“TURHAN NASIL ÇILDIRDI?”

“TURHAN NASIL ÇILDIRDI?”

Taha AKYOL

Filmlerde zaman zaman hafızasını kaybetmiş insanlar görürüz. Kim olduğunu, çevresini, hatta aile ve çocuklarım bile hatırlamaz. “Kimlik kaybı” o insanı cemiyetteki yeriyle, çevresiyle, kendisi hakkındaki görüşleriyle ortadan kaldırır, yok eder. O insanı her yöne sevketmek mümkündür. Tarih hafızasını ve milli kültürünü kaybetmiş toplumlar da böyle… “Millet” değil “Toplum” diyorum, çünkü sosyolojik bir laboratuvar olan “Toplum”, ancak tarih hafızasıyla ve “milli kültür” kıvamına gelmekle “millet” olur.

Milli kültürü ya unutarak veya “Muska” haline getirip fikir ve toplum hayatımızın dışına itmiş gibiyiz. Çok eski devirlere gitmesek bile, yakın geçmişimizin fikir ve kültür mirasından bile pek haberdar değiliz. Halbuki biz, Asya bozkırlarından başlayan uzun bir tarihin eseri olarak varız. Bugünkü meziyetlerimizle, kusurlarımızla, yani her şeyimizle “Biz” tarihin eseriyiz. Bunu unutmak sadece “biz” şuurunu kaybettirmekle kalmıyor, tarihin tecrübesinden de bizi mahrum kılıyor. İnişli çıkışlı, ihtişamlı ızdıraplı, övünçlü ve utançlı tarihimizin tecrübesine malik olmadıkça, “tarihsiz” diye nitelenen toplumlardan ne farkımız kalır? Belki daha doğrusu, ne farkımız kaldı, demekti. Nitekim asırları kuşatan bir tecrübe birikimini biz ne kadar “Kültür” ve sanat haline getirebildik ki?

Bizim tarihimizde fikir hareketlerinin en canlı olduğu devir II. Meşrutiyet sonrasıdır. İslamcılık, Garpçılık, Türkçülük, Osmanlıcılık hatta sosyalizm, liberalizm gibi iktisadi ve siyasi görüşler, “Milli iktisat” arayışları hep o devirde vardı. Bugünkü akımların hemen hepsinin benzerini veya yakınını o devirde bulmak mümkün. Bugünkü nesiller o devrin fikir ve hareket tecrübesinden ne kadar istifade etmektedir? Bir İttihat ve Terakki, üniversitelerin klasik eğitimle kazandıramayacağı bir tecrübe kaynağı olduğu halde bundan bile yeterince faydalanmış değiliz. İttihatçı-İtilafçı kavgasının bir imparatorluğa mal olduğunu anlamamış olmalıyız ki, Cumhuriyetin 60. yılına yaklaşırken benzer bir felaketin eşiğinden güçlükle döndük.

O devrin de yazarları, çizerleri, düşünür ve âlimleri vardı. Bir hengamede insan nasıl büyük ve küçük düşünebilir, zamanını nasıl aşabilir veya devrinin dar şartlarında nasıl boğulup kalabilir? Bunların cevabını en iyi o devirde bulabiliriz.

Ziya Gökalp, Sait Halim Paşa, Ömer Seyfeddin, Abdullah Cevdet ve daha bir çok değişik yönlere giden kalem sahibi… Hepsi de etkili olmuş. Hepsi “Müsbet”in veya “Menfi”nin tecrübesini miras bırakmış ve gitmişler. Biz bu mirasa sahip miyiz?

Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nu bilir miyiz, tanır mıyız?

Müftüoğlu neden Türk milliyetçisi olmuş? Yahudi Durkheim Osmanlıyı yıkmak için bir sosyoloji teorisi kurmuş, siyonizm Osmanlıyı yıkmak için milliyetçiliği uydurmuş, bizimkiler de bu “olta’lara takılmışlar da ondan mı? Yoksa dünyanın milliyetçilik çağını yaşadığı bir devrede her millet kendine sahip çıkarken, Türk’ün Türk’ten başka sarılacağı bir unsur kalmadığı için, hem de herkesten sonra, milliyetçiliğe sarılmaya mecbur kalmışız da ondan mı? Ya milliyetçilik olmasaydı Milli Mücadele’yi nasıl kazanacaktık?

Bu sorulara cevap bulmak için tarihe, ve mesela bir Ahmet Hikmet Müftüoğlu’na bakmamız lazım.

Müftüoğlu bir ara öylesine bir Türkçülük anlayışına kapılır ki, eski yazıtlarda, bilhassa Moğolcada -o zaman Moğollar, Cengiz Han, Hülagu vs. Türk sanılıyordu- yaşayan Türklerin hiç anlamadığı ne kadar ölü kelime varsa hepsini diriltmeye çalışmış. Zannetmiş ki, milletlerin silkinip benliğini bulması için zihniyet ve kelimelerle tarihe gömülmüş ne varsa hepsini bugün yaşamak lazım. Yahya Kemal böyle düşünmeden milliyetçi olmuş. Ziya Gökalp tarihteki devamlılıkla tarihteki değişmenin münasebetini izah için teoriler aramış. Hepsi de farklı görüşlere sahip olan bu büyük insanların milliyetçi olduklarını kim inkâr edebilir?

Bazan düşünürüm. Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun en beğendiğim hikayesi olan, elimden gelse herkese okutmak isteyeceğim “Turhan Nasıl Çıldırdı?” aceba bir neslin arayışlarının dramı mıdır? Moğolca kelimeleri, cengaverlik devrinin beşeri değerler sistemini sanayi çağında yaşamaya kalkmanın dramını, tarihe gömülerek veya tarih adına idealize edilen tiplere kapılarak günümüzün Türklüğüne yabancılaşmanın trajedisini edebiyatta yaşamış olan Müftüoğlu, “Turhan Nasıl Çıldırdı?”da kendinden sonraki milliyetçilere bir “vasiyet” mi bıraktı? Hem tarihimizin iftiharına sahip olmak hem de çağımızın şartlarında Türklüğün aydın istikbaline koşmak…. Bu nasıl olacak?

O nesil bunu dramını yaşadı. Harb-i Umumi’de Turan yolu olduğu için Kafkas cephesine koşan o nesil, İstanbul’la Erzurum arasında yol durumunun ne olduğunu düşünmemişti bile… Ama bu düşüncesizlik Türkiye dışında da Türklerin bulunduğu, Türk kültürünün bulunduğu gerçeğini değiştirmemiştir. Bu gerçek, ne öteki akımların iddia ettiği gibi “Yok”tu, ne de bunların zannettiği gibi “şaha kalkmış”tı..

Kendi geçmişimizin değerlerine sahip olmak, en yakın geçmişin tecrübelerinden başlayacak. Müftüoğlu’nu unutmak, milli tecrübe mirasına karşı büyük saygısızlık, hayır “Soy” inkârı olur. Hele “Turhan Nasıl Çıldırdı?”yı okumamak, milliyeti kaybetmek gibi bir “intihar”a yol açabilir.

 

(Yunus Buğra YILMAZ Arşivi’nden, Hamle Dergisi, S.19, 16 Mayıs 1983, s.31.)