TÜRKÇE NAMAZ VE TÜRKÇE DUA

TÜRKÇE NAMAZ VE TÜRKÇE DUA

MUHARREM GÜNAY SIDDIKOĞLU

Türkçe namaz ile Türkçe dua birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü dua kulun Allah’tan istekte bulunmasıdır. Bunun ise herkesin konuştuğu dil ile yapılmasından daha tabii bir şey olamaz ve zaten genelde de ülkemizde Türkçe dua yapılmaktadır.
Türkçe ibadet konusuna gelince: “Konunun müctehid imamlar (mezheb imamları) zamanında ele alındığı anlaşılmaktadır. Muhtemelen Arap olmayan müslümanlardan bazılarının (ilk olarak İranlı bazı müslümanların) Arapça okumayı öğreninceye kadar namazda Fâtiha’yı kendi dillerinde okuma uygulamaları (Serahsî, Mebsut, I,37) sonradan fıkıhçıların gündemine girmiş ve tartışma konusu edinilmiştir. İslâm müctehidleri ve bu arada meşhur dört fıkıh mezhebinin imamları arasında-Ebu-Hanîfe hariç- namazda Kur’ân’ın başka bir dilden okunmasını câiz gören bir âlim yoktur. Cevaz verilen husus, Arapça okumayı öğreninceye kadar-geçici olarak- kendi dilinde okumasıdır. İmâm Şaf’î bunu da câiz görmemiş, namazını okumadan kılar demiştir. Ebu-Hanife’ye gelince, Hanefî fıkıh kitaplarına göre o da, önce namazda başka dilden Kur’ân okumayı câiz görmüş, sonra bu ictihadından geri dönerek (İbnu’l-Humam, Feth,I, 201) diğer müctehidlere katılmıştır; mezhebde geçerli ve fetvâya dayanak olan hüküm budur. İmâm’ın önceki ictihadı da mutlak olmayıp şöyle bir şarta bağlı idi :” Okuyan, okuduğu dildeki sözlerin kesin olarak Kur’ân âyetinin mânâsını ihtivâ ettiğini biliyorsa namazı sahîh olur, aksi halde (tefsirini okursa) sahîh olmaz; çünkü tefsirin (ve tefsirî tercümenin) mânâyı eksiksiz aktardığı kesin değildir.” (Serahsî, 37). Ebu-Hanife’nin ictihadından dönmeden önceki şartını, ictihadından döndüğüne dair rivâyeti ve bu rivâyetin mezhebce benimsenmiş bulunduğunu göz önüne aldığımızda ona (Ebu-Hanife’ye) dayanarak da böyle bir fetvâ vermenin mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır….
Konu eskiden tartışılmış ve uygulama birliği sağlanmıştır:
Namazda farz olan kırâatin (Kur’ân’dan yeteri kadar okumanın) hangi dilden olacağı konusu daha çok fıkıh usûlü kitaplarının “Kur’ân’ın tarifi” bahsinde ele alınmıştır. Kur’ân-ı Kerim’in yalnızca mânâsının ilâhî ve kutsal ve eşsiz (mu’ciz) olmayıp lâfzının da aynı niteliği taşıdığı konusunda ittifak vardır. Namazda Kur’ân okunmasının farz olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı yoktur. Kur’ân-ı Kerim’de “namazda Kur’ân okunması emredilmiş” (Müzzemmil: 73/20), Kur’ân’ın Arapça olduğu da bildirilmiştir (Yusuf: 12/2; Şu’arâ: 26/195). Bu iki emir yanyana getirildiği zaman çıkacak sonuç “namazda Kur’ân’ın vahyedildiği dilde okunmasının farz olduğu”dur. Peygamberimiz de (s.a.v.) “Fâtihasız namaz olmaz” buyurmuştur. Tercüme metnin aynı olmadığına göre Fâtiha’nın tercümesini okuyan Fatiha’yı okumuş sayılmaz.
Bu delîllere dayanan bütün müctehidler, Arapça okuyabilen bir kimse için namazda başka bir dilden kırâatin câiz ve geçerli olmadığında birleşmişlerdir. İmâm Ebû Hanîfe ise sonradan vazgeçtiği (rucû ettiği) rivâyet edilen bir ictihadında “ Arapçayı okuyabilen bir kimse bile namazında Kur’ân’ı kendi dilinde okursa namazı geçerli olur” demiştir. Ebû Hanîfe’nin bu ictihadının neye dayandığı, delîlinin ne olduğu kendisi tarafından açıklanmış değildir. Onun namına açıklama yapan bazı fıkıhçıların ileri sürdükleri delîller ise zayıf bulunmuştur. Hanefî mezhebi Ebû Hanîfe’nin değil, Ebû Yûsuf ve Muhammed gibi diğer Hanefî müctehidlerin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadını benimsemiş, bu mezhepte fetvâ buna göre verilmiş, bu hükümde kendi başına namaz kılan ile imam olan ve cemâatle kılan arasında bir fark gözetilmemiştir.
Namazda kırâat meselesinin fıkıhtaki hükmü bundan ibarettir. Dinî ve ilmî olmaktan ziyade siyasî, ideolojik ve pragmatik sebepler ve saikler yüzünden namazda kırâatin Türkçe olmasını savunan bazı ilâhiyatçılar, fıkıhta kırâat konusunu açıklarken kasten bazı saptırmalar ve hîleler yapmaktadırlar. Bunların, bizim dikkâtimize çarpan önemlilerini- işin doğrusuna işaret ederek- sıralamak gerekirse:
1. Ebû Hanîfe’nin “başka dilde kırâati câiz görme” ictihadından rucû ettiği yalnızca Nûh b. Meryem tarafından rivâyet edilmiş değildir. Meselâ Ebû Yusûf’ün öğrencilerinden Ali b. el-Ca’d de bunu rivâyet etmiştir Kurtubî, Tefsir, 16/149; Zemahşerî, 4/434). Yalnızca Nuh b. Meryem’i zikredip onun mûteber bir nakilci olmadığını isbatta hîle vardır.
2. Serahsî Mebsut isimli eserinde Ebû Hanîfe’nin ictihadını naklettikten sonra İmâmın bunu mekruh gördüğünü de kaydetmiştir. Bunu nakletmemek, gizlemek dürüstlüğe aykırıdır. Aynı eserde Selman el-Fârisî’nin Fâtiha’yı Farsça’ya tercüme ettiği, Acemlerin, dilleri Arapça’ya yatıncaya kadar namazlarında bu tercümeyi okudukları kaydedilmiştir. Bu ifade içinde geçen “dilleri Arapça’ya yatıncaya kadar” kısmını halktan saklamak ilim ahlâkına sığmamaktadır. Arapça okumaya dili dönmeyenlerin, alışıncaya kadar başka dilde okuyabilecekleri hükmü zaten birçok müctehid tarafından benimsenmiştir. Serahsî fıkıh usûlü ilim dalında yazdığı Usûl’ünde de bu konuyu ele almış, özetle şu değerlendirmeyi yapmıştır: Kur’ân-ı Kerim’in lâfzı da mânâsı da eşsizdir (mu’cizdir, mu’cizedir), benzeri yapılamaz; bu konuda Hanefî imamların (Ebû Hanîfe, Ebû Yusûf ve Muhammed’in) ittifakları vardır. Namazda okuma konusuna gelince, iki öğrenci imama göre iki unsurun da (hem lâfzın-ki bu Arapça’dır- hem de mânânın) kırâatte bulunması gerekir. Tercümeden okunduğunda yalnızca mânâ (unsurlardan biri) bulunabilir, bu ise-Arapça okuyabilenler için- yeterli olmaz. Hocalarına göre ise her iki unsur da kutsal ve eşsizdir, ancak biri (yalnızca mânâ) bulunduğunda namaz için yeterli olur; fakat Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine ve asırların uygulamasına aykırı olduğu için tercümeden okumak mekruh olur (II,282).
Serahsî Mebsut’ta Ebû Hanîfe’nin rucû ettiğine temas etmemiştir, fakat el-Mahît ve el-Câmi’u’s-sağîr şerhinde rucû ettiği rivâyetine yer vermiştir (M. Sabrî, Mese’eletü-Tercemeti’l-Kur’ân, s. 29).
Serahsî’nin naklettiği Hz. Selman olayı, Peygamberimizin (s.a.v.) hayatında ve O’nun izni ile cereyan etmiş olamaz; çünkü “Acemler Selman’a yazarak istediler, o da tercüme edip gönderdi…” deniyor. Acemlerin İslâm’a girmeleri Hz. Peygamber’in (s.a.v.) irtihalinden sonra vukûbulmuştur.
3. el-Ensârî’nin “Müselemmü’s-sübût isimli Usûl kitabı üzerine yazdığı “Fevâtihu’r-rahamût” adını taşıyan şerhinde, Hasenü’l-Basrî’nin dostu Habîb el-Acemî isimli İslâm büyüğünün, Arapça’ya dili yatmadığı, Arapça okuyamadığı için farz olan kırâati Farsça okuduğu kaydedilmiştir. Bu ifadeyi nakleden bazı ilâhiyatçıların “Arapça’ya dili dönmediği için” kısmını atlamaları, hîleli bir “uzun atlama”dır.
Fıkıh kitaplarında aradıklarını bulamadıkları için tarih ve seyahatnâme kitaplarına başvuran bazı ilâhiyatçılar buralardan , “tarihte, bazı bölgelerde, Kur’ân’ın namazda tercümesinden okunduğuna dair” bilgiler nakletmekte ve tezlerine bunu delîl kılmaktadırlar. Hâlbuki sahîh ibâdet konusunda, sahâbe devri sonrasına ait uygulamalar delîl olmaz. Ayrıca bu uygulamanın, “Arapça’ya dilleri dönmediği için ve geçici olması” ihtimâli daima mevcûttur.
4. Meşhur tefsirci Zemahşerî, Ebû Hanîfe’nin câiz görmesi konusuna şu önemli açıklamayı getirmiştir: Ona göre bunun câiz olması, Arapça lâfzın ihtivâ ettiği mânânın tam olarak başka dile aktarılmış olması şartına bağlıdır. Kendisi Farsça’yı bilmediği için bunun olabileceği varsayımına dayalı bir fetvâ vermiştir; biz biliyoruz ki bu mümkün değildir; şu halde onun “câiz” demesi, “câiz değil” demesine eşittir, bu mânâya gelmektedir (Dühân: 44/43. âyetin tefsiri).
İşlerine gelmediği zaman fıkıh kitapları ve sahîh mezhep fetvâları bir yana sahîh hadîsleri bile kâle almayan, mûteber saymayan kimselerin, dinî olmayan sebepler ve saiklerle karara ve hükme vardıkları bir konuyu isbat için fıkha dönmeleri, mezhepte terkedilmiş bir ictihada sarılmaları, sıhhatini ve detaylarını kontrol mümkün olmayan tarihî rivâyet ve uygulamaları delîl göstermeleri ibret alınacak davranış örnekleridir.
(http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat/0015.)
Türkçe ibadet konusu Diyanet İşleri Başkanlığınca da ele alınmış ve bu kon uda 12.04. 1997 tarihli aşağıdaki karar alınmıştır:
“Son günlerde Türkçe ibadet ve özellikle Kur’an-ı Kerim’in namazda Türkçe tercemesinin okunmasına dair tartışmaların yoğunluk kazanması üzerine konu Kurulumuzda görüşüldü. Yapılan inceleme ve müzakere sonunda:
Bütün ilahi kitaplar, onları insanlığa tebliğ ile görevlendirilen Peygamberlerin konuştukları dille indirilmişlerdir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Arabistan’da Araplar arasında yetiştiği ve Arapça konuştuğu için, O’nun tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerim de Arapça olarak indirilmiştir. Ancak Yüce Rabbımızın bütün insanlığa son kitabı ve ebedi hitabı olan Kur’an-ı Kerim, sadece Araplar ve Arapça’yı bilenler için değil, bütün insanları sapıklıklardan korumak, onlara Hakkı ve hakikati öğretmek, hidayet ve gerçek saadet yolunu göstermek için indirilmiştir. Bunun gerçekleşebilmesi için de, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ilahi gerçek ve öğütlerin herkese, bütün insanlığa tebliğ edilmesi, herkes tarafından öğrenilmesi, anlaşılması, üzerinde düşünülmesi, kavranması ve kalplere yerleşmesi gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:
“Bu Kur’an, bütün insanlara bir açıklama, sakınanlara yol gösterme ve bir öğüttür.” (Al-i İmran, 3/138)
“Ey Peygamber, Rabbından sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun…” (Maide 5/67)
“Kendilerine, indirileni insanlara açıklayasın diye sana Kur’an’ı indirdik.” (Nahl, 16/44)
“Bu Kur’an, ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler, tam akıl sahipleri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz feyz kaynağı bir kitaptır.” (Sad, 38/29)buyurulmuştur.
İfade edildiği üzere Kur’an-ı Kerim Arapçadır. Cenâb-ı Hakk’ın yüce kelamı kutsal kitabımızın dilinin her müslüman tarafından bilinmesi ve anlaşılması, arzu edilen bir durum ise de, âdeten mümkün değildir. O halde Kur’an-ı Kerim’in Arapça bilmeyenlere tebliğ edilebilmesi ve onların da bu Yüce Kitapta bildirilen ilahî gerçek ve öğütleri anlayıp üzerinde düşünebilmeleri ve O’nun hidayetinden yararlanabilmeleri için, başka dillere tercüme edilmesine, kısa ve uzun açıklamalarının yapılmasına kesin ihtiyaç hatta zaruret vardır. Nitekim, İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren buna ihtiyaç duyulmuştur. Ashabın ileri gelenlerinden Selman-ı Farisî’nin İranlı hemşehrilerinin isteği üzerine Fatiha Sûresini Farsçaya çevirip onlara gönderdiği bazı kaynaklarda (bk. Serahsi, el-Mebsut, I, 37, Beyrut, 1398/1978) yer almıştır. Günümüzde Kur’an-ı Kerim, dünyadaki belli başlı hemen bütün dillere çevrilmiş durumdadır. Dilimizde de yüzün üzerinde meal, terceme ve tefsiri bulunmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’in namazda Türkçe tercemesinin okunmasına gelince:
Kur’an-ı Kerim’de “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” (Müzzemmil, 73/20) buyrulduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a) de bütün namazlarda Kur’an-ı Kerim okumuş ve namaz kılmayı iyi bilmeyen bir sahabiye namaz kılmayı tarif ederken “… sonra Kur’an’dan hafızanda bulunanlardan kolayına geleni oku.” (Müslim, Salat, 45) buyurmuştur. Bu itibarla namazda kıraat yani Kur’an okumak, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit bir farzdır.
Bilindiği üzere Kur’an, Cenâb-ı Hakk’ın Hz.Muhammed (s.a,)’e Cebrail aracılığı ile indirdiği manaya delalet eden elfazın (nazm-ı münzel’in) ismidir. Sadece mana olarak değil, Resülüllah (s.a.v.)’in kalbine elfazı ile indirilmiştir. Bu itibarla bu elfazdan anlaşılan ve başka lafızlarla (sözlerle) ifade edilen mana Kur’an değildir. Çünkü indirildiği elfazın dışında, hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edilen mana Cenâb-ı Hakk’ın kelamı değil, mütercimin ondan anladığı yorumdur. Oysa Kur’an kavramının içeriğinde, sadece mana değil, bir rüknü olarak onun elfazı da vardır. Nitekim:
“Şüphesiz O, alemlerin Rabbı tarafından indirilmiştir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık Arap diliyle indirdi.” (Şuara 26/192-195)
“Böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Ta-Ha 20/113)
“Korunsunlar diye dosdoğru Arapça bir Kur’an indirdik.” (Zümer, 39/28)
“Bu bilen bir toplum için, ayetleri Arapça bir Kur’an olmak üzere ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet, 41/3) gibi tam on ayrı yerde (Yusuf, 12/2; Ra’d, 13/37; Nahl, 16/103; Şura, 42/7; Zuhruf, 43/3; Ahkaf, 46/12) nazm-ı münzel’in Arapça olduğunu ifade eden ayetlerden, sadece mananın değil, elfazının da Kur’an kavramının içeriğine dâhil olduğu açık ve kesin bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu sebepledir ki, tercemesine Kur’an denilemeyeceği ve tercemesinin Kur’an hükmünde olmadığı konusunda İslâm bilginleri görüş birliği içindedir.
Bilindiği üzere terceme, bir sözün anlamını başka bir dilde dengi bir sözle aynen ifade etmek demektir. Oysa her dilin, başka dillerde bulunmayan (kendine ait) ifade, üslup ve anlatım özellikleri vardır. Bu yüzden, edebî ve hissî yönü bulunmayan bazı kuru ifadeler dışında, hiçbir terceme aslının yerini tutamaz ve hiçbir terceme de her bakımdan aslına tam bir uygunluk sağlanamaz. O halde, Kur’an-ı Kerim gibi, ilahî belağat ve i’cazı haiz bir kitabın aslı ile tercemesi arasındaki fark, yaratan ile yaratılan arasındaki fark kadar büyüktür. Çünkü biri Yaratan Yüce Allah’ın kelamı; diğeri ise yaratılan kulun aciz beyanı. Hiç böylesi bir tercemenin, Allah kelamının yerine konulması ve aynı hükümde tutulması mümkün olur mu? Kaldı ki, İslâm dini evrensel bir dindir. Değişik dilleri konuşan bütün müslümanların ibadette ortak bir dili kullanmaları onun evrensel oluşunun bir gereğidir.
Herkesin konuştuğu dil ile ibadet yapmaya kalkışması, Peygamberimizin öğrettiği ve bugüne kadar uygulana gelen şekle ters düşeceği gibi içinden çıkılmaz bir takım tartışmalara da yol açacağı muhakkaktır. Konuya ülkemiz açısından baktığımızda ise böyle bir uygulamanın dışarıda Türkiye aleyhinde, içerde ise Devlet aleyhinde bir malzeme olarak kullanılacağı, vatandaşların birlik ve beraberliğini zedeleyeceği, sonuç olarak bir takım huzursuzluklara sebebiyet vereceği dikkatten uzak tutulmamalıdır. Diğer taraftan, yüzleri aşan terceme ve meal arasından din ve vicdan hürriyetini zedelemeden, üzerinde birlik sağlanacak birisinin namazda okunmak üzere seçilmesi ve buna herkesin benimsemesi mümkün görülmemektedir.
Türkçe namaz ile Türkçe dua birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü dua kulun Allah’tan istekte bulunmasıdır. Bunun ise herkesin konuştuğu dil ile yapılmasından daha tabii bir şey olamaz ve zaten genelde de ülkemizde Türkçe dua yapılmaktadır.
Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden biri de i’cazdır. Bir benzerinin ortaya konulması konusunda, Kur’an bütün insanlığa meydan okumuştur. Bu i’cazın sadece anlamda olduğu söylenemez. Aksine, “onun Allah katından indirildiğinde şüpheniz varsa, haydi bir benzerini ortaya koyun” anlamındaki tehaddi (meydan okuma) ayetlerinden (Bakara 2/23-24; Yunus, 10/37-38; Hud, 11/13; İsra, 17/88; Tur, 52/33-34) bu özelliğin daha çok lafızla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca bir benzerini ortaya koymak için, insanlar ve cinler bir araya toplanıp birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını ifade eden ayet-i kerime (İsra, 17/88) den de, Kur’an’ın bir benzerinin yapılamayacağı ve bu itibarla tercemesinin Kelamullah sayılamayacağı, o hükümde tutulamayacağı ve dolayısıyle namazda tercemesinin okunamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim, 1926 yılında İstanbul Göztepe Camii İmâm-Hatibi Cemal Efendi’nin Cuma namazında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercemesini okumasıyla ilgili olarak İstanbul Müftülüğü(nün 20 Mart 1926 tarih ve 92-93 sayılı yazısı üzerine, altında Atatürk tarafından göreve getirilen ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin imzası bulunan 9 Ramazan 1324/23 Mart 1926 tarih ve 743 numaralı Müşavere Hey’eti kararında:
“Namazda kıraet-i Kur’an bi’l-icma farz ve Kur’an’ın hangi bir lügat ile tercemesine Kur’an itlakı kezalik bi’l-icma gayr-ı caiz ve namazda kıraet-i Kur’an mahallinde terceme-i Kur’an’ın adem-i cevazı da bi’l-umum mezahib fukahasının icmaı ile sabit olduğundan, hilafına mücaseret, namazı vaz’-ı şer’isinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe şekline vaz’ı mutazammın olduğu gibi, beyne’l-müslimin iftirak ve ihtilafa ve memlekette fitne hûdusuna bâis olacağından, fiil-i mezbure mecasereti sabit olan merkum Cemal Efendinin uhdesindeki vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i, emr-i zaruri halini almış olmakla ol vechile tebligat icrası…” denilmiştir.
Şüphesiz bir müslümanın en azından namazda okuduğu Kur’an-ı Kerim metinlerinin anlamlarını bilmesi ve namazda bunları anlayarak ve duyarak okuması son derece önemlidir ve bu zor da değildir. Ancak manasını anlamak, onun hidayetinden faydalanmak ve Yüce Rabbimizin emir, yasak ve öğütlerinin neler olduğunu öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i terceme etmenin ve bu maksatla meal, terceme ve tefsirlerini okumanın hükmü başka; bu tercemeleri Kur’an yerine koymanın ve Kur’an hükmünde tutmanın hükmü yine başkadır.
Namazda ve ibadet olarak Kur’an-ı Kerim asli lafızları ile okunur. Yüce Rabbımızın bize olan öğüt, buyruk ve yasaklarını öğrenmek, onun irşadından yararlanmak maksadıyla ise, terceme, meal ve açıklamaları okunur. Bu maksatla Kur’an-ı Kerim’in terceme, meal ve açıklamalarını okumak ta çok sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir.”
Türkçe ve başka dillerce namaz kılınmasını savunanların asıl amacı İslam dininin temel dokusunu ve Ehi Sünnet velcemaat anlaşyışını bozmaktır. Türk-İslam ülkücüleri namazı aslına bağlı olarak fakat anlayarak ikame edecek ve namazı sosyal hayatlarına hâkim kılacaklar ve fitneye asla fırsat vermeyeceklerdir.