Ziya Gökalp’in “ Vasiyet”i

Ziya Gökalp’in “ Vasiyet”i
TOKER Ekim 1976, Sayı:1, s.27-28

[“Küçük Mecmua”nın 9 Ekim 1922 tarihli sayısında çıkan bu yazı sadeleştirilerek aşağıya alınmıştır.]

1316 (1899-1900) yılının on ayını Taşkışla’da geçirdim. Askerlerle dolu bir koğuşun elbise deposu içinde geçen bu on aylık zorlu hayat beni ruhsal bunalımlardan kesin bir biçimde kurtardı.

Taşkışia’dan Mehterhane’ye, oradan da Zaptiye Nezarethanesi’ne gönderildim. Burada, Naim Bey adında bir ihtiyar aydına rastladım. İstanbul’un kibar bir ailesinden olan bu ihtiyar da, siyasal bir meseleden ötürü Zaptiye Nezarethanesi’nde tutuklu bulunuyordu. Orada kaldığım sürece hep bu aydınlık yüzlü ihtiyarın ülkücü, ümitli, heyecanlı konuşmalarım dinlerdim. Ayrılacağım gün beni bir yana çekerek şunları söyledi:

Deli Petro’nun milletine karşı bir vasiyeti olduğu gibi, benim de milletimden olan bütün gençlere yönelik genel bir vasiyetim var. Birkaç yıldır ki, hangi gence rastlasam bu vasiyetimi bildiriyorum. Bunların içinde yalnız bir tanesi vasiyetimi hakkıyle yerine getirebilse, benim mezarda sonsuza kadar mutlu olmam için yeterlidir.

Ben, vatanımda meşrutiyetin bir gün mutlaka ilân edileceğine inanıyorum. Nasıl elde edileceğini bilmem, sanırım ki, şimdiki padişah ölünce yerine geçecek olan, ulusu sevindirmek için, zaten var olan anayasayı kendiliğinden uygulayacaktır. Ben ihtiyar olduğum için o güne kadar yaşayabileceğimi sanmıyorum. Ama, eminim ki, siz o döneme yetişeceksiniz.

Bilmelisiniz ki, bu ilk meşrutiyet -nasıl elde edilirse edilsin- gerçek bir meşrutiyet olmayacaktır. Meşrutiyeti beş-on kişinin anlaması ve istemesi yeterli değildir. Meşrutiyetin gerçek duruma kavuşabilmesi için, bütün ulusun onu anlaması gerekir. Oysa ulusumuz şimdilik derin bir uyku içindedir. Uykuda olan bir ulus, meşrutiyetin değerini bilebilir mi?

Demek oluyor ki, bu ilk meşrutiyet çok sürmeyecek, Meclis’in kapısı yeniden kapanacak, bu kapanmanın ne biçimde olacağını da, Avrupa’daki eşine ve’ ülkemizdeki duruma göre, gözümüzün önüne getirebiliriz. Ben bunu hayalimde şöyle canlandırıyorum:

O zaman ruhlardaki aşırı istekleri durduracak manevî bir dizgin bulunmayacağı için milletvekilleri ayrıcalık alma konusunda birbirleriyle yarış edeceklerdir.

Gazeteler şantaj yapmaya kalkışacaklar, bazı aşırı kişiler en canlı geleneklere bile saldıracaklardır. Bu durum meşrutiyetseverleri bile gücendirecek, bundan başka bazı kimseler İslâm birliği propagandası yapacaklar, İngilizler bu örgütten, bu propagandadan kuşkulanarak, Saray’dan Meclis’in kapatılmasını isteyecekler, Saray zaten söylenen ve yazılan demokratça sözlerden kendi etkisinin azalmakta olduğu yargısından başlayacağından bu teklife dört kolla sarılacak, bir iki gazeteyi satın alarak meşrutiyet aleyhine saldırttıktan sonra, bir sabah “irade-i seniyye” ile Meclis’in uygun bir süre gelince açılmak üzere kapatıldığını ilân edecektir. İşte bu ilk meşrutiyetin uğrayacağı sonuç budur. Bunu ben şimdiden bütün açıklığıyla görüyorum. Benim kadar tecrübeleriniz olsaydı, siz de benim gibi görecektiniz.

Bununla beraber bu ilk meşrutiyetin böyle kısa bir sürede elden çıkacağına üzülmeyiniz. Bunun gerçek olmayacağını daha önce söylemiştim. Bu meşrutiyetin süresi boyunca değer vereceğiniz yalnız bir şey vardır: Bu da basının özgürlüğüdür, benim vasiyetim de yalnız bu noktayla ilgilidir.

Millet derin bir uykudadır demiştim. Onu uyandıracak şey millete kendi varlığını, hayatı için tehlikenin ve kurtulmanın hangi yönlerde olduğunu, özetle gelecekteki hedeflerini, amaçlarını öğretmesidir. Özgür, bağımsız bir basın olmazsa, bunları milletin fertlerine anlatmak nasıl mümkün olabilir?

Fakat bu hedefleri yazabilmek için ilk önce düşünürlerimizin bunları bilmeleri gereklidir. Oysa, milletimizin düşünürlerinin belirli bir kanaatleri yoktur. Benim en çok korktuğum şey, meşrutiyet ilân edilince, bu meşrutiyete önceden hazırlanmış düşünürlerin olmayışıdır.

Eğer böyle bir durum ortaya çıkarsa, basının o sıradaki özgürlüğünden milletimizin hiç bir yararı olmayacak demektir. İşte bu korkudur ki, beni milletimin gençlerine vasiyet etmeye zorluyor.

Beklediğimiz güne kadar daha on yıl kadar bir süre var. Siz gençler bu on yıl içinde geceli gündüzlü okuyup, düşünerek aramalısınız. Bu milletin tehlike ve kurtuluş noktalarını saptamalısınız. Bu millete her şeyden önce hangi düşünceleri, hangi duyguları ve hangi ülküleri vermek yararlıdır, hangi düşünceler onu yeni bir gelişmeye doğru yürütebilir? Hangi ilkeler onu uygarlığa doğru yükseltebilir? İşte bütün bu noktaları arayıp tarayıp ortaya çıkarmalısınız. Özetle milletimizin uyanması, yükselmesi için gerekli olan ve açıklığa kavuşmuş program elinizde hazır bulunmalı ki, meşrutiyet ilân edilince, başkaları gibi şaşırıp kalmayasınız. Ne yazacağınızı ve hangi düşünceleri yayacağınızı açık bir biçimde bilesiniz.

Bence, düşündüğüm gibi programınızı hazırlamış olursanız meşrutiyet gelip de, basın özgürlüğü doğunca, hemen bir gazetenin, ya da bir derginin başına geçmelisiniz. Hazırlamış olduğunuz yöneltici düşünceleri hedefleri, ülküleri ve ilkeleri hiç durmaksızın yazmalı ve yaymalısınız. Hiç durmaksızın diyorum, çünkü bu ilk meşrutiyet gerçek olmadığı için uzun sürmeyecektir. Buna göre basının özgürlüğü, milletimizin hayatında silâhınız olacaktır. Bundan gereğince yararlanabilmek için imkânların elverdiği oranda yazmaya ve her sorunun ruhunu ve esasını en ince noktasına kadar ince noktasına kadar incelemeye çaba göstermelisiniz.

Fırsat bir kuş gibidir, hemen elden kaçabilir. Böyle günlerde gecikme ve “yavaş yavaş” felsefesi çok zararlıdır. Yazmakta acele ediniz. Aksi takdirde yazacağınız birçok düşünceler yazılmamış olacaktır. Buna göre milletimize öncelikle bilinmesi çok gerekli olan düşüncelerin hepsini yazabilmek için son derece çabuk davranılmalıdır.

Bu yazılacak şeyler sanmayınız ki, yazıldığında okunacak ve o zaman gerekli etkiyi yapacaktır. Hayır! O heyecanlı dönemde, o aşırı isteklerin kaynaştığı sırada bu yazıların hiç okunmayacağı ihtimali ortadadır. Eğer okusalar da anlamayacaklardır. Ama en çok gerekli olan, millî programın, millî ülkünün bir kere basılmasıdır, basılan bir yazı asla yok edilemez. Millî ülkü ve ilkeler, bir kere basılıp yayıldıktan sonra, artık hiç bir şeyden korkum kalmaz, isterse basın, eskisinden daha ağır zincirlerle bağlansın. İsterse özgürlük devrinde basılan bütün dergiler, gazeteler yasak ve zararlı yayınlar arasına geçsin. Bunların hiç birinden üzüntü duymam. Hatta bu baskılar ne kadar şiddetli bir biçimde geri dönerse, o kadar mutlu olurum. Çünkü baskı ne kadar artarsa, uyanmayı o kadar çabuklaştırır. Bundan başka zararlı yayın sayılmış olan yazıları okumaya insanlar daha çok istek duyarlar. Biz bugün nasıl tehlikelere atılarak zararlı sayılan yayınları okuyorsak, gelecekteki istibdat yönetiminde de o yasak yazılar bu derece istekle okunacak ve elden ele dolaşacak. Herkes tarafından okunacaktır.

Eğer gösterilen ülküler, doğru ise, eğer ortaya atılan ilkeler yararlı ise, bu yazıların böyle büyük bir istekle okunması, milleti gerçekten uyandıracak ve kendi alın yazısını eline almaya yöneltecektir. İşte böylece uykudan uyanan millet, kendi özel görüşüyle, hayatına uygun ve gerekli göreceği meşrutiyeti ve hürriyeti, kendi mücadelesiyle yeniden sağlayacaktır. Bu son meşrutiyet, gerçek bir meşrutiyet olacak ve artık millete ve basına sürekli bir özgürlük sağlanacaktır.

İşte bugün milletimin bütün gençlerine bildirmekte olduğum vasiyet bundan ibarettir.”

Bu sözlerin ne kadar doğru olduğunu zaman gösterdi. Mütarekeden sonra, istibdat geri gelerek Meclis’i dağıttı. Birçok düşünürlerle, gazeteciler Malta’ya götürülerek, basının özgürlüğüne son verildi. Fakat büyük felâketler düşüncelere oranla daha güçlü bir uyarıcı oldukları için millet okumaya, düşünmeye vakit bulamadan uyanmaya, çiğnenen onur ve hakkını kurtarmak zorunda kaldı. Bilgin bir yiğit öne düşerek, milleti büyük zaferlere ulaştırdı. Yine de bu olağanüstü durumlar ortaya çıkmasaydı, ihtiyar devrimcinin bütün görüşleri noktası noktasına doğru çıkacaktı.

İhtiyar aydının bu sözleri söyledikten sonra vasiyetini tutacağıma dair benden söz aldı. Ben de, vatan yolunda nasıl çalışmam gerektiğini açık bir biçimde göstererek, bana gerçekten doğru yolu gösteren bu güçlü seziş yeteneğine sahip insanı kendime pir olarak kabul ettim.

Gökalp’in Küçük Mecmua’da çıkan “Babamın Vasiyeti” ve “Hocamın Vasiyeti” başlıklı yazılarıyle birlikte bu yazısı, büyük bilim adamının çevresindeki olayları ve yaşamını etkileyip, kendisine yepyeni bir dünya görüşü kazandıran, çalışmalarına hız ve yön veren olguları anlatması bakımından ilgi çekicidir. Gökalp’in bu üç yazıyı yayınlamasındaki gerçek anlam, hiç kuşkusuz Türk ulusunun yeni kuşaklarına bir “Türkçü Bilginin Vasiyeti” olarak bırakmak istemiş olmasıdır.