Yavuz KOCA: TÜRKLÜK / İSLAM-TASAVVUF / ÜLKÜCÜLÜK

TÜRKLÜK / İSLAM-TASAVVUF / ÜLKÜCÜLÜK
-Hayati Bice’nin “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar”  Kitabını Okuduktan Sonra-
Yavuz KOCA

Ülkücülerin büyük çoğunluğu gariban aile çocukları veya torunlarıdır. Felsefe ile gariplik iç içe kavramlar olmakla birlikte, istisnalar hariç ülkücüler felsefe yapmasını bilmezler.  Ancak farkında olarak veya olmayarak tasavvufla her daim hemhal olmuşlardır. Tasavvufu şuurlu özümsemeleri de vardır o deryaya tesadüfî dalışları da…

Hakk’ı bilmek, Hakk’ı kalp gözüyle görmek olan tasavvuf olmadan, inanç olmadan kim ölüme gidebilir; önünü arkasını düşünmeden? Ve hele henüz hayatının baharındayken o öldüğünde geride kalan anasının-bacısının-babasının dünyevi perişanlığa sürükleneceğini göre göre… O’nun ölümüyle nice fidanların kuruyacağını, nice umutların söneceğini,  nice sevdaların kaybolup gideceğini bile bile…

Ne var ki, ülkücülerden tasavvuf alanında hemen hemen ciddi çalışması olan yok gibidir. (Var ise de ben bilmiyorum.) Bu nedenle Hayati Bice’nin “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” isimli kitabı dikkatimi çekti. Okurken hep felsefe ve tasavvuf gözlüğü ile bakmaya çalıştım her satırına.

Hayati Bice ismini, 1980’lerin ortalarında duymuştum. Tıp Doktoru bir gönüldaş… Kendisini çok yakından tanıma fırsatım olmadı. Sadece birkaç sohbetimiz oldu o kadar. Sonraki yıllarda değişik yerlerde yazılarına rastladım. Her yazısında felsefe vardı, biraz dikkatli okunmadığı takdirde anlaşılması zor ama anlaşıldığında da bir o kadar keyif verici yazılardı.

Bu yazımda “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” kitabına “İslam-tasavvuf-ülkücülük” penceresinden bakarak bu üç umde üzerinden notlar sunmaya çalışacağım.

Türkiye çok çalkantılı evrelerden geçti. Bu geçiş bitmek bilmeyen bir senfoni gibi devam ediyor ve daha uzun yıllar devam edeceğe benziyor. Osmanlı bakiyesi olarak Atatürk’ün önderliğinde kurulduğu 1923 yılından günümüze kadar, insan ömrü için uzun ama bir milletin -ve hele Türk Milletinin- tarihi için oldukça kısa bir zaman diliminde çok şeyler yaşandı. Özellikle Atatürk’ün vefatı sonrası yaşananlar halen doğum sancısı gibi kıvrandırmaya devam ediyor anamız Anadolu’yu. Daha da kötüsü Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde vurguladığı derin tehlikelerle yüzleşiyoruz. Acıdır ki, “Ne kadarımız bu gerçeklerin farkında?” sorusu hep “Çok azımız…” şeklinde cevaplanageldi şimdiye kadar?

Bizim kuşak, yani 1978 kuşağı doğduğu yıllarda 27 Mayıs 1960 ihtilalini, ortaokul yıllarında 12 Mart 1971 muhtırasını ve üniversite yıllarında 12 Eylül 1980 darbesini yaşadı. Sonrasında zaten hayat mücadelesi; kimi hapishane, kimi memuriyet, kimi ticaret, kimi siyaset, kimi de cambazlık arenasında sürdürdü hayatını.

Hayati Bice, tıp doktorluğu yanında yazmaya devam etti ve ülkücü sivil toplum kuruluşlarında görevler üstlendi.

Kitabında kendi hayatından kesitler sunmuş hemen çoğumuzunkiyle büyük ortak paydalı. Dedim ya 1978 kuşağı. Yakılan kitaplar, sokak kavgaları, kantin kapmacalar, yurt tutmalar, ülküye ölümüne sevdalar, omuzlarda taşınan tabutlar, kurşuna karşı yoldan bulduğu çakıl taşıyla yürüyen yürekler. Üniversiteden arkadaşımız Bingöllü yiğit Cezayir Baysal geldi aklıma kurşun-taş ikileminde. Allah selamet versin.

Hayati Bice, tıpkı benim yandığım gibi kaybettiği kitaplara yanmış. Bir tahta bavul dolusu kitabımı okuma-yazma bilmeyen anam sırf beni korumak adına tandırda yakmıştı 12 Eylül’ün ertesinde. Kimlerin boğazından geçti o tandırda pişen ekmekler? Sadece okuduklarım yanmadı, yazdığım ilk roman denemem de imha edilmişti aynı süreçte. Ondandır herhalde, yüzlerce makalem yayınlandı şimdiye kadar ama yazdığım ona yakın hikâye, roman, şiir kitabının tamamı taslak safhasında bekliyor halen. Oysa kısa bir zaman ayırma ve ufacık rötuşlarla hemencecik basılabilir haldeler.

Neyse, olan olmuş biz geleceğe bakalım ve asıl konumuza dönerek  “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” kitabında bir fikir gezintisine çıkalım.

Evet, Hayati Bice bu eserinde çok iyi anlatmış 12 Eylül hazanını. Ailesi tarafından yakılan, uyanıklarca bedavaya satın alınan, elden ele dolaşan kitaplarını. Eğer bugün sahaflar çarşısında bulabilirse o kitapları, inanıyorum ki maddi imkânlarını aşan bir bedel ödemeye çoktan hazırdır.

Altını çizerek okudum Bice’nin kitabını. Bazı yerleri dönerek bir kez daha gözden geçirdim. Yanlarına notlar düştüm satırların. (Bu arada yanlarına notlar düşerek, altını çizerek okuduğum kitapları ödünç olarak alıp da geri getirmeyen arkadaşları hatırladım ve haberleri olsun bastım ünlemsiz kalayı…)

Sadece bu kitap değil Hayati Bice’nin kaleme aldığı. İki elin parmaklarını geçiyor eserleri. “Az okumuş, çok bilmiş”lerden bahsediyor kitabında. Aslında hiç okumadan okumuş gibi bilgelik taslayanlar demek istiyor. Ancak nezaketinden olsa gerek es geçiyor kibarca.

Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi kıyasında, “Çizmenin yerini takunya, kalpağın yerini takke aldı” iddiasını çok iyi yakalamış. Her ne kadar özü tartışılsa da…

MHP kurulduktan sonra katıldığı 1969 seçimlerinde kendine büyük bir hedef koymuş ve “TBMM’de grup kuracağım” demişti. Slogan olarak “Milliyetçi Türkiye” seçilmişti. Olmadı kurulamadı TBMM grubu. 1973 seçimlerindeki hedefi ise iktidar olmaktı. Yüzde üç oyla sadece bir milletvekili çıkarmıştı, Başbuğ Alparslan Türkeş. Çıta her daim yüksekte… Zaten o zamanlar öylesine yüksekte tutulmasaydı hedef ve çalışılmasaydı ölümüne; bugün nerede olurduk diye tartışmak bile abes olurdu.

Ülkücü Hareketin hemen her toplantısına katılan Başbuğ, 1977 yılında Ülkü-Bir Kongresinde “Kuran-ı Kerimin Okullarda Ders Olarak Okutulmasını” teklif etti. Gençliğin idolü olan, o zamanın en çok okunan ve dinlenen şairi-yazarı Necip Fazıl 1977 yılında MHP’yi destekledi. Bu çok önemli bir katılım ve gençliği coşturacak bir çığırdı. Bunu başaran da doğal olarak ülkücü hareketin kurucusu Alparslan Türkeş’ti.

Hayati Bice kitabında, çok uzun yıllar slogan olarak kullandığımız ve bu milletin manevî ihtiyacına cansuyu veren, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” ve “Türklük bedenimiz İslamiyet ruhumuzdur, ruhsuz beden ceset olur” sözlerini yerinde bağdaştırmış. Ve bu sloganları “Türk bedenlerimize üflenen İslam ruhumuzun niceliği/niteliği hakkında sorulacak soruları ne tarihi kitabelerde, ne de mitolojik söylencelerde bulabiliriz” şeklinde öylesine farklı bir perspektiften özetleyerek vurgulamış ki etkilenmemek mümkün değil.

Ancak, bu üflemenin “Allah tarafından Türk kullarının her birine, daha annelerinin karnında iken üflenen ruhların kalitesi konusunda, -şükredilesi- bir cömertlikte bulunmuştur” şeklinde çok iddialı biçimde ortaya konması ise yakın geçmişten itibaren, özellikle de günümüzde tartışılır konumdadır. Kimdir o her biri? Eğer her birine aynı kalitede üflenmiş olsaydı bugün bu manevi boşluğu ve her karışı emniyette olan bir vatan yoksunluğunu nasıl açıklayabiliriz?

Bice kitabında çok değişik konulara değinmiş… Bazıları ülkücü hareketin yumuşak karnı olarak algılatılanlardan: Mesela, “Ülkücü Hareket ve İslami Kimlik” başlığının alt başlığı bile o algıyı yıkmaya yeter ama okuyanımız, düşünenimiz azaldı. Ne diyor alt başlıkta, “Günde Beş Vakit Secde Eden Bozkurt”.

Peki, ne oldu bu beş vakit secde eden bozkurtlara? Cezaevlerinde başlatılan şeyh-mürit evresi, “Şeyhimiz mi size kendinizi öldürmeyi emretse yerine getirirsiniz, yoksa Türkeş mi?” sorusuyla ikilem doğurdu. Şeyhi tercih edenler bir dönem sefaya, Türkeş’i tercih edenler her dönem açlık ve sefalete erdiler. Ve “Menzil dergâhı”nın ülkücülere kapı açmasıyla ülkücüler tekil tasavvufa intisap etti. Gerçi sonraki yıllarda oralarda da savrulmalar yaşandı, ama yapacağını yaptıktan sonra.

Kitabın 57.’nci sayfasında Bice, ninesiyle sohbetinden bahsediyor. İroniyle karışık dramatik bakış çok hoşuma gitti doğrusu. Bir ülkücünün şehit edilmesi sonrası, ninesi, “Parti için ölünür mü a kuzum” deyince Bice, “Ülkücülerin derdinin parti olmayıp Allah rızasını kazanmak” olduğunu söylüyor. Ve ninesini ikna etmeye çalışıyor. Rabbim rahmet eylesin ninesine ama ikna olmamıştır, emin olun Çünkü ülkücülerin samimiyeti halka yeterince anlatılamadı. Baksanıza 12 Eylül’de bırakın burnunun kanamasını, sümüğü bile akmayanlar 12 Eylül’de mağdur oldukları konusunda milleti ikna edebilirken, ülkücüleri neredeyse çırak çıkardılar. Burada ülkücü hareketin acısını yeterince sahiplenememesi, felsefi ve tasavvufi bir değerlendirme açığı ve yoksunluğu var. Başkaca neden bulamıyorum.

Sadece bu mu?

Arif Nihat Asya, Türk Milliyetçisi olduğu için onu günahı kadar sevmeyenler onun şiirleriyle pay toplamaya çalışırken, Asya’nın dizeleriyle ve yazılarıyla büyüyen ülkücü hareket bu manada nal topluyorsa bunun da sosyolojik bir değerlendirmeye ihtiyacı var. Burada da başka bir çıkış göremiyorum.

Dedim ya, bu kitap insanı daldan dala konduruyor. 59. sayfada, “Şehidler Ölmez” Gerçekten de… başlığı altında diyor ki Hayati Bice, “Yıllar sonra bir esnaf ülküdaşımızın anlattığı bir olay var ki, her hatırladığımda tüylerim diken diken olur.” Bir itirafta bulunayım, benim sadece tüylerim diken diken olmadı; ağladım. Eminim, ülkücülüğün manasını bilen, profesyonelleşmeden halen amatör ülkücü ruhu taşıyan her ülkücü burada ve diğer bazı bölümlerde içlenerek ağlar. Felsefeyi sadece Hayati Bice yapacak değil ya, biraz da ben yapayım. Kitabın bu bölümünü okurken ağlamak veya gözyaşlarını zor tutmak ülkücülük samimiyetometresinin (!) kadranında bir evredir. İsteyenler kendisini test ederek amatör bir ülkücü mü, yoksa profesyonelleşmiş eski bir ülkücü mü olduklarını görebilirler.

Ülkücü misyonun temel kitabı olan ve ilk yazıldığından sonra tekâmül edilen “Dokuz Işık” aslında milli, manevi, ticari, sınaî, tarım, eğitim, sosyal güvenlik gibi her konuyu kapsamaktadır. Ve ilk halinin sonunda Alparslan Türkeş imzalı notta: “…Türk Milletine yararlı olabilmek için bu prensiplerin uygulanmasında Ulu Tanrı’dan bize güç ve imkân vermesini dilerim.” denilerek daha ilk günden gerekli mesaj verilmiştir.

Dokuz Işık’ın 1967 yılındaki ilk baskısında birinci maddenin, “Ahlâkçılık” olduğu ve burada İslam ahlakına vurgu yapıldığı unutulmamalıdır ki, ülkücü misyonun özü tam olarak anlaşılabilsin. Tasavvufi ahlâktan anlaşılan Allah’ın huzurunda olmak bilinci ise ve örnek olarak Hz. Peygamberin hayatı alınacaksa geride sorgulanacak ne kalır ki, teslim olmaktan başka…

Türk düşünürlerden Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş, İsmail Hakkı Bursevi gibi tasavvufi ahlakın günümüze taşınmasında emeği olanlara yer vererek özetle “Eline-Beline-Diline Sahip Ol” veciz sözünün gerek manevi gerekse milliliğin olmazsa olmazı olduğunu öne çıkarmaktadır Hayati Bice.

Değil mi ki, “El”den kasıt Yurt, “Bel”den kasıt Nesil, “Dil”den kasıt Türkçe’dir; bunu uygulamak ne nesilleri ne de bir vatanı darda bırakır. Oysa millete neyi bellettiler bu sözlerle, Hırsızlık-Uçkur-Gevezelik… Her ne kadar bunlarda önemli ve öncelikliyse de, Vatan-Nesil-Türkçe üçlüsünün yerini tutabilir mi? Elbette hayır…

Hani bazı önyargılılar veya söyleyecek sözü olmadan söz söyleyebilenler iddia etmişti ya, “…Ülkücü hareket Erbakan hareketi ile girilen siyasi mücadelenin bir rekabet unsuru olarak, oportünist bir yaklaşımla İslami bir çizgiye kaymıştır.” Yazar bir cümleyle ama muhteşem bir cümleyle cevaplamış bu hayalî iddiayı. Demiş ki, “Ülkücülerin iman ve ahlakını sorgulamak kimin haddine?!…” 

Seyyid Ahmet Arvasi’ye kısa ama anlamlı özel bir yer verilmiş kitapta. İyi de yapılmış çünkü Arvasi’nin emeği çoktur bu hareketin üzerinde. O değil miydi, ülkücü hareketin önüne bir misyon olarak “Türk-İslam Ülküsü” tezini koyan. Bu tez değil mi Dokuz Işık doktrinini güçlü kılan, İslam’ın sancaktarlığını yapan Selçukluları, hilafeti sahipsiz bırakmayan Osmanlıları ve yokluğa doğru sürüklenen bir imparatorluktan bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti çıkaran Atatürk ve arkadaşlarını diri tutan. Şimdi de milletin her başı dara düştüğünde canı pahasına ülkücüler bu tezi canlı tutacak ve aynı dirilikle sahiplenecektir.

Abdulhalık Gücdüvani 800 yıl önce bugünkü ülkücülere seslenmiş sanki. “Yorulan ve duran bizden değildir. Yorulan durur, duran ise zorunlu olarak gerilemeye mahkûmdur.” Bu neyi işaret ediyor, ülkücü kitle, zihnî sağlık yönünden güçlü olmalı ki, güdülmesi kolay kitleler arasına katılmasın. 12 Eylül öncesi ülkücü hareket işte bu zihin açıklığıyla verdiği mücadele sonrası kitlelere mal olmuştu.

Genel ortalama olarak, bugün altında araba, cebinde para, kalacağı evi olan ülkücüler, 1970’lerde pabucu delik, cebi meteliksiz, kaldığı ev veya yurt köşesi soğuk olanların yarısının yarısı kadar bile kitap okumuyorsa bunu ülkücü misyon ve korunarak geliştirilmesi gereken ahlâk yönünden sorgulamak da bir borçtur.

Alparslan Türkeş’in önderliğinde doğan ülkücü hareketin fikri dünyasının mimarları; Seyyid Ahmet Arvasi, Erol Güngör, Galip Erdem ve daha birçok değerli şahsiyeti de unutmadan yâd etmiş Bice eserinde.

Kitabın özetinin özeti bana göre, Hayati Bice’nin önce babasından duyduğu sonra bir evliya nasihati olduğunu başka kaynaktan okuduğu “Kuşlar bile kader ile uçarlar” sözünün ülkücü hareketin doğuşundan bugüne gelişine kadarki süreci anlatabilmesidir. Nedendir bilmiyorum, bu söz beni çok ama çok etkiledi.

Gelecek zamanlarda nice yeni eserlerinle “Bazı Az Okumuş Çok Bilmişler”e de ufuk açman temenni ve duasıyla, sağol Hayati Bice…