Ülkücü Kültürü ve Başbuğ Mayası / Şükrü ALNIAÇIK

 Ülkücü Kültürü ve Başbuğ Mayası

Şükrü ALNIAÇIK 

Çingeneleri severim. Kendi hallerinde, kibar ve saygılı insanlardır. Cana yakın ve neşelidirler. Yerleşik hayatla ilgili bir şeyleri eksik yapmanın, farklı ve eyyamcı olarak tanınmanın ezikliği içinde bizden biraz daha misafirperverdirler. Kavgaları gürültülü olsa da kan dökmeyi sevmezler. Bu yakınlarda şehit babası bir Çingene’nin misafiri oldum. Jandarmanın aileye gösterdiği itibar ona resmen oğlunun acısını unutturmuştu.

Çingenelerin farklı kültürü, onların Hindistan ile İspanya arasında, Alp-Himalaya dağ silsilesi üzerindeki “bitmeyen yolculuğun” izlerini taşısa da bir Çingene’yi bir Türk’ten ayıran en önemli unsur, tarihte “devlet kurmak veya kurmamak” meselesidir. Tarihte kurulmuş bir Çingene devleti yoktur. Buna karşılık Türkler en fazla devlet kuran millettir.

Tarihte çok devlet kurmuş ve özellikle Osmanlı Devleti’ni zor şartlarda uzun süre yaşatmış olmak, Türklere bir “Ülkücü Kültürü” kazandırmıştır. Bu kültürün sosyolojik kimyası, devletin omurgası olan toplumda yaşayan “yaşatıcı gen”dir. Siyasi vücudun bağışıklık sistemi, bu kültürden güç alır.

Yanlış anlaşılmasın, bu kültür sadece Ülkücü teşkilat mensuplarında bulunmaz. Türk Milletinin genleriyle oynanmamış, Satanist, Komünist, Hippy, Grekofil, Arabofil, Coni, veya Hans gibi yabancılaşmamış her ferdinde “Ülkücü Kültürü” bulunur.

Bu kültür, siyasi bir aksiyona dönüşmedikçe genel olarak mektep marifetiyle okşanır, Askerlik şubelerinin bahçesinde tahrik edilmeye başlar. Acemi birliğinde aktifleşir ve 16 ay boyunca devlet, bu“yaşatıcı gen”den istifade eder, vatan borcu tahsil edilir, sonra da teskereyle birlikte gen ve genç kendi haline bırakılır.

Milletlerin, kültürel çizgileri vardır. Türklerde bu çizgilerin en derin ve kıvrımlı olanı askerliğe yatkınlıktır.

1979’da Ülkü Ocakları Genel merkezini ziyaret eden Avrupalı bir gazeteci, Genel Başkanın odasına giren çıkan gençlerin büyük bir disiplin içinde hareket ettiğini görünce hayranlığını gizleyememiş ve başkana sormuştu:

“Siz bu Osmanlı ruhunu nasıl yeniden canlandırabildiniz?”

Kadın gazetecinin Osmanlı Ruhu dediği, aslında “Ülkücü Kültürü”ydü. Her zaman genlerimizde var olan, hatta Macar yazar Ferenç Molnar’ın “Pal Sokağı Çocukları” adlı ünlü çocuk edebiyatı klasiğinde kendimizi bulduğumuz, oyun arsası için savaşabilmeyi, aslında vatan için ölüme gidebilmeyi oyunlaştıran çocukların kültürü. (*)

Bizim çocukluğumuz da bir kum tepesini, bir inşaatı bir parkı veya top sahasını komşu mahallelilerin işgalinden korumak için yapılan kavgalarla doludur. Eserin Macar toplumu gibi akraba bir kültürden çıkmış olması, asla tesadüf değildir.

Bu savunma ve yaşatma kültürü, meselenin farkına varan teşkilatçı bir asker olan Alparslan Türkeş’in dikkatini çekmiş ve bu kültürü, “stratejik bilgiyle” mayalayarak, Türkiye Cumhuriyetinin omurgasını doğrultmak istemiştir. Alparslan Türkeş, şunu fark etmiştir ki “asker Türk” eğer “kendi”iktidarını kuramazsa Türk, ucuz işçi olarak kullanılabilir, darbeci veya demokratik despotların elinde itirazı zayıf, itaati yüksek bir sömürülen vatandaş olarak kalabilir veya milletinin değil, başkalarının askeri olabilirdi. Nitekim Almanya’ya götürülenlerden Almanlar azami ölçüde istifade ediyordu. Almanların Türk işçilerini daha çok tercih etmesinin bir nedeni de Türklerin bu askeri disiplinden dolayı eğitilmeye ve çalıştırılmaya elverişli olmalarıydı.

Türk’ün idarecisi “bizden”, kendi kültürünün farkında, emin ve sadık olmalıydı. Yoksa Türk, sokaklara dökülerek, cam çerçeve indirerek demokrasi arayacak adam değildi.

Ülkücü kültür, soğuk savaşta önüne çıkan kızıl gömleklilere rağmen ortaya çıktı ve gelişti.

Kızılordu, Afganistan’dan önce Türkiye’de ilk yenilgisini sokakta tattı ve sıcak denizlere inmek için Kabil hattını tercih etmek zorunda kaldı. Ülkücülerin Molnar gibi bir romancıları yoktu, dünyada Pal Sokağı Çocukları kadar ünlü olamadılar ama 100 kişiyle Kosta Rika’yı ele geçirmeyi hayal edecek kadar da “romantik” malzeme üretebilmişlerdi.

Peki şimdi ne olmaktadır, tehlike nerededir? İşler neden ters gitmektedir?

Cevabı basit: Türkler 12 Eylül 1980’den beri hızla Çingeneleşmekte ve “Ülkücü kültür”den uzaklaşmaktadır. Genlerindeki stratejik-kozmik bilinç, hızlı depolitizasyonun bir neticesi olarak eriyip gitmektedir. Bu, bir tür GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) operasyonudur. Çingenelik kötü bir kimlik değildir; ama devlet yönetmeye gelmez. Kendilerinin de böyle bir istek ve eğilimleri yoktur. Müzik ve dans Çingenelerin yaşama biçimidir. Kolay ve eğlenceli olan bu kültür, ekranlardan evlerimize pompalanmakta; düğünlerle canlı tutulan folklorik öğelerle birleşerek kültürleşmektedir.

Bu operasyonda medya, kötü niyetli Kültür emperyalistleri tarafından etkin bir şekilde kullanılmıştır. Devlet umurundan ve yönetim kaygılarından askeri darbe, matbuat ve mektep marifetiyle uzaklaştırılan gençlik, ya dalından düşmüş yapraklar gibi global rüzgarlarla sürüklenmekte ya da bir şeyhin güdümüne girerek Türk Kültüründeki askeri itaat düsturunu şeyhinin uhrevi(?) ideallerine teslim etmektedir.

Türklerde de atlı göçebelikten ve yabancı bir ülkeye fetihle girmiş olmaktan kalan sosyal bir tedirginlik vardır. Buna “gizil göçebe kompleksi” diyebiliriz. Bu duygu aydınlarda global aşağılık kompleksi olarak ortaya çıkar. Bu, bir tür “Çingene edilgenliği”dir.

Bu edilgenliği, yaşadığı toprakların ilk sahibi olduğuna inanan otokton halklarda göremezsiniz. Mesela Boşnaklarda ve Arnavutlarda böyle bir tedirginlik yoktur. Bu durumda Türklerin devletiyle bütünleşmeye dayanan geleneksel ve yarı askeri devlet hayatından uzaklaşarak depolitize olmaları halinde bir tür Çingene’ye dönüşmeleri kaçınılmazdır. Türk kültüründen, askerlikle canlı tutulan devlet umurunu çıkarıp, yerine Cennet Mahallesinin mastikasını koyarsanız hormonlu bir yarı Çingene’yle karşı karşıya kalırsınız. Başına da bir Kasımpaşalı buldunuz mu % 58’i de bulursunuz % 68’i de.. Problem bundan ibarettir.

İşte burada soğuk savaş jenerasyonu Ülkücülere çok büyük bir görev düşmektedir. Seyis Erdoğan’ın atın omurgasına çökmesinin sebebi budur. Bizim “mayalı nesil” böylece kırılırsa Çingeneyi klarnetle yönetmek, çocuk oyuncağı olacaktır. Mahalleye arada bir iki ton kömür, çeribaşlarına birer şişe viski, gacılara da iki top entrarilik kumaş gönderdiniz mi sizden “şugar” Başbakan yoktur.

Şimdi bunları da mertçe dürüstçe düşünerek Ülkücü Kültürü, “yaşatıcı geni” tekrar harekete geçirmek gerekiyor. Referandum ve öncesinde yapılan ağır tahrik, bize tam da aranan enerjiyi vermiştir. Bundan sonra yapılması gereken, çağı iyi okuyan yüksek kaliteli bir örgütlenme ile Türk gencindeki “Ülkücü Kültürü” canlandırmak, yaşatıcı geni harekete geçirmektir.

Ülkücülük bir kadro hareketidir ve en uzmanlaştığımız alan eğitimdir. Şimdi herkesin marifetini ve ihtisasını ortaya koyma zamanıdır. Her Türk genci kutsal bir hazinedir; yeter ki bizdeki “Başbuğ mayası”ndan bir nebze olsun aktarmasını bilelim. Ondaki kültürün mayaya nasıl cevap verdiğini, yoğurdun nasıl kaymak bağladığını, ayranın nasıl kabardığını hep birlikte göreceğiz.

________________________________________________

(*) Pal Sokağı Çocukları, Macar yazar Ferenç Molnar tarafından yazılan ve ilk baskısı 1906 yılında yayımlanan bir çocuk kitabıdır. Öykü, 20. yüzyılın başında hızla gelişen Budapeşte’de, oyun sahalarını (Arsa) Kızıl Gömlekliler denen zengin çocuklarından korumaya çalışan yoksul çocukların savaşımını anlatır.

Kum torbalarıyla yapılan savaş aralarında en küçükleri, en zayıfları olan Erno Nemeçek’in kendini feda etmesiyle sonuçlanır. Daha önceden diğer çocuklar tarafından hain olarak adlandırılan ve adı büyük harf kullanmadan yazılan Nemeçek savaştan sonra zatürreden ölür.

Kitap dünya çapında en ünlü Macar romanı olmuştur. Birçok dile çevrilen kitabın bazı ülkelerde (Birleşik Krallık ve İtalya gibi) okullarda okunması zorunludur. Hikâye dört kez sinemaya uyarlanmıştır.