide bulunmadığı tarihten bahsediyoruz. Ekim-1963. “Allaha Vatana ve Hürriyete” sloganıyla yayımlanan derginin 3 Ekim 1963 tarihli sayısı kaynak gösterilerek yazılan kısa değerlendirme şu şekildedir:
İslâmiyet ve Türkeş / FEDAİ – Sayı:3 Ekim 1963, s.2

(20 Eylül 1963 tarihli Kayseri «Devrim» gazetesinden aynen iktibas edilmiştir.)

Bu mektup, 20-21 Mayıs olaylarından önce Türkeş’le görüşen eski bir arkadaşımız tarafından Yazı İşleri Müdürümüz Mehmet Güldeste’ye gönderilmiştir. Türkeş’in İslâmî cephesinin daha iyi tanınması bakımından neşrini uygun gördük. (Devrim)
***
10 ve 11 Eylül tarihli Devrim’de neşredilen Türkeş’le ilgili iki yazınızı heyecanla okurken, Türkeş’in İslâmî cephesi ile ilgili bazı hususların ilâvesi lüzumunu duydum. Her iki yazınızdaki fikirleri tasvip ettiğimi söyledikten sonra; sizin, Türkeş’in İslâmî cephesi hakkındaki tereddüdünüz halinde Türkeş’le bu mevzuyu görüşmüş biri olarak yazının eksik kısımlarının tamamlanmasına geçeceğim.

Şöyle ki:

Bundan beş ay kadar önce Türkeş’le Ankara’daki evinde yaptığım şahsî temaslarımda bilhassa Türk milliyetçiliğinin esasları üzerinde durmuştuk. Türkeş, konuşmamızın nihayetinde Milliyetçiliği dokuz ana umde etrafında mütalaa ettiğini söyledi ve dokuz umdenin başında din ve milliyetçilik geliyordu.
Türkeş bu 9 umde üzerinde etraflıca durdu ve gayesini kısaca açıkladı:
“Türk milletini kendi gücü ile ayakta tutacak hale getirmek ve millî iradeyi mutlak surette hâkim kılmak…”

Zannederim ki, damarlarındaki kanın sıcaklığını duyan Müslüman her Türk’ün düşüncesi aşağı yukarı budur. Öyle olmak gerekir.

Türkeş, İslâmiyet mevzuu üzerinde dururken “ahlakçılık” umdesini de ele aldı ve benim tıpkı Kayseri’de iken sık sık tekrarladığım şu görüşünü açıkladı: “Eski âdet ve geleneklerimizi, ahlâkımızı, İslamiyet’in tornasından geçirmek ve neticede tam manası ile İslâmî Türk ahlâkının vücut bulmasını sağlamak”. Hepimizin, yani Türk milliyetçilerinin düşünceleri de bundan ibaret değil midir? Gerçi milliyet ve milliyetçilik anlayışı hususunda herkesin az çok değişik bir görüşü vardır ama esas birdir ve nüans farkları milliyetçileri ayrı ayrı gruplandırmasa gerektir.

Türkeş dokuz umdeden biri olan -ki bu umdeler bazı gazetelerde açıklanmıştır. Ahlakçılık üzerinde dururken ısrarla şu noktayı belirtmek istiyordu: “Davranışlarımız en güzel şekilde İslamiyet’le sınırlanmıştır ve bize en çok yakışanı da budur. Öyle olmasa Türkler İslamiyet’i kabul ederler mi idiler?”

Yukarıdaki satırlarımla sizi, Türkeş’i anlamamakla itham ediyor değilim. Ancak, sizin tabirinizle “bir fikrin, bir ideolojinin, kuvvetli bir cereyanının lideri” olan emekli Kurmay Albay Alparslan Türkeş’in İslâmî cephesinin çok kuvvetli olduğuna bizzat şahit olduğumu, Türk milliyetçiliği namına bu hususun açıklanması gerektiğine inandığımı söylemek istiyorum.

Hakikaten Türkeş, yalnız bir asker değildir ve bugün Türk Milliyetçiliğinin bir numaralı aksiyon adamı olmak mevkiinde sayılır. Zaman bunu gösterecek. “Türklüğün mutlu günleri uzak değildir.” O, hepimizin arzuladığı mutlu günlerde buluşmak üzere gözlerinizden öperim.”

Bu değerlendirmeyi aktarırken yıllar sonra yaşanacak benzer bir tartışmaya kaynak olması, meselenin kayıt altına alınması amaçlanmaktadır. Nitekim yine aynı ölçüde bir iftira da Alparslan Türkeş ile ilgili “Amerikancılık” iftirasıdır. Bu hususla ilgili Prof. Dr. Mehmet Akif’in “AMERİKAN BELGELERİNDE ALPARSLAN TÜRKEŞ KURGULAR VE GERÇEKLER” başlıklı, Türk Yurdu Dergisi’nin Nisan 2015 tarihli 332. sayıda yayımladığı makale bir iftirayı daha gözler önüne sermiştir.

Tarihi vazifesini romanlaştırırken Kızılelma ve Başbuğ, diyerek dile getirmeye çalıştığımız, merkezine ahlakı koyduğu Alparslan Türkeş’in mücadelesine yine onun diliyle; 19 Ağustos 1981 yılında başlayan 587 sanık ve 222 idam talebi yer alan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasının bir numaralı sanığının savunmasından birkaç satıra tanıklık yapalım:


“Bu dava, Türk milletinin her türlü düşman taarruzuna karşı en büyük silah ve gücü olan millî birlik ve beraberliğimizle, millî güvenlik ve savunmamızla da doğrudan doğruya ilgilidir. Bunu söylerken asla mübalağa etmiyorum.
İslami, insani, millî ve medeni bir prensip olarak milletimizle birlikte biz iman etmişizdir ki adalet mülkün temelidir. Zulme sapan, adalete gölge düşüren, mülkün yani devletin temellerine dinamit koymuş olur.
Adaleti çiğneyen, insaniyeti çiğnemiş olur, İslamiyet’i çiğnemiş olur! Zulüm ve adaletsizlik her şeyden önce Allah´a isyandır.
İnancı olmayanlar, kalbi mühürlü ve küfürle kararmış olanlar bilmeseler ve inanmasalar da, büyük Türk milleti böyle bir isyanı bağışlamaz. Türk milletini zulümle idare etmenin, adaletsizliğe razı ve ram etmenin imkânı yoktur.
Milletimizden aldığımız bu ilham ve inançladır ki biz, her zaman ve her yerde lekesiz ve gölgesiz bir adaletin savunucusu olmuşuzdur. Mücadelesini yaptığımız değerlerin başında lekesiz ve gölgesiz bir adalet şiarı yer almıştır.
Hakka riayet ve adaletle hükmetmek de şahıslarımızı çok aşan, millî ve ilahi bir mesuliyet davasıdır.

Elhamdülillah, inanmış, samimi bir Müslüman’ım; fanilik hissine aşinayım. Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu biliyorum.

Huzur-u İlahi’ye yüz akıyla çıkmaktan başka hiçbir endişeye gönlümde yer yoktur. Hiç kimsenin merhamet ve insafına şahsen ihtiyacım yoktur.

Sözüm, tenkidim, talebim yalnız hak ve hakikat namınadır.
Yalnız mülkün temeli olan adalet namınadır.

Yalnız milletim ve devletim içindir.”