Muharrem GÜNAY: YÜCE KİTABIMIZ KUR’AN

YÜCE KİTABIMIZ KUR’AN İLE  İLGİLİ HER ŞEY:

KUR’AN-I KERİM VE KUR’AN’I KERİM’İ ANLAMAK

MUHARREM GÜNAY SIDDIKOĞLU
Allah’ın gönderdiği din olan İslam Hz. Âdem ile başlamış, Hz. Muhammed ile kemale ermiştir. Tevhid dininin (İslam’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.s.) teşkil etmektedir. Tevhid kelimesinin ikinci bölümü, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın Rasûlü/elçisi olduğuna iman etmektir. Bu inanç, bizi peygamberin örnek ve önderliğinin kabulüne götürür. Allah’ın gönderdiği dört büyük kitabın sonuncusu Kur’an-ı kerim’dir.
Sevgili Peygamberimizin ifadesiyle: “Bu Allah’ın Kitabı olan Kur’an… İyi ile kötüyü, hak ile batılı ayırt eden bir yol göstericidir. Büyüklük taslayarak onu terk edenin Allah belini kırar. Doğru yolu onun dışında arayan sapıklığa düşer… Bilginler ona doymaz, takvâ sahipleri ondan usanmaz, onun ilmini bilen ileri gider, onunla amel eden sevap kazanır. Onunla hükmeden adaletli davranır, ona sımsıkı sarılan doğru yolu/hidayeti bulur.” ) (Tirmîzî, “Fedâilu’l-Kur’ân” 14) Bu konulara şu ayetlerle dikkat çekilir:
Yâ eyyuhân nâsû gad câekum burhânun min rabbikum ve enzelnâ ileykum nûran mubîn(mubînen). (Nisa:174) Ey insanlar! Şübhesiz size Rabbinizden bir delil (peygamber) geldi ve size apaçık bir nûr (olan Kur’ân’ı) indirdik. (Nisa:174)

“Yâ eyyühennâsü gad câetküm mevıZatün min rabbiküm veşifâün lime fî Sudûrihim ve hüden ve rahmetun lil mü’minine.” (Yunus-57)
“Ey insanlar! Size Rabb’inizden bir öğüt, gönüllerin derdine bir şifa, müminlere bir hidayet ve rahmet gelmiştir.” (Yunus-57)
“Ve nunezzilu minel kur’âni mâ huve şifâun ve rahmetun lil mu’minîne ve lâ yezîduz zâlimîne illâ hasârâ(hasâran)” (İsrâ-82)
“Kur’ân’dan indirdiğimiz şeyler, mü’minler için şifadır ve rahmettir. Ve zalimlerin sadece hüsranını (kaybettiği dereceleri) arttırır.” (17/İsrâ-82)
“Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nugayyıD lehu şeyTânen fe huve lehu garîn(garînun)” (Zuhruf-36.)
“Kim, Rahmân’ın Zikri’ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur.” (Zuhruf-36)
“Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh(haşyetillâhi), ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).”(Haşr-21)
Eğer Biz, bu Kur’ân’ı, dağa indirseydik, O’nu mutlaka, Allah’ın korkusundan huşû ile boynunu bükmüş, parça parça olmuş görürdün. Ve insanlar için bu misalleri veriyoruz. Umulur ki, böylece onlar tefekkür ederler.
“Elif, Lâm, Ra. Bu kitap, hakim ve haberdar olan Al¬lah tarafından, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye âyetleri tahkim edilmiş (Sağlamlaştırılıp kesin kılın¬mış), sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitaptır. (Hûd 1,2)
“Kad câekum basâiru min rabbikum fe men ebsara fe li nefsih(nefsihi) ve men amiye fe aleyhâ, ve mâ ene aleykum bi hafîz(hafîzin).” (EN’ÂM 104)
“doğrusu size rabbinizden apaçık basiretler gelmiştir; kim(on-larla) görürse kendi lehine ve kim de körlük ederse kendi aley-hinedir. ben sizin bekçiniz değilim” (en’âm 104)
İslâm inanışına göre Kur’an, Yüce Allah’ın, kullarına son hitabı olarak vahyedip yeryüzüne indirdiği, Hz. Peygamber (a.s.) vasıtasıyla insanlığa tebliğ dilmiş semavî/ilahi bir beyandır.
Yüce Yaratan’ın göndermiş olduğu son kutsal kitap Kur’an kelimesi,“karae” fiilinden gelen bir mastar olup, Allah’ın son kitabına verilen bir özel ad olmuştur. Kök anlamı; okumak, toplamak, bir araya getirmek olan Kur’an şu şekilde de tanımlanabilir: “Yüce Allah tarafından Hz. Muhammed’e Arapça olarak indirilmiş, bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş, Mushaflarda yazılı, okunması ile ibadet olunan ve Fatiha Suresi ile başlayıp Nâs Suresi ile sona eren Allah’ın kelâmıdır.”
Kur’an’ın Başka İsimleri
El-Kitab: Mushafı Şerife yalnız Kur’an ismi verilmiş değildir. Mushafta en çok kullanılan “El-Kitab” tâbiridir. Bu lafız Kur’an’da 230 defa geçmektedir.
Ve hâzâ kitâbun enzelnâhu mubârekun fettebiûhu vettegû leallekum turhamûn(turhamûne). (En’âm Sûresi: 155)
“Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (En’âm Sûresi: 155)
“Elif, lam, mim, bu hak Kitaptır, onda hiç şüphe yoktur, müttakilere hidayettir. “(Bakara Sûresi-1-2)
2- El-Furkân: Farktan masdardır. Ayırmak mânasınadır. Kur’an hak ile bâtıl, helâl ile haram arasını ayırdettiği için bu isim verilmiştir.
3- El-Zikir: Anmak ve hatırlatmak mânasınadır. Kur’an Allahı andırıp tanıtır, unutmamak üzere hatırlatır, Zikrül-Hakimdir.
“İnnâ nahnu nezzelnâ-żżikra ve-innâ lehu lehâfiZûn(e)(15-Hicr-9) “Zikri biz indirdik, onu muhafaza eden de biziz.
4- Hüdâ: Kuran doğru yola hidayet veren en mukaddes bir rehberdir (Hüden lin-nâs, Hüden lil-mü’minîn, Hüden Lil-müttekindir).
5- Nur: Kalbleri, fikirleri tenvir ettiği için Nûr’dur.
6- Hakim ve Hikmet
Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin). (Cuma-2)
“O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.”
Kur’an-ı Kerim hikmet kaynağıdır. Her hükmü doğrudur. Bir çok âyetlerde kitapla birlikte hikmet kelimesi de geçer.
Kur’an-ı Kerim’in 55 kadar ismi vardır. Onlardan daha bir kaçını şöyle zikredelim: Beyân, Mev’iza, Belâğ, Şifa, Rahmet, Ruh, Hak, Sıddık, Adil, Büşrâ, Mecid, Aziz, Kerîm, Mübarek vesaire.
ALLAH TARAFINDAN GÖNDERİLMİŞ OLAN SEMAVİ KİTAPLAR
Allahu tealanın emirlerini, yasaklarını, hikmetlerinin, müjdelerini ve cezalarını insanlar arasından seçtiği peygamberler aracılığı ile insanlara bildiren dinlere Semavi dinler, bu emir ve yasakları Allah’tan geldiği gibi içerisinde bulunduran, yazılı kitaplara da Semavi kitaplar denir. Semavi kitaplar SUHUF denilen sayfalar ve DÖRT BÜYÜK KİTAP olarak bilinen kitaplardan ibarettir.
SUHUF NEDİR?
Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. İsa ve Hz. Muhammed dışındaki peygamberlere gönderilen birkaç sayfalık küçük kitaplara Suhuf/Sayfalar adı verilir.
SUHUF GÖNDERİLEN PEYGAMBERLER
Hz. Adem’e on sayfa, Hz. Şit’e elli sayfa, Hz. İdris’e otuz sayfa, Hz. İbrahim’e on sayfalık suhuf adı verilen küçük kitaplar gönderilmiştir.
BÜYÜK KİTAPLAR NE DEMEKTİR
Suhufların/sayfaların dışında Allah tarafından gönderilmiş olan dört büyük kitaba büyük kitaplar denir.
Bu kitaplar sırası ile:
1.Tevrat, Hz. Musa peygambere
2. Zebur Hz. Davud peygambere
3. İncil Hz. İsa peygambere
4. Kur’an Hz. Muhammed’e gönderilmiştir.
Bu kitaplardan Tevrat, Zebur ve İncil’n asılları bozulduğu için geçerliliği kalmamıştır. Aslı bozulmadan günümüze kadar gelen tek ve son kitap Kur’an’dır.

KUR’AN HANGİ TARİHTE İNMEYE BAŞLAMIŞTIR KAÇ YILDA TAMAMLANMIŞTIR
Hz. Muhammed’e ilk vahiy Nur dağında iken geldi. Tarih Miladi 610 senesi, aylardan Ocak ayı, gecelerden Kadir gecesi olarak bilinen geceydi. 114 sureden oluşan Kur’an 23 senede Hicretin onuncu yılında 22 yıl 2 ay 22 gün sonra Miladi 632 yılında tamamlanmıştır.
Miladi 632, Hicri 10 yılında Sevgili Peygamberimiz son hacını yaptı. Kabe’yi tavaf edip, Hacerül esved’i öptü, zilhiccenin sekizinci günü Mina’ya hareket etti. Ertesi günü Arafat’a çıkarak Zilhicce’nin dokuzuna rastlayan Cuma günü kendisini dinleyen yüz bini aşkın kişiye VEDA HUTBESİ olarak bilinen bir hutbe irad etti. Bu hutbeden sonra Arafat tepesi yakınlarında AS-SABRA mevkiine çekilen Hz. Muhammed’e “el yevme ekmeltü lekum dinukum.” (3/Maide-3) “Bu gün sizin dininizi tamamladım…” ayeti indi..
“Ve bil hakkı enzelnâhu ve bil hakkı nezel(nezele), ve mâ erselnâke illâ mubeşşiren ve nezîrâ(nezîren).(İsra suresi:105) Ve gur’ânen faragnâhu li tagreehu alen nâsi alâ muksin ve nezzelnâhu tenzîlâ(tenzîlen).(İsrasuresi:106)”
“Ve Biz O’nu (Kur’an’-ı) hakla (indirilmesi icap eden bir hikmetle) indirdik. O da hakla (hakikatte bürünücü olarak) indi. Ve seni de, ancak bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak gönderdik.”; “Ve Biz O’nu bir Kur’an olarak (ayet ayet, sure sure) ayırdık ki, O’nu insanlara dura dura (ağır ağır, tane tane) okuyasın ve Biz onu peyderpey, (azar azar, zaman zaman) indirdik.” (İsra suresi âyet:105,106) (Meal, Ruhu’l Fırkan, Mahmud Ustaosmanoğlu’ndan (Allah ondan razı olsun) alınmıştır)
Bu âyeti kerimede Yüce Allah Kur’an-ı kerimi hem insanları müjdelenek hem de korkutmak, uyarmak amacıyla yavaş yavaş, sindire sindire okuyabilmeleri ve anlayabilmeleri için, olaylar meydana geldikçe zaman zaman indirdiğini ve böylece Kur’an’ın indirilmesinin 23 yılda tamamlandığını beyan etmektedir.
KADİR GECESİ NEDİR?
Ramazan ayının son on gününde saklı olan ve bir görüşe göre ramazanın 25, 27, 29. gecelerine, diğer bir görüşe göre 17. gecesine rastlayan mübarek geceye KADİR GECESİ denir. Kur’an o gece indirilmeye başlanmıştır. Kur’an’da 97. sure olan Kadir suresi Kadir gecesinden söz ettiği için bu adı almıştır. Abese sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. 5 (beş) âyettir. Sûrede, Kadir gecesinden, onun faziletinden, o gecede meleklerin yeryüzüne inişinden bahsedilir.
“Rahmân ve Rahîm (olan) Allah’ın adıyla. Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar. “ (97/Kadir 1-5)
“Ramazan ayı… İnsanlar için hidayet olan, doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur’an onda indirilmiştir. (Bakara -185)

AYET NE DEMEKTİR?

Kur’an Ayet” adı verilen parçalardan müteşekkildir. Ayetler bir kelime ila bir sayfa arasındadır. Kur’an-ı Kerim’in cümlelerine ‘ayet’ denir. Bugün yeryüzünde bulunan tüm Mushaflarda ayet sayısı 6236 olarak kabul görmüş ve numaralandırılmıştır.
Ayet sayısı hakkında İslam bilginleri arasında görüş ayrılığı vardır. Çoğunluğuna göre surelerin başında yer alan Besmele, Kur’an-ı Kerim’den bir ayettir. Şafii alimleri, ‘Besmele’yi başında bulunduğu surenin bir parçası saymış. Hanefi bilginleri, müstakil ayet olduğunu, sure araları için indirildiğini söylemiş. Yine bazı surelerin başında, ‘Ya-sin, Ha-Mim, Elif-Lam-Mam, Ta-Ha’ gibi harfler, bir kısım bilginlerce, müstakil birer ayet; diğer bir kısımı ise başında bulunduğu surenin ilk ayetinin parçası saymıştır. Bazı uzun cümleler, bir kısım bilginlerce iki veya üç ayet sayılmışken, diğer bazı bilginlerce tek eyet itibar edilmiştir. Kıraat imamlarından Nafi 6217, Şeybe 6214, Mısırlı bilginler 6226, İbn-i Abbas 6616 olduğunu söylemiştir. Kufelilerin görüşü doğrultusunda bugün yeryüzünde bulunan tüm mushaflarda ayet sayısı 6236 olarak kabul görmüş ve numaralandırılmıştır. Halk arasında bilinen 6666 sayısının herhangi bir dayanağı olmayıp, çocuklara kolay öğretmek amacıyla yuvarlak olarak söylenmiştir. Bu ihtilaflar ayetlerin numaralandırılmasıyla ilgili olup, Kur’an’ın tümü üzerinde ihtilaf yoktur.”
ALLAH’IN AYETLERİ İKİYE AYRILIR
Yüce kitabımız Kur’an bize genel olarak iki çeşit kitaptan ve ayetten söz eder.
1.Tenzili/indirilmiş ilahi kitaplar ve ayetler.
2. Tekvini/yapılmış, yaratılmış kitaplar, ve ayetler; buna kâinat kitabı da diyebiliriz.
Kur’an-ı kerimde Allah’ın varlığını, birliğini, gücünü ve kudretini gösteren belgelere ayet denilir. Âyet kavramını iki bölümde ele almak gerekir. Aslında âyet ilahi mesaj/ İlahi mesajın bölümleridir. Bu anlamda Kur’an’daki sureleri meydana getiren ve duraklarla birbirinden ayrılan bölümlere ayet denir. Bunlar Tenzili/indirilmiş ayetlerdir. Birde Tekvini ayetler vardır ki ay, yıldız, güneş, uzay, dünya, canlı ve cansız varlıkların hepsi Allah’ın varlığını, birliğini, gücünü kudretini gösteren ayetler/delillerdir. Aslında ayet kavramını da bu şekilde açıklamak gerekir. Âyet Yüce Allah’ın varlığını, birliğini, gücünü, kudretini gösteren delillere denir. Nitekim Rum suresi 22. ayette insanların milletler/şubeler halinde yaratılması, renklerinin ve dillerinin ayrı ayrı yaratılmış olması Allah’ın varlığını, birliğini, gücünü, kudretini gösteren ayetler/deliller olarak takdim edilir. Kur’an-ı kerim ilahi kitaplardan ve kitabı ekber denen Kâinat kitabından söz ederken bir de en büyük kitap olarak insandan söz eder.
İnsan muazzam bir kitaptır. Maddesi, ruhu, cesedi ile muazzam bir kitaptır. Çünkü ilâhi mesajların muhatabı insandır. İnsan en büyük kitaptır çünkü insan Halifetullah/Alllah’ın Halifesi olarak yaratılmıştır.
Peygamberimiz buyuruyor ki: İnsan ve Kur’an ikiz kardeştir. (Hadis, Şir’atü’ül İslam Müslümanın Görgü Kitabı, sayfa: 9- İmamoğlu Muhammed, Abdülkadir Kadir Akçiçek, İst.1978)

VAHİY HANGİ YOLLARLA GELMİŞTİR
1- Rüyalarla gelen vahiyler.
2- Cebrail’in görünmeden getirdiği vahiyler.
3- Cebrail’in doğal haliyle görünerek getirdiği vahiyler
4- Cebrail’in insan şeklinde getirdiği vahiyler
5- Çıngırak ve arı vızıltısı şeklinde gelen vahiyler ki en ağır ve zor gelen vahiyler bu yolla gelen vahiylerdir.
6- Miraç’ta olduğu gibi Allah’tan vasıtasız alınan vahiyler.

KUR’AN’IN İLK VE SON ÂYETLERİ

Kur’ân-ı Kerim’in, Müslümanlarca Hz. Muhammed’in risaletinin başında Miladi 610 yılında ilk olarak ‘indiği’ kabul edilen âyetleri şunlardır:

“İgra’ bismi rabbikellezi halaga..Yaratan Rabbinin adıyla oku, O insanı bir asılıp tutunandan yarattı, oku! Rabbin, kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren en büyük kerem sahibidir, nun/nokta ile kalem/çizgi ve satırladıkları/yazdıkları” ( Alak, 96/1-5 Kalem, 68/1).
İlk inen âyetler inananları okumaya, öğrenmeye, yazmağa ve araştırmaya çağırır ve ilim için büyük teşvik mesajı taşır.
Miladi 632, Hicri 10. Yılda Arafat yakınlarında As-sabra mevkiinde Zilhiccenin 9’uncu Cuma günü inen Kur’ân’ın son inen âyeti de şudur:

“el yevme yeise llezîne keferû min dînikum felâ tehşevhum vahşevnî. el yevme ekmeltü lekum dinukum.” (3/Maide-3) “
Kâfirler bugün sizden dininiz hakkında ümitsizliğe kapılmışlardır artık onlardan haşyet etmeyin/korkmayın, benden haşyet edin/korkun. Bugün size dinizi ikmal ettim/kabaca, anahatları ile olgunlaştırdım, size ni’metimi itmam ettim/anahatları ile tamamladım, sizin için bir din olarak islam’a razı oldum ” (5/Mâide-3).
SURE NEDİR?
Kur’an’ın ayrıldığı 114 bölümden her birine SURE denir. Bu surelerin 86’sı Mekkede, 28 i medinede nazil olmuştur. Mekke’de inen surelere Mekki, Medine’de inen surelere Medeni adı verilir.
Kur’an’ın en uzun suresi Medine’de inmiş olan ve 286 ayetten oluşan Bakara suresidir. Ayetel kürsi bu surenin içindedir. Sure Elif Lam Mim harfleri ile başlar Amenerrasulü ile biter.
En kısa suresi ise 3’er ayetten oluşan Kevser suresi ile Nasr suresidir. Kevser suresi Mekke’de Nasr suresi Medine’de inmiştir.
CÜZ NEDİR?
Kur’an’ın bölünmüş olduğu 30 parçadan (fasikül) her birine cüz denir. Cüz bir İslam terimidir. Bu terimin anlamı: Kur’an’ı Kerim’de ki her 20 sayfaya verilen addır. Kuran’ı Kerim’de yaklaşık 30 cüz vardır.
MEKKİ VE MEDENİ AYETLERİN ÖZELLİKLERİ

1-Mekki ayetler genellikle kısa, özlü ve coşkuludur. Farzlara ve İslam ahkâmına dair olan âyetlerin ekserisi Medenîdir. Hemen hemen tamamı “Yâ eyyühennâs/Ey insanlar” veya ey insanoğlu diye başlar. İnsanları Allah’a, Ahret gününe inanmaya davet eder. İnananlara cenneti müjdeler, inanmayanları cehennemle korkutur. Şirki yıkarak kalpleri rezaletten temizleyip güzel ahlâkı kurmaya çalışır, hikmete uygun olan da budur. Çünkü Resulüllah geldiği zaman onların içine şirk yerleşmiş, putlara tapıyorlardı. Âhiret hayatını, sevab ve günahı düşünmüyorlardı. Böyle koyu cehalet ve dalâlet içinde yüzen müşriklere miras veya alım satım kanunları vazolunacak değildi. Evvelâ kalblerine kök salmış olan şirk ve şer köklerini koparıp kazımak, onları daldıkları günah bataklığından çıkarıp temizlemek lâzımdı.
Onun için Kur’an onlara Allah’ı hatırlatıyor, adalet, ihsan, vefa gibi ahlâkın yüksek faziletlerini tavsiye ediyordu. Yalan, zina, adam öldürmek, evlâtlarını diri diri toprağa gömmek, alış verişte hiyle yapmak, eksik tartmak gibi kötü huylardan, küfür ve şirkten nehiy ediyordu.
Alışveriş gibi muâmeleler, adam öldürme, zina, iftira ve hırsızlık cezaları, evlenme ve boşanma usûlleri, bunlar Medine’de inen Medeni denen sure ve ayetlerde yer almıştır.

2- “Ya eyyühen-nâs” (ey insanlar) diye başlayan âyetler Mekkîdir. Bunun aksine “Ya eyyühel-lezine âmenu” (ey inananlar) diye hitap edenler genel olarak Medenîdir. Çünkü Medine’de kendilerine hitap edilecek büyük bir İslâm kitlesi olmuştur.
3- Mekkî sûreler kısadır. Çetin bir üslûpla mücadele ruhu taşır. “Kellâ” (Hayır!) gibi zorba harflerle başlar. Azılı düşmanlara dehşetle hitap eder. Mekkeli müşriklere tesir yapacak ve onları korkutacak hitaplar vardır. Medine’de korkak Yahudilere böyle hitaba lüzum yoktu. Medenî âyetler uzundur. Üslûp sâkindir. Meselâ, Fil suresi Mekkidir. “Kadsemia” Medenîdir, âyetleri 137’dir. Yarım cüz olan Mekkî Şuara sûresi 227 âyettir. Yine yarım cüz olan Medenî Enfal sûresi 75 âyet tutar.

4- Mekkî sûreler ruhanî cezbeler, tatlı musikî âhenklerle doludur. Medenî sûreler derin derin düşüncelere sevkeder.

5- Mekkî sûrelerdeki elfazda azamet ve ihtişam vardır. Kelimeler dolu ve ağırdır. Medenî sûrelerde daha ziyade dinî elfaz ve ahkâm ıstılahları bulunur. Kanun dili gibi dolgundur.

6- Mekkî sûrelerde geçen ümmetlerin kıssalarından bahis vardır. “Onların ahvalinden ibret alın” der. Nasihatla ve vaazlarla doludur. Medenî sûrelerde ise feraiz, had cezaları, cinayet, amel ve ibadetler anlatılır.

7- Mekkî sûrelerde Yahudi ve Hıristiyanlardan söz edilmez. Çünkü oradaki mücadele müşriklerle idi. Medenî sûrelerde ise Yahudi ve Hıristiyan ile münafıklardan söz edilir. Çünkü Medine toplumunda hem Yahudi, hem Hıristiyan ve ilk olarak Medine toplumu arasında oluşan Münafıklar vardı.

8- Mekkî sûrelerde cihad yoktur. Dâvet ve tebliğ, inzâr/uyarı ve tehdit vardır. Medenî sûrelerde cihad âyetleri ve kıtal vardır. Medenî âyetlerin sayısı 1456 dır. Kalanı Mekkîdir.

AYETLERİN NUZUL/İNİŞ SEBEPLERİ

Âyetler ekseriyetle bir soru veya bir olay dolayısı ile inerdi. Âyetin nüzulüne/indirilişine sebep olan olay veya sorulan soruya sebebi-nüzûl/indiriliş sebebi diyoruz.

1- Catafan kabilesinden bir adamda kardeşinin yetim oğlunun malı vardı. Yetim bulûğa erince amcasından malını istedi, vermedi. Peygambere müracaat ettiler: “Yetimlere mallarını verin” âyeti nâzil oldu. İşte böyle hâdiseler dolayısıyla âyetler inerek İslâm cemiyetinde ahkâm vaz olunuyordu.

2- Resulûllah, Mersidi Ganevi’yi, Mekke’deki zayıf Müslümanları getirmek üzere oraya göndermişti. Ganevi Mekke’ye vardığı zaman müşriklerden bir kadın, cahiliyyet zamanında olduğu gibi, kendisini ona arzetti. Kadın güzel, ve zengindi. Fakat Ganevî Allahtan korkarak ondan yüz çevirdi. Kadın sonra ona evlenmek teklifinde bulundu. O da kabul etti. Ancak bunu Resulûllahın müsaadesine bağlı bıraktı. Ganevî, Medine’ye geldiği zaman meseleyi Peygambere arzederek bu evlenme işine izin istedi. O zaman Bakara süresindeki şu âyetler nâzil oldu:
“Müşrik kadınları iman etmedikçe, onları nikahla almayın… ”
Birçok ahkâm da soru üzerine koyulmuş, hükmü bildirilmiş, cevap verilmiştir. Bu soruları çeşitli maksatlarla Mü’minler, Yahudiler, Müşrikler soruyordu.

Ekseriyetle “Yes’elûneke” (Sana soruyorlar) ibaresiyle başlıyanlar şunlardır:
Yes’elûneke Anil-ehille; Sana hilâlları soruyorlar. Yes’elûneke Maza Yünfikûn : Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar Yes’elûneke Anış-Şehril-Harâm: Sana şehri haramı soruyorlar.
Yes’elûneke Vel-meysiri: Sana şarap ve kumarı soruyorlar. Yes’elûneke Anil-Yetâmâ: Sana yetimlerden ötürü soruyorlar.
Yes’elûneke Anil-mahîd: Sana hayzı soruyorlar.
Yes’elûneke Maza Uhille lehüm: Sana onlara neler helâl kılındı diye soruyorlar. Yes’elûneke Anis-saati: Sana kıyameti soruyorlar. Yes’elûneke Anil-enfâli: Sana enfali, ganimeti soruyorlar.
Yes’elûneke Anir-ruh: Sana ruhu soruyorlar. Yes’elûneke An Zül-karneyni: Sana Zülkarneyni soruyorlar.
Yes’elûneke Anil-Cibal: Sana dağlardan ötürü soruyorlar.

Bazan soran belirsizdir, bazan insanlar soruyor gibi, umumîdir.
Müfessirler sebebi nüzul dediğimiz bu münasebetlere ehemmiyet vermişler, müstakil eserler meydana getirmişlerdir. Kur’an’ı anlamak için ayetlerin nüzul sebeplerini bilmek gerekir. Nüzulün sebebini anlamak Kur’an’ı anlamakta esastır.
Eshabı Kiram da böyle idi. Hazreti Ömer bir defa İbni Abbas’a dedi ki:

— Peygamber birken, bu ümmet nasıl olur da ihtilâfa düşer? İbni Abbas cevap verdi:

— Yâ Emirel mü’minin! Kur’an bize nâzil oldu, onu okuyoruz, ne hakkında nâzil olduğunu biliyoruz. Bizden sonra bazı kavimler, cemaatler olacak, Kur’an okuyacaklar, fakat ne hakkında nâzil olduğunu bilmiyecekler. Herbirinin bir re’yi olacak. Re’ye düşünce de ihtilâf edecekler, ihtilâf da mukateleye, döğüşe götürür,
Buharî’nin nakline göre, İbni Mesud derdi ki: “Kitabullahtan hiç bir âyet yoktur ki, nerede ve ne hakkında nâzil olduğunu herkesten daha iyi bilmiş olmayayım.” O, sebebi nüzulü iyi bildiğinden yanlış tefsirleri düzeltirdi.
Bir adam bir defa kendisine gelerek dedi ki:

— Mescitte bir adam var: ”Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin). Göğün açık bir dumanla geleceği günü bekle” (Duhan-10) âyetini şöyle tefsir ediyor: Kıyamet gününde insanları bir duman kaplayacak, nefeslerini tıkayacak…”
İbni Mesud dedi ki:
— Kim bir şey bilirse söylesin, bilmezse Allah bilir, desin. Bu âyetin nüzul sebebi vardır. Kureyş, Resulûllaha karşı gittiklerinden beddua etti. Kıtlık oldu. Kureyşliler açlıktan leşleri, kurumuş derileri yediler. O derece zayıflamışlardı ki, gözlerinin feri kaçmış, her tarafı dumanlı görüyorlardı, bu ayet onu anlatır.

Ebu Süfyan’ın müracaatı üzerine Resulûllah dua etmiş, kıtlık zâil olmuş, fakat Kureyş yine düşmanlığını göstermiş, sonunda Kureyş’in uğrayacağı azabın daha şiddetli olacağı bildirilmişti. Bu da Bedir harbinde tahakkuk etmiştir.
İşte bu âyetler onu anlatır:
“Dinle, bir gün gök apaçık dumanlı olacak, Herkes bunu acı bir azap sayacak: “Yarab bizim üzerimizden bu azabı kaldır, iman edeceğiz!” diyecekler. Onlar nasıl ibret alabilirler ki onlara her şeyi izah eden bir Peygamber geldiği halde ondan yüz çevirerek: “Bu adam kendine bir takım şeyler öğretilmiş bir mecnundur” dediler. Biz azabı biraz kaldıracağız, fakat yine döneceksiniz. Biz de size büyük darbeyi indireceğiz ve sizden intikam alacağız”

Buharî ve Müslim rivayet ediyorlar:

“Verilenlere sevinenler…” âyetini Mervan bini Hakem anlayamadı. Tereddüde düştü: “Eğer herkes verilenle sevinince ve yapmadığı bir şeyle öğününce azab olunursa birimiz kurtulamayız.” dedi.

Hazreti İbni Abbas ona âyeti nüzul sebebiyle izah etti: “Bu âyet ehli kitap hakkında inmiştir. Peygamberimiz onlara bir şey sordu, sakladılar. Yanlış haber verdiler, sorulanı haber vermişler gibi gösterdiler ve öğünmek istediler. İşte âyet bunların riyakârlığını anlatır.”

Nüzul sebebine dayanan bu izahtan sonra Mervan’ın müşkülü halledilmiş oldu.
Âyetler, hâdiselere göre iniyordu. Nisa’ Sûresi, Uhud harbinden sonra nâzil oldu. Bu harbde şehit düşenler olmuştu. Onların eşleri dul, evlâtları yetim kaldı. Onların ahvalini beyan etmek, bahis konusu yapmak lâzımdı; Evlenmeleri, yetimleri, bunlara temas edilerek bildiriliyor. İşte nüzul sebebi bu demektir.

SURELER BİR KEREDE Mİ İNDİ?

Surelerin birçoğu, parça parça, değişik zaman aralıkları ile değişik yerlerde indi. Mekke’de inmeye başlayan bir surenin daha sonra Medine’de veya bir başka yerde tamamlandığı oldu. Bu durum bir Kur’an mucizesidir. Çünkü ayetler parça parça değişik yer ve zamanlarda indirilmesine rağmen surelerin ne bütünlüğü, ne tazeliği, ne de ritim ve ahengi bozulmuştur.

GELEN AYETLER NASIL KORUNDU?

“İnnâ nahnü nezzelnâzzikra veinnâ lehû lehâfiZûn( e)”
“Kur’ânı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da, şüphesiz ki, biziz.” (Hicr- 9)

Gelen vahyi, önce Hz. Peygamber (S.A.S) ezberliyor, sonra yerlerini belirterek vahiy kâtiplerine yazdırıyor, yazıya geçirilen ayetler korunuyor, yazmak isteyen Müslümanlara verilerek çoğaltılması sağlanıyordu. Ayrıca hemen her Müslüman gelen ayetleri ezberliyordu. Ayrıca her Ramazan ayında Sevgili Peygamberimiz ile Cebrail aleyhisselam Kur’an’ı baştan sona hatim ediyorlardı. Böylece Kur’an hem okunmuş hem de doğruluğu Cebrail tarafından kontrol edilmiş oluyordu. Buna mukabele denir ki bu günde sünnet olarak devam etmektedir. Bunların yanında Yüce Allah peygamberine “El a’la” suresinin altıncı, yedinci ve sekizinci ayetlerinde şöyle buyrulmuştur:
“Senukriuke fe lâ tensâ.“ (87/A’LÂ-6)
(Kur’ân’ı) sana, Biz okutacağız, bundan sonra sen unutmayacaksın.
“İllâ mâ şâallâh(şâallâhu), innehu ya’lemul cehre ve mâ yahfâ. (87/A’LÂ-7)
Ancak (bu) Allah’ın dilediği şeydir. Muhakkak ki O, açık ve gizli olanı bilir.
“Ve nuyessiruke lil yusrâ.” (87/A’LÂ-8)
“Ve kolay gelmesi için Biz (O’nu), sana kolaylaştıracağız.”;
El Buruç suresinin 85 ve 86. ayetlerinde ise:
“Bel huve kur’ânun mecîd(mecîdun).” (85/Burüc-21) “Hayır, O Kur’ân, Mecid’dir (yüce ve şerefli Kur’ân’dır).”
“Fî levhın mahfûz(mahfûzın).” (85/Burüc-22) (O), Levhi Mahfuz’dadır (merkezî kompüter sisteminde kayıtlı, mahfuz korunan bir levhadır, kitaptır) garantisi verilmiştir.
Yüce Allah Hicr suresinde ise “İnnâ nahnü nezzelnâzzikra veinnâ lehû lehâfiZûn( e)”
“Kur’ânı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da, şüphesiz ki, biziz.” (Hicr- 9) buyurmuştur.

VAHİY KÂTİPLİĞİ

Hz. Peygamberimize gelen vahiyleri anında yazıya geçiren, Hz. Peygamberimizin devamlı yanında bulunan kişilere vahiy katibi denir. Sayıları zaman zaman 42’ye kadar yükselmişlerdir. Bunlardan bazıları; Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman, Hz.Ömer, Zeyd Bin Sabit, Abdurrahman Bin Haris vs.’dir.

KUR’AN’IN YAZIMINDA KULLANILAN MALZEMELER

O devirde yazı malzemesi olarak ceylan, deve, koyun ve sığır derileri, hurma dalları, yassı veya düzeltilmiş taşlar, tahta levhalar, deve ve koyun gibi hayvanların kürek kemikleri Kur’an’ı yazmak için kullanılmıştır.

HAFIZLIK NEDİR KİME HAFIZ DENİR?

Hafızın sözlük manası; sakayan, koruyan, ezberleyen, Kur’an’ı baştan sona kadar ezbere okuyabilen kimse demektir. Yalnız bu okumanın kural ve kaidelerine uygun olarak yapılması gerekir. Ayrıca Kur’an’ı anlayarak okuma her zaman asıl olan okumadır.
Hafızların mahşerde sahibine anne babasına ve bir rivayete göre de yakınlarından sevdiklerinden 70 kişiye şefaat edeceği bildirilmiştir. Onun içindir ki büyükler Hafız olmak değil Hafız ölmek gerek demişlerdir.
Hafızlığını muhafaza etmeyenlerin mesuliyetinin büyük olduğunu Resulullah (S.A.V) efendimiz Mirac’ta gördükleriyle şöyle açıklamaktadır.
“Camilerden bir çöp parçasını almanın sevabı kadar bir sevap, Kur’an-ı Kerim’den bir ayet ezberleyip unutan insanın günahı kadar bir günah görmedim. ”
Hafız, aynı zamanda Kur’an’ın ahkâmını hıfzeden, muhafaza eden, kur’âni bir hayat yaşayan insan demektir. Kur’an-ı ezberledikleri halde kur’an’a göre hayat yaşamayanlar Cuma suresi beşinci ayete göre kitap yüklü hamallara ve merkeplere benzerler.
Bazı muhaddislere göre, yüz bin hadisi senedleriyle birlikte hıfzeden, senetleri teşkil eden ravilerin hayat hikâyelerini, hallerini cerh ve ta’dil açısından herbiri hakkında verilmiş hükümleri bilenlerde hafızdırlar.

HATİM NEDİR?

Hatim’in sözlük manası; Sona erdirme, bitirme, mühürleme, Kur’an-ı kerim’i sonuna kadar okumadır. Kur’an okumak ve Kur’an’a bakmak çok sevap kazandıran bir ibadettir. Bunun için Müslümanlar Kur’an okumaya, Kur’an ehli olmaya çok önem vermişlerdir. Kur’an’ın bir adı da ZİKİR olduğundan devamlı Kur’an okuyanlar aynı zamanda Zikir ehli de sayılırlar. Tıpkı namaz kılmak gibi Kur’an okumakta en büyük zikirdir.
Hz. Peygamberin “Sizin en hayırlınız, Kur’an-ı öğrenen ve öğretendir.” Hadisleri gibi Kur’an okumaya teşvik eden bir çok açıklaması vardır. Kur’an’ın bir çok ayeti kendisinin anlaşılmak ve düşündürülmek için indirildiğini beyan eder. Onun için Kur’an’ı okumaktaki amaç anlayarak okumak olmalıdır. Bu bakımdan hatimleri mealle birlikte, düşünerek ve anlamaya gayret göstererek okumak gerek.

KUR’AN’IN KİTAP HALİNE GETİRİLMESİ

Kur’an-ı Kerim 42 vahiy kâtibi tarafından yazılmıştır. En meşhurları Mekke’de Abdullah b. Sa’d Medine’de ise Übey ibni Kab’dır. Kur’an ayetleri kağıt, bez, deri parçaları, taş, tuğla, kürek kemikleri üzerine yazılmıştır. Her Ramazan ayında nazil olan vahiy pasajlarını (Kur’an’ı Kerim’i) baştan sona Cebrail’e arz ediyordu. Karışıklığı önlemek için de gelen vahyin nereye konulacağını belirtiyordu. Peygamber Efendimiz hayatta olduğu sürece vahiy devam ettiğinden, Kur’an metni, iki kap arasında mushaf haline getirilemezdi. Böyle yapılmış olsaydı sık sık değişiklik yapmak, araya girecek birkaç ayeti yerleştirmek için, ikide bir çok sayıda yazılmış metni imha etmek mecburiyeti hasıl olacaktı. Diğer taraftan Kur’an metni birçok hafız tarafından ezberlenip devamlı surette okunuyor ve ashabın bir kısmının nezdinde yazılı nüshalar da bulunuyordu. Üstelik Hz. Peygamber gibi bir teminat mercii vardı. Bu yüzden metnin muhafazası konusunda endişeye sebep yoktu.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra ilahi rehber Kur’an metninin, ümmetin icmaından geçmek suretiyle, tek kelimesinden şüphe edilmeyecek tarzda; kıyamete kadar hiç kimsenin itiraz edemeyeceği tarzda toplanması gerekmişti. Zeyd İbn Sabit diyor ki: “Yemame Savaşında ashabın hafızlarından 70 kişinin öldürülmesine müteakib, Hz. Ebu Bekir beni çağırttı. Yanına vardım. Hz. Ömer de orada idi. Ebu Bekir bana dedi ki: Ömer bana gelip dedi ki: “Yemame ‘de Kur’an hafızları çok zayiat verdi. Bu gibi vakalarda hafızların ölmeleriyle Kur’an’ın birçoğunun zayi olmasından endişe ederim. Bana kalırsa Kur’an’ın cem edilmesi için bir emir çıkarman gerekir.” Ben de Ömer’e şöyle cevap verdim: “Resulullah’ın yapmadığı bir işi nasıl yapabilirsin?”, Ömer: “Vallahi bu hayırlı bir teşebbüstür, dedi.” Sonra bu iş üzerinde o kadar durdu ki, bana söyleye söyleye neticede Allah kalbime bu işi yatırdı, ben de onun görüşünü benimsedim.” Zeyd devamla diyor ki: “Ebu Bekir bana dönüp şöyle dedi: “Sen genç, dinç, zeki bir adamsın. Kimse ittiham edemez. Zaten Resulullah’ın da vahiy kâtibi idin. Kur’an metnini topla.” Vallahi bir dağı yerinden nakletmemi isteselerdi, Kur’an’ı toplama mes’uliyeti kadar bana ağır gelmezdi.” Neticede Kur’an’ı hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızalarından derlemeye başladım.” (Buhari)

Kaynakların ittifakla bildirdiğine göre, Hz. Ebu Bekir, Zeyd’e asla hafızasına güvenmemesini, her ayet için 2 delil olmak üzere, 2 şahıstan yazılı nüsha aramasını emretti. Bu iş için Zeyd, Hz. Ömer’in yardımını şart koşmuş, O’da ciddi bir şekilde kendisine yardım etmiştir. Zeyd bizzat kendisi iyi bir hafız olduğu halde, kendisi gibi başka hafızlarla da yetinmeyip, her ayet hakkında mukabele görmüş 2 yazılı şahid aramak gibi son derece titiz ve ilmi bir usül takip etmiştir.

Hamidullah’a göre Peygamberimiz (sav) vefat ettiğinde 3000 kişi Kuran’ı ezbere biliyordu. Zeyd B. Sabit’in yazmış olduğu Kuran ile Hz. Muhammed (sav) indirilen Kuran arasında hiçbir fark yoktur.
Hamidullah bu olayı şöyle anlatır: “Zeyd, esasen Kur’an’ı ezbere biliyordu. Böyle olmakla beraber daha ileri bir ihtiyat tedbiri olmak üzere, kaleme alacağı her bir ayet veya kelime için Hz. Peygamber’in huzurunda Arza dan geçirilmiş (Arza’dan geçirilmiş olmak: Her Ramazan ayında Cebrail’in önünde Peygamberimiz tarafından okunmuş Kur’an Allah’ın sevgili iki elçisi, Kur’an-ı Kerim’i birbirlerine okumak üzere Ramazan ayında her gece bir araya gelmekteydiler. Her yıl bir defa yapılan bu karşılıklı okuma işi Allah Resulu’nun vefat edeceği yıl iki defa yapılmıştı. Bu son yapılan okuma işine de ‘Arza-i ahire’ denilmiştir.)mukabele edilmiş iki ayrı yazılı vesikanın şahadetine müracaat etmesini Halife Ebu Bekr O’na emretti. Halka yanlarında saklamakta oldukları bu nüshaları Zeyd ve arkadaşlarına göstermek üzere Mescidun Nebi’ye getirmeleri duyuruldu. Bu çalışma böylece sona erdirildiğinde, Zeyd ibnu Sabit hazırlanan nüshayı yeniden iki defa baştan sona okudu ve varsa bütün noksan ve kusurlar izale edildi.” (Hamidullah, M/ Rasulullah Muhammed s. 198)
633 yılında Hz. Ebu Bekir’in emri üzerine bir araya getirilen ve mescide okunarak vahy katipleri ve hafızlar tarafından onaylanan bu kitaba MUSHAF adı verilir.
Bu şekilde kitap haline getirilen Kur’an daha sonra Halife Osman dönemimde çoğaltılmıştır. Hz. Hafsa’da bulunan mushaf temel alınarak Zeyd Bin Sabit, Said Bin As, Abdurrahman Bin Haris ve Abdullah Bin Zübeyr tarafından oluşturulan bir komisyon tarafından dört adet Kur’an nüshası yazıldı. Biri Medine’de bırakıldı, diğerleri Basra ve Şam’a gönderildi.

Kur’an’ın kitap haline getirildiğinde günümüzdeki nokta ve işaretler kullanılmıyordu. Emevi halifesi Mervan zamanında ilk defa bazı noktalar ve işaretler kullanıldı. Sonra bunlar terk edilerek bu günkü ötre, üstün, esre, şedde ve tutar işaretleri kullanıldı.

MUHKEM VE MÜTEŞABİH AYETLER

Muhkem ayetler anlaşılması kesin olan ayetlerdir. Ali İmran suresinde Allahu Teala bu ayetlerin Kur’an’ın aslı ve anası olduğunu bildirir. “Sana Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem (açık ve kesin) âyetlerdir ki onlar Kitab’ın anası (temeli)dir, bir kısmı da müteşâbih âyetlerdir” (3/Ali imra-7) Muhkem ayetler aynı zamanda Müteşâbih ayetlerin yorumlanmasında anahtar olarak kullanılabilir.
Müteşâbih ayetler (Elif Lam Mim, Yasin,Tâ Hâ gibi ayetler. Bu harflere hurufu mukatta ayrı ayrı yazılmış, bitişik olmayan harfler denir.)örtük anlamlıdır; Gerçek manalarını ancak Allah bilir. Her okuyan kendi bilgisine göre anlam verir. Müteşâbih ayetler üçe ayrılmıştır. Birincisi; Anlamının bütünüyle kavranamayacağı kabul edilen ayetlerdir ki bunlar Allah ve Resulü arasında sırdır. İkincisi; İnsanın ancak çeşitli vasılalarla anlamına ulaşabileceği ayetlerdir. Üçüncüsü; Bilgide derinleşenlerin, alimlerin ve bilginlerin ve anlayacağı ayetlerdir.

ALLAH KUR’AN’I NİÇİN GÖNDERMİŞTİR?
Yüce Allah’ın yeryüzüne hitabı olan Kur’an elbette bir amaç ve görevi ifa etmek üzere gönderilmiştir. Görevlerini de kendisi okuyanlarına göstermektedir. Şimdi Kur’an’dan hareketle gönderiliş/indiriliş amaçlarını ortaya koymaya çalışalım.
Allah yüce kitabımızı niçin gönderdiğini yine göndermiş olduğu kitaptaki ayetleriyle açıklıyor:

“Tebârekellezî nezzelel fürgâne alâ abdihî liyekûne lil âlemîne nezîrâ(n)”
“O Zat-ı (Pak-ı SübhânÎni)n hayır ve bereketi bol (nihayetsiz ve dâim) oldu ki, Furkan (hak ile batılı ayıran Kur’an)ı kulu Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) üzerine indirdi. Tâ ki bütün âlemlere bir nezir (korkutucu ve sakındırıcı, uyarıcı) olsun.” (Furkan suresi:1)
Bu âyette Kur’an’ın “Hak ile batılı ayıran bir kitap (Furkan) olduğuna dikkat çekilerek; Bütün âlemleri uyarmak, sakındırmak, korkutmak ve hak ile batılı ayırmak için Muhammed üzerine indirildiği bildirilmiştir.
“İnne hêzel gur’âne yehdî lilletî hiye agvemu ve yübeşşirul mü’minînellezîne ya’lemûneSSâlihâti enne lehüm ecran kebîrâ(n)
“Şüphe yok ki, bu Kurân, (kendisine uyanları) en doğru olan (dine veya yol)a hidayet eder (kavuşturur.) Ve sâlih amellerde bulunan müminlere çok müjde verir ki, onlar için büyük bir mükafat vardır.” (İsrâ suresi:9)
Bu ayetten anlıyoruz ki yüce kitabımız Kur’an kendisine uyanları en doğru yola iletmek, ulaştırmak; hidâyete erdirmek için gönderilmiştir.
“Kitâbun enzelnâhü ileyke mübârekün liyeddebberû âyetihî veli yetezekkera ülül elbâb(i)
“(Bu) büyük bir kitaptır ki, O’nu sana indirdik. Mübarektir. (Dünya ve ahiiret bereketleri ondadır), ayetlerini iyice düşünsünler ve akıl sahipleri ibret alsınlar (amel etsinler) diye (O’nu sana indirdik)” (Sâd suresi: 29)
Bu ayette Mevlâ hazretleri Kur’an-ı Kerim’in büyük bir kitap olduğunu, dünya ve ahret bereketlerinin bu kitabın içinde bulunduğunu açıklayarak, bizi bu kitabı öğrenmeye, öğretmeye ve tüm hayatımıza tatbik etmek suretiyle kimseye muhtaç olmayacak şekilde ilerlemeye, maddi ve manevî en büyük bereket ve zenginliğe kavuşmaya teşvik etmektedir.
Yine bu ayetten öğrendiğimize göre Mevlâ’mız bu kitabı, kullarının çok ince düşünmeleri ve akıl sahiplerinin ibret almaları ve O’nunla amel etmeleri için göndermiştir.
“Yâ eyyühennâsü gad câeküm bürhânen min rabbiküm ve enzelnâ ileyküm nûran mübînâ(n) (Nisa suresi 174); feemmellezîne âmenû billâhi va’teSımû bihî feseyüdhılühüm fî rahmetin minhü ve faDlin ve yehdîhim ileyhi SıraTen müstegîmê(n) (Nisa suresi 175)
“Ey insanlar! Muhakkak size rabbinizden bir burhan (yol gösterici olan Muhammed (Sallallahü aleyhi vesellem) geldi. Ve sizlere apaçık bir nur indirdi.”; “Artık o kimseler ki, Allah(-u Teâlâ’y)a iman ettiler ve O’na (Allah’a veya Kur’an’a) sarıldılar, elbette Allah (-u Teâlâ) onları kendi tarafından bir rahmet (cennet) in ve fazl (ziyade nimetler) in içine girdirecektir. Ve onları, kendisine (ulaştıracak) sırat-ı müstekim ( dosdoğru bir yol) a hidayet edecek (kavuşturacaktır.” (Nisa suresi 174, 175)
Bu ayet-i celilede (Nisa 174’te) Mevlâmız bütün insanlara seslenerek, onlara Rableri tarafından bir rehber (Bürhan) geldiğini; Rehber olarak Hz. Muhammed’i gönderdiğini ve onlara, din ve dünya hususunda muhtaç oldukları bütün meseleleri beyan edici (açıklayıcı olan bir nur (kitap) indirdiğini zikredrek, onlara başka bir rehber (yol gösterici) aramayıp, ancak bu ilâhi rehbere Hz. Muhammed’e ve bu nurdan, Kur’an’dan istifade etmelerini tenbih etmektedir. Bu ayetten sonra gelen ayette ise (Nisa suresi 175); Kendisine iman edip Kur’an’a sarılanları cennetle müjdelemkete ve sırat-ı müstagıme (dosdoğru bir yola) kavuştıracağını haber vermektedir.
Demekki din ve dünya hususunda bizim tek başvuracağımız kaynak (nur) yüce kitabımız Kur’an ve Kur’an-ı anlamada ve islamı yaşama da tek rehberimiz Hz. Muhammed s.a.v.) dir. Bunun içindir ki Âişe validemiz Sevgili Peygamberimize “O yaşayan Kur’an’dır” buyurmuşlardır.
Nitekim bir başka ayette (Maide suresi 15,16) Peygamberimize “Nur”, Kur’an-ı kerim’e de “Kitabu mübin” denilmiştir:
“Yâ ehlel kitâbi kad câekum resûlunâ yubeyyinu lekum kesîran mimmâ kuntum tuhfûne minel kitâbi ve ya’fû an kesîr(kesîrin) kad câekum minallâhi nûrun ve kitâbun mubîn(mubînun).”

“Ey kitap ehli! Artık size elçimiz (Muhammed) gelmiştir. O, kitabınızdan gizleyip durduğunuz gerçeklerden birçoğunu sizlere açıklıyor, birçoğunu da affediyor. İşte size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap (Kur’an) gelmiştir.” (Maide suresi: 15)
Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subules selâmi ve yuhricuhum mineZ Zulumâti ilân nûri bi iznihî ve yehdîhim ilâ SırâTın mustakîm(mustakîmin).
“Onunla Allah rızasına uyanları, selâmet yolarına eriştirir; Onları kendi izniyle karanlıktan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru bir yola iletir. (Maide suresi:16)

“Yâ eyyühennâsü gad câetküm mevıZatün min rabbiküm veşifâün lime fî Sudûrihim ve hüden ve rahmetun lil mü’minine.” (Yunus-57)
“Ey insanlar! Size Rabb’inizden bir öğüt, gönüllerin derdine bir şifa, müminlere bir hidayet ve rahmet gelmiştir.” Ayette ya eyyühellezine âmenu deyilmeyip te ya eyyühennâsu/Ey insanlar demesi ayrıca dikkate değerdir.

Kur’an-ı Kerim insanlığa yük ve sıkıntı olsun diye değil, doğru yola kılavuzluk etmek, ümit vermek, huzur ve mutluluk kazandırmak üzere öğüt, uyarı ve rahmet olarak gönderilmiştir. “Hâze beyânün linnâsi vehüden ve mevıZatün lil müttegîn ( e ) “Bu (Kur’an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.” (3/Âl-i İmran-138)

Yâ eyyuhen nâsu kad câetkum mev’ızatun min rabbikum ve şifâun limâ fîs sudûri ve huden ve rahmetun lil mu’minîn(mu’minîne). (Yunus-57)
Ey insanlar, işte size Rabbinzden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet geldi. (Yunus 57.)
“ Tâ hâ (1) Mâ enzelnâ aleykel gur’âne liteşgâ (2) İllâ tezkiraten limen yahşâ (20/Tâhâ-1,3) “Tâ. Hâ. Biz, Kur’an’i sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.” (20/Tâhâ-1,3)
“Ve lekad yessernel gur’âne lîz zikri fe hel min muddekir(muddekirin). “
“Ve andolsun ki Biz, Kur’ân’ı, zikir için kolaylaştırdık. Buna rağmen tezekkür eden (ibret alan) var mı?” (54/Kamer-17)

1.Muttakilere Rehberlik Etmek:
Muttaki, Allah korkusuyla kendini günahlardan uzak tutarak Allah’ın azabından korunan ve böylelikle Allah’tan gereğince sakınan, O’na saygıda kusur etmeyen, gönülden Allah’a bağlanman kimsedir.
Kur’an-ı kerim’in başında açış suresi olarak bilinen Fatiha’da kul Rabbi’nden “İhdinaSSıraTalmüstegîm” diye hidayet taleninde bulunur. Hemen Kur’an’ın başında Cenâb-ı Hak’tan hidayet talebinde bulunan kula cevap ikinci sure olarak bilinen ve Fatiha’dan sonra gelen Bakara suresinin başında verilir.
“Elif Lam, mîm; zâlikel kitâbu la raybe Fîh(i) hüden lil müttegîn (e) (Bakara 1, 2)
“ Elif lâm Mîm, İşte bu kitap, kendisinde hiç şüphe yoktur; muttakiler için hidâyet (yol gösterici) ‘dir. Onlar (muttakiler, takva sahipleri) ki gayba iman ederler ” (el- Bakara, 2/1-2)
“Ey Muhammed! Biz, Allah’a karşı gelmekten sakınanları Kuran ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip) kolaylaştırdık.” (Meryem Suresi 97)

“.. Zâlike hüdellâhi yehdî bihî men yeşâü vemen yüDlilillâhü femâ lehû min hêd (in).”
“… İşte O (Kur’an) Allah’ın (gönderdiği) bir hidayet (rehberi) dir ki, O’nunla dilediğini hidayete kavuşturur. (kendisinin sapıklığı seçmesi sebebiyle) Allah’ın saptırdığını ise bir hidayet edici (doğru yola alıcı) yoktur.” (Zümer suresi: 23)

2-Diri olanları İnzar etmek ve Hak ile batılı ayırmak:
“Li yünzira men kâne hayyen ve yehıggal gavlü alel kâfirîn (e)”
“Hayat sahibi olan kimseyi inzar etmesi ve kâfirler üzerine de azabından tahakkuk etmesi için (O Kur’an’ı) indirdik.” (Yasin-70)
İnzar, içinde korku bulunan haber vermedir. (el-Müfredat, el-Isfahani) Ayetteki “hayy”(diri) kelimesi hayatta olan, canlı anlamına gelmektedir. Burada kastedilen ise diğer varlıklardan ayrı olarak insanın akletme ve akli melekelerini kullanma özelliğidir. Yoksa akli melekelerini kullanamama inzar için bir fayda vermeyecektir Zemahşeri’ye göre de akılı olan, düşünenler anlamına gelmektedir. İnsan düşünmediğinde, aklını kullanmadığında gafil olur, gafil olmak ise ölü olmak gibidir.(Zeki Duman, Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Müslümanlar, s.74) Acaba gerçekten ölmüş olanlar için durum nedir?
“Sen ölülere; arkasını dönüp kaçarken işitmek istemeyen sağırlara çağrıyı işittiremezsin!”(Neml, 27/80, Rum, 30/51) benzeri bir ayette Fatır suresi, 35 ayettir. Buna göre kabirdekilerin çağrıyı işitmeleri mümkün değildir. Bu ayetlerde ifade edildiği gibi, görüleceği üzere Kur’an’ın inzar özelliği yaşayan ve akli melekelerini kullanma özelliğine sahip insanlar için geçerlidir. Kur’an ancak sevabı ölülere bağışlanmak maksadı ile okunur. Kur’an’ın ölülere bundan başka bir faydası yoktur.

3-İnananları Müjdelemek:
Müjde, her insanın duyduğunda sevindiği,
gönlünün şâd olduğu özel ve muhteşem anları ifade eder. Her müjde insanın o anki ruh durumunu bir anda değiştiren, coşturan bir etki ve özelliğe sahiptir. Müjdeye aslında hayırlı, güzel haber de diyebiliriz.
Kuranı Kerim kendisine tabi olanları cennet ve kendileri için hazırlanış birçok nimetlerle müjdeler. “Müminler için hidayet, rehber ve müjdedir.” (Neml, 2)
4-Problemlerin Hallinde Bir Kılavuz olması:
“Ey iman edenler! Allah a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne götürün (onların talimatına göre halledin) böyle yapmak hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 59)
Allahu Teala, her peygamberi ve onlara indirdiği kitapları insanlar arsından çıkan sorunlarda ve ihtilaflarda hakem olsun diye göndermiştir.(Bakara, 213) Müminlere düşen de aralarındaki sorun ve ihtilaflarda Kuran prensiplerine göre hareket etmektir.
5-Karanlıklardan Aydınlığa Çıkarmak:
“Elif, lâm, Râ kitâbun enzelnâhü ileyke lituhricennâse mineZZulumâti ilennûri biizni rabbihim ilê SırâTıl azizil hamîd (i )”
“Elif, lâm, râ. Bu büyük bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıktan (her türlü sapıklıklardan) nura (hidayete), o aziz (yegâne galip), hamid (ziyade hamde lâyık olan Allah-u Teâlâ Hazretlerin)in yoluna çıkarman için onu sana indirdik.” (İbrahim suresi: 1)
Bu âyei kerimeden de anlaşıldığı gibi, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bile bütün insanları karanlıktan nura, aydınlığa, bu Kur’an vâsıtasıyla çıkarmakla görevlendirildiğine göre, insanları kurtarmanın tek çâresi Kur’an-ı öğrenip, öğretmek ve hükümleriyle, emir ve yasaklarıyla amel edip, ettirmektir.
“ Biz onu, Kur’an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre) ayırdık; ve onu peyderpey indirdik.” (İsra suresi:106)
İnsanlık ne zaman Kuran’a yönelmiş ve onu rehber edinmişse en ileri medeniyete sahip olmuştur. Bu gerçek peygamber efendimiz tarafından şöyle dile getirilmektedir: “Şüphesiz ki Allah, Kuran’la amel edenleri yükseltir, ona uymayanları düşürür ve geri bırakır.” (Müslim, Müsafirin 269). Diğer taraftan bir başka hadislerinde de ; “Kuran’a sımsıkı sarılınız, onu önder ve rehber edininiz. Çünkü Kuran, âlemlerin Rabbi Allah’ın mübarek kelamıdır.”(Fethu’l Kebir, c 2, s 237) buyurmaktadır.

Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subules selâmi ve yuhricuhum mineZ Zulumâti ilân nûri bi iznihî ve yehdîhim ilâ SırâTın mustakîm(mustakîmin).
“Onunla Allah rızasına uyanları, selâmet yolarına eriştirir; Onları kendi izniyle karanlıktan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru bir yola iletir. (Maide suresi:16)
Maide suresi 16. Ayetten de anlaşılıyor ki, Cenâb-ı Hak Kur’an-ı kerim vasıtasıyla insanları selamet yollarına kavuşturuyor; Karanlıktan nura çıkarıp, kendisine varan dosdoğru yola çıkarıyor. Ama bunun için bir takım şartlar koşuyor. O şartlardan birincisi; Allahü Teâla’nın rızasına tabi olmak, yani her işte nefsimizin arzu ve isteklerini terk edip Mevlâ’nın rızasını aramaktır.
Bu şartların ikincisi ise Talak suresinin 11. Ayetinde anlatılıyor:

“..li yuhricellezîne âmenû ve amilûS Sâlihâti mineZ Zulumâti ilen nûr(nûri)…
“…İman edip Salih amel işleyenleri karanlıktan aydınlığa çıkarmak için (Allah-u Teâlâ Kur’an indirdi) (Talak suresi. 11)

Elif lâm râ kitâbun enzelnâhu ileyke li tuhricen nâse mineZ Zulûmâti ilen nûri bi iZni rabbihim ilâ SırâTıl azîzil hamîd(hamîdi).
“(Bu) öyle bir kitaptır ki, bu sana bütün insanları Rablerinin izniyle karanlıktan nur’a çıkarsın için indirdik.” (İbrahim suresi:1)
Kur’an’ın indiriliş gayesi bütün insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarmak olsa da Kur’an-ı kerim ancak bu iki ayette zikredilen iki şartı; Allah’ın rızasına uymayı, aramayı ve salih amel işleyenleri karanlıktan aydınlığa çıkarmaktadır. Salih amel de zaten sırf Allah rızası için, Allah’ın rızasını kazanmak için, gösterişten ve şirkten uzak kalarak yapılan her türlü iş, ibadetlerdir
“İşte bu (Kur’an), mübarek bir kitaptır (Dünya ve ahret bereketleri ondaır) ki onu biz indirdik; ona uyun (Onda bulunan hükümlertle amel edinin) ve onunla korunun/aykırı davranmaktan (Ona muhalefet etmekten) sakının ki merhamete eresiniz.(Allah tarafından merhamete eresiniz) (En’Am suresi: 155)
“(Bu Kur’an’ı indirmemizin sebebi): “Kitap(lar), yalnız bizden önceki topluluklar (yahudi ve hıristiyanlar)a indirildi, biz ise, onların okunmasından hakikaten habersizdik (o kitaplar bizim dilimiz üzere olmadıklarından, anlamıyorduk).” demeyesiniz diyedir.” (En’am suresi: 156)
“Yahut: “Bize kitap gönderilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk.” demeyesiniz diyedir. İşte artık size Rabbinizden açık delil, doğru yol (rehberi) ve bir rahmet gelmiştir. Allah’ın âyetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çeviren (ve çevirten)lerden daha zalim kimse bulunabilir mi? Âyetlerimizden yüz çevirenleri (bu) yüz çevirmeleri sebebiyle, azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.” (en’am suresi: 157)
Bu ayetlerden anladığımıza göre, bu kitap Allah tarafından onda (Kur’an’da) bulunan hükümlerle amel etmek için indirilmiştir. Dünya ve ahiret bereketleri yüce kitabımız Kur’an’dadır. Bu bereketlerden ancak ona uyanlar, hükümlerine tabi olup bu hükümlere muhalefet etmeyenler yararlanabilir. Yüce Allah ancak bu kitaba uyanlara rahmet eder. Ondan uzaklaşarak, yüz çevirerek, hükümlerine muhalefet ederek, münkir (inkarcı Yahudi ve Hıristiyanların)lerin eteğine sarılanları, Kur’an’ın dışında yol ve çare arıyanları hem bu dünyada hem de ahirette cezalandırır. Kur’an’ın dışında yol ve rehber arayanlar, Yahudi ve Hıristiyanları dost, veli edinen, onların el ve eteklerine sarılanlar en büyük zalimlerdir. Onlardan daha büyük zalim yoktur.
Yüce kitabımız Kur’an’da:“İnne hezel gurâne yehdî lilletî hiye egvemu.”(İsra/9) “Şüphesiz ki bu Kur’ân, insanları en doğru ve en sağlam yola iletir.” Buyrulduktan sonra, Müslümanları bu doğruluktan saptıracak tehlikeye dikkat çekilerek:
“Vela terkenu ilellezine zalemû fetemessekümünnâru “ “ Zulüm (ve haksızlık) edenlere de sakın meyletmeyin/güvenip dayanmayın! Sonra size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonra size yardım da edilmez.(Hud suresi:113) buyrulmaktadır. Kur’anın bu tesbitne göre Kur’andan ayrılmak ve sapmak, zalimlere yönelmek, onlara meyletmektir. Bu meylin miktarı önemli değildir. Onların yaptıkları haksızlıkları, zulümleri onaylar anlamına gelecek şekilde yüzlerine güleç bir yüzle bakmak bile yasaktır. Ayetteki “Terkenû” sözü, yağcılık ve yardakçılık, haksızlıklara rıza göstermek, en ufak bir şekilde bile olsa onlara meyletmek, onlardan yardım istemek olarak tefsir edilmiştir. (Bak. Tefsiru’l Kur’ani’l Azim İbni Kesir Hud/113. ayetin tefsiri)
Bu ayetin tefsirini yapan Müfessir Kurtubi “Küfürle dostluk küfür, Allah’a isyan edenle dost olmak isyandır. Çünkü dostluk ancak sevgiden dolayı olur. Ancak bu hükmün bir tek ayrıcalığı, zalimle dostluk, onun kötülüğünden korunmak için (öyle görünmek şeklinde) çaresiz durumlarda olursa başkadır” demektedir.
Allah Teâlâ : «Zulmedenlere meyletmeyin.» buyurur. İbn Ab-bâs’tan naklen Ali İbn Ebu Talha burayı: Onlara yağcılık yapmayın, şeklinde açıklar. Avfî ise İbn Abbâs’ın buradaki meyli, küfre meyletmekle tefsir ettiğini söylemiştir. Ebu’l-Âliye: Onların amellerini hoşgörüyle karşılamayın, derken; îbn Abbâs’tan rivayetle İbn Cüreyc; Haksızlık edenlere meyletmeyin, açıklamasını getirmiştir. Bu söz güzeldir. Yani zâlimlerden yardım istemeyin ki böylece onların geri kalan işlerinden hoşnûd olmuş gibi olursunuz. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka sizi kurtaracak bir dostunuz, O’nun azabından sizi kurtaracak bir yardımcınız da yoktur. (İbni Kesir Tefsir Tefsiri, Hud Suresi 113. âyet)
İmam Kurtubi ise bu ayetin tefsirini yaparken şu görüşlere yer verir:
“Bu âyet-i kerîme kâfirler ile bid’at ehli ve onların dışında türlü masiyet İş¬leyen kimseleri terkedip, onlardan uzaklaşmaya delildir. Çünkü bu gibi kimselerle sohbet ve arkadaşlık küfür veya masiyettir. Zira arkadaşlık ve soh¬bet ancak sevgiden dolayı söz konusudur. Nitekim hikmetli birisi (Taraf’e b. el-Abd) şöyle demektedir:
“Kişi hakkında soru sorma, arkadaşını sor. Çünkü herbir arkadaş, arkadaş edindiği kimseye uyar.” (İmam Kurtubi El-Câmiu li- Ahkâmi’l Kur’an, Hud/113.âyetin tefsiri)
Bu ayetin tefsirinde Seyit Kutup ta şöyle demiştir:
“Sanık zalimlere eğilim, yakınlık göstermeyiniz. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi.” Zalimlere dayanmayın, güvenmeyin. Yeryüzünde güç kaynaklarını ellerinde bulunduran, ellerindeki bu kuvvetle kulları Allah’ın dışında birtakım yaratıklara kulluk yapmaya zorlayan tağutlara, zorba zalimlere dayanmayın. Onlara dayanıp güvenmeyin. Çünkü sizin onlara güvenip dayanmanız, onların işlediği bu büyük kötülüğü onayladığınız anlamına gelir. Bu, onların işlediği büyük kötülüğün günahına ortak olmanız demektir. “Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi.” Bu sapmanın cezası olarak…
“Allah’dan başka bir dostunuz, bir dayanağınız yoktur. O zaman O’nun yardımını göremezsiniz.” (Fizilal’il Kur’an, Seyyid Kutup)
“İnne nahnü nezzelnâzzikra veinnâ lehû lehâfiZûn (e)
“Şüphe yok ki, o zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve şüphesiz ki, onu muhafaza ediciler elbette biziz.” (Hicr suresi: 9)
Ahıskalı Ali Hayrad Efendi Hazretleri şöyle buyururlardı: Bu ayeti celileden Kur’an’ın Allah’ü Teâlâ Hazretleri tarafından muhafaza edilmiş (korunmuş) bir kale olduğu anlaşılmaktadır. O halde kalenin içine gir (onun ahkâmıyla amel et) ki korunmuş olasın. (Ruhu’l Furkan, cilt: 1/20, Ramazanoğlu Mahmud Sami)
Kur’an-ı kerim bir nurdur. Ona uyanlar ve onu öğrenenler nurlanırlar. Kur’an En şerefli bir makamdan indirilmiştir. Onunla amel edenler ve onu okuyanlar şereflenirler.

KUR’AN NEDEN ARAPÇA İNDİRİLDİ?
(Resûlüm!) Biz o (Kur’an’)ı ancak (anlayıp) öğüt alsınlar diye senin dilinle (indirip) kolaylaştırdık. (44/Duhan–58.)
“Eğer biz onu başka dilde bir Kuran yapsaydık onlar mutlaka, “Onun âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber öyle mi?” derlerdi…) (Fussilet Suresi 44.ayet)

Eğer Kur’an İngilizce olarak inseydi, Mekkeli müşrikler aynı bozuk mantıkla, (Diğer milletler kendi kulu değil mi de, Tanrı Kur’anı İngilizce indirdi) diyeceklerdi. Yusuf suresinin, (Biz Kur’anı Arapça olarak indirdik, umulur ki, siz onu anlarsınız) mealindeki 2. âyet-i kerimesi, tefsirlerde özet olarak şöyle açıklanıyor:
«Doğrusu Biz onu akıl erdiresiniz diye apaçık bir Kur’an olarak indirdik.» Bu böyledir; zîrâ Arap dili dillerin en basiti, en açığı, en genişi, gönüllerde olan mânâları en güzel ve en çok karşılayabilen bir dildir. Bu sebepledir ki kitapların en şereflisi, en şerefli dille en şe-şerefli peygambere meleklerin en şereflisinin elçiliğiyle indirilmiştir. Bu, yeryüzünün en şerefli yerinde olmuştur. İndirilmeye başlanması, senenin aylarının en şereflisi olan Ramazân’dadır. Böylece o, her yönden mükemmelleştirilmiştir.” (İbni Kesir Tefsiri)
Eğer Yunanca olsaydı
Fussilet suresinin, (Eğer biz Kur’an-ı kerimi yabancı bir dilde okunan bir kitap kılsaydık. Diyeceklerdi ki, âyetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalıydı. Muhatapları Arap olduğu halde, Arapça olmayan bir kitap mı geldi) mealindeki Nahl 44. âyet-i kerimesinin tefsirlerdeki açıklaması da şöyledir:

Kur’an-ı kerim [İbranice, Yunanca falan değil] sizin lisanınızda, yani Arapça’dır. Siz Arap olduğunuza göre, ifadelerinin vecizliğinden, şaheserliğinden bu Kur’an-ı kerimin İlahi bir kelam olduğunu anlarsınız. Yoksa, (Siz Arap olduğunuza göre, Kur’anın ahkamını da anlarsınız) denmiyor.
Tokatlı Şeyh-ül-islam Mustafa Sabri Efendi, “Biz Arabi’yi az biliriz. Fakat Kur’an-ı kerimi Araplardan daha iyi anlarız” buyuruyor.

Lisanı Arabi olan herkes Kur’anı anlayamaz. Lisan ayrı, ilim ayrıdır. Türkçe bilen insan, tıp, hukuk, fen gibi bilgileri bilir mi? Kur’an-ı kerim baştan başa bir ilim deryasıdır. Her Arabi bilen Kur’an-ı kerimi nasıl anlar? Ateistler gibi, tercümesini okuyup da, (Bakın Kur’anda çelişki var) demek ne kadar abes ve saçmadır.

Eshab-ı kiramın anlayışı
Eshab-ı kiramın hepsi müctehid, birer büyük âlim oldukları halde, âyet-i kerimeleri farklı anlamışlar, ictihadları farklı olmuştu. Mezheplerin çıkışında da âyet-i kerimelerin farklı anlaşılmasının rolü vardır.

Urvet-ül-vüska Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki: (Urvetül vüska tutulacak sağlam kulp demek olup o da Kur’an’dır)
(Bir gün Resulullah efendimiz, Hazret-i Ebu Bekir’e Kur’an-ı kerimin ince manalarından birkaçını onun seviyesine göre anlatıyordu. Hazret-i Ömer yanlarına gelince, konuşma üslubunu ve bahsettiği ince sırları, onun da anlayacağı şekilde değiştirdi. Yanlarına Hazret-i Osman gelince yine üslubunu değiştirdi. Hazret-i Ali gelince de böyle yaptı. Resulullah efendimizin, her değiştirmesi, oraya gelen zatların istidatlarının farklı oluşlarından idi.) (M. Masumiyye 59)

Hadis-i şeriflerde (Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu), (Osman’ın şefaati ile Cehennemlik yetmiş bin kişi sorgusuz Cennete girecektir) ve (Ben ilmin şehriyim Ali de kapısıdır) buyuruldu. Her üçü de bu derece yüksek olduğu ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Hazret-i Ebu Bekir’e anlatılan tefsiri bile anlayamadılar. Çünkü Peygamber efendimiz herkese derecesine göre anlatıyordu.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(İnsanlara akıllarına, anlayışlarına göre söyleyin, onlara [dinin hükmünü] inkâr ettirecek şekilde söylemeyin ki, Allah’ı ve Resulünü yalanlamasınlar.) (Buhari)

Allahü teâlâ, (Peygambere sorun, âlimlere sorun) buyuruyor. Bazıları, bizzat kendim anlayacağım diye inat ediyor. Herkes kendisi anlayabilseydi o zaman peygambere ne lüzum kalırdı?

Kur’an-ı kerimi, lisanı Arapça olanlar bile anlayamaz. Hatta evliyanın ve ulemanın en büyükleri olan Eshab-ı kiram bile, âyetlerin manalarını Resulullah efendimize sorarlardı. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kur’an, Allah’ın metin ipidir. Manalarının hepsi anlaşılmaz. Çok okumak ve dinlemekle eskimez.) (İbni Mace)

Kur’an-ı kerim çok veciz olup, bitmez tükenmez manalarının bulunduğu, bütün manaları bildirilse bile, yazmak için kağıt ve mürekkep bulunamayacağı bizzat Kur’an-ı kerimde bildirilmektedir.
Mealen buyuruluyor ki:
(De ki, Rabbimin [İlmini, hikmetini bildiren] sözleri için, denizler mürekkep olsa, bir o kadar daha deniz ilave edilse, denizler tükenir, Rabbimin sözleri tükenmez.) (Kehf 109)

Kur’an Okumanın Fazileti Hakkında Bazı Hadis-i Şerifler:

“Kıyamet günü Kur’an gelip derki: “Yâ Rabbi Kur’an ehli olan kimseyi nurunla süslendir.” Bunun üzerine ona bir keramet ve şeref tacı giydirilir. Kur’an sonra, “Yâ Rabbi, onun süsünü artır” der. Sonra o şahsa bir şeref elbisesi giydirilir. Bundan sonra Kur’an, “Yâ Rabbi ondan razı ol” der. Kur’an ehli olan şahıs Allah’ın rızasına nail olur; kendisine, Oku ve yüksel” denilir. Kur’an’ın her bir ayetine karşılık kendisine derece verilir.” (Darimî, Fezâil-i Kur’an: 1)

“Oruç ve Kur’an Kıyamet günü kula şefaat ederler. Oruç der: “Yâ Rabbi! Ben onun yemesine ve zevklerine engel oldum. Beni ona şefaatçi yap. “ Kur’an der: “Ben onun gece uykusuna engel oldum. Beni ona şefaatçi yap!” Cenâbı Hak tarafından “Şefatiniz kabul olunmuştur” buyrulur. (Fethu’r Rabbânî, c. 18, s.4)
Nahiv ve lügat bilgini Ebu Bekr Muhammed b. el-Kasım b. Beşşâr b. Mu-hammed el-Enbâri “er-Reddu alâ Men halefe Mushafe Usmâne” (Hz. Os¬man’ın Mushaf’ına Muhalefet Edenlere Reddiye) adlı eserinde Abdullah b. Mes’ud’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Şüphesiz bu Kur’ân-ı Kerim, Allah Teala’nın bir ziyafetidir. O’nun bu ziya-fetinden gücünüz yettiği kadarını öğrenin. Muhakkak bu Kur’ân-ı Kerim, Al¬lah’ın ipidir. Apaçık nur odur, faydalı şifa kaynağıdır, ona sımsıkı sarılanın koruyucu sığınağıdır. Ona uyanların kurtuluşudur. O, eğilip bükülmez ki doğ¬rultulsun. Sapıp eğrilmez ki hoşlanılacak hale getirilsin. Onun hayret verici özellikleri bitip tükenmez. Çokça müracaattan dolayı eskiyip yıpranmaz. Onu okuyunuz. Çünkü Allah, onu okumanız sebebiyle her bir harf karşılığında si¬ze on hasene verir. Ben sizlere elif, lam, mim tek harftir demiyorum. (“Fakat elif bir harf, lam bir harf mim bir harftir.” Tirmizinin rivayetinde bu fazlalık vardır.)Sakın ha, sizden herhangi bir kim¬senin bacak bacak üstüne koyarak Bakara sûresini okumayı terkettiğini görmeyeyim. Çünkü şeytan Bakara sûresinin okunduğu evden kaçar. Hayır¬dan eser bulunmayan ev Allah’ın Kitabı’ndan eser bulunmayan evdir.” ( Hâkim, Müstedrek, I, 555; Dâriınî, Fedâilu’l-Kur’ân 1, hd. no: 3318 – kısmen -).
“Sizin en hayırlınız, Kur’an-ı öğrenen ve öğretendir.” (Buharı, Fedâilu’l-Kur’ân 21; Ebû Dâvûd, Vitr 14; Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’ân 15)
Müslim, Ebu Musa (ra)’dan rivayet ediyor: Resulullah (s.a) buyurdu ki: “Kur’ân okuyan mü’minin misali, utrucc (ağaç kavunu) gibidir. Kokusu da hoştur, tadı da hoştur. Kur’ân okumayan mü’minin misali ise hurmaya benzer. Tatlı olmakla birlikte kokusu yoktur. Kur’ân okuyan münafikın misali ise ko¬kusu hoş, tadı acı olan reyhana benzer. Kur’ân’ı okumayan münafikın misa¬li ise, Ebu cehil karpuzuna benzer. Kokusu yoktur, tadı acıdır.” Bir diğer ri-vayette “münafikın misali” yerine “facirin misali” denilmiştir. (Müslim, Salâtu’l-Müsafirîn 243)

ed-Dârimi, Vehb ez-Zimari’den şöyle dediğini rivayet eder: Her kime Allah Kur’ân’ı ihsan eder, o da gece ve gündüz onun gereğini yerine getirir, onda bu¬lunan hükümler gereğince amel eder ve Allah’a itaat üzere ölürse, Kıyamet gü¬nünde Allah, o kimseyi sefere ile hakimlerle birlikte gönderir. Said der ki: Bu¬rada sefereden kasıt melekler, hakimlerden kasıt ise peygamberlerdir. (Dârimî, Fedâilu’l-Kur’ân 20)

Müslim, Aişe (r.anh)’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Kur’ân-ı Kerim’i maharetle okuyan kimse, şerefli, iyi elçi me¬leklerle birliktedir. Kur’ân-ı Kerim’i zorlana zorlana okuyan ve okurken sı¬kıntı çeken bir kimse için de iki ecir vardır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 244; Ebû Dâvud, Vitr 14; Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’ân 13)

Bu şekilde zorlanarak okuyanın iki ecir almasına sebep, birisi okuması di¬ğeri de zorlanması dolayısıyladır. Kur’ân’ı maharetle okuyan kimsenin dere¬celeri ise bütün bunlardan yüksektedir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, önceleri o kim¬se için de zorla okunan bir kitaptı. Daha sonra bu basamaktan yüksele yüksele meleklere benzetilecek konuma kadar yükselmiştir.

Ebu Hureyre’den rivayete göre Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Her kim, müslüman bir kimsenin dünya sıkıntılanndan bir sıkıntısını giderirse, Al¬lah da o kimsenin Kıyamet günündeki sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Her kim sıkıntı içerisinde bulunan kimseye kolaylık sağlarsa, Allah o kişiye dünyada da âhirette de kolaylık verir. Müslüman bir kimsenin kusurunu ör¬tenin Allah, dünyada da âhirette de kusurunu örter. Kul, müslüman karde¬şine yardımcı olduğu sürece Allah da ona yardımcı olur. İlim öğrenmek üze¬re bir yola koyulan kimseye Allah cennete giden bir yolu kolaylaştırır. Bir top¬luluk Allah’ın evlerinden birisinde Allah’ın Kitabı’nı kendi aralarında okuyup onu öğrenecek olurlarsa muhakkak üzerlerine sekinet (huzur, sükûn ve va¬kar) iner, rahmet onları kuşatır, melekler etraflarında toplanır, Allah, onları kendi nezdindekiler arasında anar. Amelinin geciktirdiği kimseyi ise nesebi öne götüremez.” (Müslim, Zikir ve Dua 38.)

Ebu Davud, Nesai, Darimi ve Tirmizi, Ukbe b. Amir’den şöyle dediğini ri¬vayet etmektedirler: Rasûlullah (s.a)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kur’ân’ı yüksek sesle okuyan bir kimse açıkça sadaka veren kimse gibidir. Kur’ân’ı kısık sesle okuyan kimse gizlice sadaka veren kimse gibidir.” Tirmizi: Bu, ha¬sen, garib bir hadistir, demiştir. (Ebû Dâvûd, Tetavvu’ 25; Tirmizi, Fedâilu’l-Kur’ân 20; Nesât, Zekât 68.)

Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den rivayetine göre Peygamber (s.a) şöyle buyur¬muştur: “Kıyamet gününde Kur’ân-ı Kerim gelir ve: Rabbim, (ona) bir hülle giydir, der. O kişiye şeref tacı giydirilir. Daha sonra yine: Rabbim, ona ihsa¬nını artır, der. Bu sefer ona şeref ve üstünlük hüllesi giydirilir. Sonra: Rabbim ondan razı ol der, Allah ondan razı olur. Ona: Oku ve yücel denilir, her bir âyet karşılığında ona bir hasene artırılır.” Tirmizi, sahih bir hadistir, de¬miştir. (Tirmizi, Fedâilu’l-Kur’ân 18, Matbu nüshada: “Hasen sahih bir hadistir.”)

Ebu Davud’un Abdullah b. Amr’dan rivayetine göre o şöyle demiştir: Ra-sûlullah (s.a) buyurdu ki: “Kur’ân sahibine şöyle denilir: Oku, yüksel ve dün¬yada dura dura, tertil ile okuduğun gibi şimdi de tertil ile oku. Senin vara¬cağın son nokta okuyacağın son âyet olacaktır.” ( Ebû Dâvûd, Vitr 20.)
Bunu ayrıca İbn Mace Sünen’inde Ebu Said el-Hudri’den şöylece rivayet etmektedir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Kur’ân sahibine cennete girdiği va¬kit şöyle denilecektir: Oku, ve yüksel. Bunun üzerine okumaya koyulur. Her bir âyet okudukça bir derece yükselir. Bu, Kur’ân’dan bildiği son âyete ka¬dar böylece sürüp gider.” ( İbn Mâceh, Edeb 52.)
İbn Abbas da der ki: Kim Kur’ân’ı okur, onda bulunanlara tabi olursa, Al¬lah onu dalaletten hidayete iletir. Kıyamet gününde onu kötü bir şekilde he¬saba çekilmekten korur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim, Be¬nim hidayetime uyarsa, o (dünyada) sapmaz, (âhirette de) bedbaht olmaz.” (Taha, 20/123) İbn Abbas der ki: Böylelikle yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’e uyan kimselere dünya hayatında sapmama ve âhirette de bedbaht olmama temi¬natını vermiştir. Bunu da Mekkî zikretmiştir.
el-Leys der ki: Şöyle denilmektedir: Rahmet Kur’ân’ı dinleyen kimseye ulaş¬tığından daha çabuk hiçbir kimseye ulaşmaz. Çünkü şanı yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun. Olur ki rahmet olunasınız.” (el-A’raf, 7/204)

“Kim Allah’ın kitabı Kur’an’dan bir harf okursa onun için bir sevap vardır. Her sevabın karşılığı da on kat verilecektir.”

“Kim Allah’ın kitabı Kur’andan bir ayet dinlerse, ona kat-kat sevap verilir. Kim de Allah’ın kitabından bir ayet okursa kıyamet gününde kendisine nur olur.”

“Kur’an okuyunuz. Çünkü o, kıyamet günü okuyanlara şefaat edecektir.”

“Kim Kur’an-ı Kerim’i okur ve onunla amel ederse, kıyamet günü onun anne ve babasına öyle bir taç giydirilir ki, onun aydınlığı dünyada evlere vuran güneş ışığından daha parlaktır. Artık siz bununla amel edenin sevabını hesap edin.”
“Bir kimse ezbere Kur’an okursa ana babasından azap hafifler, isterse onlar müşrik olsunlar.” (hadis)

KUR’AN’IN MUHTEVASI
İnsanları hem bu dünyada hem de âhirette mutluluğa kavuşturmak için gönderilmiş bulunan Kur’ân-ı Kerîm başlıca şu konuları kapsamaktadır:
1. İtikad. Başta Allah’a iman olmak üzere peygamberlere, meleklere, kitaplara, kazâ ve kadere, âhirete ait önemli konular ve inançla ilgili çeşitli meseleler, Kur’an’ın kapsadığı konuların başında gelir.
2. İbadetler. Kur’an’da müslümanların yapmakla yükümlü bulundukları namaz, oruç, hac, zekât vb. ibadetlere dair âyetler vardır.
3. Muâmelât. Kur’an bir toplumun devamını sağlayan ve toplum fertlerinin aralarındaki ilişkileri düzenleyen birtakım hükümleri kapsar. Kur’an’da alışveriş, emanet, bağış, vasiyet, miras, aile hayatı, nikâh ve boşanma gibi kişiyi ve toplumu ilgilendiren konulara dair açıklamalar ve hükümler vardır.
4. Ukubat. İslâm toplumunun mutluluğa erişebilmesi, bu toplum fertlerinin, İslâm’ın koyduğu kurallara aynen uymasıyla mümkün olur. Toplumun düzenini bozan, insan haklarını ve yasakları çiğneyen kimseler cezayı hak edecekleri için Kur’an bunlarla ilgili hükümleri de kapsamaktadır.
5. Ahlâk. Kur’an, kişilerin dünya ve âhiret mutluluğunun sağlamasına yardımcı olmak üzere, ana babaya hürmet, insanlarla iyi geçinme, iyiliği emretme, kötülükten sakındırma, adalet, doğruluk, alçak gönüllülük, merhamet, sevgi… gibi ahlâkî hükümleri de kapsamına almaktadır.
6. Nasihat ve Tavsiyeler. İnsanlara emir ve yasaklar konusunda duyarlı olmalarını, nefislerine esir düşmemelerini, dünyayı âhirete tercih etmemelerini, dünyada imtihana çekildiklerini hatırlatan, çeşitli tehlikelerden koruyan nasihat ve tavsiyeler de Kur’an’ın içerdiği konular arasındadır.
7. Va`d ve Vaîd. Allah’ın emirlerine boyun eğip yasaklarından kaçınanların cennetle mükâfatlandırılacaklarına, buyruklarını terkedip yasaklarını çiğneyenlerin cehennemle cezalandırılacaklarına dair Kur’an’da pek çok âyet bulunmaktadır.
8. İlmî Gerçekler. Kur’an, insanlığa gerekli olan ilmî gerçeklerin ve tabiat kanunlarının ilham kaynağını teşkil eden âyetleri de kapsamaktadır. Kur’an, bu ilmî gerçeklerden bir pozitif bilim kitabı gibi bahsetmek yerine insanları, âlemin yaratıcısının kudret ve büyüklüğünü düşünmeye, Allah’ın nimetlerini anarak O’nu yüceltmeye teşvik eder.
9. Kıssalar. Kur’ân-ı Kerîm önceki ümmetlerle, peygamberlerin hayatından da söz eder. Ancak bunları bir tarih kitabı gibi değil, insanların ibret alacakları bir üslûp ile anlatır.
10. Dualar. İnsan yapacağı işlerde sürekli Allah’ın yardımına muhtaç olduğu için Kur’an’da çeşitli dualar da yer almıştır. (Diyanet İlmihalinden alıntı)
2. “Biz kitabda hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” En’âm sûresi (6), 38
Âlimler ve müfessirler, burada geçen “kitab” dan maksadın ne olduğunu farklı şekilde anlayıp yorumlamışlardır. Bir kısmı, her şeyin yazılı olduğu “kitab”dan maksadın levh-i mahfûz olduğunu, çünkü bütün mahlûkatın ahvâlinin yalnızca orada yazılı bulunduğunu söylemişlerdir. Her şeyi bilen Allah Teâlâ’nın yarattıklarından bir tanesinin bile rızkını ve yönetimini unutması söz konusu değildir. Âlemde cereyan edecek olan herşeyin hali, durumu ve bilgisi tamamen ve bütün ayrıntılarıyla levh-i mahfûz’da yazılı olup Allah katında bilinmektedir.
Bir kısım âlimler de “kitab”dan maksadın Kur’ân-ı Kerîm olduğunu söylemiştir. Çünkü Kur’an’da insanlığın ihtiyacı olan delil ve tekliflerden hiçbiri ihmal edilmemiştir; hepsi ya kısaca veya tafsilâtlı olarak bildirilmiştir. Tabii ki şu anda cerayan eden veya ilerde meydana gelecek her hâdiseyi, tek başına düşünmek ve bizzat kendileri fiilen yaşamak isteyenler, hiçbir âyeti okuyamaz, anlayamazlar. Ancak bu yönde başkalarına ibret olurlar. Meselâ bir kimsenin başına taş yağmasını, bir insanı yıldırım çarpmasını tek başına bir olay olarak görmekte hiçbir fayda söz konusu olamaz. Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün ferdî vak’aları buna kıyas edebiliriz. Bunun bir âyet olması veya bir kıymet ifade etmesi, benzer olayların kendi başına da gelebileceğini düşünerek, ondan sakınma ve korunma yolları aramasına bağlıdır.
İşte bu anlamda olmak üzere, Kur’an bize her şeyi saymış, herhangi bir şeyi eksik bırakmamıştır. Her şeyin bilgisi, delâleti veya işareti Kur’an’da mevcuttur.
Kâinatı bir kitap kabul edip, bütün varlıkları o kitabın kelime ve delâletleri, nakış ve hatları olarak görenler de vardır. Buna da “kâinat kitabı” denilmiştir. O halde kâinattaki her şeyden alınacak bir ders, bir ibret vardır. Hz. Ali(r.a), “Kendisinde anlayış ve idrakin bulunmadığı hiçbir
ibadette ve kendisinde düşünmenin bulunmadığı hiçbir kıraatte hayır
yoktur” der.

KUR’AN’IN MÛCİZE OLUŞU
Kur’an, üslûbu ve içeriği bakımından akıllara durgunluk veren, hayrette bırakan büyük ve ebedî bir mûcizedir. Diğer peygamberlerin mûcizeleri, dönemleri geçince bittiği, onları yalnız o dönemde yaşayanlar gördüğü halde, Kur’an mûcizesi kıyamete kadar sürecektir.
Kur’ân-ı Kerîm hem söz hem de mâna yönünden mûcizedir ve eşsizdir. Onun söz yönünden mûcize oluşu, Arap edebiyatının en üst noktada olduğu bir dönemde inmesine rağmen, Araplar’a kendisinin bir benzerini getirmeleri için meydan okumuş olması, onları bu konuda âciz bırakmasıdır:
“De ki: Andolsun, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler” (el-İsrâ 17/88).
“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin. Eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan başka şahitlerinizi (yardımcılarınızı) çağırın. Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının…” (el-Bakara 2/23-24; ayrıca bk. Hûd 11/13; et-Tûr 52/33-34).
Kur’ân-ı Kerîm mâna yönüyle de mûcizedir. Hz. Muhammed’in okuma yazma bilmeyen bir kimse iken, Allah’tan aldığı vahiy ile insanlara bildirdiği Kur’an, en yüksek gerçekleri de kapsamaktadır. İster pozitif ister sosyal bilimler alanında, insanlığın asırlar sonra ulaştığı gerçekler, asırlar önce Kur’an tarafından haber verilmiş, hiçbir buluş, onun getirdiklerinin aksini ortaya koyamamıştır. Aksine bilimsel gelişmeler, Kur’an’ın anlaşılmasını kolaylaştırmıştır. (Diyanet İlmihalinden alıntı)
KUR’AN’I DİĞER KUTSAL KİTAPLARDAN AYIRAN ÖZELLİKLER
Hz. Peygamber’e Cebrâil aracılığıyla Arapça olarak indirilen ve bize kadar tevâtür yoluyla gelen Kur’an’ı diğer kutsal kitaplardan ayıran ve eşsiz kılan özelliklerin başlıcaları şunlardır:
1. O, Peygamberimiz’e diğer kutsal kitaplarda olduğu gibi toptan değil, zamanın ve olayların akışına göre âyetler ve sûreler halinde indirilmiştir.
2. Kur’an, en son kutsal kitaptır ve ondan sonra başka bir ilâhî kitap gelmeyecektir. Getirdiği hükümler ve bunların geçerliliği kıyamete kadar sürecektir.
3. Kur’an, bize kadar hiç bozulmaya ve değiştirilmeye uğramadan gelmiş, kıyamete kadar da öyle kalacaktır.
4. O, Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu gösteren mûcizelerin en büyüğü ve sürekli olanıdır.
5. Kur’an’ın kapsadığı yüce gerçekler kıyamete kadar bütün insanların ve çağların ihtiyacını karşılayacak değerdedir. Bilimin ve aklın, ondaki gerçeklerde çelişki bulacağı bir zamanın gelmesi düşünülemez.
6. Kur’an’ın bir başka üstünlüğü kolayca ezberlenebilmesidir. Bu özellik tarihte hiçbir kitaba nasip olmamıştır.
7. Kur’an, aynı zamanda başka din mensupları arasındaki ihtilâfları çözüme kavuşturacak bir özelliğe sahiptir. (Diyanet İlmihalinden alıntı)

KUR’AN’I NASIL OKUMALIYIZ
Kur’an’ı öğrendikten sonra okumaya devam etmek.

Allah (cc), Kur’an’ı zikir olarak adlandırmış ve Kur’an okumayı adet edineni övmüş. Kur’an’ı öğrendikten sonra unutan veya Kur’an’dan yüz çevireni de cezalandırmayı vadetmiştir. Bu bakımdan Kur’an okumasını öğrenen birisinin okumayı unutması çok kötü bir şeydir.

Sahiheyn’de şöyle rivayet edilmiştir:”Kur’an’ı koruyunuz Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki Kur’an, develerin bağından kurtulmasından daha hızlı yitirilir.”
Resulullah (sav) şöyle demiştir:”Birinizin şu şu ayetleri unuttum demesi ne kötüdür. Belki o ayetler kendisine unutturulmuştur. Kur’an’ı zikir edin ( tekrarlayın ) Kur’an’ın kişinin kalbinden çıkması devenin bağından kurtulmasından daha hızlıdır.”

… Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku. (Müzzemmil 4) Kur’an’ı tane tane ve tecvid üzere okumak lazımdır. Sevgili peygamberimiz: “Ne kadar Kur’an okuyan vardır ki Kur’an ona lânet eder” buyuruyor. Onun için Kur’an’ı anlayarak ve tecvid üzere okumak gerekir. Sevgili Peygamberimiz “Seslerinizi Kur’ân ile süsleyiniz”; “Şüphesiz Kur’an tesirli olarak nazil olmuştur. Öyle ise onu okuduğunuz zaman ağlayınız. Ağlamasanız dai ağlamaklı okumaya çalışınız. Kim Kur’an’ı makamla ve güzel sesle okumaya çalışmazsa bizden değildir.” Buyurmuştur. (İbni Mace, İkâme: 176) Abdullah b. Mes’ud’dan gelen rivayette. Peygamber (s.a) ona: “Bana Kur’ân oku” dedi. (Abdullah b. Mes’ud der ki): Ona Nisa sûresini okumaya başla¬dım. Nihayet yüce Allah’ın: “Her ümmetten (peygamberlerini) birer şahit, bunların üzerine de seni şahit kıldığımız zaman halleri nice olur” (en-Ni-sâ, 4/41) âyetine vardığımda Hz. Peygamber’e baktım, gözlerinden yaş ak¬tığını gördüm. (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 33, 35; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 247, 248 v.s.).

Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye tagşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve gulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yuDlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

“ Allah, sözün en güzelini, hem aynı benzerlik (uyum ve ahenk)te, hem de tekrarlı (ve karşılıklı ifadeli) (Müjde ve tehdit, rahmet ve azap, cennet ve cehennem gibi.) bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, ondan (âyetleri dinlemekten dolayı) tenleri ürperir, sonra da bedenleri ve kalpleri Allah’ın zikri için yumuşar. İşte bu (Kitab), Allah’ın (son gönderdiği) rehberidir. Dileyene/dilediğine, bununla doğru yolu gösterir. Allah kimi de sapıklıkta bırakırsa, artık ona doğru yolu gösteren bulunmaz. [bk. 8/25; 57/16] (Zümer suersi: 23)

Bu ayette de belirtildiği gibi Kur’an sözlerin en güzelidir. İnsan bunu okumak ve dinlemekle teselli bulmalıdır. İnsan Kur’an’ı gafil olarak dinlememeli, bilakis manasından ve okunuşundan etkilenerek, derisi ürpermeli sonra da kalbi Allah’ın zikriyle yumuşamalıdır.

Hz. Ali (Kerremallâhu vechehe)’den rivâyetle:
Rasûlü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) efendimiz:
“Kendisinde idrak ve anlayış bulunmayan ibadette hayır olmadığı gibi, düşünmeksizin yapılan Kur’ân okumada hayır yoktur.” (Tedebbürsüz kuran okumada hayır yoktur) (Gazâlî, İhyâ, I, 81) diyerek kutsal kitabımızı anlayarak okumanın dünya ve ahiret hayırlarını getireceği müjdesini vermektedir.

Kur’an okumadan önce yapılması gerekenler

1.Ağız temizliğine dikkat etmek

Kur’an okuyanın ağzını temizlemesi ve misvak kullanması veya dişlerini fırçalaması müstehabtır. Kur’an okurken güzel elbiseler giymek ve güzel kokular sürünmekte müstehaptır.

Kıbleye Dönmek

Kıbleye dönerek ve mazeret yoksa diz çökerek mazeretimiz varsa oturarak, bel ve başımızı bükerek Kur’an okumak müstehabtır.

Abdest Almak

Abdestsiz ezberden Kur’an okumak caiz ise de abdestli okumak müstehabtır. Resulullah (sav), cenabet hali hariç abdestsiz olduğu zamanda da Kur’an okuduğu sahih rivayetlerde geçer.
Euzu ve besmele çekmek:

“Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. (Nahl -98)
Tilavetten önce “euzu” çekmek müstehabtır. Okumaya ara verme isteği ile okumayı bıraktıktan sonra yeniden okumaya dönülürse euzu tekrarlanır. Ancak mazeretten dolayı okumaya ara verilir ve uzun zamanda araya girmeden okumaya dönülürse euzu çekmek gerekmez.

KADINLARIN ÖZEL DURUMLARINDA HANGİ DUALAR OKUNUR HANGİLERİ OKUNMAZ?

“Kadınlar namaz kılamadıkları âdetli ve lohusa oldukları ve cünup oldukları günlerde
Kur’ân âyetlerinden hiç birini okuyamazlar; okumaları caiz değildir
Bu hususta Resulullah (a s m ) şöyle buyururlar:

“Cünüp ve âdetli kadın Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz ” (İbni Mâce, Tahâret: 105 )
Yani sırf Kur’ân-ı Kerim okumak niyetiyle bir âyetten daha az bile okuyamaz Ancak dua, senâ, Allah’a sığınma, zikir veya bir işe başlangıcında yahut öğretmek maksadıyla Kur’ân’dan bazı âyetleri okumak caizdir

Meselâ, bir ulaşım aracına binerken okunması sünnet olan “Sübhânellezî sahhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehû mukrinîn (Her türlü noksandan münezzehtir o Allah ki, bunu bizim hizmetimize verdi, yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi ” (Zuhruf Sûresi, 13 )
Aynı araçtan inerken de “Rabbenâ enzilnî münzelen mübâreken ve ente hayrü’l-münzilîn (Ey Rabbim, beni hayır ve bereketi bol bir yere indir Misafir ağırlayanların en hayırlısı Sensin) (Mü’minûn Sûresi, 29 )
Bir musibet ve ölüm haberi alınca, “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Muhakkak biz Allah içiniz ve muhakkak yalnız Ona dönücüleriz) (Bakara Sûresi, 256 ) okumakta bir sakınca yoktur.

Yine bir işe başlarken “Bismillâhirrahmânirrahîm” demek, şükür maksadıyla “Elhamdülillah” demek de bu kabildendir

Aynı şekilde Fâtiha, Âyetü’l-kürsî, Felâk, Nâs ve İhlâs Sûrelerini şeytandan korunmak ve zikir maksadıyla, Allah’ı hatırlamak düşüncesiyle okumak haram değildir
Mâlikî mezhebine göre, hayızlı ve lohusa olan kadının az miktarda Kur’ân okumasında bir mahzur bulunmamaktadır Bu az miktar da yukarıda adı geçen sûreler miktarıdır Bu meseleye delil olarak; kadınların uzun süre bu halde kalmış olduklarından dolayı istihsânen caiz görmüşlerdir

Hanbeli ve Hanefi mezhebine göre, Kur’ân-ı Kerimin kelimelerini heceleyerek, harf harf okumak caizdir Çünkü böyle bir okuyuş “kıraat”e girmemektedir Yine tilavet olmadan Mushafa bakmayı, sesini çıkarmadan içinden okumasını da caiz kabul etmişlerdir Çünkü bu durumda da kıraatten (okumaktan) söz edilmez (Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1: 288-9 )

Bütün bu görüşler müçtehid imamların çeşitli delillere dayanarak vardıkları içtihad farklılıklarıdır ve hepsi de doğrudur

Bunun yanında, Kelime-i Şehâdet, Kelime-i Tevhid, istiğfar, salavat-ı şerife gibi tevhid ve zikir cümlelerini bir veya birden fazla okumak caizdir

Hanımların bugünlerde Kur’ân-i Kerimin dışında tefsir, hadis ve fıkıh gibi dinî kitapları ellerine almaları İmam-ı Âzama göre caizdir Ancak bu kitapların içinde bulunan âyetlere el sürmemeleri gerekir
Kur’ân âyetlerinin bu durumda iken yazılması meselesinde el-Feteva’l-Hindiyye’de şu kayıtları okuyoruz:
“Cünüp veya hayızlı olanların yazmakta oldukları satırların arasına Kur’ân’dan bir âyet yazmaları mekruhtur Fakat yazdıkları bu âyetleri okumazlarsa mekruh olmaz

“İmam-ı Muhammed ise, bu kimselerin Kur’ân yazmamaları bana göre en sevimli davranıştır, diyerek bu hususta ihtiyatlı ve dikkatli olmayı tavsiye etmektedir ”

Buna göre, Besmele de Kur’ân’dan bir âyet olduğundan hayızlı iken yazılmaması daha isabetli olur
Bu arada hangi mezhebe bağlı olursa olsun, bu haldeki bir kadın Kur’ân’ın bir âyetine bile el süremez Ancak Kur’ân’a yapışık olmayan temiz bir bez ve kâğıtla tutabilir

Diyanetin Görüşü:
Hayızlı kadının Kur’an okuması ve Mushaf’ı eline alması, mescide girip orada kalması, Hanefîler de dahil fakihlerin çoğunluğuna göre câiz değildir. Bu konuda hayızlı kadın cünüp kimse gibidir. İhtiyaç halinde mescide girebilirler, dua ve zikir niyetiyle dua âyetlerini, Fâtiha, İhlâs gibi sûreleri besmeleyi, kelime-i tevhid ve şehâdeti okuyabilirler. Mâlikî fakihleri ise, bazı sahâbe ve tâbiîn âlimlerinden rivayet edilen görüşlerin desteğiyle, kadının hayız süresi içinde Kur’an okuyabileceğini, fakat hayız kanı kesildiği andan itibaren gusledip temizleninceye kadar cünüp hükmünde olup Kur’an okuyamayacağını belirtmişlerdir. İbn Hazm bu şartı da aramaz. Mâlikîler ve İbn Hazm dahil bir grup İslâm bilgini, cünüplük halinin iradî, hayızın ise gayri iradî oluşundan hareketle hayızlı kadın lehine bir ayırım yapmayı gerekli görmüş, özellikle Mâlikîler kadınların Kur’an öğretimi ve öğrenimi için böyle bir ruhsata ihtiyacı bulunduğu noktasından hareket etmişlerdir.
Hayızlı kadının hayız sebebiyle ibadet edememesi, Kur’an okuyamaması dinin kendisine tanıdığı bir muafiyettir. Bu ibadetleri yapamadığı için dinî bir sıkıntı, eksiklik ve sorumluluk duyması yersizdir. İbadetlerde sayı ve süreden ziyade niyet ve fikrî-ruhî yoğunluk önemlidir. Fakat Kur’an öğretimi ve öğrenimi ile meşgul olan kadınlar, hatta mazeret beyan etmesinin kendisini zor durumda bırakacağı bir ortamda bulunan kadınlar yukarıdaki ruhsattan yararlanarak hayızlı oldukları halde Mushaf’ı ellerine alıp, Kur’an okuyup dinleyebilirler. (Diyanet İlmihali)
En doğrusu ve en güzeli Kur’an’-ı Kerim’i abdestsiz okumamak ve ona el değdirmemektir.

Kur’an’ı iyi bilenden öğrenmek:

Kur’an; güvenilir, doğru, bu işin erbabı olan kişilerden öğrendikten sonra okunmalıdır. Resulullah (sav), Cebrail (sav) ile Ramazan ayında bir araya gelir. Kur’an dersi alırdı. İlk mukabeleyi Hz. Peygamberimiz Cebrail aleyhiseselam ile Ramazan ayında okumuştur.

Mukabele Nedir?

Mukabele, karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma, karşılaştırma manalarına gelir.
Mukabeleye arz ve arza kökünden gelen muaraza da denilmektedir ki bu da her yıl Ramazan ayında, o zamana kadar nazil olan ayet ve sureleri Cebrail (as)’in Hz. Peygamber’e O’nun da Cebrail’e okuması manasında bir terimdir.
Allah’ın sevgili iki elçisi, Kur’an-ı Kerim’i birbirlerine okumak üzere Ramazan ayında her gece bir araya gelmekteydiler. Her yıl bir defa yapılan bu karşılıklı okuma işi Allah Resulu’nun vefat edeceği yıl iki defa yapılmıştı. Bu son yapılan okuma işine de ‘Arza-i ahire’ denilmiştir. Allah Resulu bu mukabele (karşılıklı okumanın) iki defa yapılmasını vefatının yaklaştığını anlayarak bunu sevgili kızı Hz. Fatıma’ya bir sır olarak bildirmiştir. Bu sünnet günümüze mukabele olarak gelmiştir.

KUR’AN’I YÜZÜNDEN VEYA EZBERE OKUMAK

Kur’an’a bakmak ibadet sayıldığından mushaftan yani yüzünden okunduğunda okuma ve bakma birlikte hasıl olduğu için daha faziletlidir. Kadı Hüseyin ve Gazali de böyle demiştir. Mushaf’ı taşımak ve Mushaf üzerinde tefekkür etmek sevabın artmasına vesile olmaktadır. Denilmiştir ki: Mushaftan okunan bir hatim, yedi kat sevap kazandırır.
Taberi’nin rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (sav) şöyle buyurmuş:” Mushaf olmadan okunan Kur’an için bin derece, mushaftan okunan Kur’an için bundan ziyade iki bin dereceye kadar verilir.”

Ebu Ubeydin senedi ile Kur’an’ın fazileti hakkında Resulullah (sa)’tan rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (sa) şöyle buyurmuş: “Mushaf’a bakarak okunan Kur’an’ın fazileti bakmadan okunan Kur’an’ın fazileti üzerinde farzların nafile üzerindeki fazileti gibidir.”
İbni Abbas şöyle söyler: “Hz. Ömer eve geldiğinde Kur’an’ı açar ve okurdu.”
İbni Ebu Davud rivayet ettiği merfu bir hadiste Hz. Ayşe’nin şöyle dediğini naklediyor:” Kabeye bakmak ibadettir. Anne ve babanın yüzüne bakmak ibadettir. Kur’an’a bakmak ibadettir.”
Kur’an’ın ezberden okunmasının daha sevap olduğunu savunanlar da vardır. Bu görüşü savunanlar ezbere okumada tefekkür/düşünme olayının daha fazla gerçekleştiğini gerekçe olarak ileri sürmektedirler.
Üçüncü görüş: Kişi Kur’an’ı ezbere okuduğu zaman kendine hâsıl olan tefekkür ve düşünme mushaftan okunduğunda hasıl olmuyorsa ezbere okuması daha faziletlidir. İmam Nevevi “Ezkar” adlı kitabında bu görüşü tercih etmiştir.

Mevlana Hazretleri Fihi Mâfih adlı eserinde şöyle ediyor:
“Rivayet edilmiştir ki: Peygamber (Tanrı’nın selâm ve salâtı onun üzerine olsun) zamanında eshaptan her kim, yarım veya bir sure öğrenirse, ona büyük adam derler ve bir yahut yarım sureyi biliyor, diye parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar adeta Kur’an-ı yerlerdi. (iyice hazmederlerdi.) Bir veya yarım batman ekmek yemek hakikaten güç bir iştir. Fakat ağızlarına alıp çiğneyip, çiğneyip atarlarsa, bu şekilde yüz bin merkep yükü ekmek yenebilir. (Peygamber): “Ne kadar Kur’an okuyan vardır ki Kur’an ona lânet eder” (Hadis-i şerif) buyurmamış mıdır? İşte bu, Kur’anı okuduğu halde manasını bilmeyen (Tefekkür etmeyen, düşünmeyen, manasına göre hareket etmeyen) kimse hakkında söylenmiştir. Fakat böyle olmasa da yine iyidir. (Fihimafih sayfa 129, İst 1985, Milli Eğitim Basım Evi çeviren. Meliha Ülker Tarıkâhya)
Kuran ayetlerinde HİKMET ve İKRAM özelliği vardır. Aynı Meyveler gibidir. Onu yiyip iyice hazmetmek gerekir. Dışarıdan meyvelere bakmakla ne tadını ne kokusunu anlarız ne de faydasını görürüz. İşte Kur’an da böyledir. Onu hazmederek, anlayarak, tefekkür ederek okumazsak faydasını göremez, hikmetini anlayamayız.
Kuranın bir özelliği de, bahçesine aldığı kişiye bir meyve ikram ettiyse arkasından başka meyveleri gösteriyor arka arkaya onları da ikram ediyor ve insanı bırakmıyor olmasıdır. Bize sunulan Meyvelerin tamamını takip edip yersek ve bünyemize dahil edersek Onlar artık bizim olmuş olur. Sevgili Peygamberimiz Kur’an’ı en iyi anlayan ve yaşayan örnek şahsiyet olduğu için Hz. Aişe validemiz onu “ Yaşayan Kur’an” olarak tarif etmiştir. İşte Kur’an’ı anlayarak, hazmederek okuyan kimse de zaman içerisinde ayaklı Kur’an olur.
Ayrıca Kur’an okurken aşağıdaki ayetlerde de belirtildiği gibi tane tane, tecvit üzere okumak gerekir.
Biz Kur’an’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik. (17/İsra -106)
… Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku. (Müzzemmil 4)
Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi okurlar. İşte bunlar ona inanırlar. Onu inkâr edenlere gelince, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir. (2/Baklara-121)
Kur’an okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin. (A’RAF suresi 204. ayet)

Muhammed ibni Süka şöyle der:
“Ata bin Ebi Rebah bana şöyle dedi: Kardeşiminoğlu bizden öncekiler lüzumsuz konuşmayı sevmezlerdi.” Onlara göre lüzumsuz konuşmak neydi diye sordum Cevap verdi:
1. Onlar Allah’ın kitabının dışındaki şeylerin konuşulmasını luzumsuz sayar ve ciddiye almazlardı.
2. Rasulullahın sünnetini konuşmayı ciddiye alırlardı.
3. Emri bil ma’ruf ve nehyi anil münkeri ciddiye alırlardı.
4. Kendilerini Allah’a yaklaştıracak bir ilmi ciddiye alır ve konuşurlardı.
5. Günlük hayatta luzumlu olan şeyi konuşurlar, lüzumsuz olan şeyi asla konuşmazlardı. Sonra İnfitar suresi 10 ve 11. ayetleri okudu:

“Sunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler var. (İNFİTAR 10.) Değerli yazıcılar var. (İNFİTAR 11)

KUR’AN HİDAYET REHBERİDİR

Kur’an’ın başında yer alan Fatiha/Açış suresi ve Ümmül Kitap/Kitabın anası olarak bilinen Fatiha’da İHDİNÂSSIRADAL MÜSTEGÎM diyerek hidayet ve sıratı mustegimi isteyen mümine cevap hemen Fatiha suresinin ardından gelen Bakara suresinde verilir:
”Elif Lam Mim
“Bu (öyle bir kitaptır ki onda (ve onun ilahi kelam olduğunda)(1) hiç şüphe yoktur. O, müttakilere (Allah’ın emirlerine uygun yaşamak/aykırı davranmaktan sakınmak isteyenlere) (2) doğru yolu gösteren (öğreten)dir. O (takva sahibi) kimseler ki, gabya…
Bakara suresi ikinci ayette yüce kitap Kur’an’ın doğruluğunda hiç şüphe olmadığı ve onun müttakilere, yani Allah’ın kulu olduğunun bilincinde ve sorumluluğunda olanlara , doğru yolu (sıratı müstegımi) gösteren ve hayata islâmi yön veren ilahi bir kaynak olduğu bildirilmeltedir. Kur’an’ı ilahi bir kitapolduğunu ve hayattaki insanlara indiğini bilerek ve manası üzerinde düşünerek okuyanlar, Resûlünün önderliğinde O’ndan gelen ilahi ışıkla doğru yolu bulur. Kur’an’sız bir düşünceden ve ona ters düşen bir yaşantıdan uzak kalır. Artık Müslüman bilir ki Allah’ın sözünden, hükmünden ve gösterdiği yoldan daha doğrusu yoktur. (5/50, 17/9) (H.T. Feyizli Meali,S.1)
Kur’an’da takva ile ilgili 170 kadar kelime geçmektedir. Takva sakınmak, korunmak anlamında olup “muttakî” de takva sahibi demektir. Kur’an’da ise Allah’ın azabından korunma, günahlardan sakınma anlamındadır. Netice olarak takva Allah’ın emirlerine uygun yaşamaktır.(H.T.Feyizli meali,1)

“Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık bildiren âyetler, sizden önce yasayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.” (Nur suresi: 34)

“İşte bu, bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara (müttakilere takva sahiplerine)güzel bir gelecek vardır.” (Sad suresi: 49)

“inne hezel gurâne yehdî lilletî hiye egvemu.”(isra/9)

“Şüphesiz bu kuran en doğru olana iletir”

KUR’AN MEYDAN OKUYOR

‘Şüphesiz O, alemlerin Rabbı tarafından indirilmiştir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık Arap diliyle indirdi.’ (Şuara 26/192-195)

‘Böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.’ (Ta-Ha 20/113)

‘Korunsunlar diye dosdoğru Arapça bir Kur’an indirdik.’ (Zümer, 39/28)

‘Bu bilen bir toplum için, ayetleri Arapça bir Kur’an olmak üzere ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.’ (Fussilet, 41-3)

“Eger kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eger iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın. Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve tas olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmıştır.) (Bakara 2/23-24)

Ayrıca bir benzerini ortaya koymak için, insanlar ve cinler bir araya toplanıp birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını ifade eden “De ki: Andolsun, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere insü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.” (İsra, 17/88) ayetinde de, Kur’an’ın bir benzerinin yapılamayacağına dikkat çekilmektedir.

KUR’AN YÜCE ALLAH’IN EDEP SOFRASIDIR
Abdullah İbn-i Abbas’dan rivayet edilen bir hadiste, ‘Kur’an Allah’ın yeryüzündeki edep sofrasıdır’. Sadece sofra diye tercüme ediliyor da, ben izin verirseniz oraya bir de edep kelimesini ilave etmek istiyorum. ‘Gücünüz yettiğince o sofradan nimetleniniz, ondan nasibinizi alınız”

KUR’AN OKUTMAK
Kur’ân-ı Kerim’in tesir sahası sadece dünya ile sınırlı değildir. Onun mümin ruhlara verdiği feyiz bu hayatla sınırlı kalmaz, aynı şekilde kabir aleminde de devam eder; orada iken de ruhlarımızı şenlendirir, kabrimizde nur ve ışık olur. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) bu hususta bizlere şu tavsiyede bulunmuştur: “Yasin suresi, Kur’ân’ın kalbidir. Onu bir kimse Allah rızası için okur ve bununla Allah’tan ahiret saadeti dilerse, Allah Teala onu bağışlar. O halde sizler ölülerinize de Yasin’i okuyunuz.” (Ahmed b. Hanbel) Hz. Ebu Bekir’den (r.a) rivayet edilen bir diğer hadis-i şerifte de buna işaret edilmiştir: “Kim babasının ve annesinin veya bunlardan birisinin kabrini cuma günleri ziyaret ederek orada Yasin suresini okursa, Allah kabir sahibini bağışlar.” (İbni Mace Tercemesi, 4:274) (Suyûtî)

SURE-İ ŞÂFİYE-SURE-İ ŞİFÂ

Fatiha’nın her türlü maddi ve manevi hastalıklara şifa olmasından dolayı bu sureye “Sûre-i Şâfiye ve Sûre-i Şifa” da denir.
Bir hadiste Peygamberimiz: “Fatihatü’l-Kitap, Sam’dan başka her şeye şifa’dır. Sam ise, ölümdür.” (Hulâi; Câbir (r.a.)den) buyurmuştur.
Rivayetlere göre İbni-Şa’bi, yan ağrısından müştekî bulunuyordu. Ona denildi ki: Kur’an’ın esası olan sûreye mülâzemet at! O, Fatiha-ı Şerife’dir. Biz İbni Abbas (R.A.)’dan duyduk ki: Her şeyin bir esası vardır; Kur’an’ı Kerim’in esası ise Fatiha’dır. Fatiha’nın esası da Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Şeyh Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nden yapılan rivayete göre, demişler ki, “Kimin bir hâceti varsa, akşam namazının farzını ve sünnetini kılıp henüz yerinden kalkmadan kırk defa Fatiha-ı Şerife olusun ve sonra muradını Allah’tan istesin. Şüphesiz ki Allah onun muradını mutlaka yerine getirir.

Yine Sâlihlerden bazısı şöyle demiştir: Bir kimse elini ağrı duyduğu yerin üzerine bırakır ve yedi defa Fatiha-ı Şerife okur ve “Allah’ım! Hissettiğim şu ağrının kötülüğünü benden gider…” diye dua ederse Allah ona şifa verir.
Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “İlaçların en hayırlısı Kur’ân’dır.”
ŞİFA AYETLERİ

İnsanın hastalandığında şifa için sebeplere müracaat etmesi, bu çerçevede tıbbın tavsiyelerine kulak vermesi, doktora başvurması, doktorun verdiği ilâçları kullanması, hastalığın hikmetlerini kavrayarak sabretmesi ve şifayı yalnız Allah’tan beklemesi; sağlıklı günlerinde ise sıhhat ve afiyetini gözetmesi ve sıhhatini bozmamaya dikkat göstermesi hiç şüphesiz şifa için önemli birer fiilî duâ niteliği taşır. Şifa için olsun, deva için olsun, derde derman için olsun, Bedîüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, duâyı mümkünse fiilî yapmak, bununla beraber kavli duâyı (dil ve kalp ile yapılan duâyı) da ihmal etmemek gerekir. Öyleyse yol haritamız şöyle olacaktır: Bir hastalığımız oldu mu fiili duâ kapsamında doktora başvurmak, tıp ilminin tavsiyelerini dinlemek; diğer yandan kavli duâ kapsamında şifa âyetlerini okuyarak şifayı yalnız Allah’tan beklemek… Bu, İnşallah, şifayı üzerimize celp eden olmazsa olmaz hareket tarzımız olmalıdır.

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bir insana teveccüh buyurdu mu, o insanın maddî-manevî ne hastalığı varsa şifa bulur, ne derdi varsa kaybolur giderdi. O’nun yönelişi şifa demekti, nazarı şifa demekti, sözleri şifa demekti, ilgisi şifa demekti, gülümseyişi şifa demekti, mübarek tükürüğü, teri ve elinin artığı şifa demekti. Onun getirdiği Kur’ân da şifa hükmündeydi.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Katâde’nin genç kalması için şöyle duâ lütfetti: “Efleha’llahü vecheke Allahümme bârik lehû fî şa’rihî ve beşerihî” (Allah yüzünün güzelliğini artırsın. Allah’ım saçını ve vücudunu kendisi için mübarek kıl.) Ebû Katâde (ra) bu duânın bereketiyle yetmiş yaşında vefat ettiği zaman on beş yaşında bir genç gibi gösteriyordu.
Yine bir gazvede Ebû Katâde’nin (ra) yüzüne ok isabet etmiş ve yüzü yırtılmıştı. Peygamber Efendimiz (asm) mübarek eliyle meshetti. Ebû Katâde (ra) der ki: “Kat’iyyen ve asla ne acısını ve ne de cerahatini görmedim.”

Bir gün İmam Ebû Kasım Kuşeyrî Hazretlerinin çocuğu hastalanmıştı. Çok üzüntü çektiği günlerde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı rüyasında gördü. Ve Efendimiz’den (asm) şifa talep etti. Peygamber Efendimiz (as):

“Oğluna şifa âyetlerini oku.” buyurdu.

Hazret-i İmam da oğluna şifa âyetlerini okudu ve Allah’ın izniyle oğlu şifâ buldu.

Şifa âyetleri şunlardır:

1-“ ve yeşfi sudûre kavmin mu’minîn(mu’minîne), ve yüzhib ğayza kulûbihim.”

Meali: (Allah mü’minler topluluğunun gönüllerini ferahlandırsın, şifâ versin ve kalplerindeki ıztırabı gidersin.) (Tevbe Sûresi: 14-15.)

2- “Yâ eyyuhen nâsu kad câetkum mev’ızatun min rabbikum ve şifâun limâ fîs sudûri ve huden ve rahmetun lil mu’minîn(mu’minîne).” (Yunus-57)

Meali: (Ey İnsanlar! Size Rabb’inizden bir öğüt, gönüllerin derdine şifâ, mü’minlere bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.) ( Yûnus Sûresi: 57)

3- “yahrucu min butûnihâ şarâbun muhtelifun elvânuhu fîhi şifâun lin nâs(nâsi), inne fî zâlike le âyeten li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne). ” (6- Nahl Sûresi: 69,).

Meali: (Onların karınlarından çeşitli renklerde bir şerbet çıkar ki, onda insanlar için şifâ bulunur. Düşünen bir topluluk için şüphesiz bunda bir delil vardır.”) (6- Nahl Sûresi: 69,).

4- “Ve nünezzilü mine’l-Gur’âni mâ hüve şifâü’v-ve rahmetü’l-li’l-mü’minîne” (İsrâ Sûresi: 82)

Meali: (Biz Kur’ân’da mü’minler için şifâ ve rahmet olan âyetleri indiriyoruz.”( İsrâ Sûresi: 82)

5- “Ve izâ maridtu fe huve yeşfîn(yeşfîni).” ( Şuarâ Sûresi: 80,)

Meali: (Hastalandığımda bana şifâ veren Allah’tır.” ( Şuarâ Sûresi: 80,)
6- “Kul hüve li’llezîne âmenû hüden ve şifâün.”

Meali: (De ki: Kur’ân, inananlar için hidayet ve şifadır.) ( Fussilet Sûresi: 44.)

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hastalara şöyle duâ etmiştir:

1-“Allahümme rabbi’n-nâsi ezhibi’lbe’se işfi. Ente’ş-şâfî. Lâ şifâe illâ şifâüke. Şifâen lâ yüğâdiru sekamen. Allahümme işfi abdeke yenke’ leke adüvven ev yemşî leke ilâ salatin.”

(Allah’ım! Ey insanların Rabbi! Şifa ver! Şifa veren ancak Sen’sin! Sen’den başka şifâ verecek kimse yoktur! Allah’ım! Şu kuluna şifa ver ki, Senin bir düşmanına acı versin veya Senin rızânı kazanmak için namaz kılmak üzere yürüsün.) ( Ebû Dâvud, Tıb, 3883; Ebû Dâvud, Cenâiz, 3107.)

2- “Bismillâhi erkîke min külli şey’in yü’zîke min şerri külli nefsin ev aynü hâsidin. Allahümme yeşfîke bismillâhi erkîke.”

(Sana ıztırap veren her şeyden, her kıskanç nefisten, her hasetçi gözden Allah’ın adıyla sana şifa dilerim. Allah sana şifa versin. Allah’ın adıyla sana şifa dilerim.) (Tirmizî, Cenâiz, 972.)

İLAÇLARIN EN İYİSİ KUR’AN-I KERİM’DİR

Neden bahsederse bahsetsin, Kur’an-ı kerimin her âyeti, her harfi şifadır.
Hadis-i şerifte, (İlaçların en iyisi Kur’an-ı kerimdir) buyuruldu. (İbni Mace)

Peygamber efendimiz üç türlü ilaç kullanırdı. Kur’an-ı kerim veya dua okurdu. Fen ile bulunan ilaçları kullanırdı. Her ikisini karışık kullanırdı. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Kur’an-ı kerimden şifa beklemeyen, şifaya kavuşamaz.) [Deylemi]

Kur’an-ı kerim ve dua, şartlarına uygun okunursa, elbette şifa verir. Okuyanın ve hastanın buna inanması gerekir. Haram işleyenin ve itikadı düzgün olmayanın okuması fayda vermez. Kur’an-ı kerimi ücretle okumak haramdır. (Tefsir-i Mazhari)

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Fatiha her derde devâdır.) [Beyheki]
(Fatiha suresi Allahü teâlânın gadabını önler.) [Şir’a]
(Ölülerinize Yasin okuyun!) [İ. Ahmed]

(Kabristana giren kimse, Yasin suresini okusa, o gün ölülerin azapları hafifler. Ölülerin sayısı kadar o kimseye sevap verilir.) [Etfâl-ül müslimin]

(Yasin okuyanın sıkıntısı gider.) [Deylemi]
(Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın günahları affedilir.) [İsfehani]
(Geceleyin Yasin okuyan kimse, affedilmiş olarak sabaha çıkar.) [Buhari]

(Allah rızası için Yasin okuyanın günahları affolur.) [İbni Sünni]
(Her gece, Yasin okumaya devam eden kimse, şehid olarak ölür.) [Taberani]

(Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’anın kalbi de Yasindir.) [Tirmizi]
(Bir defa Yasin okuyan, on defa Kur’an-ı kerimi okumuş sevabına kavuşur.) [Tirmizi]

Yasin suresinde, kıyamette olan şeyler, dünyanın geçici olduğu, Cennet nimetleri ve Cehennem azapları da bildirilmektedir. Anlayan hasta, yanında okununca, iman ile gitmeye sebep olan şeyleri işitmiş olur. İmam-ı Gazali buyuruyor ki:
(İmam-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri, Cenab-ı Hakkın, (Anlayarak da anlamayarak da Kur’an-ı kerim okuyan, benim rızama kavuşur) buyurduğunu bildirmektedir.) [İhya]

Ölüler için de Yasin-i şerif okunması emredilmiştir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Yanında Yasin-i şerif okunan hasta, suya doymuş olarak vefât eder, doymuş olarak kabre girer) (Müslüman bir hasta yanında Yasin okunursa, Rıdvân ismindeki melek Cennet şerbeti getirir. O kimse, suya doymuş olarak ruhunu teslim eder. Doymuş olarak da kabre girer, suya ihtiyacı olmaz.) [S.Ebediyye]

Dualar ve şifalar
Hastalığın durumuna göre tedavi, ilaç ile sadaka vermekle ve dua ile yapılır. Şifayı veren yalnız Allahü teâlâdır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(İbrahim,”hastalığıma ancak O şifa verir” dedi.) [Şuara 80]
(Kur’an-ı kerim, müminler için şifa ve rahmettir.) [İsra 82]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Asıl deva Kur’andır.) [İbni Nasr]
(Fatiha ile Âyet-el kürsiyi okuyana, o gün nazar değmez.) [Deylemi]
(La ilahe illa ente sübhaneke, inni küntü minez-zalimin’i okuyan, dert ve beladan kurtulur.) [Hakim] (40 defa okuma iyi olur)

1- 7 defa Fatiha okuyup, ağrı olan yere üflenirse, şifa hasıl olur. (T. Azizi)

2- Her gün sabah-akşam 24 defa Estağfirullah, sonra (Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh) denir, sonra 11 ihlas, 7 Fatiha ve 33 defa Allahümme salli ve sellim alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed okunur, sevabı Peygamber efendimizin, Eshab-ı kiram ve Evliyanın ruhları ile Silsile-i aliyye denilen büyük âlimlerin isimlerini söyleyip, ruhlarına hediye edilir. Bu büyükler hürmetine şifa vermesi için Allahü teâlâya dua edilir. Bir hacete kavuşmak için, 2 rekat namaz kılınır, sevabı silsile-i aliyyeye hediye edilerek dua edilir!

3- Şu dua [Arap harfiyle yazıp] deliye okunursa, akıllanır, hastaya okunursa şifa bulur:
(Reva Aliyyül-Rıda, fe-kale, Haddeseni ebi Musel-Kazım an ebihi Caferis-Sadık an ebihi Muhammedenil-Bakır an ebihi Zeynelabidin Ali an ebihil-Hüseyn an ebihi Ali bin Ebi talib radıyallahü anhüm, kale haddeseni habibi ve kurretü ayni Resulullahi sallallahü aleyhi ve sellem, kale haddeseni Cibrilü, kale semitü Rabbülizzeti yekülü, La ilahe illallahü hısni, men kale-ha dehale hısni, ve men dehale hısni emine min azabi)

4- Ağrıyan yeri sağ el ile 7 defa mesh edip her defasında “Euzü biizzetillahi ve kudretihi min şerri ma-ecidü ve ühazirü” okuyanın ağrı ve sancısı kalmaz. (B.Arifin)

5- Sabah-akşam, Bekara’nın başından 4 âyet ve Âyet-el-kürsi ile sonraki iki âyet ve bu surenin sonundaki 3 âyet akıl hastasına okunursa iyi olur.

6- Yağmur suyuna, Fatiha, Âyet-el-kürsi, İhlâs ve Muavvizeteyn 70’er defa okunur. Bu sudan Aralıksız 7 sabah içenin hastalığı, ağrısı zail olur. [Bunu 5–10 salih müslüman okursa, daha iyi olur.]
Japon bilim adamları suya güzel sözler söylendiği zaman sudaki yararlı iyonların çoğaldığını belirtmektedirler. Yine saksıdaki çiçeklerle konuşan, konuşmadığımız zaman çiçeklerin insana küstüğünü söyleyen insanlarımız mevcuttur. İnsanların ağzından çıkan güzel sözlerle faydalı iyonlarını, vitaminlerini artıran suyun, sözlerin en güzeli olan Kur’an ayetlerinin okunması ile daha da bereketleneceğini peşinen kabullenmek gerekir. Eski İslam âlimlerimiz bunun için suya ve pişen yemeğe okumanın bereketi ve yararları üzerinde durmuşlar; Yemeğe ve içmeğe mutlaka sünnet olan euzü besmele ile başlanmasını bizlere tavsiye etmişlerdir.

7- Şifa âyetleri suya konup içilirse hastalıklara şifa olur. Şifa âyetleri: Tevbe 14, Yunus 57, Nahl 69, İsra 82, Şuara 80, Fussilet 44]

Vücudumuz, bize emanettir. Dinimiz onu iyi korumamızı emrediyor. Hastayı tedavi ettirmek gerekir. Tedavinin, hastalığın durumuna göre, ilaç ile sadaka vermek ile ve dua ile yapılacağı bildirilmiştir. Tecrübe ile tesirleri kati olan, aşı, serum ve mikrop öldürücü ilaçları kullanmak farzdır. Yani Allahü teâlânın emridir. Tesiri kati olan ilaçlar, gıda gibi olup, ilaç almayıp ölmek günahtır. Peygamber efendimiz üç türlü ilaç kullanmıştır. Kur’an-ı kerim veya dua okurdu. Fen ile bulunan ilaçları kullanırdı. Her ikisini karışık da kullanırdı.

Kur’an-ı kerimin ve duanın tesir etmesi için bazı şartların gözetilmesi gerekir. Okuyanın veya yazanın ve hastanın buna inanması, hastanın zararlı olan gıdalardan, şüpheli ilaçlardan perhiz etmesi, sıcaktan ve soğuktan sakınması gerekir. Okuyanın, itikadının bozuk olması, haram işlemekten, kul hakkından sakınması, haram ve habis şey yiyip içmemesi ve karşılık olarak ücret almaması şarttır.

Hadis-i şerifte, (İlaç kullanmak da kaderdendir, Allah’ın izniyle fayda verebilir) buyuruldu. Dua da, ilaç gibidir. Allahü teâlâ dilerse tesir eder.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Dua müminin silahı, dinin de direğidir.) [İbni Ebiddünya]

(Dert bela gelince, Yunus peygamberin duasını okuyun! Allah, o beladan kurtarır. Dua şudur: “La ilahe illa ente sübhaneke, inni küntü minez-zalimin.”) [Hâkim]

(“La havle ve la kuvvete illa billâh” okumak, 99 derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdır.) [Hakim]

(Allahü teâlâ, istiğfara devam edeni, her sıkıntıdan, her dertten kurtarır, ummadığı yerden rızıklandırır.) [Nesai]

(Sabah-akşam İhlâs ve Muavvizeteyni [iki kul euzüyü] 3er defa oku! Bunlar, bütün belaları, afetleri, sıkıntıları ve istemediğin şeyleri giderir.) [Tirmizi]

(Evinde, Fatiha ve Âyet-el kürsi okuyana, o gün cin ve şeytan zarar veremez.) [Deylemi]

(Sabah-akşam, 3 defa “Bismillahillezi la yedurru maasmihi şeyün fil erdi vela fissemai ve hüvessemiülalim” diyene hiçbir şey zarar veremez.) [İbni Mace]

(Allahü teâlâ, her gün sabah-akşam yedi defa, “Hasbiyallahü la ilahe illahü, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azim” diyenin dünya ve ahiret işlerine kâfidir.) [Beyheki]

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem sıkılınca, (Ya hayyü ya kayyum birahmetike estağisü) derdi.

ON ŞEY ON ŞEYİ ENGELLER

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki:
“On şey on şeyi engeller:
1. Fatiha, Allah’ın gazabını,
2. Yâ-sîn suresi, kıyamet günündeki susuzluğu,
3. Duhân sûresi, kıyamet korku ve dehşetini,
4. Vâkıa sûresi, fakirliği, miskinliği,
5. Mülk sûresi, kabir azabını,
6. Kevser sûresi, hasımların kinini
7. Kâfirun sûresi, ölüm anında küfrü,
8. İhlâs sûresi, ikiyüzlülüğü, samimiyetsizliği,
9. Felak sûresi, hased edenlerin hasedini,
10. Nâs sûresi, vesveseyi engeller.” (Ravzatü’l Müttekîn, Mişkâtü’l Mesabih’ten nakil, Sırlar Hazinesi, s. 401, C. Yıldırım) .

Bakın sahâbeden birisi tüm varını yoğunu Allah yolunda infak eder. Kendisine derler ki, “niye böyle yapıyorsun? Bari çoluk çocuğuna bir şeyler bıraksaydın, onlar el âlemin eline bakmasalardı!” O der ki, “ben çocuklarıma Vakıa sûresini bıraktım. Vallahi onlar bu sûreye sahip oldukları sürece asla aç ve açıkta kalmazlar.”

Hadisi şeriflerde buyruluyor ki:
“Fatiha suresi ölümden başka her derde devadır.”
“Fatiha ve ihlas suresini okuyan Kur’an’ı Kerim’in üçte birini okumuş olur.”
“Bir kimse önce evine girince Fatihayı okusun, sonra İhlas suresini okursa Allahü Teâla o evden fakirliği giderir. Yerine huzur ve bereket ihsan eder.”
“Fâtiha-i şerife ve Âyetel Kürsi’yi kim evinde okuyacak olursa, o gün onlara ne bir insan ne de bir cin dokunur.” (Deylemî)

Kim Besmele’yi uyurken yirmi bir defa okursa, o gece kovulmuş şeytanın şerrinden, insan ve cinlerin kötülüğünden, hırsızlık ve yangından ve ansızın ölümden emin olur; güven içinde kalır. Ondan her türlü belâ ve âfet uzaklaştırılmış olur.
Herhangi bir ağrı üzerine ya da sihirlenmiş, büyülenmiş kimse üzerine hiç ara vermeden günde yüz defa okunursa Allah ondan o ağrıyı ve büyüyü giderir.
Kim Besmele’yi bir kağıda yirmi bir defa yazıp uykusunda korkan çocuğun boynuna asarsa , (veya 21 defa okursa) o korku ondan giderilmiş olur. Allah’ın izniyle Besmele tesirli olur. Veya çocukların korunması için yazılırsa onlar bütün âfetlerden korunmuş olur.

KUR’AN’DAN KOLAYINA GELENİ OKUMAK

‘Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun’ (Müzzemmil, 73/20) buyrulduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a) de bütün namazlarda Kur’an-ı Kerim okumuş ve namaz kılmayı iyi bilmeyen bir sahabiye namaz kılmayı tarif ederken:

‘… sonra Kur’an’dan hafızanda bulunanlardan kolayına geleni oku.’ (Müslim, Salat, 45) buyurmuştur. Bu itibarla namazda kıraat yani Kur’an okumak, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit bir farzdır.

KUR’AN-I KERİMLE İLGİLİ HADİSLER

Resulullah (SAV) buyuroyor ki:
“İnnellâhe yerfeu bihêzel kitabi egvâmen ve yeDau bihî êhar’ine”
“Muhakkak Allah Teâlâ bu Kur’an sebebiyle bir takım kavimleri yüksek edecek, diğerlerini (aksine harekette bulunanları) ise alçak edecek.” (Müslim Salâtül Müsâfirin: 269, (1/559), İbni Mace, Mukaddime: 16; Sohbetler sayfa:40, Mahmut Ustaosmanoğlu 1. Cilt, İst. 1995)
Mevlânın Kur’an-ı Azimuşşan vasıtasıyla yükselttiği kullar Kur’an-ı kerimin ahlâkıyla ahlaklanan ve adabıyla edeplenen kullardır. O halde Kur’an ahlakıyla ahlaklanıp, Kur’an ehli olmaya çalışalım. Zira bir başka hadisi şerfite de Resulullah /SAV) buyuruyor ki:
“Ehlül gurâni ehlüllâhi”
“Kur’an ehli Allah’ın ehlidir.” (Sohbetler sayfa:40, Mahmut Ustaosmanoğlu 1. Cilt, İst. 1995)

“Size iki emanet burakıyorum, onlara sarılıp uydukca yolunuzu hic şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’in kitabi Kur’ân-i Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.”
Kur’an ehli olmak ve Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak için Kur’ana ve Sevgili Peygamberimizin sünnetine sımsıkı sarılmak gerekir.

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı kerim’de:
“ …Allah, sana Kitab’ı (Kur’an-ı) ve hikmeti indirdi ve sana (bütün bu) bilmediklerini öğretti. …” (4/Nisa -113)
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Ali İmran 3/164) buyurarak O’nun çok yüksek ahlâk ve hikmet sahibi bir şahsiyet olduğunu bildirmiştir. Hikmet sahibi olmak Kur’an-ın gizli ve ince manalarını anlama, onu yaşama, onunla hükmetme ve onun yaşama ilmidir. Bu ilmi peygamberimize Allah vermiştir.Saygıdeğer eşi Hz. Aişe’ye Peygamberimizin ahlâkının nasıl olduğu sorulduğunda O, şu cevabı vermiştir:
«O’nun ahlâkı Kur’ân idi» ; „ O yaşayan Kur’an dı.“
Bununla ilgili olarak Allah Tealâ Kur’an-ı Kerimde:
“Legat kâne leküm fî rasulillâhi üsvetün hasenetun…“ «Muhakkak ki Allah’ın elçisinde sizin için uyulması güzel örnekler vardır.» ( Ahzap 21 ) buyurmuş ve O’nun yaşayışını, sünnetinin örnek almamızı istemiştir. Eğer Kur’an canlansa insan şekline dönüşse idi ancak bir Hazreti Muhammed olurdu. Onun içinidirki Aişe validemiz “O yaşayan Kur’an’dı” buyurmuştur.
Ebu Saidi’l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: “Kur’an ehli (yani onu okuyan, onunla amel eden) cennete girdiği vakit, kendisine: “Oku ve yüksel!” denilir. O da okur ve yükselir. Her ayet için bir derece verilir. Böylece o bildiği ayetleri sonuna kadar okur (ve her biri için bir derece alır).”

İbnu Büreyde’nin babası (Büreyde) anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Kıyamet günü Kur’ân-ı Kerîm rengi uçuk bir adam gibi gelir ve (okuyucusuna): “Seni gece uykusuz ve gündüz susuz bırakan benim” der.”

Ebu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Allah u ahad, el-Vahidu’s-Samed (yani İhlas suresi Kur’ân’ın üçte birine denktir.”Kaynakwh webhatti.com:

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki : “Aziz ve celil olan Allah buyurmuştur ki: “Kulum, beni andığı ve dudakları benim için kımıldandığı an ben kulumla beraberim.”

Cahiliye toplumu bireyleri, Kur’an dışındaki kaynaklardan edindikleri ya da etraflarındaki kişilerden duydukları bilgilerin din olduğunu zanneder, gerçek dinin güzelliklerinden yoksun kalırlar. Herkesin doğruları farklı olduğundan, toplumda birden fazla din yaşanır. Oysa dinin gerçek kaynağı, “EL HAGGU MİN RABBİKE FELÂ TEKÛNENNE MİNEL MÜMTERÎN ( E )” (Bakara, 147) (Gerçek (hak) Rabbinden (gelen)dir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma.) (Bakara Suresi, 147) ayetiyle de ifade edildiği üzere Kur’an’dır.

Bu yanlış yolda yürüyenler, Rabb’imizin tüm insanlara kurtuluş rehberi olarak indirdiği Kur’an’da neler yazılı olduğunu merak dahi etmezler. Kafalarındaki soruların cevaplarını ise Allah’ın hiçbir şeyi eksik bırakmadığı Kur’an’da değil, farklı kaynaklarda ararlar.

Oysa Kuran’a bir kitap gözüyle bakmamak gerekir. Allah insanlığa oradan seslenir, sözü çok etkilidir. Kur’an ne diyorsa doğrudur; haktır, emirdir, farzdır. Kuran’ı çok iyi anlamaya çalışıp, Allah’ın işaretlerini takip etmelidir insan. Rabb’imiz hiçbir şeyi boş ve amaçsız yaratmamıştır.

Kitap okudukça birçok insanın kibri, enaniyeti artar.

“innê cealnê fî e’nâgıhim ağlâlen fehiye ilel ezgâni fehüm mügmehûne” (Yasin -8) Allah, büyüklenenlerin ‘boyunlarına, çenelere kadar (dayanan) halkalar’ geçirmiştir; ‘bu yüzden başları yukarı kalkıktır.’ (Yasin Suresi, 8) Kur’an’ı okumanın verdiği hissiyat ise farklıdır. “İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.”
Samimi inananlar da Kur’an’la doldukça Allah’ın sonsuz gücünü kavrar, boyun büker, Rabb’lerine teslim olurlar; onlar “çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler.” (İsra Suresi-107)

“…Kulları içinde ise Allah’tan ancak alim olanlar ‘içleri titreyerek-korkar’…”(Fatır Suresi, 28) İlim sahibi olabilen, düşünen insanlar içindir Kur’an. Çünkü, gerçekte ilmin kaynağı da Kur’an’dır. Okuduğu her kitapla kibirlenen kişinin aksine, Kur’an okuyan insan, ayetler üzerinde düşünür, ürperen derileri ve kalbi yatışır, Allah’ın eşsiz kudreti karşısında kendi aczini anlar, O’na kul olur!

“Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir Kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların Ondan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah’ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösterici yoktur.” (Zümer Suresi, 23)

Bediüzzaman da Kur’an’ın tüm insanlık için bir öğüt, sakınan kullar için de bir hidayet kılavuzu olduğunu, “Kur’an-ı Hakim şuurlu insanlara imamdır, cin ve insan topluluğuna mürşiddir, ehl-i kemale rehberdir, ehl-i hakikata öğretmendir…” (Sözler, s. 185) sözleriyle ifade eder.

Kur’an yaşam rehberidir. Rehberlik yapabilmesi için de bizim anlayacağımız bir dilde olmalıdır ki, neyi işaret ettiğini/tanıttığını görebilelim. İnsan yabancı bir ülkede kendi dilinde konuşan rehbere ihtiyaç duyarken, yaşamının rehberi anlamadığı bir dilde olabilir mi?..

Anlamalıdır ki, “(Bu Kur’an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır. (Sad Suresi, 29) ayetiyle emredildiği üzere ayetlerini iyiden iyiye düşünebilmelidir.

Anlamalıdır ki, “Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır… (Bakara Suresi, 121) ayetiyle tarif edilen müminlerden olmalıdır.

Anlamalıdır ki, Kamer Suresi’ndeki, “Andolsun Biz Kur’an’ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 17, 22, 32, 40) çağrısına icabet etmeli, ayetleri düşünüp öğüt almalıdır.

Aksi halde durumu, “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir… (Cum’a Suresi, 5) ayetinde söz edilen kitap yüklü eşeğin durumuna benzeyecektir.

Kur’an Allah’ın kelamıdır; ülfetle değil, aşkla okuyalım. Kur’an’ı okutan, Kendisini tanıtan, iman ettiren, imanı artıran Allah, Kur’an’ı üzerimizde yük gibi taşımak yerine kalbimize yerleştirsin. Her okumamız, secdelerimizi, kıyamlarımızı artırsın ve bizi karanlıklardan aydınlıklara çıkarsın.

Üzerimizdeki gaflet perdeleri kalktıkça aydınlığı, son perde kalktığında ise –Rabb’in dilemesiyle-kurtuluş yollarını görebilmeyi umut edelim…

HADİS-İ ŞERİF KUR’AN KABİRDEKİ ARKADAŞ

Peygamber efendimiz demiştir ki birisi öldüğünde akrabaları cenaze işleriyle meşgul iken,son derece güzel bir kişi gelir mevtanın başının yanında durur.Kefenlendiğinde kefen ile merhumun göğsü arasına girer Definden sonra herkes evine döner, Münker ve Nekir adlı iki özel Melek gelir,öleni kişisel mahremiyet içerisinde imanı hakkında sorgulayabilmek üzere ,göğsünde duran güzel kişiyi ayırmaya çalışır.Güzel kişi der ki.”O benim refakatim,O benim dostumdur,hiçbir şekilde Onu yalnız bırakmam.Eğer siz sorgulama için görevlendirildiyseniz, görevinizi yapınız.Onun cennete girmesini kabul ettirinceye kadar terk edemem.
Sonra ölmüş arkadaşına döner der ki, “Ben, bazen yüksek sesle bazen de kısık sesle okuduğun Kur’anım. Endişe etme,Münker ve Nekirin sorgusundan sonra üzüntü duymayacaksın. Sorgulama bitince güzel kişi Onun için Meleul Alada misk kokusuyla bezenmiş bir döşek hazırlar.
Allahın Resulu(SAV) demiştir ki: “Hesap gününde ne bir Peygamber,ne de bir melek, Allahın indinde Kur’andan daha imtiyazlı bir şefaatçi olamayacaktır.

KU R’AN’I ANLAYARAK OKUMAK

“Kad câekum basâiru min rabbikum fe men ebsara fe li nefsih(nefsihi) ve men amiye fe aleyhâ, ve mâ ene aleykum bi hafîz(hafîzin).”
“Doğrusu size rabbinizden apaçık basiretler gelmiştir; kim (on-larla) görürse kendi lehine ve kim de körlük ederse kendi aley-hinedir. ben sizin bekçiniz değilim” (En’âm 104)
“ve men a’rada an zikrî feinne lehû meîşeten danken venahşüruhû yevmel gıyâmeti e’mâ (tâhâ 124) (Her kim de benim zikrimden (Kur’ân’dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.)
“gâle rabî lime haşerteniiii e’mâ ve gad künte besîran. (tâhâ 125) – (O zaman Kur’ândan yüz çeviren kimse) “Rabbim! beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim” der.)
“gâle kezâlike etetke êyêtünâ fenesîtehê. ve kezâlikel yevme tünsâ* Allah: “Böyledir, sana âyetlerimiz gelmişti de onları sen unutmuştun, bugün de öylece unutulursun” der. (TÂHÂ 126)
“ve kezâlike neczî men esrefe velem yü’min biêyêti rabbî. vele azâbülâhireti eşeddü ve ebgâ* tâhâ 127- İşte haddi aşanları, Rabbinin âyetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız. Ve muhakkak ki ahiret azabı (dünya azabından) daha şiddetli ve daha devamlıdır.
“el haggu min rabbike felâ tekûnenne minel mümterîn ( e )” (Bakara, 147) (Gerçek (hak) Rabbinden (gelen)dir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma.)

“Ve innehu le zikrun leke ve li kavmik(kavmike), ve sevfe tus’elûn(tus’elûne).”
Muhakkak ki O (Kur’ân), senin için ve senin kavmin için mutlaka bir zikirdir (öğüttür). Ve siz, (Kur’ân’dan) sorumlu olacaksınız. (43/ZUHRÛF-44)

Kim, Rahmân’ın Zikri’ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur. (ZUHRUF suresi 36. ayet)

KUR’AN’I KERİM’İ ANLAMAK

İslam dininin temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim ; Hz Muhammed (s.a.s)’ e her şeyi açıklamak üzere indirilen (Nahl : 16/89) , en ilkel insandan en yüksek ilim ve fikir adamına , en fakirinden en zenginine , amirinden memuruna , işçisinden patronuna … kadar herkesi ilgilendiren ilkeleri ve kuralları kapsayan bir kitaptır.
Bir şeyin, bir metnin, bir mesajın Kur’an olabilmesi için okunması gerekmektedir. Okunmayan şeye Kur’an denmez. Bir kitap ki eğer okunmuyorsa, okunmak için değilse ona Kur’an denmeyecektir. Elimizdeki şu kitabı okumanın dışında nerede ve nasıl kullanırsak kullanalım, buna Kur’an denmeyecektir. Okumak ise duyularla algılanan bir mesajın, kişiye onu amele sevk etmek üzere bir şeyler söylemesi, görevler yüklemesi anlamına gelmektedir. Okuma işi, dört âzânın eylemidir. Göz, dil, akıl ve kalp. Gözle görülür, dille telaffuz edilir, akıl okunanı tercüme eder, kalp te ona göre tavır alır. Göz görmüş, dil telaffuz etmiş ama akıl onu tercüme etmemiş, kalp de buna göre bir tavır almamışsa, buna okuma denmeyecektir. Meselâ bir odanın kapısında: “Buraya girmeyin” diye bir yazı var da siz onu gördüğünüz, okuduğunuz halde oraya girmeye kalkmışsanız, bu mesaj size bir şey dememiş ve siz onu okumamışsınız demektir.

Hz. Peygamber bir gün Hz. Muaz’ın elinden tutup bir süre yürüdükten sonra kendisine birçok tavsiyede bulunmuştu.
Bu tavsiyelerden birisi de “Kur’ân’ı anlamaya çalışması” (Münzirî, et-Terğîb ve’t-terhîb, VI, 148.) gerektiği idi.
Hz. Ali (Kerremallâhu vechehe)’den rivâyetle:
Rasûlü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) efendimiz:
“Kendisinde idrak ve anlayış bulunmayan ibadette hayır olmadığı gibi, düşünmeksizin yapılan Kur’ân okumada hayır yoktur.” (Tedebbürsüz kuran okumada hayır yoktur) (Gazâlî, İhyâ, I, 81) diyerek kutsal kitabımızı anlayarak okumanın dünya ve ahiret hayırlarını getireceği müjdesini vermektedir. Bemzer bir hadisi şerif Darimi’de de vardır:
Allah Resulü Sallallahu Aleyhi Vesellem Buyurdu:
“Gerçek âlim, insanlara, Allah’ın rahmetinden ümit kestirmeyen, azabından emin kılmayan, Allah’ın haramlarına izin vermeyen kişidir. İçinde ilim bulunmayan ibadette hayır yoktur. İçinde düşünme olmayan okumada da hayır yoktur.” (Ali radıyallahu anh. Dârimî.)

Hz. Peygamber bu gayrette olanı Allah (cc)’ın övdüğünü müjdeler.”Allah’ın evlerinden birinde, Allah’ın kitabını okumak ve aralarında müzakere etmek için toplanan kimselerin kalplerine huzur dolar, onları rahmet kuşatır, melekler etraflarını sarar ve Allah onları kendi katında bulunanlara överek anlatır.” (Ebû Davud, “Vitr”, 14; Tirmizî, “Kur’ân”, 10.)
Yüce Allah:”Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (47/Muhammed, -42)
“Ve lekad yessernel kur’âne lîz zikri fe hel min muddekir(muddekirin). “
“Ve andolsun ki Biz, Kur’ân’ı, zikir için kolaylaştırdık. Buna rağmen tezekkür eden (ibret alan) var mı?” (54/Kamer-17 buyurur.
Peygamber Efendimiz sav: Benim ümmetim, paraya ve mala çok değer vermeye başladıklarında, İslâm’ın heybet ve azameti onlardan gidecek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı terk ettiklerinde de vahyin bereketinden, yani Kur’ân’ı anlamaktan mahrum kalacaklardır”. (Suyûtî, Câmiü’s-Sağîr, I, 416.)
buyurmaktadır.
Buna göre Kur’ân-ı Kerîm’in manasını anlayarak ve ondaki yüce hikmetleri düşünerek okumaya çalışılmalıdır. Zira Kur’ân, yalnız elfazının okunması için inmemiştir. Onun âyetlerinin tedebbürü, manasının tefekkürü ve kendisi ile amel edilmesi için indirilmiştir. İslâm âlimlerinden bazıları Kur’ân’ı manasını düşünmeksizin okumanın mekruh olduğunu söylemişlerdir. (el-Bürhân, I/455; A. Aydemir, Hz. Peygamber ve Sahabenin Dilinden Kur’ân’ın Faziletleri, s. 67.)

Bu da gösteriyor ki Kur’ân okuyan kimse, okuduğu her sayfanın Türkçe tercümesini de en sahih mealden okumalıdır. Kur’ân’ın baştan sona kadar Türkçe tercümesini okuyan kişinin, Arapçasını okuyan gibi sevap kazanacağı da nakledilmektedir. (Diyânet aylık Dergi, yıl: 2005, Nisan, sy. 172, s. 36)
KUR’AN’I ANLAMANIN YOLU:
A- Kur’an’ı anlamanın birinci yolu yine Kur’-an’dır. Kur’an’ın ilk müfessiri, açıklayıcısı yine Kur’andır.
B– Kur’an’ı anlamanın ikinci yolu sünnettir. Kur’-an’ın ikinci derecedeki müfessiri Resûlullah efendimizin beyanlarıdır.
C- Kur’an-ı anlamada üçüncü kaynak ise âlimler ve müfessirlerdir.
“Elif, Lâm, Ra. Bu kitap, hakim ve haberdar olan Al¬lah tarafından, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye âyetleri tahkim edilmiş (Sağlamlaştırılıp kesin kılın¬mış), sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitaptır.(Hûd 1,2)
Tüm zamanlar, mekânlar ve insanlar için gönderilmiş bu kitabın ayetleri onu gönderen Yüce Allah tarafından bir hayat proğramı olarak tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmıştır. Hiçbir gücün bu kitabın ayetlerini değiştirmesi, kaldırması ve yok etmesi mümkün değildir. Kıyamete kadar hiçbir gücün de bu kitaptan ve bu ayetlerden daha güzelinin ortaya koyması da mümkün değildir. Yüce kitabımız bizzat kendisinde de buyrulduğu gibi bizzat Kitabı Ekber/Enbüyük Kitap denen evrendeki yüce yaratanın öteki ayetleri olan, arz, sema ve yıldızlar gib korunmuş, sağlamlaştırılmış, bozulmaktan ve tahrifattan korunmuştur.
Hud suresi birinci ve ikinci ayetlerde de açıklandığı gibi Yüce Allah ayetlerini tahkim ettikten, sağlamlaştırdıktan, her türlü tahrifat ve tecavüzden koruduktan sonra bölüm bölüm, sure sure, ayet ayet hükümlerini açıklamıştır. Kitabındaki bir ayetin kapalılığını bir başka ayetle gidermiş ve açıklığa kavuşturmuştur. Bakara suresinin evvelindeki bir âyeti, ileriki bölümlerde gele¬cek bir başka âyetle veya Âl-i İmrân suresinde gelecek başka bir âyetle açıklayıp tefsir et¬miştir.
“Lâ tuharrik bihî lisâneke li ta’cele bihî. İnne aleynâ cem’ahu ve kur’ânehu. Fe izâ kara’nâhu fettebi’kur’ânehu. Summe inne aleynâ beyânehu. (Kıyame/ 16,19)”
“Ey Muhammed! Cebrâil sana Kur’an’ı okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Doğrusu o vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrâil’e okuttuğu¬muz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu açıklamak Bize düşer.” (Kıyame/ 16,19)
Kur’an ayetlerinin inişi sırasında sevgili peygamberimiz gelen ayetleri bir an evvel ezberlemek ve insanlara ulaştırmak amacıyla acele edip dilini kıprdatınca Cenâbı Hak peygamber efendimizi uyarıyor ve:
– Ey peygamberim! Öyle yapma, dilini kıpırdatıp durma, sana gelen âyetleri bir an evvel ezberleyeceğim diye acele etme, işi aceleye getirme, bu Kur’an aceleye gelmez, bu kitabı biz bir araya getirip, sana indirdiysek, onu koruyacak, sana öğretecek ve açıklayacak ta biziz. Sen acele etmeden izlemeye devam et, hemen arkasından, daha sonra sana gönderdiğimiz âyetlerle onu sana açıklayacağız.
Hem kıyame suresindeki ayetlerden hem de Kur’an-ı kerimdeki diğer ayetlerden anlıyoruz ki, Rabbimiz indirdiği bir ayeti daha sonra indireceği bir ayetle açıklayacağını yani tefsiredeceğini beyan ediyor. Bu ayetlerden anlıyoruz Kur’an’daki bir ayetin ilk müfessiri yine Kur’an’dır.
Sözgelişi Bakara suresi 183. ayette oruç tutmanın farz olunduğu belirtildikten sonra arkasından gelen ayetlerde ve daha başka ayetlerde Oruç ibadeti açıklanmış ve daha detaylı bilgile verilmiştir.
“Yâ eyyuhellezîne âmenû kutibe aleykumus sıyâmu kemâ kutibe alellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).”
Ey âmenû olanlar! Oruç, sizden öncekilerin üzerine yazıldığı (farz kılındığı) gibi sizin üzerinize de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz. (Bakara-183)
“Eyyâmen ma’dûdât(ma’dûdâtin), fe men kâne minkum marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) ve alellezîne yutîkûnehu fidyetun taâmu miskîn(miskînin), fe men tatavvaa hayran fe huve hayrun leh(lehu), ve en tesûmû hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne). (Bakara-184)
(Farz kılınan oruç) sayılı günlerdir. Fakat sizden kim hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı), diğer (başka) günlerden (oruç tutarak) tamamlanır. (İhtiyarlıktan veya iyileşmesi umulmayan bir hastalıktan dolayı) ona (oruç tutmaya) güç yetiremeyenlerin, bir yoksulu (sabah, akşam) doyuracak (kadar) bir fidye vermesi (gerekir).Artık kim isteyerek (gönülden) bir hayır yaparsa (orucunu veya fidyeyi artırırsa),işte o, kendisi için bir hayırdır.Oruç tutmak sizi için daha hayırlıdır, keşke bilseydiniz. (Bakara-184)

“Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fel yesumh(yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).”
Ramazan ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme, Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp) şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye karşılık (sizin de) Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz. (Bakara-185)

B– Kur’an’ı anlamanın ikinci yolu sünnettir. Kur’-an’ın ikinci derecedeki müfessiri Resûlullah efendimizin beyanlarıdır.
Allah’ın gönderdiği din olan İslam Hz. Âdem ile başlamış, Hz. Muhammed ile kemale ermiştir. Tevhid dininin (İslam’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.s.) teşkil etmektedir. Tevhid kelimesinin ikinci bölümü, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın Rasûlü/elçisi olduğuna iman etmektir. Bu inanç, bizi peygamberin örnek ve önderliğinin kabulüne götürür. “Muhammedün Resulullah demek insanın, gerek ibadetlerde, gerek yönetim şeklinde, gerek haram ve helal koyma işleminde ve gerekse toplumun, ahlaki, iktisadi yapısını ilgilendiren düzenlemelerde onun getirmiş olduğu prensipleri kabul etmektir.
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun” [Mâide sûresi: 67].
Peygamber Efendimiz vahiy yoluyla Allah’tan aldığı Kur’an âyetlerini, görevi gereği, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak ve anlatmak onun aslî göreviydi. Hemen işâret edelim ki Sevgili Peygamberimizin tebliğ görevi evrensel ve olduğu için, açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu. Yani sünnet, Kur’ân’ın evrensel planda Hz. Peygamber tarafından yorumlanması demektir.
“Bil beyyinâti vez zubur(zuburi), ve enzelnâ ileykez zikre li tubeyyine lin nâsi mâ nuzzile ileyhim ve leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne). (Nahl: 44)
(O peygamberleri) apaçık deliller ve kitaplarla (göndermiştik). Sana da bu zikri (Kur’an’ı) indirdik ki kendileri için insanlara indirilen şeyi bildirip açıklayasın. Olur ki iyice düşünürler (Nahl 44)
Âyet-i Kerimeden açıkça anlaşılıyor ki Yüce Allah tarafından Peygamber Efendimize kitabını açıklama görev ve yetkisi veriliyor. Beyân; aç¬mak, açıklamak, bir şeyin üzerindeki kapalılığı ortadan kaldırmak demektir. Demek ki Rabbimizin bu ifadesinden anlıyoruz ki bu kitapta insanların anla-yamayacağı, açıklanmaya, şerhe muhtaç şeyler vardır. Ve bunların açıklayı¬cısı, beyân edicisi de peygamberimizdir. Rabbimiz ona böyle bir görev ve yetki vermiştir.
Aynı sûrenin bir başka âyeti de bu konuyu şöyle anlatır:
(Bu) Kitab’ı sana ancak, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi kendilerine açıklaman için, bir de inanan bir kavme doğru yol rehberi ve rahmet olsun diye gönderdik.(Nahl-64)
(Peygamberimiz, “Bu Allah’ın Kitabı olan Kur’an… iyi ile kötüyü, hak ile batılı ayırt eden bir yol göstericidir. Büyüklük taslayarak onu terk edenin Allah belini kırar. Doğru yolu onun dışında arayan sapıklığa düşer… Bilginler ona doymaz, takvâ sahipleri ondan usanmaz, onun ilmini bilen ileri gider, onunla amel eden sevap kazanır. Onunla hükmeden adaletli davranır, ona sımsıkı sarılan doğru yolu/hidayeti bulur.” buyurmuştur.) (Tirmîzî, “Fedâilu’l-Kur’ân” 14)
Öyleyse bilelim ki, sünnet ve onun bir parçası olan hadisler, Kur’an’ın anlaşılmasında temel ölçüdür. Onsuz Kur’an’ı anlama¬mız mümkün değildir. Mesela namaz sünnetsiz bilinemez. Sünnetsiz bir namaz sadece mücerret duadan ibarettir. Rasulullah efendimizin sünnetine müra¬caat edince tekbirle başlayan, rükûsu, secdesi, kıyamı, kıraati, olan ve sonunda selamla biten bir namaz karşımıza çıkar.. Demek ki sünnetsiz, Rasulullahın anlayışına başvurmadan anlaşılan Kur’an bizim kendi keyfimize göre bir Kur’an anlayışıdır ki Rasulullah Efen-dimizin bir ha¬dislerinin beyanıyla: “Kur’an kişinin lehinde ve aleyhinde hüccet¬tir” ifadesiyle o zaman bu anlayış bizim aleyhimizde bir delildir. Eğer öyle salt aklımızla, kendi hevâ ve heveslerimizle değil de Kur’an’ı sünnetle beraber anlarsak, sünnet önderliğinde anlamaya çalışırsak o zaman da Kur’an bizim lehimize bir delil olacaktır. Sünnetli Kur’an le¬himize delilken, sünnetsiz Kur’an da aleyhimize delildir.

Büyük Müfessir İbni Kesir şöyle buyuruyor:
“Rasûlullah, Allah’ın kitabından Cibril’in kendi¬sine öğrettiği miktarda tefsir ederdi.” (Tefsir-i İbni Kesir)

Bunun mânâsı, gerekli olanların bizzat Allah’ın dilemesi ve öğ¬retmesi ile peygamber (as) tarafından açıklanmasıdır. Zaten bunun için Rasûlullah’ın açıklamalarına müracaat etmek zorundayız. Aksini iddia Allah’ın muradının aksidir. Mütearrif bin Şihhir şöyle der:

“Vallahi biz Kur’an-ı Kerîm’in bir mukabili olduğunu söylemiyoruz ama Kur’an’ı her bakımdan bizden daha iyi bilen Peygamberin olduğun söylüyoruz.”

İmam Kurtubi ise El camiu li Ahkamil Kur’an adlı tefsirinin mukaddemesinde:
“Diğer taraftan yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’in mücmel bölümlerini beyan et¬meyi, müşkil olanlarını açmayı, ihtimalli olanın asıl anlamını açıklamayı yü¬ce Rasûlu Muhammed (s.a)’e bırakmıştır. Böylelikle Peygamber (s.a), risâle-ti tebliğ etmek göreviyle birlikte Kur’ân’ı anlama ve Kur’ân’ın anlaşılması ko¬nusunda da başvurulacak makamda olmak üstünlüğünü haiz olmuştur. Yü¬ce Allah, bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Biz, sana bu zikri (Kur’ân’ı) in¬dirdik ki, insanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın”. (en-Nahl, 16/44).
Diğer taraftan Rasûlullah (s.a)’dan sonra Kur’ân’ın dikkat çektiği anlam¬ları çıkartmak, işaret ettiği esasları tesbit etmek yetkisi mütehassıs ilim idamlarına verilmiştir. Onlar, Kur’ân üzerinde ictihad ederek neyin anlatıl¬mak istendiği ilmine ulaşırlar. Bununla da başkalarından ayrı ve farklı bir ko¬numa yükselirler ve ictihad etmeleri sebebiyle özel bir ecir alırlar. Bu konu¬da da yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah, sizden iman edenleri ve (özel¬likle de) kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltsin”. (el-Mücadele, 58 11).
Buna göre Kitap, asıldır. Sünnet-i seniyye onun bir açıklaması (beyanı)dır. İlim adamlarının Kur’ân’dan çıkardıkları hükümler (istinbatlar) Kur’ân için bir açıklama, bir beyandır.” Demektedir. (İmam Kurubi, El Camiu li Ahkami’l Kur’an) Aşağıdaki ayetlerde de buna dikkat çekilir:

“Nitekim (size nimetimi tamamladığım gibi) içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (şirkten, maddî ve mânevî kirlerden ve kötülüklerden temizleyen), size Kitab’ı ve hikmeti (ve O’nun hükümlerinin uygulamasını) öğreten ve bilmediklerinizi bildiren bir Rasul gönderdik.” ( Bakara 151.) [bk. 3/164; 62/2]

“(Ey Resûlüm!) De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” (Ali İmran 31)
Ayette Allah’ı tanımak ve bilmekten değil, O’nu sevmekten söz edilmektedir ki ayete göre Allah’ı gerçek anlamda içten ve samimi olarak sevmenin ölçüsü Hz. Muhammed (SAV)’ e ve sünnetine uymaktır. Ayeti kerimede Allah ancak Hz. Muhammed’e ve sünnete uygun yaşayanların günahlarını bağışlayacağını ve onlara merhamet edeceğini açıklamaktadır. (bak 3/164; 4/80; 7/158; 24/63; 33/21)
“(Yine) de ki: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse (kâfir olurlar), şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez.” (Ali İmran 32)
“Hakikaten Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulundu da: Kendi içlerinden, onlara âyetlerini okuyan, onları (fena huy ve günahlardan) temizleyen ve onlara Kitab’ı, hikmeti öğreten bir Rasûl gönderdi. Hâlbuki onlar, bundan önce hiç şüphesiz açık bir sapıklık içinde idiler.” (Ali İmran 164)
“Ümmîlere (okuma yazma bilmeyen ve içlerinden peygamber gönderilmeyenlere) içlerinden, kendilerine (Allah’ın) âyetlerini okuyan, onları (şirkten, kötü hareketlerden) temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Hâlbuki onlar, bundan önce de cidden apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Cuma 2)
“Andolsun ki Allah’ı(n rızasını) ve âhiret gününü(n saadetini) umanlar ve Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın Rasûlü’nde, sizin için, pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzab 21)
(Allah’ın Rasûlü Muhammed (sas.), Kur’an’ı yaşama örneği ve onun muallimidir. O’nun hayatı ve sünneti bilinmeden Kur’an gayesine uygun anlaşılmaz. Allah’ı sevmek ve onun hoşnutluğunu kazanmak için de kimseyi değil, ancak prensip olarak onu örnek almak Kur’an ifadesidir (3/31). Onun hayatı ve sahih sünneti ortada iken, başkalarını öne çıkarmak veya onu devre dışı bırakarak, Allah ile Rasûlü’nün ve kullarının arasını açmak, “Peygamber’in görevi yalnız Kur’an’ı getirmektir.” demek, Allah’a ve Kur’an’a münafıkça inanmak anlamına gelmektedir.) [bk. 4/80]
Buhârî’de de Rasûlullah (sas.), “Bütün ümmetim cennete girecek, ancak sünneti hesaba katmayanlar giremeyecekler.” buyurmuştur. Yüce Allah da Kur’an’da O’na itaati emretmiştir (bk. 2/269, 3/32; 4/59-60, 80; 33/21). Bir de İmran b. Husayn (v. 52/672), “Kur’an’dan başkasından bahsetmeyin.” diyen adamı, “namaz, zekât vb. hükümleri nereden öğrendin?” diyerek meclisten kovmuştur (Şâtıbî, IV, 26). (H. T. Feyizli, Feyzü’l Fürkan)
(Daha geniş bilgi için bak: A’râf: 157, Haşr: 7, Nisâ: 59, 61,64,65,-80,105 Şûrâ: 15 Nûr: 51 Fetih: 10 Muhammed: 33 )
KONUŞAN KUR’AN HZ. MUHAMMED

“Yâ eyyühennâsü gad câeküm bürhânen min rabbiküm ve enzelnâ ileyküm nûran mübînâ(n) (Nisa suresi 174); feemmellezîne âmenû billâhi va’teSımû bihî feseyüdhılühüm fî rahmetin minhü ve faDlin ve yehdîhim ileyhi SıraTen müstegîmê(n) (Nisa suresi 175)
“Ey insanlar! Muhakkak size rabbinizden bir burhan (yol gösterici olan Muhammed (Sallallahü aleyhi vesellem) geldi. Ve sizlere apaçık bir nur indirdi.”; “Artık o kimseler ki, Allah(-u Teâlâ’y)a iman ettiler ve O’na (Allah’a veya Kur’an’a) sarıldılar, elbette Allah (-u Teâlâ) onları kendi tarafından bir rahmet (cennet) in ve fazl (ziyade nimetler) in içine girdirecektir. Ve onları, kendisine (ulaştıracak) sırat-ı müstekim ( dosdoğru bir yol) a hidayet edecek (kavuşturacaktır.” (Nisa suresi 174, 175)
Bu ayet-i celilede (Nisa 174’te) Yüce Allah bütün insanlara seslenerek, onlara Rableri tarafından bir rehber (Bürhan) geldiğini; Rehber olarak Hz. Muhammed’i gönderdiğini ve onlara, din ve dünya hususunda muhtaç oldukları bütün meseleleri beyan edici (açıklayıcı olan bir nur (kitap) indirdiğini zikrederek, onlara başka bir rehber (yol gösterici) aramayıp, ancak bu ilâhi rehbere Hz. Muhammed’e ve bu nurdan, Kur’an’dan istifade etmelerini tembih etmektedir. Bu ayetten sonra gelen ayette ise (Nisa suresi 175); Kendisine iman edip Kur’an’a sarılanları cennetle müjdelemekte ve sırat-ı müstagıme (dosdoğru bir yola) kavuşturacağını haber vermektedir.
Demek ki din ve dünya hususunda bizim tek başvuracağımız kaynak (nur) yüce kitabımız Kur’an ve Kur’an-ı anlamada ve islamı yaşama da tek rehberimiz Hz. Muhammed s.a.v.) dir. Bunun içindir ki Âişe validemiz Sevgili Peygamberimize “O yaşayan Kur’an’dır” buyurmuşlardır.
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı kerim’de:
“ …Allah, sana Kitab’ı (Kur’an-ı) ve hikmeti indirdi ve sana (bütün bu) bilmediklerini öğretti. …” (4/Nisa -113)
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Ali İmran 3/164) buyurarak O’nun çok yüksek ahlâk ve hikmet sahibi bir şahsiyet olduğunu bildirmiştir. Âyet-i kerîmedeki “hikmet”, Allahu Teâlâ’nın Rasûlü’ne indirdiği Kur’an’ın hükümlerini, gizli ve ince mânalarını anlama, onu yaşama, onunla hükmetme ve onu uygulama ilmidir; bunu da Rasûlullah (sas.), sünnetiyle ortaya koymuştur. Kendisi de, “Şüphesiz bana bir Kitap ve onunla birlikte bir benzeri verilmiştir.” buyurmuştur (Ebû Davud (Koçaslı), V, 4604).
O, ahlâkını Kur’an’dan almış, bütün iyilikleri kendisinde toplamıştır. Saygıdeğer eşi Hz. Aişe’ye
Peygamberimizin ahlâkının nasıl olduğu sorulduğunda O, şu cevabı vermiştir:
«O’nun ahlâkı Kur’ân idi» ; „ O yaşayan Kur’an dı.“
Bununla ilgili olarak Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerimde:
“Legat kâne leküm fî rasulillâhi üsvetün hasenetun…“ «Muhakkak ki Allah’ın elçisinde sizin için uyulması güzel örnekler vardır.» ( Ahzap 21 ) buyurmuş ve O’nun yaşayışını, sünnetinin örnek almamızı istemiştir. Eğer Kur’an canlansa insan şekline dönüşse idi ancak bir Hazreti Muhammed olurdu. Onun içindir ki Aişe validemiz “O yaşayan Kur’an’dı” buyurmuştur.
Allah’ın gönderdiği din olan İslam Hz. Âdem ile başlamış, Hz. Muhammed ile kemale ermiştir. Tevhid dininin (İslam’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.s.) teşkil etmektedir. Tevhid kelimesinin ikinci bölümü, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın Rasûlü/elçisi olduğuna iman etmektir. Bu inanç, bizi peygamberin örnek ve önderliğinin kabulüne götürür. Hz. Muhammedi peygamber olarak kabul edip onun örnekliğini ve sünnetini inkâr insanı küfre götürür. “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (4/Nisa,65)
Bir hadisi şeriflerinde Sevgili peygamberimiz şöyle buyurur: Size şu beş şeyi emrediyorum. Birincisi Allah’a imandır. Allah’a iman nedir biliyor musunuz? Allah’tan başka mabud olmadığına ve benim son Peygamber olduğuma şahadet etmektir.” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai, Ebu Davud, İbni Hibban, Taberani)
Allah’ın kitabından ve Sevgili Peygamberimizin sünnetinden uzaklaşmak münafıklık alametlerindendir. Bu konuda Nisa suresinde şöyle buyrulur:
“Onlara: Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım), denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” (4/Nisa,61)
Peygambere itaat Allah’a itaattir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:”Kim Peygamber’e itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiş olur…” (4/Nisa, 80),
(Hz. Peygamber Allah’ın kulu, elçisi ve İslâm dininin temsilcisidir. Konuşan Kur’an’dır. Ahlâkı Kur’an’dır. Allah’a inananlar için, dünya ve âhiret işlerinin tümünde en güzel örnek odur (33/Ahzab-21). Söyledikleri ve yaptıkları Allah’ın gözetimi ve izni altındadır. Kur’an’ın örnek uygulayıcısı odur. Kendisinin buyrukları da Kur’an’ın ruhuna uygun olup yalnız kendi zamanıyla kayıtlı değil, bütün zamanlarda geçerlidir. Çünkü ona Kur’an’ı açıklama yetkisi verilmiş (16/Nahl–44) ve hikmet öğretilmiştir. Sağlam kaynaklardan gelmiş hadislerine itibar etmeyip yalnız Kur’an’a dayandığı iddiasıyla Peygamber’i sadece bir aracı kabul etmek, kâfirliğin ve dinsizliğin bir köprüsüdür. Çünkü hayat dini olan İslâm, Allah’ın bildirmesi ve Rasûlü’nün açıklama ve uygulamasıyla meydana gelmiştir. Âyette beirtildiği üzere Allah’a itaat ve sevgi, Rasûlü’ne, onun hadis ve sünnetine uymakla gerçekleşir. Kim de onlara gönül rahatlığıyla teslim olmazsa iman etmiş sayılmaz.) (bk. 3 /Ali İmran,164; 4/Nisa,65)
“Kim Rasul’e itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiş olur.” (4/Nisa, 80), “Biz bütün peygamberleri ancak Allah’ın izni (emri) doğrultusunda kendilerine itaat edilsin diye gönderdik.” (4 /Nisa/64)
“Her kim de kendisine doğru yol (İslam) belli olduktan sonra, Rasule karşı tavır koyar (emirlerini beğenmez) ve (Rasulü örnek alan) müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü (ve seçtiği o sapık) yolda bırakırız. Sonra kendisini Cehenneme atarız. O ne kötü bir giriş yeridir. ” (Nisa/115)
Peygamberin sünnetini terk ederek, başka yollara sapanların âhiretteki durumları Kur’an’da şöyle anlatılır: “O gün o (her inkârcı) zalim, ellerini ısırıp: “Keşke ben, peygamberle beraber kurtuluş yolunu tutsaydım” diyecek. (bak. 33/Ahzab/66-67) Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim; Andolsun ki, bana o, (Kur’an) gelmişken, beni zikirden (Allah’ı anmaktan ve Kur’an’dan) o saptırdı. Zaten şeytan, (darlıkta) insanı yalnız ve yardımcısız bırakandır.” (25/Furkan 26-29) “O gün, onların yüzleri ateşte evrilip çevrilirken; “Ah! Keşke biz, Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik” diyecekler. Ve diyecekler ki: “Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, efendilerimize ve büyüklerimize (onların isteklerine, hevalarına ve çağırdıklarına) uyduk, (onlar) da bizi (hak) yoldan saptırdı.” (33/Ahzab/66-67) (karş. 2/Bakara/165-167)
“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi. İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır. (Kötülere) uyanlar söyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, simdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, islerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar. (2/Bakara/ 165–167) ( Bk. 7A’raf/36-39; 16/Nahl/27; 28/Kasas/62-66; 33/Ahzab/66-68; 34/Sebe/22; 37/Saffat/22-35; 38/Sâd/55-61)
Ebu Râfî (r.a) ‘den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
“Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, “biz onu bunu bilmeyiz. Allah’ın kitabında ne görürsek ona uyarız, o kadar” derken bulmayayım.” (Ebu Davud, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 10; İbn Mace, Mukaddime 2 (Tirmizi “bu hadis hasen bir hadistir” demektedir.)

Üç Ayeti Kerime Hükümce Birbirlerine Bağlı Oldukları Üç Şeyle Nâzil Olmuşlardır

Yüce kitabımızda “Bana ve anana babana şükret. Dönüş ancak bana’dır dedik” (Lokman:14) buyrulmuştur. Bu ayet hakkında İbni Abbas şöyle demiştir:
Üç ayeti kerime hükümce birbirlerine bağlı oldukları üç şeyle nâzil olmuşlardır. (indirilmişlerdir) Birinin hükmü (gereği) yerine getirilmedikçe diğeri ifa olunsa yerine getirilse dahi kabul edilmez. Bunlar:
1- Allah’ın : “Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin” (Nisa suresi:59) mübarek emridir. Kim Allah’a itaat edip Resulullaha itaat etmezse onun bu itaatini Allah kabul etmez.
2- Kur’an’ın “Namazı dosdoğru/gereği gibi kılın, zekatı verin” (bakara suresi: 110) hükmüdür ki, namazını kılıp zekatını vermeyen kimselerin namazı kabul edilmez.
3- Cenâb-ı Hak’kın “Bana ve anana, babana şükret” (lokman suresi: 14) fermanıdır. Kim ki Allah’a şükredip (Kulluk edip) de ana ve babasına teşekkür etmez (saygıda kusur eder) se Allah’a karşı yaptığı şükür (kulluk) şâyan-ı kabul değildir. (Tirmizi, İbni Hibban, Hakim, İslam Şeraitinde Büyük Günahlar, İmam Zehebi, çeviren Sıdkı Gülle)

Hüküm koyma yetkisi Allah’a ve Resulüne ait olduğu halde, Allah’a rağmen kendi hayatını ve emaneti altında olanların hayatını kendi istek ve arzularına veya başkalarının istek ve arzularına göre tanzim etmeye yeltenen ve düzenleyen insan, kendi hevâsını ilah edinmiş olur. Hâlbuki Kur’an ve sünnet yoluyla hakkında hüküm konulmuş bir meselede bizim seçim hakkımız yoktur. Bu konuya Ahzab suresinde ve Nisa suresinde dikkat çekilir:
“Allah ve Rasûlü bir meselede hüküm verdiği zaman, inanan bir erkek ve kadına, artık o işte, kendi (arzu ve heves)lerine göre (başka) tercih hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelir (onlar tarafından verilmiş hükümleri beğenmez, kendi tercihlerine önem verir)se, kesinlikle o, apaçık bir sapıklıkla sapmış olur. (Ahzab:36)”

“Sana Teslim Olmadıkça İman Etmiş Olmazlar”
“Felâ verabbike lâ yü’minûne hattâ yühakkimûke fîmâ şecera beynehüm sümme lâ yecidû fî enfüsihim haracen mimmâ gaDayte veyüsellimû teslîmen” (Nisa:65) “Hayır! Öyle (dedikleri gibi) değil. Rabbine andolsun ki (onlar) aralarında ihtilaf ettikleri meselelerde seni hakem yapmadıkça, sonra da verdiğin hükümden içlerinde bir sıkıntı (ve şüphe) duymadan, (sana) tam teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa 65)
Nisa suresi 64 ve 65. ayetin tefsirinde müfessirler şu görüşlere yer vermişlerdir:
“Allah’ın ve Rasûlullah’ın hükmüne razı olmayan, tanımayanların Allah’a iman etmemiş olduğu bildirilmektedir (İbni Kesîr (Çetiner), I, 159 ve ilgili âyetler). Hulâsatü’l-Beyân’da ise “Şu halde âyet, Allah’ın kitabına ve Rasûlullah’ın sünnetine uygunluk dışında bir şeyin hükmüne razı olmanın küfür olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, Allah’ın ve Peygamber’in hükümlerinden bir şeyi ister beğenmeyerek, ister küçümseyerek kasten reddetmek İslâm’dan çıkmaktır.” denilmektedir.” [Râzî, III, 960; Elmalılı, V, 21-22, 449] (H.Tahsin . Feyizli Feyzu’l Furkan)
Nisa suresi 65. Ayetin tefsirinde Mahmut Ustaosmanoğlu Efendi Ruhu’l Furkan’da şu açıklamaları yapar:
Alusî tefsirinde zikredildiğine göre, bu ayet-i celilenin (Nisa 65’in) hükmü, Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) in asrında bulunanlara mahsus olmayıp, kıyamete kadar bakidir. Zira Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) in şeraitinin hükmü, aynen kendisinin verdiği hüküm gibidir.
Nitekin Caferi Sadık (Radıyallahu anh): “Eğer bir toplum Allah-u Teâlâ’ya ibadet etseler, namaz kılıp zekât verseler, ramazan orucu tutup Beytullahı haccetseler sonra da Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in yaptığı bir şey hakkında: “Böyle yapmasaydı daha iyi olmazmıydı?” Deseler veya içlerinde onun yaptığı her hangi bir şeyden dolayı şüphe bulsalar elbette müşrik olurlardı.” Buyurmuş, sonra bu ayet-i celileyi delil olarak okumuştur.
Tefsiri Kebir’de zikredildiğine göre Mevlâ Teâlâ bu ayeti celilesinde, bir takım şartları bulundurmadan kulların iman sıfatıyla sıfatlanmış olmayacaklarına dair yemin etmiştir. Bu şartlar da üç tanedir.

1 – Karışık davalarda Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) i hakem tayin etmek: Bu şart Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmüne razı olmayanın mümin olmayacağına delâlet etmektedir.
2 – İçlerinde Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmüne karşı bir darlık bulmamalarıdır.
Şu bilinsin ki, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmüne razı olan kişi bazen dışı ile razı görünüp, kalbiyle razı olmayabilir. Bundan dolayı Mevlâ Teâlâ, bu ayeti celilesinde kalbin rızasının da şart olduğunu açıklamıştır. Fakat kalbin bir şeye meyli veya bir şeyden nefreti insanın elinde olmadığından ayeti celileden maksat bu değildir. Ancak bundan maksat Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in verdiği hükmün hak ve gerçek olduğuna dair kalpte kesin ve şüphesiz bir inanç olmasıdır.
3 – Tam manasıyla teslim olmaları.
Bilinmelidir ki, bir kişi Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmünün doğru olduğunu bilse de, bazı kere inadına onu kabul etmekten çekinebilir veya duraklayabilir. İşte Mevlâ Teâlâ bu ayeti celilede, bir kişinin mümin olabilmesi için Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmünün doğruluğuna dair kalbinde şüphesiz bir inanç bulunması gerektiği gibi, zahirde de o hükme teslim olması gerektiğini beyan etmiştir.
Dolayısıyla ayeti celilede geçen ( Sümme lâ yecidû fî enfüsihim haracen mimmâ gadeyte) “Sonra senin hükmünden içlerinde bir darlık bulmayacaklar”, kavli şerifi, bâtının inkiyâdı (kalbin teslimiyeti) demek olduğu gibi (ve yüsellimû teslîmen) “Tam manasıyla teslim olacaklar” kevli şerifi de zahirin inkiyadı (dışın boyun eğmesi) demektir.
Ruhul Beyan tefsirinde zikredildiğine göre, bu ayeti celilelerde, Allah ve Rasulünün emirlerinden bir şeyi reddedenin islâmdan hariç olduğuna dair bir takım deliller bulunmaktadır. O halde farz-ı ayn olan işlerde Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) e uymak farz-ı ayn, kifâye yoluyla farz olanlarda, farz-ı kifâye, vacip olan şeylerde, vacip, sünnetlerde ise sünnettir. Ona muhalefet ise, İslâm nimetini sahibinden giderir. Çünkü Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hak yolda delildir. Delile muhalefet ise dalâlettir.(Sapıklıktır.) Nitekim:
“An abdillâhibni amrın (r.a.) gâle: Rasulullahi (Sallallahu aleyhi vesellem): “Lâ yü’minu ehadüküm hattâ yekûne hevâhû müttebian limâ ci’tü bihî”
“Abdullah ibni Amr (r.a.) dan rivayet edildiğine göre, Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Sizin birinizin hevâsı (arzu ve isteği) benim getirdiğim yola uymadıkça iman etmiş olamaz.” (Hakim, Ebû Nasr, Hatib, Ali el Müttakî, Kenzül Ummal: 1/217, No. 1084)
Diğer bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“men Dayyea sünnetî hurrimet aleyhi şefâatî”
“Benim sünnetimi zâyi edene şefaatim haram kılınmıştır.” (Ruhul Beyan 2/231)

Bir hadisi şeriflerinde de şöyle buyurmuştur:
“Men hafiza sünnetî ekremehûllâhü teâlâ bierbaı hısâlin elmehabbeti fî gulûbil berareti, velheybeti fî gulûbil fecereti vessiati fîrrızgi vessigati fiddîni”
“Benim sünnetimi muhafaza edene Allah (- u Teâlâ) dört haslet ikram eder. İyilerin kalbinde muhabbet, kötülerin kalbinde heybet, rızıkta bolluk, dinde güvenilirlik.” (Ruhul Beyan: 2/231) (Ruhu’l Furkan, cilt 5; Nisa suresi 65. Ayetin tefsirinden, M. Ustaosmanoğlu)
“İrbâz ibni Sâriye (r.a.) şöyle buyurdu: Bir gün Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bize namaz kıldırdıktan sonra öyle bir belîğ (belâğatlı) vaaz yaptı ki, gözler ondan yaşardı ve kalpler ondan korktu. Bunun üzerine bir kişi: “Yâ Rasulullah sanki veda edenin yaptığı bir vaazdır. O halde bize ne vasiyet edersin” Deyince:
“Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz: “Ben size Allah’tan korkmayı, Habeşli bir köle de olsa (başınızdaki sizden olan idareciyi) dinleyip itaat etmeyi vasiyet ediyorum. Zira sizden, benden sonra yaşayacak olan çok ihtilaf görecektir. O vakitte benim sünnetime ve hidayete ermiş kâmil halifelerin sünnetine yapışın, o sünnete sımsıkı sarılın, arzu dişlerinizle de onu ısırın, sonradan çıkan işlerden sakının zira sonradan çıkan her şey bidat, her bidat ise dalâlet (sapıklık)tır.” Buyurdu. (Ebu Davud, Sünnet: 5, No. 4607, 2/611) (Ruhu’l Furkan, cilt 5; Nisa suresi 65. Ayetin tefsirinden, M. Ustaosmanoğlu)

Allah’ın ve Resûlullah’ın hükmüne razı olmayan, tanımayanların Allah’a iman etmemiş olduğu bildirilmektedir (İbni Kesîr (Çetiner), I, 159 ve ilgili âyetler). Hulâsatü’l-Beyân’da ise “Şu halde âyet, Allah’ın kitabına ve Rasûlullah’ın sünnetine uygunluk dışında bir şeyin hükmüne razı olmanın küfür olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, Allah’ın ve Peygamber’in hükümlerinden bir şeyi ister beğenmeyerek, ister küçümseyerek kasten reddetmek İslâm’dan çıkmaktır.” denilmektedir.) [Râzî, III, 960; Elmalılı, V, 21-22, 449]
“Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah’tan bir kılavuz (doğru yolu gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Hiç şüphe yok Allah, zulmetmekte olan bir kavime hidayet vermez.” (Kasas suresi: 50) (Tefhim-ul Kuran)

“Eğer sana cevap vermezlerse (ki cevap veremezler), bil ki onlar, sadece heveslerine uyuyorlar. Allah’tan (gelen bir delil veya vahye dayalı) bir yol gösterici olmadan, kendi arzusuna (veya işine gelenlere) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz ki Allah, zalimler toplumunu doğru yola iletmez.” (Kasas: 50) (h. T.feyizli meali)
Dinde kaynağını vahiyden almayan bütün yol göstericilik ve deliller, kesinliği ve kalıcılığı olmayan batıl arzuların mahsulüdür. H. T.feyizli Ahzab suresi 36. ayetin mealine şu açıklamayı not düşmüştür:
“Allah ve Rasûlü’nün, herhangi bir konuda koyduğu bir hüküm varken hiç kimse onun aksine bir tercih yapamayacağı gibi, başkası için de “isteyen yapsın, istemeyen yapmasın” diye bir serbesti tanıyamaz, bir ideolojik fikri dayatamaz. Çünkü ideolojiler hevâ ve heves putunun (Furkan/43) söylem şekilleridir. Çünkü bu durumda yeni bir din icat etmiş ve sapıtmış olur ki Allah ve Resûlü’nün hükümlerine bağlı mü’minlerce itibar görmezler.” (Feyzul – Furkan, (Hasan Tahsin Feyizli, Ahzab suresi 36. Ayet mealinin dip notu)
Bütün bu açıklamalar göstermektedir ki, sevgili peygamberimizin sünneti ve hadisleri olmadan Kur’an’ı ve İslâmı anlamak mümkün değildir. Sadece bize Kur’an yeter diyerek Sünneti ve sevgili peygamberimizin hadislerini devre dışı bırakmak demek yeni bir din icad etmek demektir. Aslında bu tür saçmalıklarda bulunarak sünnet ve hadis düşmanlığı yapanlar, “Siz Hz. Muhammed’i ve O’nun sünnetini boş verin O’nun yerine benim dediklerime uyun” diyerek; kendi istek ve arzularına göre bir din oluşturma peşinde olanlardır. İslam âlimleri bu görüşleri savunan insanların dinden çıktıklarını ifade etmektedirler.
C- Kur’an’ı anlamak için müracaat edilecek üçüncü kaynak sahâbe-i kirâm efendilerimizdir.

Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimizi, hayatta iken ve peygamberlik vazifesini yaparken gören veya konuşan büyük, küçük her Müslüman’a, imanını ölünceye kadar korumak şartı ile “ sahabi “ denir. Sevgili Peygamberimizin ashabı “ Muhacir “ ve “Ensar “ olmak üzere iki bölüme ayrılır. Muhacirler, Mekkeli Müşriklerin zulmüne uğrayarak, evlerini ve yurtlarını terk ederek Medine’ye göç eden Müslümanlara; Ensar ise bunları bağırlarına basan ve Muhacirlere her türlü yardımda bulunan Medineli sahabilere denir. Yüce kitabımız Kur’an’da Mekkeli ve Medineli bütün sahabiler istisnasız Allah’ın övgüsüne mazhar olmuşlardır.
Tevbe Suresi 100. Ayette ashab hakkında şöyle buyrulur:
“(İslam’da) birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar (yok mu?) Allah, onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. (Allah ) bunlar için – kendileri, içinde ebedi kalıcı olmak üzere – altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu ne büyük bir saadettir.”(Tevbe 100)

Yine Fetih suresi 29. Ayette de : “ Muhammed (SAV) Allah’ın rasulüdür ve Onunla birlikte bulunanların ( yani ashabın ) hepsi, kâfirlere karşı şiddetlidirler. Fakat kendi aralarında oldukça merhametlidirler…” buyrulmaktadır.
Görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim’in açık hükmü ile sahabi, İslam’da daima birinci dereceyi kazanmış Müslümanlardır. Sahabe olmayan hiçbir “ Büyük Veli – Evliya “ dahi onlarla mukayese edilemez.
Sevgili Peygamberimizin ashabının faziletleri konusunda çok sayıda hadisleri vardır:
“Ashabımın her biri gökteki yıldızlar gibidir. Herhangisine uyarsanız, Allah-ü Teâlâ’nın sevgisine kavuşursunuz. “
“Ashabımın hiçbirine dil uzatmayınız. Onların şanlarına yakışmayan bir şey söylemeyiniz! Nefsim elinde olan Allah’ü Teâlâ’ya yemin ederim ki, sizin biriniz Uhud dağı kadar altın sadaka verse, ashabımın birinin bir müd ( 875 gram ) arpası kadar sevap alamaz “
“Ashabıma dil uzatmak da Allah’tan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmeyenler beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, gücendirenler, Allah’ü Teâla’ya eziyet etmiş olurlar …”
“Zamanlar, asırlar ahalisinin en hayırlısı, en iyisi benim asrımın ahalisidir. ( yani sahabe-i kiram’dır ) Ondan sonra ikinci asrın, ondan üçüncü asrın müminleridir. ( Tabiin ve tabaut-tabiindir. )
Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor:
“Ne mutlu beni görüp iman edenlere ve ne mutlu beni görenleri görenlere ve yine ne mutlu beni görenlerin görenini görenlere! Bunların hepsi, ne iyi ve ne bahtiyar kimselerdir. Bunların nihayet gidecekleri yer, en iyi yerdir. “ Peygamberimizi görenler Sahabe’lerdir, onları görenler Tabi’inlerdir. Tabiini görenler de “ Teba’ı tâbîn “ dir. İmam-ı Âzam Ebû Hanife ve İmam-ı Malik Tabiinden, İmam-ı Şafi ile İmam-ı Ahmed, Teba’ı tâbi’indendirler. Allah (CC) hepsinden razı olsun.
Bu ayetler ve hadisler bize göstermektedir ki, ashabın hepsini sevmek ve saymak mecburiyetindeyiz. İbn Hazm diyor ki, Eshâb-ı kiram’ın cümlesi ehl-i cennettir. Çünkü Allah’ü Teâla bunlar için mealen “ En büyük dereceler vereceğim “ buyurdu. Sure-i Hadid’de “ Onların hepsine hüsnâyı, ya’ni Cenneti va’d ettik “, sure-i Enbiya’da mealen “ Onları ezelde, hiçbir şeyi yaratmadan evvel, Cennetlik eyledim. Cehennem onlardan uzaktır” buyuruyor. Bu ayet-i kerimelerden anlaşılıyor ki, Eshâb-ı kirâmın hepsi ehl-i cennettir. Hiç birisi Cehennem ateşine yaklaşmayacaktır. Çünkü Cennetle müjdelenmişlerdir.

Kur’an’ı anlayabilmek için Rasulullah efendimizin mübarek as¬habının sünnetine, anlayışına, yorumuna, uygulamalarına başvurmak zorundayız. Çünkü Rasulullah efendimizin muhterem ashabı bizzat Allah tarafından övülmüştür.

Abdullah Bin Ömer efendimiz de -Allah onlardan razı olsun- der ki:

“Her kim birilerine uymak isterse Muhammed (as)-ın asha¬bına uymaya baksın. Çünkü onlar bu ümmetin en hayırlıları idi. Kalpleri en iyi, ilimleri en derin, buna karşılık kendile¬rini gereksiz külfete sokmaktan en uzak kimselerdi. Rabbimizin peygamberinin sohbetine seçtiği bir topluluktu onlar. Kâbe’nin Rabbi olan Allah hakkı için onlar dosdoğru bir hidâyet üzere yürüyorlardı.”

Kur’an’ı anlama, yorumlama ve pratik hayatta yaşama nokta¬sında sahabenin sünneti, sahabenin anlayışı ve uygulamaları da bi¬zim için başvu¬rulacak örnektir. Çünkü sahâbe-i kirâm efendilerimiz peygamberle birlik dü¬şünülmesi gereken bir gerçektir. Biz biliyoruz ki sahâbesiz bir peygamber düşünülemez. Zira bu din tek başına yaşa¬nılacak bir din değildir. Sünnetullah gereği Allah bu dini ferde gön¬dermemiştir. Bu Hz. Âdem’den bu yana hep böyle olagelmiştir. Pey¬gamber vasıtasıyla topluma gönderilen din, toplumun içinden odak nokta olarak seçilen peygamber tarafından topluma ulaştırılmış, pey¬gamberle beraber o toplum tarafından anlaşılmış ve yaşanmıştır. Al¬lah’ın Resulü din olarak kendisine gönderilen mesajı fert olarak ken-disine yansıyan yönüyle aynen uygulamış ve aynen ashabına da uy¬gulatmıştır. Böylece sürekli Allah kontrolünde bir beşer olarak pey¬gamberin uyguladığı ve uygulattığı dinin, sahâbe neslinde kıyamete kadar tüm insanlığa örnek olacak bir biçimde tezâhür ettiğini, yaşanır, yapılabilir hale geldiğini görüyoruz.

Öyleyse sahâbe dinde bizim için en büyük örnektir. Zira sa¬hâbe dö¬nemi sorularına binaen, problemlerine binaen vahiy gelen bir topluluktur. Kur’an onların arasında indi ve tamamlandı. Din onların hayatında tekemmül etti. Dinin anlaşılması, âyetlerin anlaşılması ve din adına ortaya çıkan ihtilâf¬ların çözüme ulaştırılması o dönemin sosyal hayatının bilinmesini gerektirir. Bu bilinmeden âyetin tamamen anlaşılması mümkün değildir. Çünkü o âyet kim hakkında geldi? Ne yaptı da geldi? Sonunda ne oldu? Bunlar bilinmeden âyetin anlaşıl¬ması mümkün değildir. İşte sahâbenin bizim hayatımızdaki, bizim di¬nimizdeki önemi burada ortaya çıkmaktadır. Zira sahâbe rey ve ic-ihadın temel unsuru olan lügatin esasını, vâzıını, Arap âdetlerini, Kur’-n’ın indiği dönemdeki yahudi ve hıristiyanların sosyal durumla¬rını, nü-ûl sebeple¬rini çok iyi biliyordu. Onun içindir ki sahâbenin âlimlerinden Abdullah İbni Mes’ud efendimiz der ki:

“Vallahi Kur’an’da inen herhangi bir âyetin nerede, ne zaman, ki¬min hakkında ve hangi konuda indiğini ben biliyorum.”
Eğer varsa içinizde ben bunu ondan daha iyi bilirim diyen bir babayi¬ğit o zaman ona bir sözüm yoktur. O halde sahâbe din konu¬sunda, dinin an¬laşılması, Kur’an’ın anlaşılması konusunda kendilerine müracaat edilmesi gerek ikinci kaynaktır. İhtilâf konularında da sahâ¬benin sünnetine müracaat etmek zorundayız.

Sonra tâbiîn, tebe-i tâbiîn döneminden günümüze gelinceye ka¬dar Kur’an konusunda söz söyleme yetkisinde olan tüm selef âlim¬lerimizin anla¬yışlarına müracaat ederek Kur’an’ı anlamaya çalışaca-ğız.

C- Kur’an-ı anlamada üçüncü kaynak ise âlimler ve müfessirlerdir. Onların hazırlamış olduğu meal ve tefsirleri okuyarak ve onların sohbetlerini, vaaz ve nasihatlerini dinleyerek Kur’an’ı anlamaya çalışırız.
Ebu’d-Derdâ (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Muhakkak âlimler, peygamberlerin varisleridir. Şübhesiz pey¬gamberler, ne altın, ne de gümüşü miras bırakırlar. Peygam¬berler miras olarak, ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim pey¬gamberlerin mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.”(Buhari, Müslim, E. Davud vb.)
Ehl-i sünnet âlimleri çok yüksek insanlardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
“Âlimin âlim olmıyana üstünlüğü, peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir.” (Hatib)
“Âlimin abide üstünlüğü, dolunayın, yıldızlara olan parlaklığı gibidir.” (Ebu Nuaym)
“Âlim, abidden yetmiş derece üstündür. Bid’at ortaya çıkınca âlim, halkı ikaz eder. Abid bid’atten habersiz, ibâdetle meşgul olur. Bu bakımdan da âlim, abidden kıymetlidir.) [Deylemî]
(Âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır, âlimlerin mürekkebi, ağır gelir.” (İ.Neccar)
“Allahü teâlâ, âlimleri almak suretiyle ilmi ortadan kaldırır. Âlim kalmayınca da, cahiller bilmeden yanlış fetva verir, hem kendilerini, hem de başkalarını sapıtırlar.” (Buharî)
“Âlim, Allahın emin olduğu, güvendiği kimsedir.” (Deylemî)
“Âlimler, yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halifeleri, benim ve diğer peygamberlerin varisleridir.” (Ebu Nuaym)
“Âlim ölünce,denizdeki balıklar bile, kıyamete kadar ona istiğfar eder” (Deylemî)
“Kıyamette abide Cennete gir, âlime ise halka şefaat için bekle! denir.” (İ Maverdi)
“Âlimlere tabi olun! Onlar, dünyanın ışığıdır.” (Deylemî”
“Âlimler (ebedi saadet yolunu gösteren, Cennete götüren) birer kılavuzdur, rehberdir.” (İ.Neccar)
Doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ancak Ehl-i sünnet âlimleri ayırt edebilir. Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bu âlimler övülmüşlerdir. Bunların sözleri senettir. Bunlar peygamberlerin varisleri, vekilleridir. İctihadlarında isabet etmeseler de yine sevap alırlar. Bunlara tabi olanlar da kurtulur.
Bizler ne kadar tefsir ve hadis okursak okuyalım okuduklarımızdan hüküm çıkaramayız. Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmak işi âlimlerin işidir. Bu bakımdan Kur’an’ı anlamada gerçek İslam âlimlerine her zaman ihtiyaç vardır.

ALLAH’IN AYETLERİ İKİYE AYRILIR
1. Tenzili ayetler . Bunlar Allah tarafından gönderilmiş başta Kur’an olmak üzere aslı bozulmamış diğer kitaplarda bulunan ayetlerdir.
2. Tekvini ayetler. Allah’ın varlığının, birliğinin ve kjudretinin eseri olan ve Allah tarafından yaratılmış olan, canlı ve cansız varlıklardır.

Bu bakımdan sadece Kur’an’daki ayetleri okumak ve dinlemek yetmez Allah’ın diğer ayetlerini de okumak, dinlemek ve anlamak gerekir. İslam âlimleri kâinmata “KİTÂB-I EKBER/Büyük kitap” adını vermişlerdir. Bu konuda Said Nursdi hazretleri şöyle der:
“Kâinât mescid-i kebîrinde (büyük mescidinde) (ve Kitabı ekberinde/ Büyük kitabında) Kur’ân okunuyor onu dinleyelim.
O nûr ile nûrlanalım, hidâyetiyle amel edelim ve o-nu vird-i zebân (dil zikri) edelim.
Evet, söz odur ve ona derler: Hak olup, Hakk’dan gelip, Hak diyen ve hakîkati gösteren ve nûrânî hikmeti neşreden (yayan) odur. “ (Sözler)

Kuran’ı Kerim, Cenab-ı Hak tarafından peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e gönderilen son ilahi kitaptır. Miladi olarak 610 yılında inmeye başlamış olması nedeniyle 2010 yılında indirilişinin 1400. yılı kutlanmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı 2010 yılını “Kuran Yılı” ilan ederek insanlarla Kuran’ın buluşmasına bir kez daha dikkat çekmek istemiştir.
Gönül ister ki Kuran hayatın her alanında uygulansın. Hz. Ayşe validemiz, Hz. Peygamber hakkında sorulan bir soruya “onun ahlakı Kurandı” diye cevap vermiştir.
Peygamber Efendimiz: “Size iki emanet burakıyorum, onlara sarılıp uydukca yolunuzu hic şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur-an-ı Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir” buyurmuştur.

İşte Kuran bir ahlak ve yaşayış biçimidir. İnsanın her davranışına yön verir. Kuran’ı yalnızca vicdanlara e camiye hapsetmek son derece yanlış ve kısır bir düşüncenin eseridir. Kuran, iki ayrı ayette danışma esasını öngörerek seçime dayanan bir cumhuriyet rejimini öngörür. Medeni hukuk, ceza hukuku, ticaret hukuku gibi alanlarda da hükümler öngörerek kamu ve özel hukuk alanlarını da düzenler. Örneğin riba (faiz) adı altında riskin yalnızca bir tarafta kaldığı, çalışmadan kazanç sağlanan ve ekonomide maliyetleri artıran faizli her muameleyi yasaklayarak alım satımı helal kılmış ve ortaklık yapılarak riskin eşit olarak dağıtılmasını öngörmüştür. Yine bu çerçevede kurulan finans kurumları nakdi kredi vermeyerek alım satıma aracılık ederler ve kar dağıtımı esasına dayanırlar. Alım satıma aracılık etmek, ekonomide arz talep dengesi sağlayarak talep fazlalığından kaynaklanan enflasyon hastalığına yol açmaz. Bunun gibi islamdaki emir ve yasaklar ilmi olarak dikkatle incelendiğinde son derece önemli anlamlar taşıdığı görülür. İşte Kuran’ı okumak onun içerdiği incelikleri anlamakla bir anlam ifade eder. Bu görev daha çok okumuş aydın kesime düşer. Halka düşen ise kendinden olan islami davranış sergileyen ihlaslı alimler ile ehil ve liyakatli yöneticileri seçmek, desteklemek ve uymaktır.
Kuran’ın okunuş biçimi hakkında ise şunlar söylenebilir. Kuran mucizevi bir kitaptır. Bazı ayetleri müteşabihtir. Yani anlamını yalnızca Allah bilir. Bazı ayetler yine bazı ayetler tarafından neshedilmiştir, yani hükmü ortadan kaldırılmıştır. Bazı konular örneğin içki yasağında olduğu gibi aşama aşama yasaklanmıştır. Yine bazı ayetler birden fazla anlamlara gelir ve Kur’an bütün zamanlara hitab eder. İşte bütün bunların anlasılması belli bir ilmi gerektirir. Bu yüzden Kuran’ın anlaşılmasından maksat islam alimlerinin anladığı gibi anlamaktır. Aksi halde bir kimsenin çıkıp, ben mealden okudum demesi ve arkasından hüküm çıkarması yanlışlığın başını teşkil eder ve kişiyi küfre kadar götürür. Kişinin bilgisiz olarak kendi görüşüyle Kuran’ın tefsiri konusunda söz söylemenin yanlış olduğuna ilişkin olarak peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Her kim Kuran hakkında kendi görüşüne dayanarak bir şey derse (bir karar verirse) cehennemde yerini hazırlasın”(İbn-i Abbas r.a.’dan rivayettir; Tirmizi, Tefsir 1). Bir başka hadis-i şerif ise şöyledir: “Her kim Kuran hakkında kendi görüşüyle bir şey derse, isabet etse (doğru dese) de muhakkak hata etmiştir.” (Cündüb İbn-i Abdullah’tan rivayettir. Tirmizi, Tefsir 1; Ebu Davut, İlim 5).
Bu nedenle Kuran’ın meal ve tefsirlerini mutlaka okuyacağız, Kur’an’ı anlama gayreti içerisinde olacağız fakat hüküm çıkarma işinde geri durup ve bunu ehil kişiler olan alimlere bırakacağız.
Kuran’ın anlaşılması ile ilgili olarak Kuran’ı Kerim’de şu ifadeler yer alır: “(Ey Peygamber) Bu, bir mübarek kitabtır ki, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdik”(Sad 29). Bir başka ayette: “Gerçekten bu Kuran, (insanları) en doğru yola iletir ve salih amel işleyen müminlere büyük bir mükafat olduğunu müjdeler”(İsra 9). Bir diğer ayette de: “İndirdiğimiz bu Kuran, mübarek bir kitapdır. Ona uyun ve hükümlerine karşı gelmekten sakının ki, Allah’ın rahmetine erişesiniz.”(En’am 155) buyurulmaktadır.
Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere Kuran’ı okumak ve üzerinde düşünerek anlamaya çalışmak ve son olarak da hükümleriyle (islam alimlerinin çıkardığı hükümlerle) amel etmek gerekmektedir.
Yasin-70. Li yunzira men kâne hayyen ve yehıggal gavlü alel kâfirin (e) (Bu da)Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diyedir.

Milli şairimiz Mehmet Akif, bu konuda şöyle söylüyor:
İbret olmaz bize, her gün okuruz ezbere de!
Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde?
Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan, Kuran’ın;
Çünkü kaydında değil, hiç birimiz mananın;
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!

Mevlana Hazretleri FİHİMAFİH adlı (İst 1985 baskılı Milli Eğtim Basım Evi çeviren. Meliha Ülker TARIKÂHYA) eserinin 129. sayfasında şöyle ediyor:
“Rivayet edilmiştir ki: Peygamber (Tanrı’nın selâm ve salâtı onun üzerine olsun) zamanında eshaptan her kim, yarım veya bir sure öğrenirse, ona büyük adam derler ve bir yahut yarım sureyi biliyor, diye parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar adeta Kur’an-ı yerlerdi. (iyice hazmederlerdi.) Bir veya yarım batman ekmek yemek hakikaten güç bir iştir. Fakat ağızlarına alıp çiğneyip, çiğneyip atarlarsa, bu şekilde yüz bin merkep yükü ekmek yenebilir . (Peygamber): “Ne kadar Kur’an okuyan vardır ki Kur’an ona lânet eder” (H.) buyurmamış mıdır? İşte bu, Kur’anı okuduğu halde manasını bilmeyen ( manasına göre hareket etmeyen) kimse hakkında söylenmiştir. Fakat böyle olmasa da yine iyidir.
Abdullah bin Mesut hocasına Kur’anı bir gecede hatim ettiğini söylüyor. Hocası, Kur’anı bir de benim huzurumda olduğunu düşünerek oku, diyor. A.b. Mesut bu şekilde ancak Kur’anın yarısını okuyabiliyor. Bu sefer Hz. Peygamberin huzurunda olduğunu düşünerek oku deyince bu defa ancak bir yasin okuyabiliyor. Hocası bu defa Allah’ın huzurunda olduğunu düşünerek oku, diyor. A. B. Mesut, Allah’ın huzurunda olduğunu düşünerek euzü besmeleyi çekiyor, nefesi Fatihayı okurken düğümleniyor, ilerisine geçemiyor. İşte Kur’an böyle okunmalı.
***Mukri (okuyucu) Kur’anı bilerek okuyorsa (Tanrının) diğer kitabını niçin kabul etmiyor? Kur’an okuyan birine anlattım ki: Kur’an, de ki; Tanrı’nın sözleri için deniz mürekkep olsa, bir misli de ona ilave edilse sözler bitmeden deniz tükenirdi (Kur’an, Kehf suresi, Âyet.109) buyuruyor. Kur’an elli dirhem mürekkeple yazılabilir. Bu Tanrının ilminden bir işaret bir parçadır ve O’nun bütün bilgisi bundan ibaret değildir. Bir attar bir kağıt parçasına ilaç sarsa, sen: “Bütün dükkan bunun içinde” der misin? Bu aptallık olur. Nihayet Musa, İsa ve daha başkaları zamanında da Kur’an vardı; Hak kelamı mevcuttu. Fakat Arapça değildi.( aynı eser sayfa 128-129) Buradaki Tanrı’nın diğer kitabından kasdın, ‘En büyük Kitap-Kitabı Ekberdir.. Ayrıca diğer peygamberlere gönderilen kitaplar da bu mesajın içine girer. Önemli olan Allah’ın varlığının, birliğinin ve gücünün delilleri-âyetleri olan kâinatı okumak ve insanı-kendimizi tanımaktır. (FİHİMAFİH sayfa 129, İst 1985, Milli Eğtim Basım Evi, çeviren Meliha Ülker TARIKÂHYA)
Yusuf suresinde de iman etmek isteyenler için göklerde ve yerde nice ayetler-deliller olduğuna dikkat çekilir:
“Göklerde ve yerde (iman etmek için) nice âyet (delil) vardır ki onlar, (ibretle bakmayıp) ondan yüz çevirerek üstünden geçerler.” (Yusuf 12/105) Yani bakarlar fakat görmezler, kainatı, kitabı ekberi, Allah’ın varlığını birliğini gösteren delilleri okuyup, anlayamazlar..Gördükleri halde kördürler, işittikleri halde sağırdırlar.. Nitekim gerçekleri göremeyip, anlayamayanlara Kur’an sağır ve kör diye hitap eder.

MEAL VE TEFSİR OKUMAK

Meal Kur’anın dediklerinden demek istediğini anlamaktır. Kur’anda isimler geçmez çünkü mesajları geneldir. Yöresel forumlar taşısa da mesajları evrensel ve tüm zamanlar içindir.
Mesela Maun suresinde ki hitabı Velid bin Mugire’nin şahsında tüm insanlardır. Yine Ebu Leheb’in asıl adı değil lakabıdır. Karısının da adı geçmez. Firavunlarda ad değildir Firavun padişah/kıral demektir. Esneklik ve genellik kuranın en önemli özellikleridir. Okumak demek anlamak demektir. Anlama yoksa mukabele ve okuma yarım kalır.
Kuran Arapçadır. Meal yaparak diğer dilleri de şereflendirmiş Kur’anla buluşturmuş oluruz.
Kuran abdestsiz okunmaz ama meal için böyle bir şart yoktur. Meal malumat sahibi olmak demektir. Allah’ın mesajından malumat-bilgi sahibi olmuş oluruz. Birden çok meal okumalıyız. Mealler karşılaştırılmalı okunursa anlam zenginliği görülmüş olur.
Meal iniş sırasına göre okunursa daha iyi olur.

Meallerle sınırlı kalmak

Meal mealle sınırlı kalmak demektir. Okumaları tefsire dönüştürmek gerek en iyi okuma tefsir okumadır. Meal ve tefsirlerde birbirine yakın ayetleriv de okumak gerek. Bazı meallerde bak adı altında diğer ilgili ayet notları da verilir. Meale bakarak ahkâm kesmek doğru değildir. En doğru okuma biçimi tefsire dönüştürmek ve çeşitli mel ve tefsirlere bakmak gerek en doğru okuma budur. Kuranın manasını bilerek ve düşünerek okursak ona olan sevgimiz aşka dönüşür.

Arapça bilmek Kur’an’ı anlamaya yeterli değildir. Eğer öyle olsaydı Arapça tefsire gerek kalmazdı. Her Arap onu anlayabilirdi. Hâlbuki Araplarda onu anlamaya muhtaçtır.

İmâm Gazâlî Hazretleri, Kur’ân okurken dikkat edilmesi gereken bazı husûsları şu şekilde bildirmiştir:
1. Tedebbür: Kur’ân okumaktan gaye nedir, bunu düşünerek ağır ağır okumak.
2. Tefehhüm: Kur’ân’ı okurken, anlamaya çalışarak okumak.
3. Tahsîs: Kendisine hitâb edildiğini kabûl ederek okumak.
4. Teessür: Kur’ân’ı okurken, anlatılan şeye göre üzüntü, korku, ümid ve daha başka sıfatlarla müteessir olarak okumak.
5. Terakkî: Kur’ân’ı okurken, kendi ağzından değil, Allahü Teâlâ’dan dinliyormuş gibi okumak.
6. Teberrî: Kur’ân’ı okurken, Allah’ın büyüklüğü karşısında kendi benlik ve varlığından geçmek ve kendisini hiçe saymaktır. (İhyâ-yı Ulûmi’d-Dîn)

NASIL YAŞARSAN ÖYLE ÖLÜR VE ÖYLE DİRİLİRSİNİZ

Farz edin ki elinizde 114 kaset var. Meselâ En’âm tuşuna basın size En’âm’ı okusun, A’râf tuşuna basın size A’râf’ı okusun, Yâsîn tuşuna basın size Yâsîn’i okusun. Mesele bu değil ama, mesele onu kafaya, kalbe yerleştirmektir. Önemli olan sûrenin muhtevasını kafada canlı tutmaktır. Bakın sahâbeden birisi tüm varını yoğunu Allah yolunda infak eder. Kendisine derler ki, “niye böyle yapıyorsun? Bari çoluk çocuğuna bir şeyler bıraksaydın, onlar el âlemin eline bakmasalardı!” O der ki, “ben çocuklarıma Vakıa sûresini bıraktım. Vallahi onlar bu sûreye sahip oldukları sürece asla aç ve açıkta kalmazlar.”

Sûre karın doyurmaz. Ama kişi bu sûreyi devamlı okur ve sûrenin muhtevasını kafasında canlı tutarsa, sûrenin muhtevasını kavrar ve hayatını onunla düzenlerse, o zaman onun ihtiyaç felsefesi de-ğişecektir. İhtiyaç anlayışı sûreye göre şekillenecek, dünyaya karşı kanaatle doyacak, şu anda insanların pek çoğunun ihtiyaç zannedip peşinden koştuğu şeylerin arkasına düşmeyecektir. İşte sûreyle doyuma ulaşmak bu anlamdadır.

Allah Resûlü Ebu Dâvûd ve İbni Mâce’nin Muakkıl bin Yesâr-dan rivâyet ettikleri bir hadislerinde: “Ölmek üzere olan hastalarınızın yanında bu sûreyi okuyun” buyurur. Yâni ölümü, Rab’bin huzuruna gidişi yaklaşmış hasta mü’minlerin başucunda Kur’an’ın özeti olan, kulluğun en güzel biçimde anlatımı olan bu sûrenin okunması, hatırlatılması çok faydalı olacaktır. Ama şurasını hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki, bunu ölmeden önce okuyacağız adama. Adam hayattayken ona bunu okuyacak ve duyuracağız ki, böyle bir hayat yaşasın. Diriyken, sağken, hayattayken duyuracağız ki, adam bu sûrenin muhtevasına göre bir ömür yaşasın. Yoksa hayattayken adama bu sûreyi hiç duyurmamışız, hiç okumamışız son anda, ölümden bir kaç dakika önce gitmişiz başucunda Yâsîn okuyoruz, Yâsîn duyuruyoruz.Önceden adam bu sûreyi duymamışsa, bu sûrenin istediği gibi bir hayat yaşamamışsa ne mânâ ifade edecek ki bu okumamız?

Hani anlatılır ya, tüm hayatı boyunca kitaptan da, kitabın Yâsîn sûresinden de habersiz, inşaatçılıkla uğraşırken ölüm döşeğine başını koymuş bir adamın başına gitmişler ve okumaya başlamışlar. Adamın okunandan hiç mi hiç haberi yok. O ana kadar ne Kur’an duymuş, ne âyet duymuş, ne hadis duymuş, ne Yâsîn duymuş. “Kiremit ver, çimento dök, harç getir, al, ver” derken, son anda “harç bitti, inşaat paydos!” der ve ruhunu teslim eder. Böyle birinin başında bin Yâsîn okusanız bile bir değer ifade etmeyecektir. Adamın önceki hayatında Yâsîn olacak ki, Yâsîn’den haberdar olacak ki ölürken de bildiği şey sadece kendisine hatırlatılmış olsun.

KUR’AN DİRİLER İÇİN GÖNDERİLMİŞ BİR KİTAPTIR

Kur’an-I kerim’i elbette ölülerimiz için okuyacağız fakat, Kur’an ölüler için değil O bütün hayatımızı düzenlemek üzere diriler için gönderilmiş bir ilahi kitap ve kurallar bütünüdür. Yasin suresi 70. Ayette de belirtildiği gibi “li yünzire men kane hayyen ve yehıggal gavlü alel kâfirin: kur’an dirileri uyarmak için gönderilmiş bir kitaptır.)

Milli şairimiz M.A. ERSOY’un bir şiirinde dediği gibi

Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan, Kuran’ın;
Çünkü kaydında değil, hiç birimiz mananın;
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!

KURANI CİDDİYE ALMAK GEREK

Şüphesiz Kur’an, (hak ile bâtılı) ayıran bir sözdür. O (Kur’an), asla bir saka değildir. (TARIK/13.14)

Biz ona (Peygamber’e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. (Yasin-69.)
“Ve innehu le zikrun leke ve li kavmik(kavmike), ve sevfe tus’elûn(tus’elûne).”
Muhakkak ki O (Kur’ân), senin için ve senin kavmin için mutlaka bir zikirdir (öğüttür). Ve siz, (Kur’ân’dan) sorumlu olacaksınız. (43/ZUHRÛF-44)

Kişiye daha önce hiç duymadığı, bilmediği bir şey okunursa ona çok hızlı gelir, uyum sağlayamaz, anlamakta güçlük çeker. Meselâ şu anda çoğumuz Arapça okuyoruz, biliyoruz. Az buçuk bildiğiniz Arapça lisanla konuşsam, ya da şu anda size bir Arap konuşsa, konuştukları çok hızlı gelir ve bir şey anlayamazsınız değil mi? İşte ölmek üzere bulunan bir hastaya Yâsîn okumak ta böyledir. Eğer adamın daha önceki hayatında Yâsîn yoksa, Yâsîn’i hiç bilmiyorsa elbette ilk defa duyduğu Yâsîn ona çok hızlı gelecek ve bir şey anlayamayacaktır.

Kabirde yapılan telkin de böyledir. Maalesef adam hayattayken gidip yanında söylemeleri gereken şeyleri, Müslümanlar, hocalar adamın mezarının başında söylerler: “Ey ölü kişi! Ey cenaze! Ey filan oğlu filan! De ki, Rabbim Allah’tır. De ki, benim hayat programımı belirleyen, benim boynumdaki kulluk ipinin ucu elinde olan, rızasını kazanmam, arzularını gerçekleştirmem gereken, çektiği yere gitmek ge-reken Rabbim Allah’tır, de. Benim dinim teslimiyet dini olan İslâm’dır. Ben teslim oldum Allah’a. Ben irademi Rabbime teslim ettim. O benim adıma ne demişse, hangi kararları almışsa ben ona teslim oldum de. Benim örneğim, peygamberim, pişdârım, mihmandarım Muhammed-dir (a.s) de. Ben kulluk adına kendime onu model aldım de. O ne yapmış, nasıl yapmışsa ben de aynen onun gibi yapacağım de. Rabbimiz hak, kitabı, peygamberi, ölüm, diriliş, sırat, hesap, cennet, cehennem haktır de. Haydi sen şimdi bütün bunların hak olduğunu söyle bakalım.” Müslümanlar bu hakları sadece mezarın başında hatırlarlar ve hatırlatırlar. Bunların hak olduğunu ölmüş kişiye hatırlatırlar ama hayattakilere pek hatırlatmayı düşünmezler. Halbuki zaten o zavallı ölmüş, zaten gitmiştir bu dünyadan. Orada ölümün hak olduğunu, haşr’ın, neşr’in, hesabın kitabın, cennetin cehennemin hak olduğunu hatırlatmanın ne anlamı olacak ki? Ölülere, mezardakilere, işi bitmişlere hatırlatıyor insanlar bunları da, dirilere anlatmıyorlar, hatırlatmıyorlar.

“Aman bu validir, aman bu emniyet amiridir, aman bu askerdir, polistir, aman bu müdürdür, âmirdir bir zararı dokunur,” diye korktukları için bu hakları huzurlarında gündeme getirmekten ve bu haklara riâyet ederek bir hayat yaşamalarını onlara duyurmaktan korkan, sağlıklarında onların yanlarına yaklaşmaktan korkan Müslümanlar, onları zulüm içinde bir hayata terk eden hoca efendiler bir gün o kimselerin cenaze törenlerine çağrılırlar ve orada bunları o kişilere duyurmaya çalışırlar. Artık ölüp de zarar veremeyecek bir duruma gelince ona yaklaşıp bunları söyleyebiliyorlar. Adam ölmüştür yahu! Artık ne o öl-müş kişinin onlara selâm vermesi, ne de o telkinde bulunan kişinin o-na bir şeyler anlatması mümkün değildir. Dünyadayken diyecektin bu-nu ona da, adam dünyadayken bunların hak olduğunu bilerek yaşayacaktı.

Öyle değil mi? Dünyadayken Rabb’ın Allah olduğunu bilerek yaşayacaktı bu adam. Dünyadayken kıblenin Washington, Avrupa, İsrâil değil, Allah’ın Kâbe’si olduğunu söyleyecektin ki, adam ona göre bir hayat yaşayacaktı. Geçmiş olsun! Adam yapacağını yapmış, hayatını, amellerini tamamlamış, defteri kapanmış sen şimdi anlatıyorsun ona bunu.

Halbuki hoca efendiler şerrinden korktukları, zulmünden ürktükleri bu adamların dünyadayken evlerine gidecekler, dairelerine, makamlarına gidecekler ve uyaracaklardı: “Ey zavallı! Ey kendisinin bir şey olduğunu zanneden zavallı insan! Yarın öldüğün zaman beni çağırıp telkin vermemi isteyeceksin. Ama ben sana şu gerçeği bu günden telkin edeyim ki yarın benim sana kabrinin başında vereceğim telkinimin hiç bir faydası olmayacak. Sen şu anda Müslümanca bir hayatın sahibi olmazsan, Müslümanca amellerin sahibi olmazsan, dünyanın tüm hocalarını çağırsalar bile hiç bir değer ifade etmeyecek. Gel kendini aldatma da Allah’ın istediği şekilde Müslüman ol. Dinle bak sana şimdi söylüyorum ki Allah haktır, Allah Rabb’tır, Allah tek İlâhtır, sadece O’nu Rab bilip, sadece O’nu İlâh bilip boynundaki kulluk ipinin ucunu sadece O’nun eline vermeli, sadece O’nu razı etmeli, O’nun çektiği yere gitmelisin. Sadece kulluğunu O’na yapmalısın. O’-nun elçisi Hz. Muhammed de (a.s) hak elçidir, hak örnektir. Sadece onu örnek alacak, sadece ona uyacak, onu örnek bilecek ve onun gi-bi bir hayat yaşayacaksın. Allah’ın sana, bana ve tüm insanlığa gönderdiği bu Kur’an haktır. Hayatını bu kitabına göre düzenleyecek, amellerini bu kitaba dayandırarak yaşayacaksın,” demeliydik.

NİCE KUR’AN OKUYAN VARDIR Kİ KUR’AN ONA LÂNET EDER

Kur’an “Karae” kökünden gelen bir kelimedir. “Okunak-Okunan şey” anlamındadır. Bir şeyin, bir metnin, bir mesajın Kur’an olabilmesi için okunması gerekmektedir. Okunmayan şeye Kur’an denmez. Okumak ise duyularla algılanan bir mesajın, kişiye onu amele-davranışa sevk etmek üzere bir şeyler söylemesi, görevler yüklemesi anlamına gelmektedir.
Okuma işi, dört organın eylemidir. Göz, dil, akıl ve kalp. Gözle görülür, dille telaffuz edilir, akıl okunanı tercüme eder, kalp te ona göre tavır alır; yani okunanlar davranış halinde bireyde ortaya çıkar. Göz görmüş, dil telaffuz etmiş ama akıl onu tercüme etmemiş, kalp de buna göre bir tavır almamışsa, yani okunanlar davranışa amele dönüşmemişse buna okuma denmeyecektir. Meselâ bir binanın kapısında: “Buraya girmeyin-Ölüm tehlikesi var” diye bir yazı var da siz onu gördüğünüz, okuduğunuz halde oraya girmeye kalkmışsanız, bu mesaj size bir şey dememiş ve siz onu okumamışsınız demektir.
Mevlana Hazretleri Fihi Mâfih adlı eserinde şöyle ediyor:
“Rivayet edilmiştir ki: Peygamber (Tanrı’nın selâm ve salâtı onun üzerine olsun) zamanında eshaptan her kim, yarım veya bir sure öğrenirse, ona büyük adam derler ve bir yahut yarım sureyi biliyor, diye parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar adeta Kur’an-ı yerlerdi. (iyice hazmederlerdi.) Bir veya yarım batman ekmek yemek hakikaten güç bir iştir. Fakat ağızlarına alıp çiğneyip, çiğneyip atarlarsa, bu şekilde yüz bin merkep yükü ekmek yenebilir . (Peygamber): “Ne kadar Kur’an okuyan vardır ki Kur’an ona lânet eder” (Hadis-i şerif) buyurmamış mıdır? İşte bu, Kur’anı okuduğu halde manasını bilmeyen (manasına göre hareket etmeyen) kimse hakkında söylenmiştir. Fakat böyle olmasa da yine iyidir. (Fihimafih sayfa 129, İst 1985, Milli Eğitim Basım Evi çeviren. Meliha Ülker Tarıkâhya)

Kur’an-ı Kerim’in bize lanet etmemesi için:
1-Kur’an-ı Kerim’i tecvit üzere okumaya gayret etmek gerekir çünkü Cenâbı Hakk Kur’anda “Verettilil Kur’âne tertîle” (Müzzemmil/4) “Kur’an-ı Tertil-tecvit üzere, açık açık okuyun” buyurmaktadır.
2-Kur’an-ı anlayarak okumak gerekir. Bu bakımdan okuduğumuz surelerin meal ve tefsirlerini de okumalıyız. Bilhassa namazda okuduğumuz sure ve duaların namazın faziletini artırması ve kabulüne şayan olması bakımından öğrenilmesi gerekir. Hz. Ali Efendimiz: “Tedebbürsüz Kur’an okumada (yani tefekkür etmeden ve manasını düşünmeden okumada) hayır yoktur buyuruyor.
3.Okuduğumuz Kur’an-ı Kerim’in manasına uygun hareket etmek ve Kur’an-ı hayatımıza hakim kılmak gerekir. Kur’an-ı tecvitisiz, manasını anlamadan okuyup, sosyal hayatımızdan, aile hayatımızdan, ekonomik ve ticari hayatımızdan uzaklaştır ve O’nu sadece ölüler için okunan bir kitap haline dönüştürür, Kur’an’la amel etmezsek işte o zaman okuduğumuz Kur’an bize lanet eder.
Şunu bilmek gerekir ki, Kur’ân’ı öğrenip durduğu halde, Kur’ân’dan ga¬fil olan kimsenin sorumluluğu, gereği gibi öğrenemeyen, bilemeyen kimse¬nin sorumluluğundan daha büyüktür. Kur’ân ilmini elde ettiği halde, Kur’ân’dan yararlanamayan, yasak kıldığı şeylerden uzak durmayıp çekinme¬yen, çirkin günahları işleyen, yüzkızartıcı suçlar işleyen bir kimseye karşı Kur’ân bir delil ve onun karşısına dikilecek bir davacı olacaktır. Nitekim Ra-sûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân, ya lehine veya aleyhine bir delil¬dir.” – Hadisi Müslim ( Müslim, Tahâre 1.) rivayet etmiştir. – O halde yüce Allah’ın Kitabı’nı ez¬berleyip bellemekle, özel imtiyaz tanıdığı bir kimse, Allah’ın Kitabı’nı hak¬kıyla okumakla, ifadelerinin gerçek mânasını dikkatle düşünmekle, akıllara durgunluk veren manalarını kavramaya çalışmakla, onun anlaşılmakta güç¬lük çekilen yerlerini iyice kavramakla görevlidir. Yüce Allah bu konuda şöy¬le buyurmaktadır: “Ayetlerini düşünsünler, akıl sahipleri öğüt alsınlar di¬ye sana indirdiğimiz çok mübarek bir Kitaptır” (Sâd, 38/29). Yine yüce Rab-bimiz, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Onlar Kur’ân’ı düşünmezler mi, yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 47/24).

Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-’ın şu rivâyeti, asr-ı saâdetten sonra gelip Kur’ân ve sünnet istikâmetinde bir hayat yaşayanlar için ne büyük bir nebevî müjde ihtivâ etmektedir:

“Birgün Peygamber Efendimiz’le beraber oturuyorduk. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir ara:

«–Söyleyiniz, îmân edenler arasında en üstün îmâna sâhip olanlar kimlerdir?» diye sordu.

Ashâb, önce melekleri, sonra peygamberleri ve daha sonra da şehîdleri en üstün îmâna sâhip olanlar olarak zikrettilerse de, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her defâsında:

«–Evet, onlar öyledir ve bu onların haklarıdır. Allâh onları öyle bir mertebeye çıkarmışken bu pâyenin onlara verilmesini ne engelle¬yebilir? Ama ben bunları sormuyorum.» buyurdu.

Ashâb:

«–Öyleyse kimler olduğunu siz söyleyiniz yâ Rasûlallâh!» deyince Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

«–Onlar, şu an babalarında ve atalarında meknuz olan bâzı kimselerdir ki, benden sonra gelecekler, beni görmedikleri hâlde bana îmân ede¬cekler, beni tasdîk edecekler ve Kur’ân’ı okuyup muhtevâsıyla amel edecekler. İşte îmân edenler içinde en üstün îmâna sâhip olanlar bunlardır.» buyurdu.” (Ebû Ya‘lâ, Heysemî: 10/65)

KUR’AN-I MEHCUR –TERKEDİLMİŞ KUR’AN
“Bilmemiz gerekir ki Allah’a kulluk, yalnız O’na ibadet etmekle değil, hem ibadet hem de emir ve yasaklarına itaatle gerçekleşir. Çünkü Allah, yalnız ibadet ilâhı değil; Aynı zamanada hüküm ilahıdır. Bir müslümanın Allah’ın koymuş olduğu hükümlerden veya Kur’an-ı kerim’de yer alan ayetlerden bir bölümünü beğenip, bir bölümünü beğenmemek veya bir kısmını kabullenip, bir kısmını kabullenmemek gibi bir hakkı yoktur. Kelime manası itibarıyla İslam barışa girmek ve teslim olmak manasına gelir. Müslüman Allah’ın koyduğu hükümlerin ve gönderdiği kitabın tamamını kabullenen ve teslim olan insan demektir. Bir insan ancak Müslüman olmakla barışa girer. Müslüman olmayan bir insan hem kendisiyle hem de Allah ile kavgalı ve Allah’a karşı savaş açmış insan demektir. Bunun yanında Allah’a iman ve ibadet ettiği halde namazla ve ibadetle ilgili hükümleri ve ayetleri kabullenip, içki, kumar, zina, faiz ve hayatın çeşitli alanları ile ilgili ayet ve hükümleri kabullenmeyen/inkâr eden bir insan İslam dairesinden çıkar. Bu tür insanlar yüce kitabımızda dinlerini paramparça eden, İncilin ve Tevratın hükümlerini kendi keyflerine göre değiştiren, İncilde ve Tevratta yazılı olan hükümlerin bir bölümünü kabullenip, bir bölümünü kabul etmeyen ve dini paramparça eden Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmakla itham edilmişlerdir:
‘Yoksa sizler Kitab’ın bir bölümüne iman ediyor bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?” (Bakara: 85) “Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, (Habibibm) senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır…(Enam: 159)
Kur’an-ı kerim’i okudukları, ezberledikleri ve manasını bildikleri halde onun hükümlerinin tamamına veya bir kısmına uymayanlar Furkan suresi 30. Âyette Kur’an-ı terk etmekle “Kitab-ı mehcur/Terkedilmiş kitap” haline getirmekle suçlanıp; Cuma suresi 5. Ayette ise kitap yüklü merkeplere benzetilmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim peygamberin kıyamet günü Allah’a şöyle şikâyette bulunacağını
söylüyor: “ve gâlerrasûlü yâ rabbi inne gavmittehazû hâzel gur’âne mehcûran” (Furkan 30) Peygamber diyecek ki: “Ey Rabbim benim halkım bu Kur’an’ı terketti.” (Furkan suresi 30. ayet) Bu ayetin Kur’an’a kulak vermeyen, onunla alay eden Mekkeli kafirlere hitaben indirildiği ifade ediliyor. Fakat Kur’an-ı Kerim’in esneklik ve genellik özellikleri dikkate alınınca bu ayette kastedilen mananın bütün zamanları ve insanları kapsadığı anlaşılır

Ayette geçen “Kur’an’ı Mehcur” tabiri “Terk Edilmiş, Bir Kenara Atılmış, Bırakılmış, Uzaklaşılmış Kur’an” demektir.

KUR’AN NASIL TERK EDİLİR?

Kimimiz Kur’an’ı Okuyarak Terk Ederiz, kimim duvarlara asarak, saygı duyarak, kimiz nutuklar atarak, vaazlar vererek, hutbeler okuyarak, kimiz ölülere okuyarak, Davûdi seslerimizle yarışmalarda birinci gelerek, kimimiz çeşitli hüsnü hatlarla yazarak terk ederiz..
Gece gündüz okuruz, hatimler indiririz, şifa niyetine okuruz, sekeratta olanın başında, cenaze evlerinde mezarlıklarda okur; Kur’an’ın sırtından geçinmeyi adet haline getirir, onu bir ticari meta haline getiririz. Anlama ve Kur’an’a göre bir hayat yaşama gayreti içerisinde olmadan okur ve yazarız. İşte bu okuduklarımızın hepsi Kur’an-ı mehcur’dur.
Merhum Akif’in dediği gibi:

“İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlarda okunmak, ne fal bakmak için”

Ali Küçük yukarıdaki ayetin tefsirini şöyle yapıyor: Resul der ki: Ey Rabbim, muhakkak ki şu kavmim bu Kur’an’ı terk ettiler. Kavmim bu Kur’an’dan hicret ettiler. Kavmim bu Kuran’ı kendilerinden hicret ettirdiler. Kendileri değil, onu kendilerinden hicret ettirdiler. Bu Kur’an’ı sosyal hayatlarından uzaklaştırdılar. Bu Kur’an’ı mekteplerinden, hukuklarından, eğitimlerinden uzaklaştırdılar. Bu Kur’an’ı aile hayatlarından, evlerinden, mutfaklarından, kazanma harcama anlayışlarından uzaklaştırdılar. Bu Kur’an’ı terkedilmiş olarak, metruk olarak, kendisine başvurulmaz olarak bıraktılar. Bu Kur’an’ı dikkate değer görmediler. Bu kitapla amel etmeyi terk ettiler. Hayatlarını bu kitaba göre yaşamaktan vaz geçtiler. Hayat problemlerini bu kitaba sormaz oldular. Bu kitabın önüne başkalarının kitaplarını, başkalarının yasalarını geçirdiler.(Ali Küçük, Besâir-ül Kur’an Tefsiri)

Genelde her insan, özelde her Müslüman bilecek ve inanacak ki; hayat kanunlarının kaynağı Kur’an’dır. Kanunlarınızın kaynağı Kur’an değilse karanlığımız çoğalıyor demektir. Kur’an kıyamete kadar insanlığın tüm sosyal, ahlaki, ekonomik, siyasi problemlerine tutarlı, kuşatıcı, ilahi çözümler sunan bir hayat kitabıdır. O bir hukuk kitabı, bir siyaset kitabı, iktisat, bilim, astronomi kitabı değildir. O bunların tümünü içerir ama farklıdır. Tüm hayata dönük olarak insanlığın daha mutlu, daha hür ve daha barışık bir hayat sürmelerinin yollarını gösteren bir hidayet rehberidir. O, karmakarışık olmuş değerler ve anlayışları yeni bir ölçüyle ele alan, bunların yanlış ve batıl olanlarını, doğru ve hak olandan ayıran bir kitaptır. Yani Furkan’dır (Al-i İmran Sûresi/4). O, Hakkın ölçüsüdür. Değer yargılarını, ölçüyü o koyar. Değişmez prensiplerin, eskimeyen ilkelerin esasıdır (Fatır Sûresi/42). Âlemler için bir öğüttür (Kalem Sûresi/52). O, Allah’tan korkup sakınanlar için öğüttür (Taha Sûresi/3). O, sadece öğüt değil aynı zamanda bir kanun, anayasa kitabıdır da (Nisa Sûresi/59, 65). Tüm ilahi kitaplar gibi Kur’an da hayata hükmetmek (Maide 44, 48, 49) ve insanlar arası ihtilafları çözmek için gelmiştir (Nahl Sûresi/64; Enam Sûresi/114). O, şifadır. Ruhlara, gönüllere, toplumsal hastalıklara şifadır (Yunus Sûresi/57; İsra Sûresi/82). Yaşadığımız dünyanın acımasız, çıkarcı, şehvet kurbanı sömürü toplumunun, hürriyete, merhamete, adalete ulaştırılmasının yolunu gösterir. Hidayet rehberidir. O’na tabi olan gerçeğe, adalete, huzur ve hürriyete ulaşır (Yunus Sûresi 57). O, doğru bilginin kaynağıdır. Tüm ahlaki, sosyal, hukuki alanlarda başvuru kaynağı O’dur. O’na sarılan kopmaz sağlam bir kulpa sarılmıştır (Bakara Sûresi/256). O, ölü toprağı serpilmiş, uyuşuk hurafelerle dolu, kendine güvenini yitirmiş topluma hayat verir, canlandırır, harekete geçirir. Doğru bir istikamette yürümesi için yolunu açar ve aydınlatır (Enam Sûresi/122). Kur’an hareket ve bereket kitabıdır. O Rabbani inkılapların kaynağıdır.

Fâtiha sûresi:
“Ya Rabbi bizi doğru yola, sırat-ı müstakime ulaştır!” Diye biter. Bakara sûresi de:

“Bu bir kitaptır ve hidâyettir.”(Bakara 2) Diyerek söze başlar. Bizim Fatiha’daki talebimizin cevabı Bakara suresinin hemen başında verilir. Sanki Fâtiha sûresindeki bizim:
“Ya Rabbi, ne olur bize sırat-ı müstakimini göster! Bizi hidâyet yoluna iletiver ya Rabbi!”(Fâtiha 6) Şeklindeki duamızın, talebimizin cevabı olarak Rabbimiz, karışımıza kitabını serip: “Bu kitap bir hidatey kaynağıdır, yolu ve rehberidir” , “Kullarım! Gerçekten hidâyet, gerçekten doğru yol istiyorsanız, işte kitabım! İşte hidâyet! Haydi buyurun onu anlayın ve onunla be¬raber olun!, onu sosyal hayatınızda, siyasal hayatınızda, ekonomik hayatınızda, aile hayatınızda rehber olarak kabul edin ve ona göre hayatınızı programlayın ” der.
İşte biz bir Müslüman olarak bu çağrıya uymaz ve Kur’an kaynaklı bir hayatı yaşamazsak işte o zaman Allah’ın hidayet rehberi olarak göndermiş olduğu yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i “Kitab-ı Mehcur” terkedilmiş kitap haline dönüştürürüz ki bu kitap yarın huzuru mahşerde bizden davacı olur.
Nasıl ki “bal” demekle ağız tatlanmıyor, illa ki bal yemek gerekiyorsa, işte Kur’an’ı okumak da böyledir.
Yani anlamını bilmeden ve Kur’an’ı yaşantımızda tatbik etmeden okuyacak olursak asıl gayeye ulaşamayız sadece “bal” demiş oluruz. Halbuki manasını da anlayarak, Kur’an’a yeniden dönüş yapmak ve onu tüm sosyal hayatımıza hâkim kılmak zorundayız.

Kur’an’ı anlamadan okuyan ve O’na uygun bir hayat yaşamayanların durumu “ Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir… (Cum’a Suresi, 5) ayetinde söz edilen kitap yüklü eşeğin durumuna benzeyecektir.

KUR’AN’A KARŞI GÖREVLERİMİZ

Kur’an-ı Kerim’i okumak sünnet dinlemek farzdır. Yüce Allah A’raf suresinde şöyle buyuruyor:

“Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin, dinleyin ki merhamet olunasınız.”(El A’raf-204)

“Ve innehu le zikrun leke ve li kavmik(kavmike), ve sevfe tus’elûn(tus’elûne).”
Muhakkak ki O (Kur’ân), senin için ve senin kavmin için mutlaka bir zikirdir (öğüttür). Ve siz, (Kur’ân’dan) sorumlu olacaksınız. (43/ZUHRÛF-44)
1) Her müslüman, Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın sözü olduğunu bilmeli ve tecvid kurallarına uygun olarak Kur’an’ı yanlışsız okumalıdır. Ayette “Verettilil Kur’âne tertîle” “Kur’an-ı tertil ve tecvid üzere ağır ağır tane tane okuyun”
2) Kur’an-ı Kerim’i abdestli olarak eline alıp “Eûzü-besmele” ile okumaya başlamalıdır. Kur’an’ı okurken mümkünse kıbleye karşı dönmeli ve son derece edepli, saygılı olmalı ve anlamını öğrenmeye çalışmalıdır.
3) Kur’an-ı Kerim, temiz yerlerde okunmalı; başka işlerle meşgul olup, dinlemeyen kimselerin yanında ve pis yerlerde okunmamalıdır.
4) Kur’an-ı Kerim, yüksek ve temiz yerlerde bulundurulmalı, hürmetsizlik sayılacak yerlere konulmamalıdır.
5) Kur’an’ın yap dediklerini yapmalı, yapma dediklerinden sakınmalı, Kur’an’ın ahlâk ilkelerine uygun hareket etmelidir.
“Vaktiyle Allah, kendilerine kitap verilenlerden: “Onu(n hükümlerini) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz.” diye söz almıştı. Ama onlar o sözü önemsemeyerek kulak ardı ettiler ve ona karşılık az bir paha (olan dünyalık menfaat)i aldılar. Bu satın aldıkları şey ne kötüdür.” ALİ İMRAN -187.
Bu ilahi mesaj Kur’an’ın esneklik ve genellik özelliği gereği bütün zamanlar ve insanlar için geçerlidir. Kur’an_ı kerim’in mesajlarını bildiği, anladığı halde başkalarına anlatmayıp gizleyenler, Kur’an’ın mesajlarını değiştirenler bu iş karşılığı dünyalık çıkar elde edenler bu ayetteki mesajın kapsamına girerler.

ALLAH’IN EN SEVDİĞİ AMEL HANGİSİDİR?
Bir adam:
– “Ya Rasûlallah! Allah’ın en çok sevdiği amel hangisidir”? diye sordu.
Hz. Peygamber:
– “Konup göçendir” cevabını verdi. Adam:
– “Konup göçen kimdir?” diye sorunca,
– “Kur’ân’ı okuyan, bitirince de tekrar başlayandır” cevabını aldı. (Tirmizî, “Kur’ân,” 11.)
İbû Ümâme el-Bahîlî’den gelen rivâyette Allah Rasûlü;
“Kur’ân okuyunuz. Çünkü Allah, Kur’ân’ı kavrayarak ezberlemiş bir kalbe azap vermez” buyurmuştu. (Suyûtî, Câmiü’s-Sağîr, I, 778.)

Rivayetlere göre, Ertuğrul Gâzi, Osman Gâzi doğmadan, bir gece rüyasında, ocağından bir suyun kaynayıp, gittikçe çoğaldığını, büyük bir deniz haline gelerek bütün yeryüzünü doldurduğunu gördü. Uyanınca gördüğü rüyayı arif bir kimseye anlattı, tâbir etmesini istedi. O da Ertuğrul Gâzi’nin rüyasını:”Senin bir çocuğun olacak. O ve soyu bütün yeryüzüne, yahut da büyük bir kısmına hükmedecekler” şeklinde tâbir eyledi. Bir veya birkaç gün sonra Osman Gâzi doğdu. Yine Ertuğrul Gâzi, bir gece ulemâdan bir kimseye misafir olup, bulunduğu odada bir kitap gördü. Sorunca ev sahibi, “Bu kitap, Allah sübhanehü ve teâlâ hazretlerinin, Resul-i Ekrem’ine inzal buyurdukları (indirdikleri) Kur’an-ı Kerim’dir” dedi. Sonra ev sahibi uyumak için gidip de Ertuğrul Gâzi mushafın bulunduğu odada yalnız kalınca, kalkıp, sabaha kadar Mushaf-ı şerifin huzurunda, hürmet ve tazim için ayakta durdu. Fakat, bir ara uykuya varınca, rüyada kendisine, ”Sen kelamıma hürmet ve saygı gösterdin, ben de senin evladına kıyamet gününe kadar daim olacak ulu bir devlet ihsan eyledim” diye hitap edildi. (Müneccimbaşı Tarihi c:1, s:44–45)
Bu rüyayı bazı kaynaklar Osman Gazi’nin hocası Şeth Edebali’nin tekkesinde misafir kaldığı sırada gördüğünü naklederler.. Rüyayı kim görmüş olursa olsun, önemli olan Türk milletinin yüce kitabımıza olan sevgisi ve saygısıdır ki Türk milletinin Kur’an_ı kerime olan sevgisi başka hiçbir millette olmayıp aynı saygı bu gün de devam etmektedir.

A’RAF-204. “Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin, dinleyin ki merhamet olunasınız.”
Ve ey müminler hatta ey insanlar! Kur’ân okunduğu vakit namazda, hutbede veya herhangi bir yerde ve mecliste hemen kulak verip onu dinleyin ve ağzınızı tutup susun ki, rahmete erdirilesiniz, rahmete erdirilmeniz arzu edilsin. Zira susmak iyice dinlemeye, iyi dinlemek de basirete, o da iman ve salih amellere, iman ve ameller de ilâhî rahmete ve nimete ermeye sebep ve yoldur. (ELMALILI TEFSİRİ)

KUR’AN’LA KONUŞMAK

Tebe-i Tâbiîn neslinden Abdullah ibn Mübarek hazretleri anlatıyor:

Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken yalnız bir kadına rastladım. Selâm verdim; selâmımı
“Söz olarak Rahîm bir Rabden selâm sözüdür onların duyacağı” (Yâ-Sîn: 58 ) âyetiyle aldı.

“Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum. “Allah kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol bulduracak yoktur” (A’râf: 186 ) âyetini okudu. Anladım ki, yolunu kaybetmiş.

Nereye gittiği soruma “Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ı tesbih ederim” (İsrâ: 1) âyetiyle karşılık verdi. Anladım ki, geçtiğimiz hacc mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor.

“Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. “Tam üç gece (yani üç gündür)” (Meryem: 10 ) dedi.

Yiyecek verme teklifinde bulundum. “Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın” (Bakara: 18 7 ) âyetini okudu.

“İyi de Ramazan’da değiliz” dedim. “Kim Allah için nafile bir hayır yaparsa, Allah her hayrın karşılığını verendir, her şeyi hakkıyla bilendir” (Bakara: 158 ) âyetiyle cevap verdi.

“Yolculukta oruç açılabilir” dedim. “Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha hayırlıdır” (Bakara: 184 ) âyetini okudu.

Niye benim gibi konuşmadığını sordum. “Ağzından tek bir söz bile çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun” (Kâf: 18 ) dedi.

“Kimlerdensin?” diye sordum. “Bu konuda bilgin yok (ailemi söylesem de tanımazsın). Sonra göz de, kalb de (görmeden, kesin bilgiye dayalı olmadan verdiğin her hükümden) sorumludur” (İsrâ: 36 ) âyetiyle cevap verdi.

“Hata ettim, hakkını helâl et!” dedim. “Bugün size kınama yok. Allah, sizi bağışlasın” (Yusuf: 92 ) dedi.

Deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum. “Hayır adına ne işlerseniz Allah onu bilir” (Bakara: 215 ) âyetiyle mukabele etti.

Devemi yanına getirdim. Binecekken, “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar” (Nûr: 30 ) âyetini okudu.

Gözlerimi çevirdim; binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi az yırtıldı. “Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu hak etmeniz sebebiyledir” (Şûrâ: 30 ) âyetini mırıldandı.

“Sabret, deveyi bağlayayım!” dedim. “Bu hususta Süleyman’ı anlayışlı ve daha isabetli davranır kıldık” (Enbiyâ: 79 ) âyetini okuyarak, devemi yönlendirme konusunda benim daha başarılı olduğumu kasdetti.

Deveye bindi ve “Bunu bize baş eğdiren Allah’ı tesbih ederim; yoksa bunu biz başaramazdık. Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!” (Zuhruf: 13-14 ) âyetlerini okudu.

“Haydi!” diye yüksek sesle bağırarak deveyi hızlandırdım. “Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme. Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!” (Lokman: 19 ) mukabelesinde bulundu.

Yürürken şiir okumaya başladım. “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun!” (Müzzemmil: 20) dedi.

“Şiir okumak haram değil ki!” dedim. “Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri düşünüp anlar!” (Bakara: 269 ) cevabını verdi.

Bir süre gittik; sonra evli olup olmadığını sordum. “Ey iman edenler! Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden sormayın!” (Mâide: 101 ) âyetini okudu.

Derken kafilesine ulaştık ve “Kafile içinde kimsen var mı?” dedim. “Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!” (Kehf: 46 ) dedi.

Anladım ki, evlâdı var. İsimlerini sordum. “Allah İbrahim’i dost edindi; Allah Musa ile konuştu; Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle tutun!” (Nisâ: 125, 164; Meryem: 12 ) âyetlerini okudu.

“Ey İbrahim, ey Musa, ey İsa!” diye kafileye seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldi. Onlara para verip, “Bununla içinizden birini şehre yollayın! Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek getirsin. Dikkatli davransın!” (Kehf: 19 ) dedi.

Yiyecek gelince bana, “Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip için!” (Hâgga: 24 ) dedi.

Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim. “Annemiz” dediler,
“Ağzından Cenab-ı Allah’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır böyle sadece Kur’an’la konuşur.”

İbn Mübarek, bu hadiseyi Kur’an’da her şeyin bulunduğuna delil olarak anlatırdı.

KUR’AN-I KERİMDEN BİLGİLER
Her şeyden önce, Allah’ın varlığını, birliğini, sıfatlarını, yüceliğini, rahmet ve mağfiretinin genişliğini, yaratıklarına olan sevgisini; Allah’a ibadet ve kulluğun, güven ve itimadın; Allah’ın nimetlerine karşı şükrün gerekliliğini bildiren, namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerden, din ve dinle ilgili işlerden söz eden, Allah’a iman ve ibadet ilkelerini belirleyen ve öğreten ilahi bir hidayet kaynağıdır.
Kur’an-ı Kerim ;
Bütün insan neslinin genler halinde Hz. Âdem’de bulunduğunu , ( A’raf: 7/11, 172 )
Bütün insanlığın, bir erkekle bir kadından yaratılan bir aile olduğunu, birbirleri ile bilişip tanışmaları için kavim ve kabilelere ayrıldıklarını, Allah yanında en değerli olanların, Allah’ın emir ve yasaklarına en çok riayet edenlerin olduğunu , ( Hucurat: 49/12 )
Ruhu kavrayıp anlamaya insan idrakinin yetmeyeceğini , ( İsra: 17/35 )
Yer, gök ve ikisi arasında bulunan canlı ve cansız bütün varlıkların Allah’ı tespih ettiklerini, ancak insan idrakinin bunu kavrayamayacağını , ( İsra: 17/44) en veciz şekilde beyan eder.
Kur’an-ı Kerim;
Aile hayatından, eşlerin birbirlerine karşı hak ve görevlerinden milletler arasındaki ilişkilere, selamlaşmaktan, evlere izin alarak girme adabına varıncaya kadar sosyal ve medeni hayatın her dönemini içine alan gerçek kuralların bütün ilkelerini gösterir ve en güzel ahlak kurallarını öğretir.
Kur’an-ı Kerim;
Gözü, gönlü açık tutmayı, körü, körüne hareket etmemeyi, düşünmeyi, yerleri, gökleri ve ikisi arasındakileri incelemeyi, ilim ve irfan sahibi olmayı, geçmiş milletlerin ve ülkelerin durumlarını incelemeyi öğütler ve geçmiş peygamberlerle ümmetlerinin ibretli hikâyelerini anlatır, bunlarda insanlar için alınacak dersler bulunduğuna dikkat çeker.
Kur’an-ı Kerim;
Her konuda içtenliği, temizliği, başkalarının iyilik ve yararını gözetmeyi, iyiliği, nefse hakim olmayı, iffet ve şerefi korumayı, verilen sözün yerine getirilmesini, insani ilişkilerde dürüstlüğü, emniyet ve huzuru, dargınların arasını bulup düzeltmeyi, doğruluğu ve adaleti, çalışmayı, söylenen sözün doğru olup olmadığını araştırıp- incelemeyi öğütler.
Kur’an-ı Kerim;
Allah ve peygambere, Şahsımıza, Anne ve babalarımıza, Aile ve çocuklarımıza, Hısım ve yakınlarımıza, Yetimlere, Yoksullara, Komşulara, Yolda kalmışlara Ve bütün insanlara karşı görevlerimizi bildirir.
Kur’an-ı Kerim;
Her konuda yaşam kurallarına göre davranılmasını, iyilik yaparken bile bunun göz önünde bulundurulmasını, her şeyin zamanında ve yerinde yapılmasını öğretir, bağışlamayı, iyilik yapmayı öğütler, topluluklardaki güven ve huzurun alt-üst olmasına izin vermez.
Kur’an-ı Kerim;
Birbirimize yardımda bulunurken o yardımın bizi yoksulluğa düşürecek bir dereceye vardırılmamasını, herkesin kişisel hürriyet ve haklarını kullanırken başkalarının haklarına saygılı olmayı emreder.
Kur’an-ı Kerim;
Haset, fesa, öfke, zulüm, hıyanet, iftira, yalan, hile, kötü zan, dedi-kodu, koğuculuk, kibir, gösteriş, hırsızlık, adam öldürme, israf, pintilik, içki, kumar, zina gibi bütün kötülükleri yasaklar.
Kur’an ı Kerim ;
Büyük- küçük, iyi ve kötü… İşlediğimiz bütün işlerin ortaya döküleceği, herkesin hesaba çekileceği çetin bir hesap gününün gelip çatacağını bildirir.
Kur’an – ı Kerim;
Beşikten mezara kadar insanları ilgilendiren her konuya değinir .İnsanların maddi ve manevi mutluluklarını sağlayacak kişisel ve toplumsal kuralları belirtir, gelecekte keşfedilebilecek bazı ilim ve fenle ilgili gerçekler hakkında açık veya kapalı açıklamalarda bulunur.
Kur’an-ı Kerim ; asırlar önce :
Yerin sabit olmayıp güneş etrafında döndüğünü , ( Neml : 27/68)
Güneşin kendi yörüngesinde hareket ettiğini , ( Yasin :36/38)
Güneş ve ayın bir hesaba göre seyrettiğini , ( Rahman :55/5)
Gök yüzünde denge kanununun bulunduğunu , ( Rahman: 55/7)
haber vermiş,, insanın akıl ve mantık muhakemesine yeni bir ufuk katmıştır.
Kur’an-ı Kerim ; yine asırlar önce :
Gök yüzünün ilk halinin gaz olduğunu , ( Fussilet : 41/11 )
Göklerle yerin bitişik bir durumda iken, birbirinden ayrıldığını, her canlı varlığın sudan yaratıldığını , ( Enbiya : 21/30)
Meyvelerin aşılayıcı rüzgarlar vasıtasıyla döllenmek suretiyle meydana geldiğini , ( Ra’d: 13/3, Hicr : 15 / 22)
Bazı hayvanlarda, özellikle arılarda görülen olağanüstü işlerin onlara Allah tarafından ilham edilmek suretiyle yaptırıldığını ( Nahl: 18/68, 69 )
Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ile gök yüzünde uçan kuşların bile insanlar gibi birer topluluk olduğunu, ( En’am : 6/38)
Yeryüzünde olduğu gibi, göklerde de canlı varlıkların bulunduğunu ve bunların bir gün bir araya geleceklerini , (Şura : 42/29 )
En düşündürücü bir üslupla, zaman üstü mesajlar ile insanlığın dikkatine sunmuştur.
Kur’an- ı Kerim;
İnsanlığın düşünce ufkunu açmış, indirildiği güne kadar düşünülmemiş bulunan tabii tecrübe ve bilgi birikimiyle de izah edilemeyen, öyle önemli konuları gündeme getirmiştir ki , onun aydınlatıcı rehberliği altında akılların önü açılmış , düşünceler ufuklara yönelmiş, ruhlar onun ışığı ile aydınlanmıştır.
Kur’an-ı Kerim ;
Kainatı okunan bir kitap gibi görmüş, onun varlık hakkındaki her yorumu isabetli bir tefsir, her sözü ilmi bir kanun , her hükmü de değişmez bir kural olmuştur.
Kur’an-ı Kerim ;
Ne söylemişse doğrudur, zaman onu yorumlamada en güzel ve en gerçek müfessirdir.
Kur’an-ı Kerim ;
İlmi teşvik eden, ilmi gerçeklere gizli ve açık işaretl, kâinat hakkında düşünmeye ve çalışmaya sevk eden ayetleri ile kendisini rehber kabul edenler için bütün ilimlerin öncüsü ve desteği olmuştur.
Kur’an-ı Kerim ;
Her ilimden gerektiği kadar söz edip ilimlerin kapısını açan, teşvik eden ve sınırlı insan zekâsının yapabileceklerine dikkat çeken bir kitaptır.
İnsanlığa düşen bu kitaptan en iyi şekilde yararlanmanın yollarını araştırmak, dünya ve ahiret mutluluğunu dengeli bir şekilde sağlamaktır.
KURTULUŞ YOLU KUR’AN’DIR
Hz. Ali (r.a ) diyor ki , “ Allah’ın Resulü’nden işittim. “ Haberiniz olsun ki, bir takım fitneler meydana gelecektir,” buyurdu .
Ey Allah’ın Resulü, o fitnelerden çıkış, kurtuluş nedir? Diye sordum. Buyurdular ki:
“Allah’ın kitabıdır!
Çünkü sizden öncekilerin haberleri de, sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdakilerin hükmü de ondadır.
O, hak ile batılı ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş şey değildir.
Onu zorbalıkla bırakan kimsenin, Allah (belini) boynunu kırar.
Hidayeti, doğru yolu ondan başkasında arayanı sapıklığa düşürür.
O, Allah’ın en sağlam ipidir.
O , Hikmetle dolu Kur’an ‘dır.
O, en doğru yoldur.
O, boş arzu ve isteklerin haktan saptıramayacağı, dillerin karıştırıp belirsiz edemeyeceği, bilginlerin doyamayacağı, yinelenmesinden bıkılmayan, akılları hayrete bırakan, meziyetleri bitip tükenmeyen bir kitaptır.
O, öyle bir kitaptır ki, Cinlerden bir gurup onu dinledikleri zaman “ Biz gerçekten hayranlık veren bir Kur’an dinledik ki, O, hakka ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de Ona inandık “demişlerdir.
Ona dayanarak konuşan doğrulanır.
Onunla amel eden ödüllendirilir.
Onunla hükmeden, adaletli olur.
Ona davet eden doğruya ve doğru yola davet etmiş olur”.( Tirmizi, Sünen; c.5; sayfa: 172,173 )
Nahiv ve lügat bilgini Ebu Bekr Muhammed b. el-Kasım b. Beşşâr b. Mu-hammed el-Enbâri “er-Reddu alâ Men halefe Mushafe Usmâne” (Hz. Os¬man’ın Mushaf’ına Muhalefet Edenlere Reddiye) adlı eserinde Abdullah b. Mes’ud’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Şüphesiz bu Kur’ân-ı Kerim, Allah Teala’nın bir ziyafetidir. O’nun bu ziya-fetinden gücünüz yettiği kadarını öğrenin. Muhakkak bu Kur’ân-ı Kerim, Al¬lah’ın ipidir. Apaçık nur odur, faydalı şifa kaynağıdır, ona sımsıkı sarılanın koruyucu sığınağıdır. Ona uyanların kurtuluşudur. O, eğilip bükülmez ki doğ¬rultulsun. Sapıp eğrilmez ki hoşlanılacak hale getirilsin. Onun hayret verici özellikleri bitip tükenmez. Çokça müracaattan dolayı eskiyip yıpranmaz. Onu okuyunuz. Çünkü Allah, onu okumanız sebebiyle her bir harf karşılığında si¬ze on hasene verir. Ben sizlere elif, lam, mim tek harftir demiyorum. (“Fakat elif bir harf, lam bir harf mim bir harftir.” Tirmizinin rivayetinde bu fazlalık vardır.)Sakın ha, sizden herhangi bir kim¬senin bacak bacak üstüne koyarak Bakara sûresini okumayı terkettiğini görmeyeyim. Çünkü şeytan Bakara sûresinin okunduğu evden kaçar. Hayır¬dan eser bulunmayan ev Allah’ın Kitabı’ndan eser bulunmayan evdir.” ( Hâkim, Müstedrek, I, 555; Dâriınî, Fedâilu’l-Kur’ân 1, hd. no: 3318 – kısmen -).