MUHARREM GÜNAY: “TÜRK’Ü SEVMEK İMANDANDIR…”

“TÜRK’Ü SEVMEK İMANDANDIR… ”
MUHARREM GÜNAY (SIDDIKOĞLU)
Tefsir alimleri Kur’an-ı Kerim’in tefsirini yaparken bazı âyetlerde Türklerden bahsedildiğini belirtirler. Peygamber Efendimizin de Türklerle ilgili çok sayıda hadis-i şerifleri vardır.
Sevgili Peygamberimizden Türklerle ilgili hadisleri rivayet eden ve eserleri yayınlanan büyük hadis âlimlerinin Türkler henüz kitleler halinde Müslüman olmadan önce yaşamış olmaları ve bu kitapların Türkler Müslüman olmadan önce yazılmış olmaları Türklerle ilgili hadislerin sahihliğini göstermek açısından çok önemlidir.
Düşünelim ki Peygamber Efendimiz, “Sakın Türklere dokunmayın, ümmetimin idaresi Türklerin eline geçecek.” diyor bu ve buna benzer hadisler hadis kitaplarında yer alıyor, fakat Müslüman olan Türkler henüz ortada yok, fakat hadislerde ve birçok hadis kitaplarında yer alan olaylar zaman içerisinde tıpkı hadislerde ve hadis kitaplarında anlatıldığı gibi bir bir gerçekleşiyor, Türkler kitleler halinde Müslüman oluyor ve İslâm dünyasının idaresi Türklerin eline geçiyor. Hal böyle olunca bu hadislerin sahihliğinin-doğruluğunun şahidi bizzat tarih olmuş olmaz mı? Elbette olur. Kaldı ki bu hadislerin çoğunluğu adına Kütüb-ü Site denen altı sahih hadis kitabında geçmekte olup bu hadis kitapları Kur’an-ı Kerim’den sonra bütün Müslümanlarca en sağlam kaynaklar olarak kabul edilen kitaplardır. Bu hadis âlimleri Miladi 8. asrın sonu ve dokuzuncu asrın başlarında yaşamışlardır. Türklerin kitleler halinde Müslüman olmaları ise miladi 10. asırda 920’lerde başlamıştır.
Kur’an-ı Kerim’de Arapların İslâm’a hizmetten yüz çevirmeleri, Allah yolunda cihatdan geri durmaları ve dinden dönmeleri üzerine Arapları uyaran beş adet “İnzar âyeti” vardır. İnzar kelimesi Arapçada korkutmak ve uyarmak manalarına gelmektedir. Yüce Allah bu âyetlerde Arapları uyarmakta ve İslâm’a hizmetten yüz çevirmeleri durumunda yerlerine bir başka milleti getireceğini belirtmektedir.
Cenâb-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de belirttiği gibi, gerçekten Arapların İslâm’a hizmetten yüz çevirdikleri, sınırlarda sürekli geriledikleri, bir sürü sapık mezhep ve fırkanın ortaya çıktığı bir dönemde Türkler kitleler halinde Müslüman olmuş, Kur’an-ı Kerim’de adı geçen mucize gerçekleşmiş ve Türkler İslâm’ın bayraktarlığını üstlenmişlerdir.
Kur’an’da inzar âyetleri olarak adlandırılan âyetler beş tanedir. Bu âyetler, Maide, Fetih, Muhammed, Tövbe ve Mearic surelerinde geçmektedir.
ALLAH’IN SEVDİĞİ BİR MİLLETİ SEVMEK İMANDANDIR
Birçok Tefsir âlimine göre Maide suresi 54. âyet-i kerimede Allah tarafından geleceği müjdelenen ve övülen millet Türk milletidir. Başta Ömer Nasuhi Bilmen olmak üzere, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Said Nursi, Osman Keskioğlu, Celal Yıldırım gibi İslâm âlimleri Türk milletinin bu ayetin sırrına mahzar olmuş ve Allah tarafından övülmüş bir millet olduğunu belirtirler.
Mealen bu ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır:
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, o zaman Allah, (sizin yerinize) kendisinin onları, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı gayet alçak gönüllü/yumuşak, kâfirlere karşı da oldukça onurlu ve sert bir toplum getirir ki onlar (her türlü gücüyle) Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu Allah’ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, (her şeyi) bilendir.” (Maide/54)
Maide suresi 54. âyetle ilgili olarak Bediuzzaman Said Nursi (hz.) şöyle der:
“İşte ey ehli Kur’an olan şu vatan evlatları, altı yüz sene değil belki Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hakim’in bayraktarı olarak bütün Cihana karşı meydan okuyup Kur’an-ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’an’a ve İslâmiyet’e kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz. Müthiş tehacümatı (toplu hücumları-Haçlı seferlerini) def ettiniz. Tâ ‘Fe sehve ye’tillâhi bi kavmin’ âyetine güzel bir masadak oldunuz. (Bu ayetin işaretine sadık kaldınız)” (S. Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, c:1, s: 500)
Said-i Nursi hazretleri yine Emirdağ Lahikası sayfa 37’de Maide suresi 54. âyetin yorumunu yaparken şöyle demektedir. “…daha sonra da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların (İranlıların) kadrini bilmeyip zayi ettikleri Devlet-i İslâm’ı onlar ele alarak İstanbul’a ve ordan da kıtaat-ı arzın her tarafına yaymışlar, binaenaleyh ‘Ebnayı Faris’ hadisinin delaleti ve ‘Fethi Kostantiniyye’ hadisinin sarahatı ile ve yine ‘Ola ki Allah (onlara) kendi katından bir zafer ihsan edecek (Maide/52) vaadi ilahisinin işareti ile Türkler de bir kavim ki Allah onları sever tebşirine dahil olmuşturlar.”
Yine bu ayetle ilgili olarak Said-i Nursi: “Allah-ü Zülcelâl Hazretleri, Kur’an-ı Kerim’de; öyle bir kavim göndereceğim ki onlar Allah’ı Allah’ta onları sever buyurmuştur” (Maide 54) Bende bu beyân-ı ilâhi karşısında düşündüm. Bu kavim bin yıldan beri Âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım” der. (Z.Kitapçı, a.g.e. s.61)
Bir çok tarih ve din kitaplarında (Arap ve Türk kaynaklarında) milletimiz için ; “Milleti memduha (övülmüş millet)” ; İlahi nusretle müeyyed (Allah’ın yardımı ile te’yid ettiği ) millet” ; İ’lay-ı kelimetullah ile muvazzaf (Allah isminin yüceltilmesi ile görevli) millet” tabirleri kullanılır. (Elmalılı Hamdi Yazır 1960) (Ömer Nasuhi Bilmen 1966) (Celal Yıldırım 1985)

HER MİLLETTEN DAHA ÇOK TÜRKLERİ SEVMEK GEREKİR ( Said-i Nursi )
Türkleri sevmenin ve Türk taraftarı olmanın gereğine dikkat çeken Üstad Said-i Nursi hazretleri söyle der:
“Ey Efendiler! İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğudan Meslek-i Kurâniyem cihetiyle her milletten ziyâde Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezâsıdır.” (Cemal Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz, İstanbul 1974, s: 70’ten nakil Z.Kitapçı, s.61) Said-i Nursiye göre: “Türk milleti tarihte İslâm’ın reisliğini en iyi şekilde yapmıştır. Şimdiden sonra da İslâm’ın reisliğini yine onlar yapacaktır.” (B.Berk, Türkiye’de Nurculuk davası, s. 261, İst. 1975) Ayrıca Said-i Nursi eserlerinin bir çok yerinde Türklerle ilgili hadislerin varlığına dikkat çekmiş ve: “Türklerle ilgili Senâ-i Peygamberi muhakkaktır…” (Emirdağ Lahikası, s. 37) demiştir.
Araplar arasında dinden dönmeler Hz. Peygamberimizin ölümüne yakın günlerde başlamış, Hz. Ebu Bekir zamanında ise daha çoğalmıştır.
Sevgili Peygamberimizin son günlerinde irtidat (dinden dönme) hareketi önce Yemen’de başlamıştır. Esved’l-ansi adında bir sapık Yemen’de peygamberlik iddiasına kalkışmış ve öldürülmüştür. İkinci olarak yine peygamberimizin sağlığında iken kendisini peygamber ilan eden “Müseylemetü’l Kezzap”olmuştur. Müseylemetü’l Kezzap ta Uhut savaşında Hz. Hamza’yı şehit eden, fakat daha sonra Müslüman olan Vahşi tarafından öldürülmüştür. Dinden dönen bir grubun başına geçen Tuleyha adında birisi ise ünlü İslam komutanı Halit bin Velit tarafından bozguna uğratılmış ve dağıtılmıştır.
İslâmi kaynaklardan öğrendiğimize göre Araplar arasında on bir kabile dinden dönmüştür. Bu on bir kabileden üçü peygamberimiz zamanında dinden dönen “Beni Müdlic”, “Beni Henife”, “beni Eset” kabileleridir. Yedi kabile de Hz. Ebu Bekir zamanında dinden dönmüştür. Bu kabileler şunlardır: “Fezare”, “Gaffan”, “Beni Selim”, “Beni Yerbu”, “Kende” ve “Beni Bekr-i bin Vail” kabileleri ile Teym kabilesini bir kısmı. Gassan kabilesi ise Hz. Ömer zamanında dinden dönmüştür.
Ömer Nasuhi Bilmen Efendi, Maide suresi 54. âyetin büyük bir mucize olduğunu belirtir ve şöyle der:
“Bu mürtet kuvvetlerin hepsi de Müslümanlar tarafından mağlup edilmiş çeşit çeşit felaketlere, mağlubiyetlere maruz kalmışlardır… Fakat Asrı Saadet’ten itibaren bir nice muazzam kabileler, milletler şeref-i İslâm’a nail olmuş, İslâmiyet’i şark ve garpa neşre çalışıp durmuşlardır. Ensâri Kiram denilen Medine-i Münevvere ile etrafındaki muhterem ahali,
Yemen kabileleri, ehli Faris ve Katsiye muharebesine iştirak eden binlerce zevat ve bilhassa Türk milleti necibesi İslâmiyet’i kabul etmiş, bu uğurda asırlardan beri mücahede meydanlarına atılmış, İslâmiyet’in şark ve garpa intişarına (yayılmasına) pek büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bu suretle Kur’an-ı mübinin tebşiratı (müjdesi) gerçekleşmiş, O’nun bir mucize-i ebediye olduğu mütecelli bulunmuştur. (tecelli etmiştir) Bizler ecdadımızın dini İslâm hususundaki ulvi hizmetleriyle daima iftihar eder, onların o güzide yollarını takibe muvaffak olmamızı Hak Teâla hazretlerinden niyaz eyleriz. (Ö.N.Bilmen Tefsiri cilt:2, s:784)
Elmalılı Hamdi Yazır Efendi ise bu ayetin tefsirini yaparken şöyle demektedir:
“Evvela Araplar, kavimden kavme bu hizmeti yapmışlar, ba’dehu Emeviye’nin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet Arap’tan Acem’e doğru geçmiş, hadisi şerifin de delâlet ettiği üzere Kavmi Fars manen ve maddeten İslâm’a pek büyük hizmetler eylemiş, sonra bunlar da aynı hâle gelmiş bu defa da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların kadrini bilmeyip zayi ettikleri devleti İslâm’ı ele alarak İstanbul’a ve oradan kıtaatı arzın her tarafına yaymışlar binaenaleyh ebnai Faris hadisinin delaleti ve fethi Kostantiniyye hadisinin serahati ve va’di ilâhisinin ıtlak ve işareti ile Türkler de bu âyetin tebşirine dahil olmuşlardır. Demek ki onlar da bu nimetin kadrini bilmez küfrü küfrana doğru giderlerse mevkilerini Allah’ın göndereceği diğer bir kavme terk etmeğe mecbur olacaktır. Ve kim bilir vasi ve alîm olan Allah kıyamete kadar daha nice kavimler gönderecektir.(Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri, c:2,s:1720)
Konu ile ilgili olarak en gerçekçi tesitleri yapan tefsir alimlerimizden birisi de Celal Yıldırım’dır.
Eski Afyonkarahisar müftülerinden Celal Yıldırım Efendi “Hutbe Müslümanlara Öğütler” adlı 1966 baskılı eserinin 21. sayfasında hazırlamış olduğu Cuma Hutbesi’ne Maide suresi 54. âyeti konu olarak ele almış ve Türk milletinin Allah’ın sevgisine ve övgüsüne nail olduğunu belirtmiştir.
Celal Yıldırım bu ayetin tefsirini yaparken şu görüşlere yer vermiştir:
“Dört Halife’den sonra Emeviler devri başladı. Arap olmayan milletleri mevali ( azaldı köle) diye, adlandırmaları daha doğrusu onlara bu gözle bakmaları, İslâm’ın evrenselliğine ters düşmüş ve bir asır geçmeden İslâm’ı temsil etme doğrultusundan saptıkları görülmüş, şırı ırkçılık onların ruhuna kadar işlediği için Allah İslâm emanetini omlardan çekip almış, bu defa Abbasilerin hizmeti küçümsenmeyecek kadar geniş olmuş ve iki asırdan fazla İslâm emanetine hizmet şerefini omuzlarında taşımışlardır. Zamanla onlar da bu doğrultudan sapmaya başlayınca –ilahi sünnet gereği–Allah bu defa onlardan sözü edilen emaneti alıp hiçbir tazyik altında kalmadan kendiliklerinden İslâm’ı benimseyen ve kitleler halinde bu dine giren Türklere vermiştir. Türkler, ırklarından tevarüs ettikleri cesaret, kahramanlık, civanmertlik, âlicenaplık ve cömertlik gibi mümeyyiz vasıflarını sözü edilen beş vasıfla birleştirip bütünleştirdi. Böylece Türkler canla başla İslâm’a hizmet ettiler. Onuncu asırdan beri Türkler bu hizmeti temsil kudretini basiretle sürdürmektedirler.
Dinden dönüp onu temsil kudret ve liyakatini kaybettikleri gün –yine ilahi sünnet gereği- İslâm’a hizmet şerefi onlardan alınıp Allah’ın sevdiği bir millete verilir ve bu böyle sürüp gider.
Dileğimiz bu şerefin milletimizden alınmamasıdır. Batı kültürünün istilasına uğramamız, dini bağları yer yer ve bazı kesimlerde zayıflatmıştır. Allah’ın muradı ne yönde ve hangi yolda tecelli edecek bilemiyoruz. (C.Yıldırım, Hutbe Müslümanlara Öğütler, s:21, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri c:4, s:1715)
ALLAH O MİLLETİ (TÜRKLERİ) SEVER!
Maide suresi 54. ayetten anladığımıza göre Arapların yerine getirileceği ifade edilen milletin bir takım özellikleri vardır. Maide 54. ayette bu özellikler şöyle sıralanır:
1. Allah o milleti sever.
2. O millet te Allah’ı çok sever.
3. O millet Müslümanlara karşı alçak gönüllü ve merhametlidir.
4. O millet kafirlere karşı şiddetli, onurlu ve zorludurlar.
5. O millet Allah yolunda savaşır.
6. O millet Allah yolunda savaşırken, kınayanın kınamasından, kötüleyenlerin kötülemesinden çekinmezler, onlara aldırış etmeden dine hizmet ederler.
Sanki bu ayeti kerime kitleler halinde İslâm’la şereflenmiş olan yüce Türk Milleti’nin tarihinin ve İslâm’a olan hizmetlerinin kısa bir özeti gibidir.
Elbette Yüce Allah Türk milletini çok sevmiş, bizi severek, isteyerek ve bir takım ilahi görev ve gayelere memur ederek yaratmış ve bu ilahi görevleri başarıyla yerine getirecek şekilde meziyetlerle donatmıştır ki bu özelliklerin en önemlileri, üstün cesaret, kahramanlık, askerlik, teşkilatçılık, cömertlik ve mertlik gibi başka milletler de ender görülen özelliklerdir.
Tarihi kaynakları incelediğimizde Türklerin tarih sahnesinde görüldüğü andan itibaren her şeyi yoktan var eden yüce ve bir Allah’a inandığı ve O’na “Gök Tanrı” yani Yüce ve Ulu Tanrı adını verdiği ve Yüce Tanrı tarafından Dünya nizamını sağlamakla görevlendirilme inancına sahip olduğu ve bu amaçla dünyanın dört tarafına seferler düzenlendiği görülmektedir. Bu düşünce “Türk Cihan Hakimiyeti Düşüncesi”ni doğurmuştur. Eski Türk Cihan Hakimiyeti düşüncesinin hedefi eski Türk dini ve töresi ile dünyaya nizam vermek ve bütün insanlığı Türk töresinin ve Türk devletinin himayesine alarak mutlu kılmaktan ibaretti. Bu düşünce İslâmiyet’le birlikte “Nizâm-ı Âlem Ülküsü” ne dönüşmüştü.
Nizâm-ı Âlem’in hedefi Allah’ın dini ile âleme nizam vermek ve ‘İ’lâ-yı Kelimetullah’tan yani Allah’ın adını yüceltmekten ibaretti. Bu yüce duygu ve düşünceler içerisinde Kaşgarlı Mahmud, Türk milletine “CUNDULLAH” (Allah’ın Ordusu) adını vermiştir. Osmanlı devleti ordularına “ASÂKİR-İ İSLÂM” (İslâm’ın askerleri) bu orduyu oluşturan askerlere de Peygamber Efendimizin adını vererek “MEHMETÇİK” denilmiştir.
Türk milleti, Allah yolunda cihat edip, âleme nizam verme ülküsü peşinde koşarken birçok haksız iftiralara ve suçlamalara da maruz kalmıştır. Bu iftiraların en önemlisi ‘barbarlık’ suçlamasıdır ki bu suçlamayı yapanların gerçek barbarlar olduğunu bilmeyen yok gibidir. Hıristiyanlık Dünyasının bu tür suçlamaları bir tarafa İslâm’ın Bayraktarlığını yapmış olan aziz milletimize Araplar tarafından “Yecüc ve Mecüc” olma iftirası yapılmıştır. Fakat Türk milleti tıpkı Maide suresi 54. ayette belirtildiği gibi “kınayanların kınamasına, kötüleyenlerin kötülemesine aldırış etmeden” İslâmiyet’e hizmet etmeye devam etmişlerdir.
MİLLİYETÇİLİK HEM DİNİ HEM DE İLMİ BİR GEREKLİLİKTİR
“…Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde/hayırda yarışın” (Maide, 5/48) (Ayrıca bak HUD/118. ayet)
Ümmetler yani farklı özellikler halinde yaratılmış olan bu milletlerin, iyilikte, hayırda, bilim ve teknolojide ve Allah’ın dinine yardımda ve hizmette yarışmaları için milliyetçilik duygusuna sarılmaları şarttır. Çünkü milliyetçilik mensubu olduğu milleti sevme duygusunun yanında o milleti Maide suresi 48. âyette söz edilen iyiliklerde ve hayırda yarışta galip getirme düşüncesi ve ülküsüdür
Kur’an-ı Kerim’de millet gerçeği şöyle anlatılır:
“Ey insanlar, biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve bir birinizle tanışasınız (bilişesiniz, iyi ilişkiler kurasınız, iyi işlerde bir birinizle yarışasınız) diye şubelere (milletlere) ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en şerifli olanınız takvada (Allah’tan sakınma, gönülden bağlanma, dine ve insanlara hizmette) en ileri olanınızdır. (Hucurat Suresi, 13),
Celal Yıldırım ise Hucurat Suresi 13. ayetin tefsirini yaparken Millet Kavramını:” Türkçe’de, ulus ve benzer özellikleri olan topluluk demektir.” Şeklinde açıklamaktadır. (C.Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri cilt 11, sayfa 5760) Yine aynı sayfada “ŞUUB-ŞA’B“ sözcüğünü açıklarken “yeryüzüne yayılıp üzerinde gruplar halinde yaşayan insan topluluklarının her birine Şa’b denir” demektedir. Bizim Türkçe’mizde kullandığımız Millet sözcüğü işte bu “ŞUUB“ sözcüğünün yerine ve onun taşıdığı anlamı karşılamak üzere kullanılmaktadır. (Şu’but-Türk= Türk Milleti, Şu’bul- Arap= Arap Milleti gibi…)
İstiklal Marşımızın yazarı M. Akif Ersoy’un “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal” derken kastettiği anlam da bizim bu gün kullandığımız anlamdır.
“O gökleri, o yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da O’nun (Yani Allah’ın) ayetlerindendir.(varlığını, gücünü, kudretini gösteren delillerindendir.) Hakikat bunlarda düşünen insanlar için elbette ibretler vardır.” (Rum Suresi, 22)
Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir. (Maide 48. ayet);
“..Eğer Allah dileseydi, onları mutlaka tek bir ümmet kılardı. “ (Şura, 8)
Kur’an’ı kerimdeki bu ayetlerde de görüldüğü gibi Allah insanları çeşitli ümmetler/milletler halinde yaratmış, her birine ayrı dil, kültür ve özellikler vermiştir. İnsanların bu şekilde farklı milletler ve özellikleri halinde yaratılmış olması Hucurat suresi 13. Rum suresi 22. ve Maide suresi 48. ayette de belirtildiği gibi hayırlı işlerde, medeniyetin oluşmasında, bilimde, teknikte ve Allah’ın dinine hizmette yarışmak ve imtihan olmak içindir. İşte milliyetçilik duygu ve düşüncesi bu yarışta önde olmak ve millet olma düşüncesinden doğmuştur.
Gerek Kur’an’da gerekse hadisi şeriflerde Allah tarafından milletlere verilen özelliklere sahip çıkılması üzerinde önemle durulmuştur. Peygamber Efendimiz ““Bir millete benzemeye çalışan kimse, o milletten sayılır.” (Ebu Dâvud, Libas; 4)
Rad suresi 11. ayette ise:
“..Bir kavm, özlerindeki (özlerini, güzel hal ve ahlâk ) ını değiştirip bozuncaya kadar Allah şüphesiz ki onun (halini) değişdirip bozmaz..” (Rad suresi 11.) buyrulmuştur.
Bir diğer ayette ise: “…Bir topluluk, kendilerinde bulunan (güzel ahlâk)ı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği bir nimeti/güzel bir durumu değiştirmez. Allah, şüphesiz hakkıyla işitendir, bilendir.” Enfal 8/ 53.
Âyet-i kerîmede görüldüğü gibi, toplumsal değişmenin ve çöküşün sebebi, fertlerin kendi iradeleriyle inanç, ahlâk ve yaşayışlarını bozmuş olmalarıdır. Bu düşünce milli şairimiz M.Akif’in mısralarında şöyle anlatılır:
“Bilmez misin ki kat’î bir düsturdur bu Hak’ça / Bir kavmi bozmaz Allah, onlar bozulmadıkça” (M. Âkif).
MİLLİYETÇİLİK GERÇEĞİNİ İNKÂR ETMEK ALLAH’A İSYAN ETMEKTİR
Islama göre bir milletin Allah tarafından kendisine verilen dil, örf, adet, kültür gibi özelliklere sahip çıkmayarak bunları bozması ve başka milletlere benzemeye çalışması Allah’a ve Allah’ın ayetlerine isyan etmek demektir.
İslamiyet dîni tebliğ etmek, iyiliği emretmek, kötülüklerden sakındırmak, yardımlaşmak gibi dini görevlere de önce yakınlarımızdan başlamayı emretmektedir. Bu amaçla Sevgili Peygamberimize Şuara suresi 114. ayette “Ve enzir aşiretekel agrabine: Önce en yakın akrabalarını uyar!” emri verilmiş, zekat, fitre ve sadaka gibi mâli ibadetleri yerine getirirken de önce akrabalarımızdan ve komşularımızdan başlanması emredilmiştir. “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder..,” (Nahl, 90) Kur’an-ı kerim’de ve hadisi şeriflerde akrabalarla yakın ilişki içerisinde olmak ve sılai rahimde bulunmak emir ve tavsiye edilmiştir.“Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının” (Nisâ ,, 1) Peygamber Efendimiz: “Sıla-ı Rahim( akrabayı ziyaret etmek) ömrü uzatır. “Akraba ile ilgi ve alakayı kesen kavim üzerine melaike inmez.” buyurmuştur. Kurtubi tefsirinde “Sıla-ı Rahim vacip olduğu ve akraba ile alakayı kesmenin haram olduğu hususunda Ümmetin icmaı bulunduğunu nakledilmiştir.
İslam her şartta yakınlarımıza yardımı emreder. Enes bin Malik (r.a.)’dan Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” dendi ki:
“Ey Allah’ın Rasulu, şu mazluma zaten yardım ediyoruz. Peki, zalim olunca nasıl yardım ederiz?” Buyurdu ki:
“Tutar ve zulümden alıkorsun. İşte bu da senin ona yardımın olur.”(Müslim İlim: 47, 16. Hadis) “Sizin en hayırlınız, günaha girmemek şartıyla milletinin, aşiretini müdafaa edeninizdir.” (Ebu Davud, Edep; 113)
İnsanların dillerinin, renklerinin, ırklarının ayrı ayrı olması da Allah’ın varlığını, gücünü, kudretini gösteren ayetlerinden-delillerindendir. Bu duruma Şura suresi 8, Casiye suresi 4 ve Rum suresi 22. Maide suresi 48. ayetlerde dikkat çekilir ve düşünen insanların bunlardan ibret çıkarmaları istenir İşte bu farklı özellikler, renklerin, dillerin ayrılığı insanlığa renk getiren, kültür ve medeniyetlere kendine has bir özellik ve nitelik kazandıran orijinal değerlerdir. Her çiçeğe farklı renk ve koku veren, aynı meyveyi çeşitli renk ve tatlarda yaratan ve “Kitab-ı Ekber” (En büyük kitap) denen kâinatı yaratarak ve kâinattaki yaratıklara ayetlerim diyen, bizi kainatı ve kainattaki Allah’ın varlığının ve birliğinin delilleri olan ayetleri okumak ve anlamakla yükümlü kılan ve buradan kendi varlığına, gücüne, kudretine ulaşmamızı isteyen hiç şüphesiz Yüce Allah’tır. Bu bakımdan biz diğer milletleri de sever ve sayar ve Cenab-ı Hakk’ın ayetleri olarak görür ve kabul ederiz. Milliyetçiliği de insani medeniyetin oluşmasında ve hayırda yarışmak için bir vesile olarak kabul ederiz.
Kardeşlik duyguları içerisinde bütün milletlerle iyi ilişkiler kurmak dini bir emir ve tavsiye olmaktan öte aynı zamanda bir sosyal gereklilik ve gerçekliktir.
Türk Adı Bir Etnik Kimliğim Adı Değil Bir Milletin Ortak Adıdır.
Türk adı ve Türk milliyetçiliği etnik bir kimliğe ve bir ırka dayanmaz. Cahiliye devri asabiyetini ve ırkçılığını reddeder., Türkiye’de yaşayan ve vatandaşlık bağı ile birbirine bağlı olan ve hangi ırktan ve kökenden olursa olsun ben Türk’üm diyen herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışıdır.
MİLLETLER ALLAH’IN ÂYETLERİDİR
Allah’ın Âyetleri İkiye Ayrılır
Kur’an Ayet” adı verilen parçalardan müteşekkildir. Ayetler bir kelime ila bir sayfa arasındadır. Kur’an-ı Kerim’in cümlelerine ‘ayet’ denir. Bugün yeryüzünde bulunan tüm Mushaflarda ayet sayısı 6236 olarak kabul görmüş ve numaralandırılmıştır.
Yüce kitabımız Kur’an bize genel olarak iki çeşit kitaptan ve ayetten söz eder.
1.Tenzili/indirilmiş ilahi kitaplar ve ayetler.
2. Tekvini/yapılmış, yaratılmış kitaplar, ve ayetler; buna kâinat kitabı da diyebiliriz.
Kur’an-ı kerimde Allah’ın varlığını, birliğini, gücünü ve kudretini gösteren belgelere ayet denilir. Âyet kavramını iki bölümde ele almak gerekir. Aslında âyet ilahi mesaj/ İlahi mesajın bölümleridir. Bu anlamda Kur’an’daki sureleri meydana getiren ve duraklarla birbirinden ayrılan bölümlere ayet denir. Bunlar Tenzili/indirilmiş ayetlerdir. Birde Tekvini ayetler vardır ki ay, yıldız, güneş, uzay, dünya, canlı ve cansız varlıkların hepsi Allah’ın varlığını, birliğini, gücünü kudretini gösteren ayetler/delillerdir. Aslında ayet kavramını da bu şekilde açıklamak gerekir. Âyet Yüce Allah’ın varlığını, birliğini, gücünü, kudretini gösteren delillere denir. Nitekim Rum suresi 22. ayette insanların milletler/şubeler halinde yaratılması, renklerinin ve dillerinin ayrı ayrı yaratılmış olması Allah’ın varlığını, birliğini, gücünü, kudretini gösteren ayetler/deliller olarak takdim edilir.
Yusuf suresinde de iman etmek isteyenler için göklerde ve yerde nice ayetler-deliller olduğuna dikkat çekilir:
“Göklerde ve yerde (iman etmek için) nice âyet (delil) vardır ki onlar, (ibretle bakmayıp) ondan yüz çevirerek üstünden geçerler.” (Yusuf 12/105) Yani bakarlar fakat görmezler, kainatı, kitabı ekberi, Allah’ın varlığını birliğini gösteren delilleri okuyup, anlayamazlar..Gördükleri halde kördürler, işittikleri halde sağırdırlar.. Nitekim gerçekleri göremeyip, anlayamayanlara Kur’an sağır ve kör diye hitap eder.
“Bu (ceza)nın sebebi şudur: Bir topluluk, kendilerinde bulunan (güzel ahlâk)ı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği bir nimeti/güzel bir durumu değiştirmez. Allah, şüphesiz hakkıyla işitendir, bilendir.” (Enfal suresi: 53.)
Âyet-i kerîmede görüldüğü gibi, toplumsal değişmenin, çöküş ve azabın sebebi, fertlerin kendi iradeleriyle inanç, ahlâk ve yaşayışlarını bozmuş olmalarıdır. İyi, saadetli toplum olmamız için de halimizi ve yaşantımızı Allah’ın emirlerine uyarlamamız lazımdır. (H. T. Feyizli, Feyzü’l Furkân)
“…Muhakkak ki bir toplum özlerini (iç dünyalarını ve güzel ahlaklarını) değiştirip bozmadıkça, Allah da onların durumunu değiştirip bozmaz. Allah (emirlerinden yüz çeviren) bir kavme bir kötülük dileyince, artık onu geri çevirecek yoktur. Onlar için O’ndan başka bir velî (koruyup yardım eden) yoktur.” (Rad suresi:11.)
“Bilmez misin ki kat’î bir düsturdur bu Hak’ça / Bir kavmi bozmaz Allah, onlar bozulmadıkça” (M. Âkif). Veya “onlar özlerindeki (kötü halleri)ni (iyiye) değiştirmedikçe Allah da onları değiştirmez” (Elmalılı, IV, 2964). Âyet-i kerîmede görüldüğü gibi, yüce Allah insan ve toplum iradesini; iyiyi ve güzel ahlâkı, yani İslâm’a uygun yaşayışı veya bunların aksini seçme konusunda serbest bırakmış, buna göre de karşılık takdir etmiştir. Aynı zamanda toplumun yöneticileri de kendilerinin bir örneği olduğundan, Peygamber Efendimiz’in: “Siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” diye buyurduğu mübarek sözlerini de göz önünde tutarak, önce toplum fertlerinin, güzel ahlâk yönünden gelişmiş olması lazımdır. (H. T. Feyizli Feyzü’l Furkân)
SİZİN EN HAYIRLINIZ KAVMİNİ MÜDAFAA EDENİNİZDİR..
“Sizin en hayırlınız, günaha girmemek şartıyla milletinin, aşiretini müdafaa edeninizdir.” (Ebu Davud, Edep; 113)
“Bir millete benzemeye çalışan kimse, o milletten sayılır.” (Ebu Dâvud, Libas; 4)
Bir milletin milli kültürünü ve istiklalini kaybetmesi Orta Kıyamet şeklinde anlatılır. Orta Kıyamet, Bir milletin, hürriyet ve istiklalini, bağımsızlığını kaybetmesi, dünya haritasından silinmesidir.
Bir millet sadece bağımsızlığını kaybetmekle tarih sahnesinden silinmez, aynı zamanda bir millet kendisine Allah tarafından verilen milli kimliğini, adını, dil ve kültürünü kaybederse de tarih sahnesinden silinmiş olur. Nitekim Kur’an’da Rad suresinde bu duruma şöyle dikkat çekilir:
“Bir kavm, özlerindeki (özlerini, güzel hal ve ahlâk) ını değiştirip bozuncaya kadar Allah şüphesiz ki onun (halini) değiştirip bozmaz..” (Rad suresi 11)
İslam âlimleri kıyameti üçe ayırırlar: 1.Küçük Kıyamet (insanın ölümü) 2. Orta kıyamet (milletlerin ve devletlerin tarih sahnesinden silinmesi) 3. Büyük kıyamet. (Asıl kıyamet)
Orta kıyamet bir milletin milli kültüründen uzaklaşarak başka milletlere benzemesi, millet ve milliyetçilik şuurundan yoksun kalarak devletinin elden gitmesi sonucu tarih sahnesinde kaybolmasıdır. Bu gerçeğe Kur’a şöyle dikkat çeker:
“Her ümmetin bir eceli vardır” (A’raf 34) şeklinde söz edilmektedir

KUR’AN-I KERİME GÖRE MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK GERÇEĞİ
Kur’an-ı Kerim’de millet gerçeği şöyle anlatılır:
“Ey insanlar, biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve bir birinizle tanışasınız (bilişesiniz, iyi ilişkiler kurasınız, iyi işlerde bir birinizle yarışasınız) diye şubelere (milletlere) ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en şerifli olanınız takvada (Allah’tan sakınma, gönülden bağlanma, dine ve insanlara hizmette) en ileri olanınızdır. (Hucurat Suresi, 13),
“O gökleri, o yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da O’nun (Yani Allah’ın) ayetlerindendir.(varlığını, gücünü, kudretini gösteren delillerindendir.) Hakikat bunlarda düşünen insanlar için elbette ibretler vardır.” (Rum Suresi, 22)
Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir. (Maide 48. ayet); “Eğer Allah dileseydi, onları mutlaka tek bir ümmet kılardı. “ (Şura, 8)
Kur’an’ı kerimdeki bu ayetlerde de görüldüğü gibi Allah insanları çeşitli ümmetler/milletler halinde yaratmış, her birine ayrı dil, kültür ve özellikler vermiştir. İnsanların bu şekilde farklı milletler ve özellikleri halinde yaratılmış olması Hucurat suresi 13. Rum suresi 22. ve Maide suresi 48. ayette de belirtildiği gibi hayırlı işlerde, medeniyetin oluşmasında, bilimde, teknikte ve Allah’ın dinine hizmette yarışmak ve imtihan olmak içindir. İşte milliyetçilik duygu ve düşüncesi bu yarışta önde olmak ve millet olma düşüncesinden doğmuştur.
Gerek Kur’an’da gerekse hadisi şeriflerde Allah tarafından milletlere verilen özelliklere sahip çıkılması üzerinde önemle durulmuştur. Peygamber Efendimiz ““Bir millete benzemeye çalışan kimse, o milletten sayılır.” (Ebu Dâvud, Libas; 4)
Rad suresi 11. ayette ise:
“..Bir kavm, özlerindeki (özlerini, güzel hal ve ahlâk ) ını değiştirip bozuncaya kadar Allah şüphesiz ki onun (halini) değiştirip bozmaz..” (Rad suresi 11.) buyrulmuştur.
Bir diğer ayette ise: “…Bir topluluk, kendilerinde bulunan (güzel ahlâk)ı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği bir nimeti/güzel bir durumu değiştirmez. Allah, şüphesiz hakkıyla işitendir, bilendir.” (Enfal suresi / 53.)
Âyet-i kerîmede görüldüğü gibi, toplumsal değişmenin ve çöküşün sebebi, fertlerin kendi iradeleriyle inanç, ahlâk ve yaşayışlarını bozmuş olmalarıdır. Bu düşünce milli şairimiz M.Akif’in mısralarında şöyle anlatılır:
“Bilmez misin ki kat’î bir düsturdur bu Hak’ça / Bir kavmi bozmaz Allah, onlar bozulmadıkça” (M. Âkif).
TÜRK’E ve TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNE DÜŞMAN OLANLAR DÜN PERİŞAN OLDUĞU GİBİ YARINDA PERİŞAN OLACAKTIR
Ayet ve hadisi şeriflerde Allah ve Resûlü tarafından sevilmiş bir millet olan Türk milletini sevmek Müslüman olmanın gereklerindendir. “MİLLETİ MEMDUHA (övülmüş millet)” ; İLAHİ NUSRETLE MÜEYYED (Allah’ın yardımı ile te’yid ettiği) millet” ; İ’LAY-I KELİMETULLAH İLE MUVAZZAF (Allah isminin yüceltilmesi ile görevli) millet “CUNDULLAH VE ASKİR-İ İSLAM (Allah’ın ordusu ve İslâmın askeri) gibi unvanları taşıyan bu milleti sevmek her Müslümanın üzerine düşen dini bir görevdir
Dün olduğu gibi bu günde dünyada ve ülkemizde bir Türk düşmanlığı yaşanmaktadır. Bu düşmanlığın Türk milletinin oylarıyla iktidar olan AKP iktidarı tarafından yapılması ise büyük bir talihsizliktir.
Türk milletine, Türklüğe ve Türk milliyetine düşman olmak, Allah’a, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e ve yüce kitabımız Kur’an’a düşman olmaktır. Türk milletine düşmanlık besleyenler dün helak ve perişan olduğu gibi bu gün de yarında helak ve perişan olacaklardır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın..