Ülkücü Gerçekçilik / Şükrü ALNIAÇIK

Ülkü” mü daha anlaşılır bir Türkçe kelimedir, yoksa “mefkûre” veya “ideal” mi günlük hayatta karşılığı olan daha anlaşılır kavramlardır? Bu tartışılabilir. Ancak, tartışmayı batıda veya eski Yunan’da kaleme alınmış felsefe sözlüklerine göre yaptığımız sürece işin içinden çıkmamız ve doğru kavramlarla düşünmemiz mümkün değildir.

Kendimizi, hedef kitlemiz üzerindeki imajımızı ve bize düşman olanların düşmanlık nedenlerini doğru analiz etmek için kendi pratiğimize odaklanmalıyız.

Teori ne derse desin pratikte Ülkücülük, Milliyetçi Türkiye’yi ve Türk Birliğini sağlayacak güçlü kadroları yetiştirme ve iktidara getirme idealizmidir.

Bu idealist görev, iç ve dış düşmanlıkları celp etmekte ve uzun soluklu bir mücadeleye sebep olmaktadır.

12 Eylül öncesinde eylemci sol, 12 Eylül’de Kemalist statükoculuk, şimdi de Liberal sağ, Ülkücü Hareketi kendi bekası için bir tehdit olarak görmüş ve farklı mücadele yöntemleriyle onu engellemeye çalışmıştır, bu düşmanlık halen de devam etmektedir.

Bu çok cepheli ideolojik mücadele, Ülkücü hareketin yöneticilerine iki önemli sorumluluk yüklemektedir:

1-Ülkücü kadroları yetiştirip, ideolojik eğitimden geçirerek iktidara hazırlamak,

2- Mevcut seçim sistemi içinde siyasi iktidar mücadelesi yapmak…

Bu sorumluluklardan birincisi, yani ideolojik olanı, “eğitim“le ilgili görevleri kapsadığı için orada demokrasi, eleştiri, muhalefet gibi kavramlarla düşünmek ve konuşmak abesle iştigaldir.

Eğitim ve cephe hazırlığı, askeri disiplin gerektirir, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı sınıfta eğitim yapılamaz.

Ülkücülük, bir fikir ve gönül hareketi olduğuna göre “siyasi beklenti“yle, Necdet Sevinç merhumun ifadesiyle “Milliyetçi Türkiye’nin temelinde bir çakıl taşı olma idealizmi” süratle birbirinden ayrılmalıdır.

Siyasi beklenti, masum bir motivasyon kaynağı olabilir, liyakate göre olmalıdır da… Ancak Ülkücü harekete sadece “bir siyasi beklentiyle” girenler, asla Ülkücü olamazlar.

İkinci sorumluluk alanında yani iktidar mücadelesinde Ülkücü, ihtiyaca göre mesailerinden yararlanılan “Milliyetçi teknokrat” olarak yan yana gelebilir. Ancak Ülkücülük, müşterek ideolojinin zaferini, şahsi makamdan, paradan, puldan ve koltuktan daha makbul tutma idealizmi olduğuna göre Ülkücülük, Milliyetçi siyasetçilikten farklı bir meziyettir.

Son yıllarda iletişim imkanlarının da artmasıyla, “idealist Ülkücüler“le, mesaisine duyulan ihtiyaca binaen harekete dahil edilmiş “Milliyetçi siyasetçiler” arasındaki itibar dengesinin sağlam kurulmadığı yönündeki eleştiriler, hareket içi muhalefetin en önemli argümanı olarak ortaya çıkmıştır.

Diğer partilerde lider tasarruflarının bizdeki kadar konuşulmamasının sebebi, Ülkücü Hareketin bu özel durumudur.

70’lerde mahallenin en yiğit gençlerinin Ülkücü idealizmi tercih etmesiyle başlayan ve aslında bir enerji ve zenginlik sebebi olan bu durum, düzgün bir mantık analiziyle avantaja dönüşebilir. Ancak akıl, nefsin marazi tahakkümü altına girdiği zaman kavgalar, küsmeler, fitne ve bozgunlar kaçınılmaz olmaktadır.

Ülkücüyü sıradan bir siyasetçiye göre daha değerli kılan faktör eğer, idealizm ve diğergamlık ise, Ülkücünün siyasi beklenti sahipleriyle tartıya çıkması, zaten onun sıkletini değiştireceğinden bu itibar yarışı, Ülkücü’yü kendi değerler kategorisinin dışına çıkarır. Bu sefer, sadece beşeri birikim kariyer ve liyakat yarışı başlar.

Ülkücünün, kategori dışına çıkmasını, dergâha kırk yıl düzgün odun taşıyan Yunus’un 41’inci yılda müderris kadrosu için dilekçe vermesine benzetebiliriz. 21. Yüzyılda Yunus’u bütün dünya tanımaktadır; ama kimsenin 11. Yüzyıldan bir müderris adı hatırlayabildiğini sanmıyorum.

Ülkücülük, “vatanını satmamanın ve sermayeye satılmamanın hikâyesi” olduğuna göre, günümüzün finans-kapital dünyasında bir faninin ulaşabileceği en itibarlı makamdır.

Eğer “Allah’ın rızası” ve “Türk Milleti’nin duası” Ülkücüye yetmiyorsa, kişi, kategorisini yeniden sorgulamalı ve “dava dilekçesini” ona göre vermelidir.