OSMANLI-MACAR MÜNASEBETLERİ ve TURAN COĞRAFYASINDA MACARİSTAN İNTİBALARI*

Hilmi Özden

(I)

 turan1

GİRİŞ

 

Turan Coğrafyasının batı kanadında olan Macaristan’ın bazı yerlerini bu yıl ailemle ve Macar-Turan Vakfının düzenlediği Attila ve atalar gününe UKİD-TİKA işbirliği ile oluşturulan Türkiye ekibine katılmam vesilesiyle iki kez gezme ve görme fırsatım oldu. Ramazan bayramı öncesi başlayan Tur gezimiz ve arkasından gelen atalar günü etkinlikleri hayatımdaki yurt dışı gezilerinden şahsımı en çok etkileyenlerden biri oldu. Ailemle birlikte önce Budapeşte, Çek (Prag) ve Slovakya ile Avusturya (Viyana) gezisinin sadece Budapeşte kısmını şimdilik bu satırlara alacağım. Arkasından Viyana’dan Budapeşte’ye tekrar dönüş ve Türk UKİD ekibi ile buluşmam ve Kurultay’a katılmam söz konusu edilecektir. Gezi boyunca elde kalem-defter tuttuğum notlar doğrultusunda kendine has bir günlük notları okuyacaksınız. Zaman zaman Evliya Çelebiden veya ilim adamlarından ve edebiyatçılardan alıntılarım sanırım gezi notlarına zenginlik katacaktır. İlk gezimizde Rehberlerimiz Evren bey ve Fatih beydir. İkinci gezimizde ise Macar Müslümanlarından genç Yakup beyin ağzından bilgiler de aktaracağım.

Turan Coğrafyası ve Macaristan

Avrupa’da Macaristan ovalarından Asya’da Baykal gölüne ve Ordos bölgesine kadar uzanan Avrasya düzlüklerinde görülen kültür birliği: Bu sahada yaşamış toplulukların hayat tarzlarında, ekonomik faaliyetlerinde ve binlerce arkeolojik buluntunun ortaya koyduğu üzere, silâhlarının ve diğer âletlerinin cins ve biçimlerinde, san’atlarında, süsleme özelliklerinde, savaş usûllerinde belirir. Bozkırlı şartlar içinde geliştirilen bu kültüre, ağırlık merkezi durumundaki Turan bölgesinin (Ceyhun-Altaylar) kadîm adından dolayı “Turan kültür çevresi” de denilmiştir.[1]

Coğrafî ad olarak “Türkiye” (Turkhia) tâbirine ise ilk defa Bizans kaynaklarında tesadüf edilmektedir. VI asırda “Türkiye” tâbiri Orta Asya için kullanılıyordu (Menandros). 9.-10. asırlarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan sahaya bu ad verilmekte idi. (Doğu Türkiye:Hazarların ülkesi, Batı Türkiye:Macar ülkesi). 13. asırda “Türk Devleti” zamanında Mısır ve Suriye’ye “Türkiye”deniliyordu. Anadolu ise 12. asırdan itibaren “Türkiye” (Turcia) olarak tanınmıştır [2]

Macarlar, Attila’nın Hunları ile On-ogur Türk boylarının torunları olan Turanî kavimler zümresindendirler. Tarih boyunca bu böyle biline gelmiştir. Yedi Hun kabilesinden oluştuğu ifade edilen Macarların üç de kayıp kabilesinin varlığından söz edilir. Üç kabile kuzeye Fin-Ogur akrabalarının coğrafyasına göç etmeleri muhtemeldir. Bundan daha güçlü bir alternatif ise Büyük Bulgar Türk devletinin Coğrafi sınırları içindeki Kafkasya’ya dönmeleri ve sığınmalarıdır. Bugünkü Kuzey Kafkasya boyları arsında Macar ve Sekel boy isimlerine hatta aile armalarına rastlanmaktadır. Başkurdistan-İtil Ural bölgesinin Macarlarla olan akrabalık ve kültür birliği ise son derece zengindir.

BUDAPEŞTE’DE 1. GÜN

THY’na ait uçağımız 1015 sularında Budapeşte havaalanına indi. Rehberimiz Evren bey hemen şehir turuna başlayacağımızı ifade etti. Önce kahramanlar meydanına (Hösök Tere) gittik. Devasa bir meydan ve Macar milletinin oluşumunda etkili olan kabile reisleri, devlet ve din adamlarının heykellerinden meydana geliyor. Meydanın sağında ve solunda Güzel Sanatlar Müzesi ve Sanat Sarayı, arka tarafta ise Hayvanat Bahçesi var. Evren bey bize kahramanlar meydanı hakkında bilgiler veriyor. Meydanın ortasındaki büyük yüksek sütunun üstünde Cebrail heykeli bulunmakta ve elinde Macar haçı taşıyor. Aşağıda Macar kabile başkanları vardı. Ortada Arpad ve diğer kahramanların bronz heykelleri vardı.

“Macarların millî soyu olan Arpadların ata-anası Eneh (dişi geyik) idi. Bu sözcük bu günkü Macarcada Ünö demektir. Eneh’in yanına Turul (Tuğrul) kuşu gelip birleşti. Arpadlar kendilerini Turul soyundan çıkmış sayarlar.” “Attila’nın ölümünden sonra kardeş kavgaları Hunları zayıf düşürmüştü. Boyun eğen kavimler Hun devletini parçaladılar. Attila’nın en büyük oğlu İlek savaşta öldü. Sağ kalanlar doğuya geri dönmek istediler. Fakat orada yeni bir kavimler göçü, Acarlar dalgası başlamıştı. Böylece Attila’nın oğulları Tuna çevresinde bağlı kaldılar. 468’de Dengizik (Deniz Rüzgârı)’in başı Konstantinopolis’te kesilince Attila oğullarından yalnız İrnek hayatta kalıyordu. O da Karadeniz kuzeyindeki bölgeye çekildi.[3]

Doğal olarak, Doğu Avrupa ve Asya’da dağınık Hun grupları büsbütün ortadan kalkmamıştı. Bunların bir kısmı Türklerle karıştı, diğer kısmı yeni ad ile tarih sahnesine çıktı. Daha sonraki Tuna Bulgarları hükümdar ailesi kendilerini Çatala’dakî yazıta göre Etil (Attila) oğlu İrnek’ten gelme sayarlar. Macarların Tutul (Tuğrul) oymağından gelen Arpad soyunun da aym kökten gelmiş olması olasıdır. Efsaneye göre de Macarların hiç olmazsa Arpad soyu Etil (Attila)’nın soyundandır. Değerli tarihçilerden Homan, Gombocz, Moravcsik, Lâszlö, diğer kanıtlarla bu tezi savunmuşlardır.” “Macarlar belki 460 yıllarında Onogurlarla birlikte Kuban ırmağı çevresine (Onoguria’ya), sonra 830 sıralarında Kafkasya kuzeyinde bulunan bu çevreden Don ve Dnyeper arasına (Levedia’ya) göç ederler. Kuzey Avrupa’yı güney ve doğu ile bağlayan ticaret yollar buradan geçmektedir. Transit yollarından alman vergi, İslâvlar üzerindeki egemenlik, İslâv tutsaklarının ticareti dolayısıyla Macarlar çok zenginleştiler. Kuyumculukları Levedia adı ile tanınan bu yurtta daha da gelişti. Sonuncu atlı göçebe halk üslûbu bu olmuştur. Bunun en güzel kalıntılarından biri, daha sonraki tarihlerde Arpad soyunun akrabalık bağları dolayısıyla 1063’de Alman İmparatorluğu soyuna armağan ettiği kılıcı olup, Almanlar bunu İmparator Şarlman (Büyük Şarl)’ın kılıcı diye büyük saygı ile saklarlar. Peçeneklerin 889’daki saldırışı sonucunda Macarlar Dnyeper, Dnyester ve Prut çevresine,-dolayısıyla büyük ırmaklar (Etiller) arasına sıkıştılar. Bu yeni yurda Etil-Köz (Irmaklar arası) derler. Macarlar burada Karpat havzasını tanıma olanağına buldular. Peçeneklerin yeni bir saldırısı üzerine son olarak 896 yıllarında oraya göçtüler.”[4]“Yurt kuran oymaklar arasında birinin adı Fin-Ugor aslından olan Nyek, öbürünün adı Magyeri kavim adından, gelişen Megyet, diğer altısı ve buna Kabar kavim adım da eklersek yedi oymak adı Türkçedir. Türk kökünden gelen oymak adları şunlardır: Yormatı (Yorulmayan), Kürt (Kar çığı), Ker (Dev), Kesi (Parça), Tarhan, Ynag (rütbe unvanları). Bunlar arasında Kürt kavim adı Yenisey çevresi yazıtlarında da geçer. Bu kavmin batıya kopan bir bölüğü Türk egemenliği döneminde Macarlara karışmış olabilir. Çünkü yurt kuran Macarların sanatında Fettich, Yenisey çevresi etkilerini görmektedir. En eski Macar, kişi ve yer adlan genel olarak Türkçedir. Bu garip sayılmamalıdır. Çünkü X. yüzyılda bile Macarlar iki dil konuşuyorlardı. Bizans İmparatoru Konstantinos Porphyrogennetos’a göre Macarlar Türkçe de konuşmaktaydılar.

Yurt kuran Arpad ailesi Turul soyundandı. Etil (Attila) oğlu İmik’in onun atası olması da olasıdır Çünkü 460 yıllarında Kuban çevresine ulaşan Macarlar o sırada doğuya çekilen Hun kalıntıları ile karışmış olabilirler. Bulgar (Kanşık) adı da bu biçimde meydana gelmiştir. Hun efsanesinin en tam ve Etil adının en saf şekli Arpad soyundan kalmıştır. Eski Türk runik yazısı da Macarlarda saklıdır. Çiftçilikte, hayvan yetiştirmede, sosyal hayatta vb. Onogurlardan, Hazarlardan ve diğer Türk kavimlerinden miras kalan yüzlerce önemli sözleri Macarlar kullandılar, bugün de kullanmaktadırlar: Arpa, buza (buğday), tarla (tarla), ocsu (uçak), vb. alma (elma), korte (armut), szölö (sidleg:üzüm), bor (bor:şarap), bika (boğa), Ökör (öküz), kos (koç), kecske (keçi), disznö (cısnag:domuz) vb. sereg (çerig), beke (barış), törveny (töre:yasa), tanu (tanık) vb.

Yurt kuran Macarların rütbeleri, savaş taktiği, askerî örgütüde tamamen Türk yöntemi üzere idi. Irk bakımından bugün de turanid tip insan yüzde olarak çoğunluk oluşturur. Macar folklor ve halk musikisi bugün de eski Türk Öğelerini saklar. Böylece X. yüzyıl Bizans yazarlarınınn, hatta Alman Liutprand’ın Macarları Türk sayması ya da batı Türkleri demesi şaşılacak şey değildir. Macarların X. yüzyılda Atlantik Okyanusu kıyılarına ve Kuzey Denizi’ne kadar pek sık akınlar yaptıklarını dikkate alacak olursak, Amerika’yı (Vinaland’ı) 1002’de keşfeden Leif Erikson’ın seferinde ata dostu olarak, yanına aldığı Türklerin Macar olması mümkündür. Macarların Karpat havzasında kök salarak orada sürekli devlet kurabilmelerinin nedenini, ancak kavimlerin yerleşme coğrafyasını ve coğrafî Öğelerin tarihe yaptıkları etkileri tanıyan bilgin daha iyi takdir eder. Macar ovası büyük Eurasya bozkır bölgesinin sonuncu zincir halkasıdır. Burası eskiden atlı halklar için sevimli yurt olabilirdi-Diğer yandan ortada havzanın asıl yapışım oluşturan Alföld ovasına egemen olan kavmin er geç Karpatlar halkasının içinde kalan diğer toprakları da ele geçirmesi kaçınılmazdı. Bu nedenle Karpat havzasında ancak Hunlar, Avarlar ve Macarlar siyasal birlik kurabildiler. Hunların ve Avarların geçici devletlerine karşılık, Macar devletinin ayakta kalabilmesi, onların çeşitli: yan göçebe, kısmen çiftçi kültüre dayanmalarıyla olabilmiştir. Bu durum, Macarların tepelikli dağ etekleri bölgesinde yerleşmelerini sağladı. [5]

Bugünkü yurtlarına yerleştikten soma Macarlar iki kuşak boyunca Avrupa için tehlike oluşturdular. Kief’den Madrid’e Hamburg’dan Napoli’ye, Paris’ten Atina’ya kadar akınlar yaptılar. Kiliselerde, her yerde, Macarların oklarından kurtarması için Tanrı’ya dua ediliyordu. Sonunda onlardan çok çeken Almanlar kendilerini topladılar. Sakson soyu kuvvet toplayarak 955’de Augsburg yakınında Macarları yenilgiye uğrattı. Bir süre sonra Macarlar arasında Hristiyanlık yayıldı. Macarların Avrupa’da kalabilmelerinin, ancak Avrupa kültür birliği üyesi olmalarına bağlı olduğu iyiden iyiye anlaşılmıştı.

Kral İştvan (Etien, 997-1038) kendisi Hristiyanlığı kabul ile yetinmedi, aynı zamanda onu devlet dini yaptı. Bütün Türk kavimlerinin ortak belirgin niteliği olan bir durum Macarlar tarafından da tekrarlandı. Türkler kabul ettikleri dinin, dolayısıyla kültürün en etkin savunucusu ve yayıcısı olmuşlardır.

Bu konuyu Budizm ile ilgili olarak Çin’de, Mani ve İslâm tarihinde belirleme olasıdır. Türklük İslâmiyetin kılıcı olduğu gibi Macarlar da kendi deyişleriyle “Hristiyanlığın kalkanı” olmuşlar ve Türk soyundan gelen Arpad ailesi Hristiyanlığa en çok aziz (saint) vermiştir. Coğrafî durumu dolayısıyla Macarlığın ikinci “Mission”u ters yönde gelişmiştir. Ortaçağın ikinci yansında büyük devlet durumuna gelen Macarlar, Almanların doğuya yayılmalarına karşı set oluşturmuşlardır. Bunun sonucunda Balkanlardaki İslâv ve Romen kavimleri uluslar olarak gelişmişlerdir

Batu Han Moğollarının batıya yaptıkları büyük saldırıda Macarların yenilgiye uğramış olmalarına rağmen direnmeleri yüzünden (1241) Moğolların kuvvetleri çok hırpalandığı için Bati dünyası güvenlik içinde kalabildi. Doğudaki Macaristan Magna Hungaria ise daha önce, uzun direnmeden sonra Moğol saldırısının kurbânı oldu. Bu nedenle Magna Hungaria’dan kısaca söz etmemiz uygun olur. Yüzyıllar boyunca Macarlar arasında anayurtta (Urallarda) kardeşlerinin kaldığına ilişkin hatıralar yaşıyordu. Halk arasında yerleşen bu güçlü bilinç dolayısıyla 1232 ve daha sonra, 1235’de Kral IV. Bela, Dominikan mezhebine bağlı rahipleri uzaktaki kardeşleri ile yeni bağ kurmak için gönderdi. Rahip Yulianus onları gerçekten buldu. Yulianus’un bilgilerini Ricardus adlı mezhep taşı kaleme alarak tarihe mal etti. Macarların doğudaki Magna Hungaria’sı birçok bilgine göre bugünkü Başkırt toprağı ile eşittir.

Son zamanlarda Başkırt-Macar ilişkileri ve Magna Hungaria konusunda pek çok eser çıktı. 1943’de Czeglödy, Zeki Velidi Togan’ın yayınladığı ve açıkladığı İbn Fadlan seyahatnamesine dayanarak aşağıdaki sonuca vardı: Başkırtlar XIII. yüzyılda Byela’ya (Ak İdil) tarafına çekilmeden önce, İbn Fadlan zamanında (923) her halde İdil (Volga)’e kadar uzanıyorlardı. Başkırtların bir kısmı Macar soyundandılar. Bunlar Volga’ya dökülen Çirmi-şen ırmağı çevresine yerleşmiş olabilirler (Szâzadok Dergisi, 1943). X. yüzyıl coğrafyacılarından başka XIII. yüzyıl gezgini Plano Carpini ve Rubruquis vb. Başkırtlarla Macarlan aym kavim olarak gösterirler. Pergnyi’ye göre (Magyar Nyelv, 1959) XI-II. yüzyılda Başkırtistan’daki Macarlar Volga’nın sağ çevresinde Bulgarlara bağlı olarak yaşıyorlardı. Ona göre Magna Hungaria burası idi. Daha sonra da onların ardıllan Mojarlar ve Mesçerler şeklinde tekrar gözüktüler. Daha Önce bu nedenle bir kısım Macarların burada yaşamış oldukları düşünülebilir.” [6]

Kahramanlar Meydanında arkada yarım ay şeklindeki bölmelerde bir çok kral ve kahramanlardan en çok dikkatimi çeken; Hunyadi Yanoş ve Tököli İmre heykelleriydi.. Birincisi kuvvetli Türk düşmanı, diğeri ünlü Türk dostu idi.. Niye dikkatimi çektiler derseniz? Bir Türk olarak düşmanlarımızı ve dostlarımızı asla unutmayışımdır. Süleyman Nazif’de “ey Türk düşmanını tanı ve unutma demiyor muydu?” çünkü biz Türkler çok unutkan bir milletiz.

 

Hunyadi Yanoş

“Osmanlılar, 1434’ten sonra Balkanlar’daki ilerleyişlerini hızlandırdılar. Sultan II. Murad’ın, Tuna’nın Güneyini kontrol altında tutması için Bosna, Sırbistan ve Bulgaristan’ı egemenliği altına almak isteyen Macarlarla, Mora ve Arnavutluk’u egemenliği altına almak isteyen Venedik ile çatışması zorunluydu. 1439’da Sırp Despotluğu’nun Osmanlı egemenliğine geçmesine rağmen, 1441 -1442’de Hunyadi Transilvanya’ya girdi ve ertesi yıl Macar ordusu Tuna’yı geçerek Balkan dağlarına kadar ilerledi. Sultan Murad’ın 1444’te Macarlar ile Segedin’de yaptığı antlaşma, Balkanlar’da Osmanlı egemenliğini oldukça sınırlamıştır. Bu antlaşmaya göre Sırp Despotluğu yeniden kuruluyor, Eflak beyinin tâbiiyet bağları gevşetiliyordu. Macaristan ise, Bulgaristan üzerindeki iddialarından vazgeçmeyi taahhüt ediyordu.

Bu antlaşmadan ve Sultan II. Murad’ın oğlu II. Mehmed lehine tahttan çekilmesinden cesaret alan Haçlılar, Osmanlıları Balkanlar’dan atmak maksadıyla yeni bir sefer düzenlediler. Macar ve Eflak ordusu Tuna’yı geçti; Venedik donanması ise, Boğazları tuttu. Bu arada Sultan I. Bayezid’in torunu olan Orhan isyan çıkartmak üzere Bizans tarafından serbest bırakılmış, Sarayda Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, Rumeli Beylerbeyi Şehabeddin ve Zağanos Paşa arasında iktidar üzerinde hakimiyet için çekişme başlamıştı. Babasının çekilmesi üzerine tahta oniki yaşında çıkan II. Mehmed’in bu olayların üstesinden gelmesi beklenemezdi. Bu nedenle II. Murad, tekrar ordusunun başına geçti ve Haçlı kuvvetlerini 10 Kasım 1444’te Varna’da bozguna uğrattı. Bu savaş artık Bizans’ın ve Balkanlar’ın kaderini belirlemişti. 1446’da tahta yeniden Sultan II. Murad, aynı yıl Atina Dükalığını ele geçirdikten sonra Mora Prensliği’ni de vergiye bağladı. II. Murad, diğer taraftan Akça-Hisar Subaşısı İskender Bey ve Hunyadi ile mücadelesine devam ederek 1448’de Kosova’da Macar kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Varna ve Kosova savaşlarıyla Osmanlı egemenliği Balkanlar’da kesin olarak yerleşmiş oluyordu. II. Murad’ın ölümü üzerine 18 Şubat 1451’de II. Mehmed tahta ikinci defa geçtiğinde ilk hedef artık Bizans başkentinin zaptı olmuştu.[7]

“Osmanlı tarihçilerinin işaret ettiği gibi Fatih Sultan Mehmed Macaristan fethine anahtar olarak Belgrad’ın fethedilmesi gerektiğini düşünüyordu. Belgrad, Tuna ile Sava nehirlerinin birleştiği noktada inşa edilmiş olması ve çok müstahkem bir kale olması hasebiyle de Osmanlıların Balkanlar’daki güvenliği açısından çok önemliydi. Osmanlıların kuzeyden gelecek tehlikeye karşı Sırbistan’ı elde tutabilmeleri Tuna kenarının ve bilhassa Belgrad müstahkem kalesinin elde bulunmasıyla mümkündü; daha evvelki harplerde ve II. Murad zamanındaki Sırbistan’ın birinci istilasında bu düşünce hakim olduğundan Belgrad, Evrenuzoğlu Ali Bey tarafından kuşatılmış ise de Jan Hünyad’ın Transilvanya’da birbiri ardınca kazandığı muvaffakiyetleri ve onu takiben hududu geçerek taarruzu üzerine muhasara mecburen kaldırılmıştı; bu defaki muhasarada ise Jan Hünyad’ın Sırp despotu ile beraber hareketi aynı tehlikeyi gösterecek gibiydi. Bundan dolayı Osmanlı Padişahı yapacağı seferin başarılı netice vermesi için esaslı surette hazırlık yapıyordu; kışı Edirne’de geçirdi, Morova nehri üzerindeki Grosavaç’da toplar döktürüp bunları Tuna nehri kenarına naklettirerek Hırsova’ya yolladı ve toplar orada Rumeli Beylerbeyi Dayı Karaca Paşa’ya teslim edildi. Bütün hazırlıklar bittikten sonra Osmanlı hükümdarı ordusunun başında olarak Sofya üzerinden Sırbistan’a girdi. Sırp despotu, Macaristan’a kaçtı. Osmanlı ordusu Belgrad önüne gelip karadan Kale’yi kuşattı bunu takiben Osmanlı donanması da Tuna’dan ilerleyerek Kale’ye ulaşmış ve kale hem karadan hem de nehir tarafından kuşatılmıştı. Kuşatma devam ederken Hünyadi Yanoş ordusu ile Tuna’nın öte yakasına gelip yerleşti. Rumeli Beylerbeyi Dayı Karaca Paşa Sultan Mehmed’den istekte bulunarak bir kısım kuvvetlerle Tuna’nın öte yakasına geçip düşmanı dağıtmayı ve Tuna’nın karşı yakasını da emniyet altına almak istedi. Ancak bu teklifi kabul görmedi. Hünyadi Yanoş sadece kara kuvvetleri ile değil hazırladığı filosu ile Belgrad önlerine gelmişti. Nehir akıntısını arkasına alan Hünyadi’nin gemileri, Osmanlı donanması ile giriştikleri ve çetin geçen bir mücadeleden sonra galip geldiler.  Osmanlı donanmasını Kale etrafından uzaklaştırarak bu taraftaki kuşatmayı kırdılar. Bu gemilerden Kale’ye yardım yapılmaya başlandı. Donanmanın yenilgisine ek olarak Türk ordusunun en değerli komutanlarından Dayı Karaca Paşa bulunduğu top metrisine isabet eden bir top güllesinden kopan bir parçanın kendisine isabet etmesiyle şehit düşmüştü. Sultan Mehmed, bu gelişmeler üzerine Belgrad Kalesi’ne genel bir hücum için emir verdi. Ancak bu genel hücumdan önce Hünyadi gemileri kullanmak suretiyle beraberindeki kuvvetleri Belgrad Kalesi’ne sokmuş ve bu kuvvetler Kale içerisinde Osmanlı hücumunu bekliyorlardı. Osmanlı kuvvetleri genel hücum sonucu Kale’ye girmeyi başardılar, ancak kendilerini bekleyen tehlikeden habersizdiler. Buna ek olarak Kale’nin düştüğünü zannederek bir kısım Osmanlı kuvvetleri yağmaya başlamışlardı. İşte bu sırada pusuda bekleyen Macar kuvvetleri saldırıya geçerek Kale’ye girmeyi başaran Osmanlı kuvvetlerini imha ettiler. Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesi üzerine takip eden Macar kuvvetleri ile Kale önündeki ovada şiddetli bir savaş başladı. Savaş Osmanlı kuvvetlerinin bozulması üzerine Sultan Mehmed’in karargahına kadar yaklaştı. Gelişmeleri izleyen Sultan Mehmed, yeniçerilerin ortada görünmemeleri üzerine yeniçeri ağasına haykırarak durumu sordu. Bunun üzerine düşmana yanında kimse olmadan saldıran Yeniçeri Ağası Hasan Ağa şehit düştü. Bu tehlikeli vaziyette bir vezirin Padişaha geri çekilmesini teklif etmesi üzerine Sultan “Düşmandan yüz döndürmek sıngun nişanıdur” diyerek daha fazla çekilmeyi reddetti ve şahsen savaşa katılarak üç düşman askerini öldürdü. Çarpışma sırasında Sultan Mehmed de yaralanmıştı. Ancak Sultan bu hareketiyle Osmanlı ordusunun kesin yenilgisini engellemiş, dağılmış Osmanlı askerleri Padişah’ın bu hareketi üzerine düşmana tekrar saldırmışlar ve onları Belgrad Kalesi’ne geri sürmüşlerdir. Yukarıda izah edildiği üzere Sultan Mehmed’in şahsen savaşa girmesi ile Türk ordusunun yenilgisi engellenmiş, Macar ordusu da ovada yapılan savaşta verdiği kayıplardan ötürü Osmanlı ordusunu takip edecek durumda olmayıp tekrar Belgrad Kalesi’ne geri dönmeyi uygun görmüşlerdi. İşte bu sırada kaleden ovaya çıkarak ordusunu idare eden Hunyadi Yanoş tekrar Kale’ye dönerken bir Osmanlı askeri tarafından koltuk altından okla vurulmuş ve bu yara sebebiyle üç gün sonra ölmüştür. [8]

“Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa’da uğraştıran önemli devletlerden biri de Macarlardı. Osmanlıların Balkanlar’a geçişinden XVI. yy. ortalarına kadar, zaman zaman ara vermekle birlikte, Osmanlı-Macar çatışması söz konusudur. Zaten, XIV. XV. ve XVI. yy. boyunca Orta Avrupa’da iki güçlü siyasal kuruluştan biri Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, diğeri Macaristan idi. Macarlar, Balkan Yarımadasını ele geçirmek istiyor ve bunun için Ortodoks-Katolik mezhep çatışmasını bahane ediyordu. Bu amaçla ilk kez I. Layoş, Edirne yakınlarına kadar gelmiş, fakat Sırpsındığı Savaşı’nda yenilip çekilmişti. Osmanlı-Macar mücadelesi, Macar Krallarından Sigismund, Albert, V. Ladislas, Jan Hunyad (Hünyadi Yanoş), Matyas Korvin ve VI. Ladislas dönemlerinde de sürdü. Fatih Sultan Mehmet döneminde çok şiddetlendi. Çarpışmalar genellikle Belgrat ve çevresinde geçti. Çünkü Belgrat, Avrupa’nın her yanına giden yol üzerinde ve son derece stratejik bir noktada bulunuyordu. Kale, özellikle Macar Ovası’nın kapısı durumundaydı. Fatih, Tuna’yı kuzey sınırı olarak kabul ediyor, fakat Macarlar Tuna’nın güneyine inmek ve Belgrat’ı ele geçirmek istiyordu. II. Bayezid Dönemi’nde Macarlarla bir anlaşma yapıldı ise de uzun ömürlü olmadı. Yavuz Sultan Selim’in tahta geçtiği sıralarda bazı sınır olayları ortaya çıktı. Anlaşmayı uzatmak için gelen Macar elçisi bu nedenle hapsedildi. Fakat Yavuz, doğuya bir sefer hazırlığında olduğu için elçiler hapisten çıkarıldı ve üç yıllık bir anlaşma imzalandı. Osmanlı padişahının Çaldıran seferine gitmesini fırsat bilen Macar Kralı, Papa ile anlaşma yollarını aradı ve bir yandan da sınır bölgesindeki kalelere saldırdı. Bu olaylar üzerine, bölgedeki sancakbeylerinin bir kısmı Bosna’da toplandı. Ayrıca padişah da Çaldıran seferinden dönmüştü. Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferinden dönünce yeni bir sefer hazırlığı başlattı. Macar Kralı, bu hazırlığın kendi üzerine olacağını düşündü. Gerek sınır boylarındaki hazırlıklar, gerekse yeni bir sefer hazırlığı Macar Kralı’nı Osmanlılarla yeni bir anlaşma yapmaya zorladı. Bu amaçla 1516 yılı içinde üç Macar elçisi arka arkaya İstanbul’a geldi ve üç yıl önce imzalanmış olan anlaşmayı uzatmak istedi. Durum, Osmanlılar açısından uygundu. Çünkü, hazırlanmakta olan sefer Avrupa değil, Mısır yönüne olacaktı. Tam bu sırada Macar Kralı öldüğünden görüşmeler kesildi. Yavuz Selim, 1516 yılında Mısır seferine çıktı. Macarlar, Osmanlı topraklarına yeni bir saldırıya geçmeye cesaret edemedi. Aksine, Yavuz’un Romanya üzerinden Macaristan ve Polonya’ya yürüyeceğini düşündü. Buna karşılık Osmanlılar da Macarlar veya Avrupa’da herhangi bir devletle çatışma içinde olmayı düşünmüyordu. İki taraf arasında, savaş yönündeki karşılıklı isteksizlik barışla sonuçlandı. 1519 yılında Osmanlı Devleti önce Polonya ile arkasından Macaristan’la üç yıllık bir anlaşma yaptı. Orta Avrupa’da Macaristan sorunu Kanuni Sultan Süleyman döneminde çözülecek, fakat bu kez Avusturya sorunu başlayacaktır. Avusturya ise Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar düşmanca bir politika izleyecektir.” [9]

Tökeli İmre

 

Köprülü Mehmet Paşa’nın Vezir-i azam olması ile (1656) içeride huzuru ve güveni tazeleyen Osmanlı Padişahı IV. Mehmed, 1661 yılında Fazıl Ahmet Paşa’yı babasının yerine tayin ederek sadece iç huzur ve devlete güveni sürdürmeyi amaçlamış, aynı zamanda Osmanlı fetih ve genişleme sürecinin tekrar başlamasını istemiştir. Nitekim Fazıl Ahmet Paşa’nın Vezir-i azam olduğu dönemde Osmanlı İmparatorluğu, iç huzuru tamamen tesis etmiş ve Avrupa’ya meydan okumayı ciddi bir siyaset olarak aldığını gösteren faaliyetlerde bulunmuştu. Uyvar’da Osmanlı ordularının elde ettiği zaferin ardından, Girit’in 24 yıl süren bir savaştan sonra fethi ise Avrupa’nın Osmanlı tehdidini algılaması için ciddi bir sinyaldi. Gerçekten de bu dönemde gerçekleştirilen fetihler sayesinde Osmanlı toprakları en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Avrupa’nın en güçlü devleti yine Osmanlı idi. İşte bu nedenledir ki, 1664’te 20 yıllık olarak imzalanan Vasvar Barışı’nın uzamama ihtimali Avusturya’yı tedirgin etmekteydi. Doğrusu Avusturya’yı ve tabii ki Avrupa’yı endişelendiren sadece Osmanlı ordularının Girit’te veya Uyvar kalesi önlerinde kazandığı zafer ve moral değil, aynı zamanda Vezir-i azam olarak devletin başında 1676’dan beri Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın bulunması ve de yıllardır iç çekişmeler içinde debelenen Osmanlıların tekrar istikrarı yakalamasıydı. Bu durum Osmanlının gözünü tekrar batıya çevirmesini doğuran bir gelişmeydi. Üstelik Osmanlı İmparatorluğu’nun başında bulunan Köprülü Mustafa Paşa’nın yetiştirmesi ve damadı olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, günümüzün moda deyimiyle tam bir şahindi. Bunu icraatlarıyla da belli etmekteydi: kendisinden önce başlayan Ukrayna üzerinde hakimiyet kurma mücadelesini Rusya’ya karşı başarıyla sürdürerek Podolya ve Ukrayna’yı Osmanlı hakimiyetine sokmayı başarmış, uzaklık ve lojistik güçlüklere rağmen Rusya’yı Cehrin Seferi’yle (1678) anlaşma yapmak mecburiyetinde bırakmıştı (1681). Uzun zamandır Venedik tehdidi altında olan ve Girit’in fethiyle Akdeniz cephesinde tekrar hakimiyet kuran Osmanlı donanması Venedikliler ve Fransızlarla girdiği mücadeleyi zaferle sonuçlandırmıştı. Kazanılan bu başarılar mezhep savaşları ile meşgul Avrupalıları Osmanlı İmparatorluğu ile iyi geçinmeye zorluyordu ki, ticari anlaşmalar yapma gayretleri bunun en önemli göstergesiydi. Doğrusu, Osmanlı ile çatışmanın kendi çıkarlarına olmadığını bütün Avrupa yavaş yavaş anlamış görünmekteydi. İşte bu durum, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı yeni bir fetih ve genişleme dönemini başlatmak konusunda yüreklendirdi. Dönemin kaynaklarında nakledilen rivayetlere göre, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Osmanlı Devleti’ni Kanuni Dönemi’ndeki gibi azametli bir hale getirmenin mümkün olduğuna kesin olarak inanmaktaydı. Bu hedefini gerçekleştirmek için Kanuni’nin 154 yıl önce yarım bıraktığı işi tamamlamayı düşünüyordu. Ancak bunun için koşulların oluşması, tabiri caizse bahanelerin bulunmasına ihtiyaç vardı. Osmanlı Habsburg (Avusturya) savaşlarında ateşleyici olma özelliğini yıllardır koruyan, fakat Fazıl Mustafa Paşa’nın vezirliği sırasında gerekli desteği alamayan Orta Macaristan Protestan önderlerinden Emerik (İmre) Tökeli’nin başvurusu, ona emellerini gerçekleştirme yolunda beklediği fırsatı vermişti. Koyu bir Katolik olan Avusturya İmparatoru Leopold’un baskı ve zulmünden dolayı isyana yönelen Orta Macar Protestanları genç ve cesur önderleri Tökeli İmre’nin başkanlığında harekete geçerler. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın bu isyana el altından destek verdiği anlaşılmaktadır. Çünkü 20 yıl üzerinden imzalanan Vasvar Barışının süresi henüz dolmamıştır ve hukuken Osmanlıların bu anlaşma koşullarını ihlal etmeleri doğru değildir. Ancak Dimitri Kantemir’in kaydettiğine göre “bir zamanlar Roma İmparatorluğu’na bağımlı bulunan öteki ulusları da Osmanlı yönetimine katmak, Hıristiyanları Müslüman yapmak, imparatorluğun sınırlarını genişletmek ve kendisine boyun eğenleri korumak” için yemin eden Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, bütün savaş aleyhtarlarına cephe alır. Sultan ve Valide başta olmak üzere savaşa karşı çıkanlara Tökeli İmre’nin başvurusunu dayanak gösterir. İmre’yi temsilen İstanbul’a gelen elçileri el üstünde tutar, hatta onlara umduklarının ötesinde destek verir: İmre Tökeli’yi Orta Macar kralı ilan ederek berat ve ahidname gönderir. Bu gelişmeleri endişe ile takip eden Leopold ise Osmanlı ile barış sürecini uzatmak amacıyla İstanbul’daki savaş aleyhtarlarının yardımlarına başvurur. Öte yandan Macarları tekrar kazanmak için onlara özgürlük, adil vergi ve mezhep serbestliği tanır. Sultan IV. Mehmed’i seferden vazgeçmeye ikna etmesi için güvenilir adamlarından Comte Albert de Caprara’yı da elçi olarak İstanbul’a gönderir. Bu elçinin amacı, gerekirse tavizler de vererek, Vasvar Barış anlaşmasının süresini 20 yıla kadar uzatmaktır. Elçi bu amaçla savaş aleyhtarlarının da desteklerini alarak, padişahı Avusturya’nın barışın bozulmasına sebep olabilecek herhangi bir hareketinin olmadığını ispatlamaya çalışır. Başlayan sefer hazırlıkları iptal edilirse masrafları ödemeye hazır olduklarını, tazminat olarak Yanık Kale’yi terk edebileceklerini bildirir. Buna karşılık Vezir-i azam Avusturya’dan Macarlara mezhep serbestliği verilmesini, yıllık beş yüz bin flori vergi ödenmesini, bazı sınır kalelerinin yıkılmasını ve bazılarının da İmre Tökeli’ye teslimi gibi yerine getirilmesi mümkün olamayan isteklerde bulunur. Hatta rivayetlere göre, Şeyhülislam Ali Efendi’den cihat için koşulların oluşmadığına dair bir fetva alarak sultana arz eder. Buna karşılık, Silahtar’a göre Vezir-i azam seferi gerçekleştirmek için sınır kasabalarından sahte şikayet mektupları getirterek padişaha arz etmiş, yeniçerileri de kışkırtmıştır. Ancak yukarıda da işaret ettiğimiz gibi padişahın savaş aleyhtarı olduğu doğru değildir. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Varat Beylerbeyi Hasan Paşa’yı serasker tayin etti ve İmre Tökeli’ye yardıma gönderdi. Sınır boyunda bulunan birkaç tane Avusturya Kalesi’ni daha alarak İmre Tökeli’ye teslim ettiler. Bu sefer sırasında Erdel kralı ile Kurus kralı unvanı verilen İmre Tökeli’nin arasındaki anlaşmazlıklar elde edilen başarılarla yetinilmesine neden oldu. Ancak Avusturya Osmanlı yardımcı kuvvetlerinin dönüşünden sonra bu kaleleri tekrar elde etti. Bu gelişme üzerine Vezir-i azam Orta Macar halkını kurtarmak için Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa’yı Orta Macaristan seferine gönderdi. Böylece iki taraf arasındaki barış şartları da ortadan kalkmış oluyordu. Artık hukuken de savaşın başlaması için bir neden kalmamıştı ki, Merzifonlu Ağustos 1682 yılında “at kuyruğu”nun sarayın önüne dikilmesini emretti.

Viyana’dan Dönüş

1683 Nisan’ında son bir yıldır beklenen sefer Padişah ve veziri Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Edirne’den yola çıkması ile başladı. Belgrat’a varıldığında IV. Mehmed ordunun sevk ve idaresini vezirine bırakarak av amacıyla ayrıldı. Eyalet askerlerinin katılımıyla 200 bin kişiyi aşan Osmanlı ordusu, muhteris bir kişiliğe sahip olan vezirin, bazı komutanların muhalefetine rağmen verdiği anlaşılan bir kararla doğrudan Viyana üzerine yürüdü. Aslında bu çok cesur bir karardı. Çünkü, Yanık Kale, Komran gibi önemli Avusturya kaleleri alınmadan Viyana üzerine yürümesi büyük bir risk alınması demekti. Bu şekilde Osmanlı ordusu arkasında düşman kalesi bırakıyordu. Ancak, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Avusturya’nın Batı Avrupa ülkelerinden alacağı büyük mali ve askeri yardımları almadan işini bitirmek amacındaydı. Bu yüzden hızlı hareket ederek bir an önce Viyana’yı kuşatmayı daha uygun bir strateji olarak gördü. Osmanlı ordusunun hızla üzerine geldiğini haber alan I. Leopold başkentini terk ederek, Polonya, Saksonya ve Bavyera’dan gelecek yardım kuvvetlerini beklemeye başlamıştı. Yardımlar gecikmedi ve bütün Avrupa ve hatta dağınık Alman prensleri I. Leopold’un yardımına koşarak Viyana’da güçlü bir savunma hattı kurdular. Öte yandan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın işleri planlandığı gibi gitmeyecektir. Viyana dört taraftan kuşatılamayacak kadar büyüktü ve bu nedenle sürekli dışarıdan destek alabilmekteydi. Tuna Nehri ve adalarındaki palankalar (küçük kaleler) ayrı ayrı ele geçirilmek zorunda olup ve bunun için birçok köprünün inşa edilmesi gerekmekteydi. Üstelik kuşatma günlüklerindeki kayıtlara göre Osmanlı ordusunun çok önemli lojistik ve iç güvenlik sorunları bulunmaktadır. Bütün tarihçilerin üzerinde birleştikleri ve kuşatmanın kaderini değiştirdiğine inandıkları olay ise Jean Sobieski’nin Bavyera ve Saksonya kuvvetleriyle birleşerek Viyana kalesine yardıma gelmesidir. Polonya kuvvetlerinin Kırım tatarları tarafından tutulması yönünde bir strateji belirleyen Vezir-i azam, iddialara göre yardıma gelen kuvvetlerin büyüklüğü konusunda yapılan uyarılara rağmen, Sobieski’yi küçümsemiş ve gerekli önlemleri almamıştır. Tam tersine, düşmesi an meselesi olan Viyana Kalesi’ne hücumları şiddetlendirmiş ve kalenin düşmesinden sonra Sobieski üzerine gitme kararı almıştır. Nihayet kuşatmanın 60. günü, beklenen de daha erken bir tarihte, Viyana kapılarında görünen Polonya kralı ve askerleri iki ateş arasında kalan Osmanlı ordusunu perişan etmiştir. Türk ordusu savaş meydanında çok miktarda top, cephane ve hazine, aynı zamanda da çok sayıda esir bırakmıştır. Bunun üzerine Vezir-i azam en az kayıpla ordusunu Budin’e kadar geri çekmeyi başarmış ve burada yenilgiye sebep olanları idam etmiştir. Öte yandan o sıralarda Belgrat’a kadar gelmiş olan IV. Mehmed, bozgun haberi üzerine derhal Edirne’ye dönmüştü. Başlangıçta güvenini yitirmediği Merzifonluyu korumayı sürdürdü ise de, annesinin vefatından sonra, saray ağalarının etkisiyle idamına hükmetti.  Böylece, pek çok tarihçiye göre, hezimetin sonuçlarını bertaraf edebilecek tek kişiyi de ortadan kaldırmış oldu. Viyana kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın en az kayıpla ordusunu Budin’e kadar çekmişti. Bir aya yakın burada kaldıktan sonra da Belgrat’a döndü. Fakat Avusturya ordularının takipte olduğu, Komaran, Ciğerdelen ve Estergon kaleleri üzerine saldırı haberleri karargaha ulaştı. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa soğukkanlılıkla tedbirler almasına ve ordularını sevk etmesine rağmen bu kalelerin düşmesine engel olunamadı. Bu esnada Ciğerdelen kalesine sevk edilen, fakat ordusunun azlığını öne sürerek gitmeyen Kırım Hanı görevden alındı ve yerine Kırım Giray’ın oğlu II. Hacı Giray Han tayin edildi (Kasım 1683). Avusturya orduları buradan Budin’e yöneldiler. Bütün bu yenilgiler üzerine muhalifleri IV. Mehmed’i, Vezir-i azamın görevden alınması gerektiğine ikna ettiler. O da çok geçmeden idam fermanını gönderdi ve Paşa Belgrat’ta idam edildi. Viyana Kuşatması sonrasında “Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak” çağı geldiğine kanaat getiren Papanın teşvikleriyle bir Avrupa-Hıristiyan Birliği oluşturuldu. O tarihe kadar böyle bir sevinci yaşamayan Avrupalılar, zaferlerini birlik ve beraberliklerine bağladılar. 1685 yılından itibaren Osmanlılar savaşın en felaketli yıllarını yaşamaya başladılar. Osmanlılara karşı Yukarı Macaristan, Hırvatistan ve İstirya olmak üzere üç farklı cepheden saldırıya geçen Avusturya kuvvetleri, 1685 yılında Türkler için stratejik olması yanında moral değeri olan Uyvar kalesini kuşattılar. Hazırlıksız ve tecrübesiz Osmanlı kuvvetleri kırk günün sonunda kalenin düşmesine engel olamadılar. Diğer cephelerde de başarısızlıklar ardı ardına gelince 1686 Baharında tekrar Vezir-i azamın sefere çıkmasına karar verildi.1686 Mart ayında bu fermanın gereğini yerine getirmek ve cephede yaşanan sıkıntıları gidermek için Sarı Süleyman Paşa Vezir-i azam ve Serdar-ı Ekrem unvanıyla sefere çıktı. Ne var ki, Belgrat’a ulaştığında 145 senedir Osmanlı hakimiyetinde buluna Budin’in Lotheringen komutasında bir ortak Macar, Hırvat, Alman kuvveti tarafından ele geçirildiği haberini aldı. Son Budin valisi Abdi Paşa da kahramanca savaşarak şehit düştü. Bu şehir kuşkusuz Macaristan’ın anahtarı idi ve düşmesiyle birlikte Osmanlılar çok zor durumda kaldılar. Avusturya ve müttefikleri Budin üzerinden hareket ederek kolaylıkla ve art arda Segedin, Şementorna, Peçuy, Kapoşvar ve Şiklos gibi stratejik kaleleri aldılar. Osmanlı ordusunun kışlamak üzere Belgrat’a dönmesinden de yararlanarak bazı Erdel kalelerini işgal ettiler. Osmanlı müttefiki Tökeli İmre’den gelen bir mektup, Belgrad Müslümanlarının Tuna yoluyla çekilirken Avusturya ordusu tarafından esir alınıp, çok kötü bir muameleye tabi olduğunu anlatmakta ve bunların kendisi tarafından kurtarıldığını bildirmekteydi. Yine kaynaklar Tökeli’nin Gladova ve Orsova kalelerini geri almayı başardığını kaydetmektedir. Bu sırada başka iyi haberler de otağ-ı hümayuna gelmişti. Vişegrad’ı kuşatan 12.000 kişilik Avusturya kuvveti, bozguna uğratılmış, Avusturya’nın İrşova’da yaptığı yığınak ele geçirilmiş, Temaşvar yolu açılmıştır. Eflâk ile Avusturya’nın irtibatı da kesilerek bazı Tuna kaleleri alınmıştır. İşler iyiye gidiyor diye düşünüldüğü sırada Recep Paşa’nın asker üzerinde otorite kuramaması, kritik kararlar alamaması ve askerin disiplinsiz hareketleri Belgrat’ın ve Niş’in aniden düşman eline geçmesiyle sonuçlanmıştı. Bu gelişme iyimserliği tekrar karamsarlığa dönüştürmüştü. Şimdi durum daha nazikti, çünkü Sofya’ya kadar bütün Osmanlı toprakları Avusturya’nın tehdit alanı içerisine girmiş, Sırpların düşmana yardımları ile dengeler aleyhte değişmişti. Kişisel beceriksizler, devlet adamları arasındaki çekişmeler yüzünden sadece birkaç yıl içerisinde koskoca Macaristan ve Sırbistan’ın düşmana terk edilmesi, hatta Bulgaristan’ın da tehdit altında kalması söz konusu oldu.[10]

II. viyana kuşatmasının sonuçları ve Karlofça anlaşması,  Macarlar için tam bir yıkım olmuştu denilebilir, çünkü artık Protestan Macar halkı hiç geçinemedikleri Katolik Avusturya’nın egemenliği altına girmişti. Osmanlı tarafında mücadele eden bir grup Macar soylusu da Osmanlılara iltica etmek zorunda kaldılar. Bunlardan birisi de Orta Macaristan milliyetçilerinin kralı Tökeli İmre idi.” [11]

“Osmanlılar Karlofça’dan Pasarofça’ya kadar diplomatik arenada ve bu sıralarda yapılan müzakerelerde sadece hasım olan Avusturya, Rusya, Lehistan ve Venedik ile değil arabulucu hatta zaman zaman danışman olarak Fransız, İngiliz ve Hollanda diplomatlarıyla da çok yakın temas halindeydiler. Öte yandan, Avrupalı olan İsveç Kralı XII. Şarl ile İmre Tökeli ve Ferenc Rakoczi gibi Macar soyluları ve bunların çok sayıdaki maiyetleri yıllarca Osmanlı İmparatorluğu’nda kaldılar.” [12]

Tököli İmre, Karlofça görüşmelerinde bilindiği gibi Avusturya istediyse de Osmanlı Devleti, onu iade etmedi. İzmit’te yaşadı ve 1705’de İzmit’te öldü. Kullandığı mühüründe “Muin-i Ali Osman’a itaat üzereyim emre, Kral-ı Orta Macar’ım ki namım Tökeli İmre” yazmaktaydı.

Kahramanlar meydanın’da dikkatimi çeken bir diğer anıt ise SSCB işgali sırasında hunharca katledilen Macar gençlerinin anısına yapılan isimsiz dikdörtgen şeklindeki yerden hafif yüksek ve son derece sade yapı idi. Macar halkı Rus İşgaline karşı “Nem Nem, Şuha!…(Hayır, Hayır, Asla!…) sloganıyla karşı çıkmıştı.

Birleşmiş Milletlerde Açıklanan Vahşet Tablosu

75 bin Milliyetçi katledildi :

19 Kasım 1956’da Birleşmiş Milletler Umûmi Hey’eti yaptığı toplantıda Macaristan mes’elesini müzâkere devam etmiştir. İlk sözü alan “Küba” Temsilcisi yaptığı konuşmada Rusya’yı Macaristan’daki hareketleri sırasında 75 bin milliyetçiyi öldürmekle itham ederek demişti ki :

“Macaristan büyük bir mezarlık hâline gelmiştir. Rus ordusunun hareketini târife imkân yoktur. Çünkü tarihte böyle bir şey şimdiye kadar görülmemiştir. Macaristan’da bir dehşet rejimi hüküm sürmektedir. Rus askerleri meskenlere tecâvüz etmekte ve kadınlara tasallut etmektedir. Kadınlar, erkekler çocuklar zorla Macaristan’dan sürülmektedir. Her gün yüzlerce insan idam edilmektedir.”

Küba Temsilcisi takdim ettiği karar suretinde, Ruslar’ın Macarlar’ı sürmeye son vermesini ve sürülen Macarların da memleketlerine iâdesini derpiş etmişti.

Macaristan Dışişleri Vekili İmre Horvarth, bu husustaki müzâkereleri durdurmak istemiş ve Macaristandaki ihtilâlcileri, “hırsız ve haydut” kelimeleri ile tavsif etmişti. Rus Temsilcisi de “sürgün” haberlerini kat’iyetle yalanlamış, bunun bir iftira ve tahrik olduğunu söylemiştir. Rus Temsilcisi Çepilof. aynı zamanda Rus kuvvetlerinin âsâyiş temin edilir edilmez, Budapeşte’den çekileceğini (!) ilâve etmişti.

Örfi İdâre

İpleri Ruslar’ın elinde olan Kukla Kadar Hükümeti, Macaristan’daki bu halk ve işçi mukavemetine son ve kat’i darbeyi vurmak için gayet azimli görünüyordu. Bu maksatla bütün Macaristan’a şâmil olmak üzere örfi: idâre ilân edildi. Örfî idâre makamları silâhlı olarak yakalanacak herkesin tevkif edileceğini, itaat etmeyenlerin “ölüm” cezasına çarptırılacağını ilân etti. Bu kararın, Kadar’ın Hükümetini başlangıçtan beri tanımayan milliyetçi işçi ve talebeleri hedef tuttuğu meydandaydı. Böyle bir kararla, ihtilâlci işçilerin kurdukları konseyler kanun dışı ilân edilmiş oluyordu. Hükümet bu yola gitmesine sebep olarak da aslında bir meslek teşekkülü olan bu konseylerin siyâsetle meşgûl olmasını ileri sürüyordu. Demek ki; affedilmez olan suçları, bıçağı kemiğe dayanan bir zulüm rejimine “Artık dur!” demek için silâha sarılmış olmalarıydı.

Örfî idârenin bu kararı ile ihtilâle katılmış olanların artık birer birer toplanarak tevkif edileceği anlaşılmıştı. Nitekim aradan pek az bir zaman geçmişti ki, grup grup işçiler tevkif edilerek trenlere doldurulup Sibirya’ya gönderilmeye başlandı. Bir kısım işçiler de evvelâ Avusturya’ya oradan da başka hür memleketlere kaçmak için her çâreye baş vuruyorlardı. Bu kaçış esnasında bir kısmı kahpe Rus kurşunları ile vuruluyor bir kısmı ise güç belâ Avusturya’ya sığınabiliyordu. Macar Hürriyet Mücâdelesinde can veren yetmiş – seksen bin Macar’ın yanısıra bir çok vatansever de böyle hududlar-dan kaçarken vurulup telef oluyordu.

Kaçıp kurtulamayanlar koyun nakleder gibi vagon vagon Sibirya’ya sürülüyordu. Bu yolculuğun da sonu muhakkak ki, ölümdü. Bu yüzden Macar İhtilâli’nin kurbanlarının gerçek sayısını tespit etmek, elbette ki imkansızdır. Kan, ateş ve ölüm komünist rejimde bayram çocuklarının elindeki mantar tabancaları gibi alelâde oyuncaklardı.

Gece gündüz yürüyerek, bazan sürünerek, aç, bîilâç hududu geçerek Avusturya’ya iltica edenlerin sayısı yüz binin üstünde idi. Bu kızıl ateş tûfanından kaçabilenlerin sayısı yüz binin üstünde olursa, kaçamayıp arkadan Rus kurşunları ile vurulup vatanlarının Rus esaretinden kurtuluşunu göremeden gözleri açık giden Macarlar’ın sayısı kimbilir kaçtı? Üzerlerine “Demir Perde”nin ağır kapıları kapanan milyonlarca Macar’ı ise hazin bir âkibet bekliyordu!…

Macar Millî şâiri Petöfi Şandor kendi adının verildiği meydanda yüz yıl sonra yeni bir hürriyet mücâdelesi başlatmıştı : 23 Ekim 1956 Salı günü saat 15’te onbinlerce Macar, Petöfi’nin şiirini hep bir ağızdan okuyorlardı : “Eskuuszuk, eskunszuk hogy rabok tovabb nem lessunk” “Yemin ediyoruz yemin ediyoruz artık köle olmayacağız!” Macar ihtilâli bu mısra ile başlamıştı. Yüzbinlerce elde Macar bayrakları yükselmişti… Kızılyıldızı sökülmüş bayraklar… Yeşil, beyaz, kırmızı tekrar millî renkler oluvermişti.

Koca Dev’e karşı bütün bir millet tek bir ruh ve azimle ayaklanmıştı… Alkışlar, marşlar, birbirini kovalıyordu… “Ruslar Defolun!…” “Hürriyet istiyoruz” sesleri Budapeşte semalarını inletiyordu… Slalin’in heykeli bu azimle yıkılmış, Radyo evi bu heyecanla basılmıştı. A. V. H. (Gizli Polis Teşkilâtı) bu hınçla yerle bir edilmişti… Sovyetlerle çarpışmaya, hem de tanklara göğüslerini açarak çarpışmaya hep bu inançla başlandı : “Ruslar defolsun!” “Hürriyet istiyoruz!…” diyenlerin inancıyle…

…… Sonra… Ruslar geldi… hürriyet uğruna on binlerce Macar can verdi… Toplar hedef gözetmeksizin ateş yağdırdı… Mâvi Tuna, kana boyandı… Hastahâneler, Kızılhaç merkezleri, çocuk yuvaları ve mektepler her şey yığın… Bütün Macar şehirleri birer harabe… Birer taş yığını hâline geldi. Komünist idâreye hürriyeti için başkaldıran bir millet böylece kan ve ateşle boğuldu… ve Rus kâbusu tekrar Macar’lar üzerine çöktü..[13]

Bu hüzünlü hatıra ile kahramanlar meydanından ayrılıp kemer vari sokaklardan geçiyoruz. T.C konsolosluğunu görüyoruz. Utsa sokak anlamına geliyor. Bol miktarda Atilla utsa bulunuyor. Şehrin Peşte kısmında dışarıdan Andassy caddesi üzerinde opera binasını var. 1875-1884 yılları arasında mimar Ybl Miklos’un planları doğrultusunda neo-rönesans tarzında yapılmış. Parlamento;Ulusal parlamentosunun iki kamarası için 1885-1904 yılları arasında mimar İmre Steindel’in planları doğrultuşsunda inşa edilmiştir. Bina eklektik ve neo-gotik mimari tarzın izlerini taşımaktadır. Görkemli bina Macar devletinin Milenyum kutlamaları için hazırlanan görkemli programın ve buna layık etkinliklerin parçası olarak gündeme gelmiştir. Beyaz kireç taşından yapılan heykeller ve süslemeler ne yazık ki zaman içinde hava kirliliği tahrip olmuştur. Bu nedenle de son dönemde yıllar süren restorasyon çalışmaları kapsamında bu taşlar sert taşlarla değiştirilmiştir.

Arslanlı köprüden Buda tarafına geçtik. Bu köprünün de bir hikayesi var. Aslan heykelleri ile bezenmiş köprü kusursuz görünümdedir. Mimarı bu köprüde hata bulunursa intihar ederim der. Köprü yapımından 5-6 yıl sonra küçük bir çocuk aslanların dilinin unutulduğunu fark eder. Mimar köprünün üstünden kendini Tuna’ya atar. Fakat ölmez, kurtarılır.

Aslanlı köprünün diğer adı da “Zincirli Köprü”dür. Bu, Budapeşte’nin ilk daimi köprüsüdür. Ve Kont Istvan Szechanyi’nin girişimleri sonucunda yapılmıştır. 1839 ve 1849 yılları arasında William Thierney Clark’ın tasarımıyla inşa edilmiştir ve o tarihlerde Avrupa’nın en modern köprüsü olarak ün salmıştır. Bugün Budapeşte’nin simgelerinden biridir.

Köprünün karşı tarafında tarihi tünel var. Buradan geçtikten sonra; Kale Tepesi (kale bölgesi) ismi verilen bölgeye varıyoruz.

Buda tarafındaki Kale tepesi uzunluğu bir buçuk kilometre, genişliği en geniş yerde beş yüz metre olan ve 180 metre yükseklikte olan bir tepedir. Kale tepesi eteklerinde olağanüstü olumlu çevre koşulları nedeniyle ilk çağlardan bu yana her yerleşim birimleri oluşmuştur. İlk büyük kayda değer şehir XIII. Yüzyılda kurulmuştur. Kral IV. Bela Moğol istilasının ardından bir kale inşa ettirmiş ve başkenti de buraya nakletmiştir. Burada bir şehir inşa edilmesinin öncelikli amacı savaş ve korunmaya yönelikti. 1241-42 yıllarında gerçekleşen Moğol istilası nedeniyle inşası gündeme gelmiş ve yeni bir saldırı olasılığına karşı da güçlendirilmiştir.

Moğol orduları tepelerde inşa edilen kale ve hisar gibi güçlü yapılara genellikle saldırmadıklarından sivil halk da Kral tarafından inşa edilen surların gerisinde yerleşti. Buraya yeni yerleşenlerin çoğu Alman göçmenlerdi. 1285 yılında yaşanan ikinci Moğol saldırısı Kun Lâszlö tarafından püskürtüldü. O yıllarda kalenin etrafı bugünkünden daha alçak, ama güçlü surlarla çevriliydi ve surlarda yer yer atlı arabaların ve yayaların girebilmesi için kapılar vardı.

Arpad hanedanının sona ermesinin ardından (1301) başlayan taht savaşlarından Anjou Kâroly Röbert galip çıktı. Ve tahta geçmesinin ardından da başkenti Vişegrad’a taşıdı. Çünkü Bııda rakiplerini desteklemişti. Oğlu olan Lajos Nagy döneminde kale bölgesinin güney kanadında kraliyet sarayı, onun kuzey kısmında ise sivil binaların inşaatı hız kazandı. Anyoıık döneminde başlatılan inşaatlar Kral Zsigmond döneminde de devam etti. Buda kale sarayları binası kralın yenileştirmeleriyle XV. Yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa’da dönemin en güçlü saray komleksini oluşturuyordu.

Kraliyet sarayı Zsigmond döneminde (1387-1437) ve özellikle de ‘Yeni Saray’ın inşa edilmesiyle gerçekten de krallara yakışır bir nitelik kazandı. Ve Orta Çağdaki son haline de böylece büründü. Yeni Saray 1424’de tamamlandı. Kral Zsigmond Buda’ya getirdiği kraliyet tacını ve diğer sembolleri burada sergiledi. Kral Zsigmond döneminde kalenin duvarları ve surları yeniden tahkim edildi. Surlar, yukarıdan aşağı kapanan demir parmaklıklarla, demir kapılarla, tuzaklarla güçlendirildi. Çekilerek kaldırılabilen köprülü kapılar da yapıldı.

Kral Matyas (1458-1490) döneminde öncelikle yeni binaların inşaası değil, var olanların iyileştirilmesi, zenginleştirilmesi gündeme geldi. O döneme hakim rönesans stilinin egemen olduğu saraylar bölgesi tüm Avrupa’da haklı bir ün kazandı. Daha önceki dönemlerde binalara damgasını vuran gotik stil yerine yaygınlaşan röneasans mimarisi tüm bölgeye egemen oldu.

Bu dönemde kale etrafındaki surlar da güçlendirildi. Şehir bir bütün olarak da hızla gelişmeye başladı. Buda kalesinin en parlak dönemi Kral Matyâs’ın ölümüyle sona erdi. Mohaç felaketinin (1526) ardından Osmanlı -hileyle- 1541 yılında Budin kalesini ele geçirdi. Ve bun un ardından da 150 devam edecek olan Osmanlı egemenliği dönemi başladı. Osmanlılar sadece şehirin savunmasını güçlendirecek olan yapılarla ve düzeneklerle ilgilendiler. Gereksiz gördükleri binaların mevcut durumunun korunması amacıyla faaliyet göstermediler. Buda kalesinin Osmanlıdan geri alınması döneminde hristiyan ordularının aylarca devam eden kuşatmasının da bir sonucu olarak şehir ve binalar bu çarpışmalarda tamamen tahrip oldu. 1703 yılında Buda yeninden özgür kraliyet şehri haline geldi. Habsburgluların egemenlik döneminde XVIII ve XIX yüzyıllarda şehrin Gümrük faaliyetleri de yeniden önem kazandı. 1873 yılında Pteşte, Buda ve Obuda birleşti. Bu da tüm şehrin gelişmesine yeni bir ivme kazandırdı. II. Dünya Savaşı yıllarında Kale semtinin hemen her binası yerle bir oldu. Kraliyet Sarayı da tamamen yandı. Savaşın sonunda kraliyet sarayı eski ihtişamıyla yeniden inşa edildi.

Doğal görkemli görüşü nedeniyle Kale tepesi bugün de Budapeşte siluetinin en önemli parçalarından biridir. Kale bölgesi Budapeşte’nin en çok sevilen gezi bölgelerinden biridir. Hoş sokaklarıyla, eski evleriyle, gaz lambalarıyla ve görkemli tarihi eserleriyle Ortaçağ havasına sahiptir. Dı’sz meydanından başlayan Tarnok sokağı bu bölgenin ana sokağıdır ve kale bölgesinin bugün en önemli merkezi olan Mâtyas meydanına bağlanır. Hem meydan ve hem de sokaklar renkli küçük binalarla çevrelenmiştir. Sağa sola kıvrılan küçük sokaklar ve binalar Ortaçağ döneminden kalmadır. Görkemli Barok ve Barok dönemi sonrasının izlerini taşıyan binalar ve saraylar Osmanlıdan sonra inşaa edilmiştir.

Kale bölgesinde bulunan binaların en tipik özelliklerinden biri de Ortaçağ döneminden kalan bu binaların avlularında giriş kapılarının yanında bulunan taş oturma sıralarıdır. Binaların bu kısımları Osmanlı dönemi sonrası restorasyonlar esnasında duvarlarla kaplanmıştır. Binaların bu özellikleri II dünya savaşı sonrasında, bombalamaların sonucunda ortaya çıkmıştır. Büyük bir ihtimalle, avluların girişinde taştan yapılma, ancak Roman, Gotik ve Rönesans süslemeli bu oturma yerleri, bu binalara gelen konukların hizmetkarları için yapılmış olmalıdır. Binaların bu özellikleri, şehri diğer tüm şehirlerden farklı kılan bir özelliktir.

Kale bölgesinde var olan büyük müzelerin yanısıra Ulusal Szechenyi Kütüphanesi ve Macar Ulusal Galerisi de bölgenin ilginç renkleridir. Ayrıca Savaş Tarihi Müzesi, Altın Kartal Eczane Müzesi, Macar Ticaret re Restoranlar Müzesi, Ortaçağ Yahudi Dua evi, Telefon Müzesi, Müzik Tarihi Müzesi ve bir dizi galeri de ziyaretçileri beklemektedir.

Kale bölgesinin bir başka ilginç özelliği de neredeyse evlerin tümünün altında mahzenlerin bulunmasıdır. Ortaçağ yıllarında mahzenler kilometrelerce uzunluğa sahip dehlizlerle birbirine bağlanmıştır. Savaş yıllarında bu mahzenler de kullanılmıştır. Askerler ve kaleyi savunan güçler bu dehlizler yardımıyla bir bölgeden bir başka bölgeye kolayca ulaşabilmişlerdir. Bu dehlizlerin bir kısmı bugün Buda Kalesi Labirenti adı altında ziyarete açılmıştır.

Buda Kalesi Sarayı

Kale bölgesinin en görkemli binası tartışmasız orijinali XIII. Yüzyılda inşa edilen Kraliyet Sarayıdır. Bu saray XIX. yüzyılda Miklös Ybl es Alajos Hauszmann’ın planları doğrultusunda neo-barak mimarisiyle yeniden inşa edilmiştir. İkinci Dünya savaşı esnasında hasar gören bina ellili yıllarda restore edilmiştir.

Mâtyas havuzu

Buda Kalesi Sarayının neo-barak tarzına göre yeniden inşa edilmesi esnasında sarayın duvarına monte edilen bir heykel kompozisyonu Kral Mâtyâs’ı av esnasında tasvir etmektedir. Bu kompozisyonda hakkında efsaneler anlatılan Güzel İlona ve kralın Şahinlerinden biri de vardır. Bronz heykel kompozisyonu Alajos Ströbl’a aittir.

Balıkçı Burcu

Budapeşte’nin en karakteristik binalarından biridir. 1899-1905 yılları arasında Frigyes Schulek’in planları uyarınca neo-roman tarzda-inşa edilmiştir. Eski kale surlarının parçası olarak inşa edilen burç Mâtyâs Kilisesinin arkasındadır. Burcun üzerinde gözetleme kuleleri, teraslar ve kilise koridorlarını andıran koridorlar bulunmaktadır.

Viyana kapısı meydanı

Bu meydan bir zamanlar Viyana yolu olarak adlandırılan yoldan adını almaktadır.Bu meydandaki en büyük yapı meydanın kuzey tarafına düşen neo-roman stilinde inşa edilen Ulusal Arşiv merkezi binasıdır. Bu bina 1913-1917 yılları arasında yapılmıştır.

Aziz İstvan Heykeli, Budapeşte’nin birçok yerinde olduğu gibi kalede de meydanın tam ortasında bulunmaktadır. [14]

Matyas Kilisesi (Büyük Valide Kilisesi XIII-XIX.)

Kale bölgesinin en önemli kilisesidir. Taç giyme törenlerinin gerçekleştiği kilise olmuştur. Osmanlı döneminde camiye çevrilmiştir. Frigyes Schulek’in planlan uyannca 1874-1896 yıllan arasında neo-gotik mimari tarzda yeniden inşa edilmiştir. Kilisede düzenli olarak orkestra, koro ve org konserleri düzenlenmektedir. Kilisenin mahzen kısmı müze olarak faaliyet göstermektedir.

Avrupa’nın bir çok yerinde olduğu gibi Macaristan diyarına gelip de Evliya Çelebi’den bahsetmemek olmaz. Onun emsalsiz uslûbu okuyucuya hikmet ve nice nice tarihin kaybolmuş incilerini sergiler. Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi kaynak alınarak Dünyanın bir çok yerindeki Türk Vakıf eserleri ortaya çıkarılıp inşa ettirilebilir. Bildiğim kadarı ile TİKA bu konu da takdir edilecek çalışmalarını sürdürmektedir. Şimdi gelin Evliya’nın satırlarını sabırla okuyalım. Onun seyahat notlarının zamanla bağımlısı haline geldiğinizi göreceksinizdir.

Matyas kilisesi Kanuni Sultan Süleyman tarafından camiye dönüştürüldü. Evliya Çelebi kilisenin camiye dönüştürülmesini kendi gözünden şu şekilde anlatır:

“Süleyman Han Camii: Daha önce (—) (—) adında sanatlı bir kilise imiş, Süleyman Han fetihten sonra bu kilisenin içini küfür ve ortak koşma pisliklerinden arındırıp Müslüman mabedgâhı eder. Hâlâ bir aydınlık camidir ki yeryüzünde benzeri yoktur. Beyt: Ra’eynıî camiu’d-dünyâ cemî’an Ve lâkin mâ ra’eynâ misle hazâ beyti bu ruhanî cami [83al hakkındadır.

Bu eski camiin kıble kapısından mihraba kadar uzunluğu 200 ayaktır ve genişliği tam 100 ayaktır. Ve bir minaresi var, eski zamanda kilise çanlığı imiş. 210 basamak yüksek minaredir. Hakir bu minareye çıkıp Budin şehrini ve Peşte Ovası’nı seyrettim. Bu minare tamamen beyaz mermerden kule gibi dört köşe bir ibretlik bukalemun nakışlı sanatlı düzgün minaredir.

Bu camiin iki adet kapısı var, doğu taraftaki kapı üzerinde bir beyaz mermerden mermer ustası bir kanatlı ejderha tasviri eylemiş ki sanki canlıdır. Ağzını açıp 4 ayaklarını gerip kuyruğunu kıvırıp durur. Bu ejderha önünde Hazret-i Hızır bir at üzerine binip elinde mızrağıyla ejdere bir süngü vurup ejderhayı at altına alıp çiğner şeklinde bir çeşit yapmış ki sanki hâlen canlıdırlar ki ejderha ile Hızır Nebî savaş etmede şekilli yapmış. Hatta fetih sırasında Ebussuud “Resim ve heykel haramdır, bu heykeli kırmak gerektir” dediklerinde Süleyman Han nezaket edip “Kimse bu heykellere bakmasınlar, Müslüman olanlar tanımasınlar” diye boynundan Keşmir şalını çıkarıp bu heykellerin üzerine örttürüp kırılmadan kurtarır. Hâlâ ibret verici resim ve heykellerdir. Ancak bu nur dolu cami kârgir kubbeli değildir. Tamamen servi direkleri üzerine büyülü nakışlı düzgün tavan üzerine tüm imaretlerinin çatıları mavi has kurşun ile örtülü nur üstüne nur bir camidir. Allah dünyanın sonuna kadar devam ettirsin.”[15]

Gezi notları bile olsa genç araştırmacılara burada ufak bir tavsiyem olacak; yazılan ve söylenen sözleri kaynakları karşılaştırarak kontrol etmeleridir. Evliya Çelebi’nin bu satırları üzerine Ebuusud Efendi’nin Tefsirine başvurarak heykel konusundaki ayet’den çıkardığı anlamı araştırıyorum. Ebuusud Efendi Sebe suresi 13. ayetin yorumunda şunları yazmış: “34/13 “Onlar, Süleyman’a mihrablardan (şatolardan), heykellerden, havuzlar gibi büyük leğenlerden ve sabit kazanlardan ne dilerse, yaparlardı.” (Ya’me-lûne lehû mâ yeşâü min mehâribe ve temâsîle ve cifânın ke’l-cevâbi ve kudûrin râsiyâtin)

Yâni Hz. Süleyman’ın emrinde çalışan o cinler, Hz. Süleyman’ın istediği muhkem sarayları ve pek güzel meskenleri yapıyorlardı. Bu binalardan savunma ve muharebe yapıldığı için onlara mihrablar denilmiştir. Yine o cinler, Hz. Süleyman’ın istediği meleklerin ve peygamberlerin heykellerini yapıyorlardı. Zira o zaman âdet olduğu üzere mabetlerde bu heykeller yapılıyordu ki, insanlar bunları görüp onların ibadeti gibi ibadet etsinler. Heykellerin haram olması ise, yeni bir şer’î hükümdür.

Rivayet olunuyor ki, bu cinler, Hz. Süleyman’ın tahtının altında iki aslan heykeli ve tahtın üstünde de iki kartal heykeli yapmışlardı. Hz. Süleyman, tahtına çıkmak istediği zaman bu iki aslan ön ayaklarını büküyorlardı ve tahta oturduğunda da o iki kartal kanatlarıyla kendisini örtüyorlardı. Yine o cinler, Hz. Süleyman için büyük havuzlar gibi leğenler yapıyorlardı. Deniliyor ki, bu leğenlerin her bir etrafında bin kişi toplanıyordu. Yine onlar Hz. Süleyman için o denli büyük sabit kazanlar yapıyorlardı ki, üzerine konuldukları ocak taşlarından hiç indirilmezlerdi.

“Ey Davud ailesi! Şükredin. Zaten kullarımdan şekür olan (çok şükreden) azdır.” (I’melû âle dâvûde şükran, ve kalilün min ‘ıbâdiye’ş-şekûr) Yâni kalbiyle, diliyle ve bedeniyle vakitlerinin çoğunda şükrü çokça eda edenler azdır. Bu şükrü yapanlar bile, hakkıyla şükretmiş olamazlar. Çünkü bir şükre muvaffak kılınmak da, başka bir şükrü gerektiren bir nimettir. Ve bu sonsuza kadar gider. İşte bundan dolayı denilmiştir ki, şekûr, şükürden âciz olduğunu gören kimsedir. Rivayet olunuyor ki, Hz. Davud , ibadet için gece ve gündüz saatlerini ailesine taksim etmişti. Böylece gece ve gündüzün her saatinde Hz. Davud ailesinden mutlaka biri ayakta olup namaz kılıyordu.” [16]

Ebussuud Efendi’nin tefsirinde Hz. Süleyman’ın heykelleri konusundaki yorumu ile Evliya çelebinin naklettiği fetva’daki farklılık dikkatimden kaçmıyor. “Heykellerin haram olması ise, yeni bir şer’î hükümdür.” ifadesi yeterince ikna edici bir açıklama da değil. Kanuni’nin Ebuusud Efendi’ye vermiş olduğu cevap ise gayet anlamlıdır. Ramazan Ayında Prof. Dr. Nusret Çam’ın (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi)“Yasak olan resmin kendisi değil[17] isimli denemesine göre de; Kuran-ı Kerimde putperestlerin çok şiddetli azaplara  çarptırılacağını söyleyen pek çok ayet bulunmakla birlikte, resim yapımının aleyhinde herhangi bir ayet mevcut değildir. Tam tersine heykel yapılabileceğini işaret eden iki ayet bulunmaktadır. Bunlardan birincisi (Sebe /13) şöyledir: “Onlar Süleyman için kale gibi saraylardan, heykellerden, havuz benzeri leğenlerden, yerinden kalkmaz büyük kazanlardan ve daha nice nice şeyler yaparlardı bir zaman. Çalışın ey Davud kavmi, şükür için çalışın.”Bütün tefsirciler bu ayette geçen “temâsü” kelimesini Türkçeye “heykel” olarak aktarmışlardır. Onlar, bunların ne maksatla yapıldığı ve kimi temsil ettiği hakkında çeşitli görüşler ileri sürmekle birlikte bunların at heykelleri olduğu akla ve Kuran ayetlerine daha uygundur. Bunun en önemli kanıtı, Hz. Süleyman’ın atlara olan muhabbetini ifade eden ayetler (Sad, 31-33) ve yukarıda metnini verdiğimiz kanatlı atla ilgili Hz. Ayşe hadisidir. Bu ayetin tefsirinde Elmalılı da bizim gibi düşünmekte ve “Tasvir, yalan ve zulüm gibi akla aykırı şeylerden değildir” demektedir. Tasvir meselesine ışık tutabilecek diğer bir ayet de şudur (Âl-i İmran, 49): “Şüphesiz ki size ben bir mucize getirdim Rabbinizden. Ve yine, bir kuş taslağı yapıp çamurdan ona üflerim de, izniyle Allah’ın o taslak, bir kuş olup (uçar) hemen.”Bu ayetten anlaşıldığına göre Hz. İsa, Allah’ın kudretini ve kendisinin peygamberliğini insanlara göstermek için çamurdan bir kuş yaparak üflemiş ve bu kuş, dirilerek uçmuştur. “Bu bir mucize olup Allah’a aittir. Bu sebeple bu olay, insanlara mal edilemez” gibi bir düşünce akla gelirse de bütün diriltme olayları gibi buradaki dirilmenin de Allah tarafından gerçekleştirildiğine tabii ki şüphe yoktur. Fakat çamurdan taslağın kuş halinde dirilmesi, Allah’tan ise de, çamurdan kuş figürü yapma işi Hz. İsa’ya, yani bir beşere aittir. Sonuç olarak, İslam’da yasak olan şey, resim yapmanın veya resmin kendisi değil, onun kötü niyetlerle ortaya konulmasıdır. Eğer Hz. Süleyman’ın, bu gibi şeyleri sırf Allah’ın verdiği nimeti hatırlayıp şükretmesi gibi ferdi, ya da Hz. İsa’nın bu tür faaliyetlerle insanları iyiliğe yöneltmek istemesi gibi sosyal bir sebeple yaparsa dinen bir sakıncası yoktur. Bunun için onun resim, heykel, fotoğraf, oyma, kabartma, canlı, cansız olması fark yoktur. Bütün mesele onun yapılış maksadı ve bulunduğu yerdir. Günümüzde televizyona çıkıp da resmin günah olduğunu söylemek kadar gülünç, çelişkili ve İslam’ın evrensellik ilkesine aykırı bir iddia olamaz.”

Tabii ki İslâm’a göre cami’de tasvir ve heykelin kabulü düşünülemezdi. Fakat o sanat eserlerinin başka bir mekana nakli veya örtülmesi uygun bir davranıştı. Nitekim Osmanlı da suret ve heykelleri örten bir duvar çektirerek camiye dönüştürme işlemini güzel bir tarzda çözümlemiştir. Esasında Hıristiyanlıkta da ibadethanelere suretin girmesi hanif hıristiyanlar döneminde olmamıştır. Hatta o dönemde haç simgesi bile yoktur. Elif veya asa motifleri ile kendilerini tanımlamaktadırlar. Bilinen ünlü İznik Konsülünden sonra ikonalar, heykeller ve haç kiliselere girmiştir. Bununla birlikte resim ve heykel sanatlarının İslâm’da yasak olduğunu savunmak ve asırlarca bunu İslam toplumlarına bir nass gibi kabul ettirmek Türk ve İslam tarihine büyük haksızlıktır. Bir milletin çocuklarına ve gençlerine görsel sanatlarla tarihini anlatmak son derece kolaydır. Yahya Kemal’in “Resimsizlik ve Nesirsizlik” makalesi bu hususu açıklamak açısından son derece çarpıcıdır: ona göre“Milliyetimizi, kendime göre, idrâk ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur: “Resimsizlik ve nesirsizlik..” (Bu) iki fecî noksanımız olmasaydı bizim milliyetimiz bugün okluğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu., Resimsizlik yüzünden cedlerimizin yüzlerini göremiyoruz. Ah bu ne fecî hicrandır! Eski şehirlerimizi göremiyoruz; yanmış yahut yıkılmış nice binalarımızı göremiyoruz; eski kıyafetlerimizi göremiyoruz; o kıyafetlerin asırlar arasında, yavaş yavaş nasıl tekamül ettiklerini anlayamıyoruz; vatanı kurduğumuz eski seferlerimizi, eski meydan muharebelerimizi, bu muharebeleri başaran şerefli ordularımızı göremiyoruz. Ah, ah… Resimsizlik yüzünden daha neleri, daha neleri göremiyoruz.

Topkapı Sarayı’nda bâzı meraklılara gösterilen Hüner nâme nin minyatürlerine bakarken kaç defâ gönlümden bu özleyiş geçti: Ah, dedim, ne olurdu, her asrımızın her manzarası, yalnız İstanbul değil, bütün Anadolu ve Rumeli; Macaristan ve Akdeniz şehirlerimiz, böyle minyatürlerde görünselerdi. Hünernâme, Üçüncü Sultan Murad zamanında, Solkollu Mehmed Paşa sadrazamken, bir Türk ressamının hem kendi devrini, hem de-Hazîne’den çıkarılıp kendine gösterilen mazîye ait resimleri kopye ederek mâzîyi tasvir edişinden ibarettir.

Böyle olmakla beraber bu kitap ne kadar canlı, ne kadar düşündürücü, halis bir Türk’e ne kadar ürperme veren bir eserdir. Ya tıpkı Avrupa milletlerinde olduğu gibi, bizde de her şehirde ve her devirde birçok ressamlarımız olsaymış ve o ressamlar, her biri kendi ihtisasına göre, millî ve şahsî hayâtımızın her safhasını tasvîr etselermiş ve o tasvirler bize kadar gelselermiş, biz onlara bakarak, büyük, geniş ve derin târihimizi her an görebilseymişiz! Ah! Ah! Bu ne üzüntülü bir özleyiştir.

İkinci bahse geçeyim. İkinci bahse, yâni nesirsizlik bahsine geçeyim. O büsbütün fecî bir noksandır. Bilirim ki İslâmiyet’in resim düşmanlığı denilen kusurunu-gaayet haklı olarak-lânetle yâd edenler bizi mahzâ onun körlettiğini tekrar ederler. Ya nesirsizliğe ne diyelim? Onu İslâmiyet men’etmemişti. İyi nesir, hani Yûnânîler’in bilhassa ve bilhassa Lâtinler’in nesir dedikleri nesir, nihâyet vârisleri olan Avrupalılardı mîras bıraktıkları nesir, hulâsa bugün aydınlığının hududsuzluğuyle insanları insan eden nesir Araplar’da da yoktu. Acemler’de de yoktu. Biz zavallı Türkler Arap ve Acem’in tilmizleri olduğumuz için, ayrıca da, kendi millî kusurumuz olarak, az yazdığımız için nesirsiz kaldık. Mazimizi muhayyilenin bütün kudretiyle kâğıtların üzerinde enine boyuna tecessüm ettirmek şöyle dursun, doğru dürüst, kayıd ve tescil bile edemedik.

Eğer Türk milletinin resim bir, nesir iki bu iki sanatı olsaydı bugün milliyetimizin kudreti, olduğundan yüz kat daha fazla olurdu. Muhayyileyi en fazla işleten bu iki sanatı talih, bizden esirgedi. Cedlerimizin resimleri yok, onları hemen hemen bilmiyoruz. Minyatürler den, Avrupa’nın o asırlardaki ressamlarının levhaların dan hayâl meyâl onları seziyoruz. Nesrimiz, resmimize göre vardı: Lâkin yazık ki nesrimiz üç kusurla, malûl dür. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız.

Çok az yazı yazmamızın sebebi. Medresenin Arap kitaplarını dizüstü çökerek okumak itiyadına atfolunur. bir de milletimizin asker ve iş eri olmasına affolunabilir. Çok kötü yazmamızın sebebi, İran nesrinin nesirde modelimiz oluşudur. Hakikatin ta kendisi budur ki yalnız Lâtin nesrine mensup olan milletler iyi yazmayı bildiler. Çok kısa yazı yazmamızın sebebine gelince asıl esaslı kusur buradadır. Nesrin, yâni asıl mânâsıyle edebiyâtın yüzde seksenini târih, biyografi, hâtırat, siyâsî yazılar teşkil eder. Hepsi birden nihayet târih olan bu eserlerimizin adedcc az olmalarından, kötü yazılmış olmalarından fazla kısa yazılmaları vahîm bir noksan teşkîl eder. Evet târihlerimiz yüzde doksan mikyasda vak’aları,-sahısları, yaşatmazlar. Muhayyile kudretini bula bulaancak Şârihul-Menâr-zâde’den Na’ima nın aldığı parçalarda, Evliya Çelebi Seyâhatnâmesinin birçok sahîfelerinde, Silihdarın bâzı sahîfelerinde bulabiliyoruz.[18]

Bu önemli eksiğimizi sizlerle paylaştıktan sonra dilerseniz tekrar Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine dönelim:[19]

“Latin keferesi, İrşek Macar ve Yunan Rum’u tarihçilerine göre bu Budin Kalesi’ni Hazret-i Risâlet-penâhın doğumundan 882 sene evvel Büyük İskender’in doğumunda Nemçe krallarından Gorondi Mikloş Kral yapmıştır.

O zamanda Budin’in ismi Nemse dilinde (—) (—) idi. Macar dilinde (—) (—) dır, Latincede (—) (—) d ir, Rum dilinde (—) (—) dır, Türkçede Budin’dir, Boşnak dilinde Budun’dur.

Daha sonra bu kale nice devletten devlete intikal edip her kral bu kaleyi imar ede ede sağlam bir kale ettiler. Sonra Osmanoğlu’nun ilk çıkışı (—) tarihi olunca bu kalenin o sene taliini yoklayıp öyle buldular ki Türk’de ilk padişah olan Osman’ın oğullarından Sarı Süleyman Igrando Kostantinopol bu Budin’i ve çevresinde olan tüm kaleleri alalar, ama Beç Kalesi’ni alamayıp gideler. Beç Kalesi’nin taliini yıldızlar ilmi ile böyle bulup tüm krallar bir yere gelip danışıp görüştüler. Tüm krallar ve dahi İspanya’da Rim papası, diğer irşekler, banlar, hersekler ve tüm şaglar yanlış dinlerinin aşkına Meryem Ana ve Hazret-i İsa gayretine Budin kralı olan Koca Milon Poturi Mikloş Kral’a yardım edip yıldızlar ilminde buldukları takdiri tedbirleriyle bozmak için Budin Kalesi ni öyle sağlamlaştırıp sanki İskender Şeddi ettiler. Şehirde olan haneleri ve tüm kiliseleri baştan başa altın ve gümüş kapılar, pencereler ve şebekeli kaalar ile süsleyip, altın ve halkarî nakışlı dükkânlar ile bezeyip tüm sokaklarını Hint füsuskârîsi gibi baştan başa murassa zemin döşediler. Şehre asla hayvandan at ve katır, arabalardan bir şey girmemek üzere “Hâmân, Firavun, Kârûn, Şed-dad, İsvet Nikola ve Sarı Saltık’ın laneti olsun” diye tembihler  (275) edip kâfirlerin tüm ileri gelenleri Budin şehrine yaya girerler idi.

Ve dahi Milon Poturi Kral kendine ve krallara mahsus bir İremezât Meram bağlı saray yaptı ki tüm diyar kâfirleri gelip seyredip giderlerdi. Bütün kralların bu Budin’i imar etmede yardımları olduğu cihetten 17 adet kral için 17 kubbeli odalar edip her kubbe üzerine alem yerine yuvarlak altın toplar ile 17 odayı öyle çeşitli yaldızlarla süsledi ki âlemi aydınlatan güneşin ışıkları bu saraya yansıdıkça insanların gözleri kamaşırdı. Bu ibret verici saray 7 yılda tamam olup bütün kral, ban ve herseklere bu sarayda büyük ziyafetler edip tüm kâfirler bu sarayın tarzını, tavrını ve ibretlik bukalemun nakşını görüp parmaklarını ağızlarına götürüp hayretler içinde kalıp bu sarayın adını “Kızılelma Sarayı” koydular. Zira her kralın odaları üzerinde kızıl altından toplar olduğundan Kızılelma Sarayı ve Ungurus Kızılelması deyip Budin Kalesi’ne ad koydular. Hâlâ bu saraya Kızılelma Sarayı derler. Yine bu altın Kızılelma toplarından bazı kubbeler üzerinde altın toplar vardır, ama Osmanoğlu devletinde ışığı kalmamış altın yaldızlı toplardır. Tamam bu Budin Kalesi, Ungurus Kızılelması ile nam verip mamur olup İrem gibi oldu. Tarihçilere göre bu yeryüzünde 6 adet Kızılelma var, Macar dilinde Kızılelma’ya Kıpona derler. Evvelâ ilk ve eski Kızılelma; İşpapol diyarında, yani İspanya’da Rim Papa Kızılelması’dır. Sonra Macar Kızılelması [74a] Ustolni-Belgrad’dır ki benzetmesiz Macaristan’ın kâbesidir ki tüm krallara mezarlıktır. Başka yerde ölen kâfirlerin mezarlarına Ustolni-Belgrad toprağından koymasalar hâşâ cennet ehli olamaz.

Ardından Alman Kızılelması Beç Kalesi’dir. Yedi kral bu Beç Kalesi hizmetine memurlardır ki Beç önüne yedi kral askerleriyle kırılmaya yemin etmişlerdir. Hatta.Süleyman Han 935 tarihinde gelip Beç Kalesi’ni kuşatıp Beç içinde İstifani adlı manastırın göklere doğru yükselmiş olan Çan kulesinin tepesindeki alemi üzerine Süleyman Han beş kile buğday alır bir altın top yaptırıp “Alâmetim olsun” dive bu top krala gönderip kral da (276) bir karanlık gecede o altın topu kilise çanlığı üzerine koymuştur. Hâlâ durur bir yaldızlı altın toptur. Henüz bu altın top sebebiyle Beç Kalesi Alman Kızılelması denmeye layık oldu, ama Hak rızası olmadığından Beç Kalesi’ni Süleyman Han feth edemeyip fetihsiz dönüp Cankurtaran Kalesi’nde can kurtardı. Sonra bir Ungurus Kızılelması bu Budin Kalesi’dir. Bir Kızılelma da Orta Macar Üstürgonudur. Biri de Erdelistan Kızılelması, eski ve tarihi Eğre Kalesi’dir. Bu da anlatmaya muhtaçtır ki ilk defa Menuçehr evlâtlarından Ejder Ban adındaki namlı ban yapıp bu kale ismine Surhsibvar, yani Kızılelma Kalesi diye isim verdi.

Bu 6 adet Kızılelma kalelerini asıllarıyla ve yapıcılarıyla Fiyameng, yani Felemenk kralı tarihinde çok güzel yazmıştır. Hamd olsun Budin, Eğre, Üstürgon ve Ustolni-Belgrad ile 4 adet Kızılelma kaleleri Osmanoğlu elindedir. İnşaallahu Taalâ yakında ikisi daha Osmanoğlu eline gireceğini Şeyh Hazret-i Muhyiddin el-Arabî işaret buyurmuşlardır. Sözün kısası, bu adı geçen Budin Kalesi kâfirler elinde imar olmuştur. Kendi kralları Sırp krallarıyla, Voynuk, Bulgar ve Laz banlarıyla, Latin ve İslovin hersekleriyle birlik olup Gazi Hudâvendigâr Murad Han’ın, Yıldırım Han’ın, Çelebi Mehmed Han’ın ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın feth ettikleri Osmanoğlu memleketlerine el uzatarak Bosna serhatlerinde ve Sofya etraflarında cehennemlik kâfirler ümmet-i Muhammed’i gezdirmez oldu.

Tâ ki (—) tarihinde cihangir Süleyman Han tahta çıkıp ilk seferleri cennet yurdu Belgrad olunca tüm Ungurus ve Alman kâfirleri, “Hay medet, vay ey vay kitabımızda yazdığı üzere Osmano-ğullarından Sarı Grando Süleyman işte gelip Belgrad’ı aldı. Bre medet, elbette bu Budin’e de gelir” diye var kuvvetlerin pazuya getirip Budin’i sağlamlaştırıp çevresinde yedi kraldan yedi kere yüz bin kâfiri Budin’i korumak için hazır ettiler.

Ardından Süleyman Han’ın üçüncü seferi 932 yılında Mohaç Ovası’nda büyük savaş olup Ungurus Kralı Lagoş Kral Mohaç batağında boğulup yedi kere yüz bin kâfiri kılıçtan geçti. Bu savaşın ardından derya gibi İslâm ordusu ile Gazi Serdar (277)  İbrahim Paşa Budin Kalesi altındaki Kile Ovası adlı yere gelip çadır kurarak burada üç gün konaklar. Her mühimmat ve levazımatlarını görüp 932 yılı Zilhiccesinin 3. günü tüm İslâm ordusu ile Serdar-ı muazzam İbrahim Paşa Budin Kalesi’ne sarılır. Her taraftan kol kol er döküp balyemez toplar ile Budin Kalesi’nin kin dolu sinesini dövüp göz açtırmazken kale içinden kâfirler “El-aman ey Osmanoğlu seçkini” deyip Budin Kalesi’nin, Gerz İlyas Kalesi’nin ve Peşte Kalesi’nin anahtarlarını sadrazama verirler. Sadrazam da kale irşekleri ve şaglanyla anahtarları Fötvar Kalesi adlı yerde Süleyman Han’a gönderip anahtarlar ulaşınca hemen zamanın Süleyman’ı ılgar ile Zilhiccenin 13. günü Budin altında konup tüm Budin kâfirleri padişahın ayak tozuna yüz sürdüler. Kâfirlerin suç defterlerine bakmayıp “Affetmek zaferin zekâtıdır” sözünce bütün kâfirlere aman verilip Budin Kalesi zabtına ve Lagoş hazinesinin korunmasına 10.000 asker gönderdi. Hamd olsun Budin Kalesi böylece ele geçmiş oldu.

Ardından Süleyman Han ertesi gün büyük alay ile Budin Kalesi’ne girince görse ki bir kale bu, ama gözler görmüş değil ve kalemler yazmış değil. Hisar içine girince görse ki tüm çarşı pazarı kat kat haneleri tamamen zer-ender-zer, sanatlı ve yaldızlı kâfir evleri ama hepsi süslü, nakışlı ve bütün sokakları mermer döşeli ve fağfur gibi caddeleri var. Süleyman Han bunları seyredip Lagoş Kral’ın [74b] payitahtı olan Kızılelma Sarayı’na girince tam yedi saat gezip dolaşıp, “Ah ne olaydı, bu saray bu tarz ve tavır üzere bizim İstanbul’lumuzda Sarayburnu’nda olaydı” buyururlar.

Ardından Lagoş Kral’ın hazinesine girip görse ki orada olan malların haddi hesabı yoktur. Köşe köşe lal, yakut, zümrüt ve elmas yığın yığın, Ungurus altını ve guruşları asla keseler ile olmayıp hemen yerlere serilmiş olup silâhların ve çeşit çeşit cebe-hanenin hesabını kitabını Cenâb-ı Bârı bilir. Süleyman Han bu mallara ve bu Kızılelma Kalesi’ne malik olduğundan hoşlanıp buyururlar ki, “Allah ile ahdim olsun, bu gaza malıyla Kudüs-i Şerif’e bir kale inşa edeyim, Medine-i Münevvere’ye sağlam bir kale yapayım, İstanbul’a kemerler ile sular getireyim, Allah rızası için bir  cami (278) ve nice hayrat ve hasenatlar edeyim” der. Lagoş hazinesinden dışarı çıkarken hazine kapısı üzerinde bir dört köşe ceylan derisi kâğıdı üzerinde Nemse diliyle hoş bir yazı yazılmış, hemen o kâğıdı yerinden kaldırıp ve tercüme ettirip okurlar. Sözün anlamı odur ki, “Ey benden sonra bu Kızılelma’ya ayak basıp bu kadar mala malik olacak Grando Süleyman-ı Kostanopol beni hayır duadan unutmayıp bu mal ile nam için hayrat yapasın ve benim ocağımı söndümeyip oğlum Yanoş’u kral edesin. Beni Ustolni-Belgrad’a alasın. Oğlumu da orada gömesin ve çok kaleler alasın. Sen de bu Alman’da benim gibi olasın. Ben ki bütün ilimle meşhur zamanın seçkini Lagoş Kralım ki Hazret-i İsa’nın doğum tarihine göre 1503 senesinde dünyaya geldim. Laslo Kral oğluyum, anam Galya Kralı kızı Anna Asson’dur. Mesih milleti adamlarındanız, sen de Osmanoğullarındansın. Ocağımı söndürme, İsa Rûhulluh da senin ocağını söndürmesin” diye yazının çevirisi böylece okununca hemen Süleyman Han âlem-i hayrette kalıp Lagoş Kral’ın batakta bulunan cesedini Ustolni-Belgrad’a defn ettirip mezarında olan şapkası üzerine turna telleri ve şahin kanatları gönderip, “Tez kral oğlunu getirsinler” diye ferman edince Lagoş Kral’ın avradı Mayfirav adlı melike, gerçi altınlara gömülmüş olarak geldi, ama başına siyah matem domanalarını sarmış, kendisi de sararmış solmuş ve sağ eline oğlu olan Yanoş’u alıp Süleyman Han huzuruna gelip, “Bunun babasını öldürüp malını mülkünü almak hüner değildir. Şehinşahlar ve imparatorlar arasında padişahlık odur ki ister kefere, ister zengin, fakirlerine, yetim ve yetimelerine merhamet edesin. Al imdi kendi öksüz garibini” deyip Yanoş oğlanı Süleyman Han önünde bırakıp avrat uzakta durur. Süleyman bu genç oğlanı görüp merhamet denizi coşup bu oğlanı yakasından geçirip manevi oğlu edip Budin krallığını Yanoş oğlana verir. Anası da bir kral kızı olduğundan kalenin nazırlar nazırı olasın diye Mayfirav Banu’yu melike edip koca irşek Macarı Yanoş’a hepsinden yetkili vezir eder ve hil’at-i fâhireler giydirip kale anahtarlarını Yanoş oğlana teslim eder.

Sonra tüm vezirlere, vekillere, ileri gelenlere ve tüm Divan erbabına Budin’in iç kalede olan Kızılelma Sarayı’nda Süleyman (279) Han bir Halilü’r-rahman ziyafeti eder ki hâlâ dillerde destandır. Ziyafetten sonra gazilerin büyük ve küçük hepsini mertebelerine göre toplam 3.070 adet padişah hil’ati giydirip mazül olan beyler, beylerbeyiler ve nice vezirlere yüksek mansıplar bağışlar. Süleyman Han ziyafetten sonra babam merhumun anlattığına göre tüm Lagoş hazinesini Budin’den çıkarıp 7.000 adet derilere sarılı sandukalara hazineyi doldurup bu kadar cebe-hane ve bu kadar ibretlik değerli eşyaları, murassa tahtları, nice yüz adet murassa pencere kapakları ve kapıları, nice bin fıskiye, havuz ve fevvareleri, tunçtan altın ile yaldızlı dev, cin ve peri heykellerini, tunçtan eskinin krallarının heykellerini, hâlâ İstanbul’da Ayasofya Camii mihrabının sağında ve solunda olan yaldızlı şamdanlarını ve nice bin bunun gibi ibret verici eşyalarını tamamen yerlerinden kaldırıp İstanbul’a gemilerle gönderir. Bütün heykelleri ve resimleri seyir için Atmeydanı’na korlar. Budin’den nice kıymetli balyemez topları Belgrad’a gönderirler.

Ve aman diyen kâfirlerden, Yahudilerden ve sanat sahibi halktan 3.000 kadar adamı İstanbul’a gönderip Yedikule, Galata ve Hasköy’de meskenler verirler. Ve Yanoş oğlan kral yanına Budin’i koruması için (75a) 20.000 İslâm askeri koyup kendileri saadetle Tuna Nehri’ni köprüden geçip Eğre Kalesi, Hatvan Kalesi ve Segedin Kalesi fethine doğru yola çıkıp Peşte Ovası’nda çadır kurar. Kemâl Paşazâde Ahmed Efendi, Ebussuud Efendi ve şairler sultanı Kadıasker Bakî Efendi ile danışıp yere gelesi kâfirler bir daha bu Budin Kalesi’ne tamah etmesin diye yukarı kalesi içine 70-80 yerden ateşler vurup berbat ederler. Hâlen o yakıp yıkmadan kalma harap haneler vardır, ama Süleyman Han İstanbul’a doğru yola çıkınca yine kale içini sahipleri imar ederler. Ama tüm kâfir kralları hasetlerinden, “Süleyman Grando Budin’i bir küçük oğlana verdi ve hâlâ Ungurus Alman hükümeti bir avrat elinde kaldı. Mesih milleti bu kötü günlere mi kaldı?” diye bütün krallar ve tüm banlar, hersekler ve şaglar arasında nice bin çeşit dedikodular olur. Bazı krallar tamaha düşüp, (280) “Ah Lagoş Kral’ın karısını Budin’de bir alsam ve Budin’de müstakil kral olsam” derler. Sonunda bütün krallar, Budin kralı olan Yanoş Kral oğlanı adam yerine kormayıp birisine asla itaat etmeyip 934 tarihinde yedi kral yedi kere yüz bin cünüp Hıristiyan askerleriyle gelip Budin Kalesi’ni kat kat kuşatıp her taraftan göz açtırmayıp Budin Kalesi’ni dinsizler dövmeye başladılar. Bu sırada Sigetvarbanıolan Török Palando adındaki ünlü ban içeri kaleye bir yolla adam gönderip Süleyman Han’ın Yanoş Kral’a bağışladığı gorona adlı İskender tacını isteyip, “Eğer tacı bana verirsen Budin altından kalkar giderim ve yoksa Budin’i yerle beraber ederim” diye hisar içine haber gönderir. Pojon Kalesi hâkimi gizliden hisar içinde kuşatma altında olan Lagoş karısına haber gönderip, “Eğer bana gelirsen ve beni kocalığa kabul edersen Budin’i dövmeden el çekip alarka duralım” der. Nice kötü işli ve imansız kâfirler türlü türlü sapık düşünceye kapılırlar ve kaleye aman zaman vermeyip güm güm döverler. Sonunda melike avrat içerde zorda kalıp kadınlık hilelerine saparak daha önce kendini isteyen krallara ve tacı isteyen banlara gizlice birer adam gönderip her bir kralın mektuplarına birer türlü vaatler yazıp, “İsa ve Meryem Ana şahit olsun sana varıp nikâhlın olurum ve taç, taht, raht u baht sahibi müstakil kral olursun, ama Erdel’de olan kardeşim gelinceye dek kaleyi top ile dövmeyip ve lağımlar etmeyip kaleden açıkta durasın” diye her bir krala gizliden gönül alıcı mektuplar gönderir. Krallar bu mektuplara güvenip kimi yalandan hastalanıp kale dövmez, kimisi “Bir rüya gördüm, kale dövdüğüme İsvet Nikola razı olmaz”, kimisi “Cepehanem azdır” diye her biri birer çeşit özür ve bahane ile Budin Kalesi’ni dövmekten vazgeçip kimi Peşte tarafında, kimi Eski Budin’de, kimi Gerz İlyas Tepesi’nde, kimi Muhanad Bayırı’nda ve bir kral irşek çayırında karar edip kalırlar.

Hemen beri tarafta akıllı ve tedbirli kadın, derhâl içinde olduğu kötü durumu önce Bosna vezirine ve Rumeli vezirine ve sonra Sultan Süleyman Han’a arz edip, “Padişahım, çerağın olan Yanoş oğlum ve kulun ve Budin Kalen elden gidiyor. Hâlâ yedi kral dövüyor, yetiş padişahım, (281) aman, el-aman” diye feryatnâmeleri padişahın eline ulaşır. Meğer Süleyman Han da Budin tarafları gazalarına çıkalı iki ay olmuş, hemen Süleyman Han etek toplayıp acımasız kılıcını kuşanıp yolları kat ederek gelmede. Beri tarafta, daha önce Budin içinden çıkıp çevredeki kaleleri itaat altına almaya giden İslâm ordusuna serdar olan Kasım Paşa Budin’in kuşatıldığını duyar. Hemen 3.000 yeniçeri, 3.000 kendi askeri ve 10.000 adet Yanoş Kral’ın kendi Macar askeri, hepsi Peçoy Kalesi’nden balyemez toplar ve nice bin araba zahireler ile bir gece ansızın bütün kâfirler rahat uykusunda iken bütün askerler mühimmat ve levazımatlarıyla Budin Kalesi’ne pervasızca girerler. Budin halkı böyle yardım ve zahire geldiğinde hepsi taze can bulur.

Sabahleyin bu hâli Nemse çasarı olan Ferdinand Kral görür ki kaleye yardıma gelen arabalar Budin çevresini tutmuş ve Budin Kalesi’nin burçları ve bedenleri alem, sancak ve bayrak ile süslenmiş ve Türk askeriyle kale bedenleri bezenmiş. Hisar içindeki tüm Müslüman askerler ile Macar askeri hazır olup Semendire Beyi Yahya Paşazâde Mehmed Bey, Bosna Beyi Husrev Bey ve sadrazam askeri ki Rumeli askeridir, 40.000 adet seçkin asker bunlardır, tüm Müslüman gaziler (I75b) Budin altında toplanıp bir ağızdan Allah deyip yürüyüş edince Budin içinden de bütün Müslüman gaziler ve Yanoş Kral askeri, hepsi kaleden dal satır olup bir asker taşradan bir asker kale içinden çıkıp yedi kralı askeriyle ortaya alıp kıra kıra kimini Tuna’ya döküp kimini zincire bağlı esir edip Budin Kalesi’ni kâfir elinden kurtarırlar. Yedi kralın yedi kere yüz bininden yedi bini uğursuz evlerine ulaşamayıp bu kadar mal, hazine, ağırlıklar ve cebehaneler savaş meydanında kâfir metrisleri içinde kalıp hamd olsun muzaffer İslâm ordusu yine Budin Kalesi’ni ele geçirir. Kâfirin metrislerinde kalan hadsiz sayısız ganimet mallarıyla o kadar doyum oldular ki bunları hesap etmek mümkün değildi.

Güzellik sahibi kızlar, güneş ve ay parçası oğlanlar alındı, zira kâfir askerleri arabalarıyla tüm çoluk çocuklarını birlikte getirip o kadar dört ayaklı cinsi hayvan, o kadar gümüş ve altın kap kaçak ve değerli eşyalar alındı ki diller ile anlatılmaz ve kalemler ile yazılmaz diye naklettiler. (282) Ardından yardıma gelen İslâm askerine Semendire Beyi Mehmed Bey ve Bosna Beyi Husrev Bey serdar olup Tuna Nehri köprüsünü geçip Peşte Kalesinden yarar ve namlı pirbe/kılavuzlar aldılar. Önce Hatvan Kalesi, Hollok Kalesi, Buyak Kalesi, Semendire Kalesi, Seçan Kalesi, Germat Kalesi, Diregel ve Nitre Nehri’ni geçip Novigrad Kalesi, Leve Kalesi, Nitre Kalesi’ne vardılar. Oradan dönüp Uyvar Kalesi ve Komaran Kalesi altlarını tüm İslâm ordusu çalkayarak elekten geçirip bu kadar ganimet mallarıyla 40. günde Ciğerdelen adlı kaleden Tuna Nehri’ni gemilerle geçip Üstürgon Kalesi’ne esenlikle geldiler. Gerçi o zaman Üstürgon Kalesi kâfir elinde imiş, ama Budin Kralı Yanoş Kral’a tabi imiş. Yine bu kadar ganimet malıyla Müslüman gaziler Budin Kalesi altına gelip nice bin esir ve bol mallarla Budin halkını doyurup kış mevsimi erişmeden tüm İslâm ordusu vatanlarına esenlikle ve doyum olmuş olarak yollandılar.

Rehberimiz Evren’in anlattığı Budin kuşatması ile ilgili deyişlerde halk arasında kalmış: “Aman ha siyah çorbaya ( kahve) geliyorsun” gibi. Hikaye ilginç: Osmanlı beyleri, Macar beylerini yemek davetine kale dışına çağırırlar. Yemek sonrası kahveler içilir. O sıra kale sessizce fetih edilir. Bu söz bizde dalgın insana söylenen “tongaya mı geldin?” gibi bir cümledir.

Buda ve Kale hakkında Evliya Çelebi’de ise anlatacak ve paylaşılacak bir çok hatıra olmasına rağmen bugünlük burada noktalayalım. Kaleden inerken Kemal Atatürk sokağını görüyoruz. Türk Tarihinde Macarlarla ve Macar Bilim Adamları ile en çok ilgilenmiş devlet adamımız şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk’tü. Macarlar da Atatürk ve Türk Millî Mücadelesine kayıtsız kalmamışlardı. Mesela Rasonyi’nin “Atatürk Özgürlük savaşının Macar basınında yankıları”. Belleten, XLV c, 177. sayı, TTK, Ankara, ocak 1981, s.79-86.” Makalesi bunlardan sadece biri idi. Kısacık bir alıntı okuyalım:

“Magyarsâg gazetesi Ekim 9 : (Baş makale) : Yükselen ay yıldız.”

“[6 ekim] cumartesi akşamı saat altıda Kemal Paşanın muzaffer ordu birlikleri İstanbul’a girdi. İyi bilmiyoruz: Bu girişin siyasi ve ahlaki yönleri Macar kalplerinin daha hızlı çarpmasını mı sağladı? Yahut hadisenin taşıdığı önemi güçlendirerek Macar fantezisini mi ilgilendirdi? Çünkü debdebeli Bizans’a sahip çıkmak için asırlardan beri İngilizler ile Ruslar arasında süregelen nizalar [çekişmeler] şimdi çözüm noktasına ulaşmıştı. Doğu egemenliğinin anahtarı geleneklerin ve kuvvetin hakkı olarak Türklerin eline geçmişti. Orak biçiminde kıvrılan ay yıldız, ırkî bilincin, kahramanca direnişin kılıcı ve milli gücünsöndürülmez sembolü olmuş ve takdir-i ilâhi ile ezilen bütün kavimler için örnek teşkil etmişti.”[20]

Otelimize döndüğümüzde günün yorgunluğu ayak bileklerime kadar kendini hissettiriyordu. Ailecek bir Macaristan gecesinde sessiz bir uykuya daldık.

BUDAPEŞTE’DE 2. GÜN

Sabah erkenden Budapeşte’den Ergenekon’a gideceğimiz söylendi. Kahvaltıdan sonra Evren Beyin eşliğinde güzel bir otobüs ve işinin ehli bir şöförle yola koyulduk. Yolda solda tepelerde Tuna manzaralı evler bulunuyor. Komünist dönemdeki bloklar karşısında son derece lüx görünüyorlar. Bir takım fabrika bacalarına benzer gördüğümüz tesisler ise sıcak su sağlayan su ısıtma sistemleri var. Mezarlıkları da gayet bakımlı ve güzeller. Evren bey, Macarların mezar ziyaretini sevdiğini söylüyor. Çiçek bahçesi gibiler. Çocuklar belirli bir yaşa gelince ailesine işte çalışarak para ödüyormuş. Bu aileden kopma sürecini de başlatıyormuş. Her ne hikmetse hayatta iken, kopuk olan bağlar, ölülerin kıymeti biliniyor ve haftada bir ziyaret oluyormuş. Macaristan’ın en yüksek bölgesi Pilis bölgesinden geçiyoruz. Çok yüksek dağlar olmadığı için buralarda tepelere dağ demişler. Kekeş 1014 metre ile en yüksek yermiş. Tuna nehri de 100-150 metre irtifa ile akıyor. Tuna, Karaormanlar’dan doğup Karadeniz’e dökülüyor.

Estergon kalesine otobüsümüz yaklaşıyor. Fakat önce Estergona değil, Slovakya tarafındaki “Ciğerdelen”e uğrayacağız. Ciğerdelen ve Estergon arasında II. Cihan Savaşında yıkılıp 2000’li yıllarda yeniden yapılan demir köprü var. Bu bölgenin Macarca konuştuğu söyleniyor. Evren bey “Ciğerdelen”e giriyoruz deyince tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. II. Viyana kuşatmasından sonra adım adım kaybettiğimiz ciğer paresi vatan parçalarımızdan biri de Ciğerdelen’di. Bu ismi henüz lise sıralarında Safiye Erol’un “Ciğerdelen” isimli romanı ile duymuştum. Ne müthiş bir romandır.

Ciğerdelen’de Aşk

Safiye Erol’un romancılığının zirvesine ulaştığı eseri, Ciğerdelen[21]’dir. Safiye Erol, en sevdiği romanının Ciğerdelen olduğunu söyler. Çünkü bu roman Safiye Erol’a göre, onun ciğerini delmiştir. Yazar bu eseri yazarken tam on  iki kilo kaybeder. Özellikle eserin “Yedi Peçeli” ve son bâbında iki defa bayılır ve  eser bittikten sonra da hasta yatar. Safiye Erol, bu durumu da Nietzsche’nin “Büyük  eserler müelliflerinden intikam alır” sözü ile destekler.[22]Ciğerdelen, asıl roman ve bu roman içinde anlatılan hikâyelerden oluşan iki bölümden meydana gelmektedir.  Romanın asıl hikâyesinde, Turhan Tuna’nın, sevdiği kadın olan Canzi’ye karşı  aşırı kıskançlıkları, aşkı,  Canzi istemediği halde O’na sahip olması ile incitilmesi, barışmaları ve evlenmeleri anlatılır. Romanın içindeki hikayeler ise Canzi’nin, Turhan’a aşklarının zarar görmemesi için Turhan’a  yazdığı üç hikayeden oluşur.

Canzi, bu  hikâyelerle Turhan’a ders vermek istemektedir; romanın sonunda da hedefine  ulaşır, çünkü Turhan gereken dersi almıştır.  Safiye Erol, bu romanıyla ıstırap çekmeden, fedakârlık yapmadan aşkın  kolay kazanılamayacağını anlatmak ister.[23]

Romanda, Avrupa’da tahsilini yaptıktan sonra yurda dönen mimar Turhan, ata topraklarını imar etme aşkı içindedir, bir cezbeye kapılmış gibidir. Keşan civarında atalarının yaşadığı toprağı dolaşır, hayalinde müstakbel Türkiye’yi görür. Eserin ilk bölümü Turhan’ın coşkun ruh halini aksettirir. Canzi adıyla tanınan Cangüzel’le tanışınca Turhan yeni bir dünyaya girer. Cangüzel’in de ceddi akıncılardandır. Ateşli Macar güzelleriyle karışan akıncı kanı Cangüzel’de de vardır. Soyları Ciğerdelen kalesindeki Sarı sipahilerle birleşen Turhan ve Cangüzel’in yaşadıkları ateşli aşkta atalarının kuvvet ve zaafları yer alır. Turhan kıskançlığı ile, ikisi arasında vücuda gelen aşkı zedelemekte, yok etmektedir. Roman iki sevgilinin ağzından hikâye edilmiştir. Atalarının ateşli aşkları ile kendi aşkları arasında bir münasebet bulan ve onların maceralarını hikâyeler şeklinde yazan Cangüzel’dir. Bu hikâyeler vasıtasıyla Turhan’a kendi durumlarını anlatmak ister. “Sarı sipahiler”, “Sevenlerin sırrı”, “Yedi peçeli” hikâyelerinde akıncıların ve Macar beylerinin dostlukları, çapkınlıkları, Macar kızlarına aşkları, örflere bağlılık ve aşk dolayısıyle örflerden sapmalar anlatılır. Aşk sonsuz bir fedakârlıkla beslenir ve gelişir. Aşkın tezahürleri çeşitlidir. Âşık kendini aşk sultanına teslim ettikten sonra, onun bin-bir tecellisiyle kendini ifna eder. Âşığın aşkın bin bir tecellisine karşı hazır olması gerekir. Bu bin bir tecelliye tahammül edemeyecek kimsenin aşk yoluna hiç girmemesi icap eder. Eserin en güzel ve canlı kısımları bu hikâyelerdir ve yazarın mistik tavrı da bu bölümde kendini gösterir.[24] Bu tarihî hikâyeler Cangüzel ve Turhan’ın macerasının arasına girer. Hikâyelerde, dizginlenemeyen ihtirasların ferdi nasıl düşürdüğünü ve süründürdüğünü tasvir eden olaylar anlatılır. Türklerin Avrupa’nın en serhaddinde, kahraman olmayana hayat hakkının tanınmadığı bölgedeki durumu dile getirilir. Viyana mağlubiyeti ile Cigerdelen düşman eline geçer ve içindekilerle birlikte yakılır. Turhan bu hikâyeler vasıtasıyla Cangüzel’in vermek istediği dersi kavrar. Aşk hislerini ve ihtiraslarını kontrol etmeye başlar. Atalarının fetih ruhunu alır, vatana hizmet etmek amacıyla kullanır. Anadolu ve Trakya’yı imar eden mimarî projeler hazırlar. Romanın sonunda Turhan ve Cangüzel evlenir ve dengeli bir hayat yaşarlar.[25] Yazar bu eserinde mazi ile şimdiki zaman arasında ruh ve davranış bakımından bir münasebet kurmak istemektedir. Cangüzel’in ruh haline ve aşk anlayışına tekabül eden tarihî hikâyelerin canlılığına karşılık, Turhan’ın hırçın, kıskanç aşkını anlatan hali hazır durum canlı değildir. Bu da Safiye Erol’un erkek ruhundan çok kadın ruhunu tanımasından ileri gelir.[26] Yazar,  eserlerinde özellikle kadın erkek ilişkisine ve psikolojisine değinir. Özellikle kadın gözüyle dünyaya bakma ve kadın ruhunda aşkı anlatabilme konusunda çok başarılıdır.[27]

Prof. Dr. İnci Enginün Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını ele aldığı kapsamlı eserde Safîye Erol’a da yer verir. Özellikle Ciğerdelen üzerinde ağırlıklı olarak durur. Romanı özetleyen Enginün, söz konusu değerlendirmesinde, yazarın “aşk anlayışı’nı” şu satırlarla açıklar:

“Cigerdelen romanı tarih ile şimdiki zaman arasındaki bağları, fertlerin davranışlarında ortaya koyar. Aşk duygusunu kişilerin olgunlaşması olarak yorumlayan yazar, mistik bir anlayışa sahiptir. Ciğerdelen kalesinde geçen tutkulu aşk hikâyelerini bugünün tutkulu aşklarını açıklayan bir anahtar sayar ve tarihteki tecrübelerin bugüne hazırlık olduğu tezini ileri sürer. Kanlarında mazinin ateşli aşklarından izler taşıyan Cumhuriyet dönemi kahramanlarının tutkuları, eserine çok özel bir boyut katar. Safiye Erol’un aşkı, yanarak arınma yolu olarak yorumlayan bu romanı mistik edebiyatın olumlu ve güzel örneklerindendir”.[28]

Yasemin Savcan (Sürmeli), ise tezinde, Safiye Erol’da Aşk bahsinde şunları yazmaktadır: Safiye Erol, kendine özgü üslûbuyla aşkı görünen ve görünmeyen cepheleriyle anlatarak, çok başarılı ruh tahlillerine başvurur; aşk kavramını bazen maddeyle simgelerken, bazen de maddeyle mânâyı gönül  potasında eritir.[29]

Safiye Erol’un bütün romanlarında en temel duygu aşktır. Romanın şimdiki zamanındaki olayında ve geçmiş zaman hikâyelerinde aşk ciğeri delen bir tesir gücüne sahiptir. Turhan Tuna’nın Cangüzel’e duyduğu sahiplik derecesindeki sevgi, “Sarı Sipahiler” de anne Cangüzel için oğlu Sinan’a duyduğu sahiplik derecesindeki sevgi, “Yedi Peçeli” de Zühre’nin Sinan Beyde bütün menfi peçelerinin düştüğünü görmesine rağmen vazgeçemediği derin sevgi birer “Ciğerdelen”dir.[30]

Sabahat Emir’ e göre,Ciğerdelen, post-modern bir aşk romanıdır. Olayların akışı içinde yazarın yoğun bilgi birikim, gözlem ve sentez gücüyle Doğu ve Batı Medeniyetlerini yorumlayışı, geçmişle bugünü özgün bir biçimde harmanlayışı, sağlam bir tahlil ve metot anlayışıyla analizler yapmasıCiğerdelen’i klasik romandan ayırır. Ciğerdelen bir aşk romanı dedik ama bu aşk, sırça gönül sarayının her şeyden azâde, yalnız kendisi için varolan bir aşk değil. Geçmişten geleceğe doğru uzanan hayat akışında, ruhların ortak bir mânâda buluştukları, zengin bir kültürün kıvılcımıyla sürekli harlanan, yaşam denen nimetin her zerresine yayılan, mânânın tüm boyutlannı yüklenen, muhayyelenin el değmedik köşelerine kadar uzanan bir aşk..”[31]

Ciğerdelende “İnsanlar bir altın çağ yaşadılar, eski Yunan zamanında. Eski Yunan, sinesinde şarkı ve garbı birleştirmek saadetine ermişti, bu yüzden mükemmel oldu. Sonra miras bölündü: Yunanın ilim iştiyakı, tasnif etmek, teşkilâtlandırmak kudreti, hürriyet iptilâsı garba gitti. Bu tarafa ne kaldı? Yaradılış sırrına hürmet, fanilik şuuru, ferde huzur ve ahenk verebilecek dünya görüşü (yani kader ve kısmete inanma), güzellik.

İdeal insan, altın çağın dışında iki yerde daha üredi. Bir defa İspanya Arablarında, ikinci defa serhat Türklerinde. Bunlar, şarkı ve garbı karıştırıp kendilerinde birleştirmiş insanlardı. Dünya için eğer yeni bir ideal mukadderse ancak gene iki âlemin terkibinden doğabilir. O terkibi vücuda getirebilecek şartları ben Türk milletinde gördüm. İnsanlık tarihinde bize düşen, en kutsal ödev işte budur.”[32] ifadeleri insan ve gerçek ilkesini bir nebze olsun çağrıştırır.

Ciğerdelen içindeki tarihi roman kahramanlarından Mustafa Durakça ile Veli Koca’nın da, ön safı tuttukları bölümde, Nemse (Macar) serhaddinde, bu iki milletin karşılıklı dost ve düşman ilişkileri ve yoldaki töreleri anlatılmaktadır. “Sarı Sipahiler” denilen zeamet sahibi uç beyleri Koca Turhan Bey’den onun oğlu Veli Beye, onun oğlu (şehit) Sinan Bey’e ve Mastafa Durakça’ya doğru, âdeta bir sülâle teşkil ediyorlar. Bu bölümde, Dede Korkut’taki Oğuz beylerinin cenge gelişlerini andıran ifadelere de rastlanılıyor.

Bu arada Veli Koca’nın Osmanlı devletine, bir iman değerinde bağlılığı, cenk ve eğlence töreleri, tarih terimlerine ve serhat ağızlarına dayanılarak, dindar ve tarikat ehli bir sanatkârın kalemiyle anlatılmaktadır.[33]

“…Koca Turhan Bey, onun oğlu Veli Bey, onun oğlu Sinan Bey hep gelip besmeleyle ayak bastılar. Onların ham ipek misali sarı bıyıklarını, yaldızlı kumral kirpiklerini, yakışıklı cüsselerini öven civar köyler reayası, Turhan Bey hanedanına “Sarı Sipahiler” diye ad taktı. Serhatlerde kâh düşmanlarla dal satır olan, kâh onlarla uzlaşıp sınır kardeşi diye tatlı geçinmesini bilen Sarı Sipahiler, yurtlarına kavi yerleştiler. Bobini arma aldıkları iş, serhat bekçiliği, kolay değildi. Gazalarda yüzlerce atlıyı ve “sülâlemize nam olsun” kendi hesaplarına tutulmuş ve donatılmış nice gönüllüyü ardlarına katıp kargı mızrak tüfekleri dikip bayraklarını açarak Budin Beylerbeyinin emrine seyirtirlerdi. Barış zamanında bile kâfirle ufaktan ufağa tutuşup elleşmeler eksik değildi. Yağma yüzünden, kız kaçırma belâsından, hatta bazen durup dururken meydan okuma sevdasından, Şanlı Macar beyleri, palankalarının meşalelerle bezenmiş taş saraylarında kalpakları yıkıp doluları fazlaca çektikleri geceler aşka gelirler, kanları kaynar. “Kalkın. Türk’ü er meydanına çağıralım. Kimi istesek, acaba, hangisi en zorlu yiğit: Sarı Sipahiler mi. Atlı Beyzadeler mi?, Eğrili Behlûzâdelermi?” diye köpürüp taşarlardı. O saat Türk’e haber salınır, zaman mekan tayin edilir, yüzyüze buluşup bazen iş azıyarak beyzadelerin kılıç söyleşmesini geçer, geride gözü kızan maiyet de araya kaşıp doya doya dövüşüldükten sonra kinler yatışır, serencam sazlarda, destanlarda tatlı tatlı çınlayarak karar kılardı.

Sarı Sipahiler, düşmanla olagelen (harbe ucu) cilvelerini sarpa sardırmadan sırası geldikçe de er meydanında direnip asla aşağı koymadan zeameti çekip çevirmesini, serhadde karakol gözetmesini bildiler. Şahinkonağın dört bir çevresinde bekçi kuleleri uzakları kollar, kırmızı ve yeşil kalpaklı, sıkma deri çakşırlı. Macar kılıklı, her dilden söyleşir gözü pek gaziler tâ Beç’e, Prag’a kadar uzanarak düşmanın niyetinden serhadde tez haber ulaştırırlardı. Anıma tetikte durmak başka, komşuluk hakkı o da başka. Sarı Sipahiler daha dün çarpıştıkları Macar! bugün misafir ederek başüstünde taşırlar, onlara Türk marifetleri güreşler, cirit oyunları gösterirler, kuzu, helva ziyafetleri verirler, türlü yağlıklar, işlemeli çevreler armağan edip dönüşte davullar nekkareler çaldırarak at üstünde sınıra kadar geçirirlerdi. Macarlar, Türk kahramanlığından, Türk civanmertliğinden geri kalmak istemedikleri için serhadde, memleketin başka hiçbir yerinde görülmeyen ince erkân türedi. Dili, dini ayrı ayrı iki millet, arasız boğuşmalar sırasında kâh o toprakta, kâh bu toprakta kalan şehit mezarlıklarına ihtiram gösterdiler. Hayvanlara çiğnetmemek için kabristan etrafına sınır kestiler, evliya sandukalarına dokunmadılar. Birçok gazalarda birbirine kılıç sallayarak tekrar tekrar boy ölçüşen iki muhasım, gün geliyor, gani gönülle el tutuşup kokuşuyor, “Benim ecelim senden, seninki benden olmasın, “diyor ve cenkte karşı karşıya düştükleri zaman selâm verip başka tarafa at tepiyorladı. Bu görenekleri bilmeyen diğer Türk askeri: “Bre kardaş ne yaptın, kâfire kelle mi bağışlarsın?” dedikçe serhatliler lâfa karışıp çağrışıyorlardı: “Bizim alay beyi o kaplanla dövüşmez, onlar sınır kardeşi oldular.”

Böyle yüce bir hayat içinde Sarı Sipahiler gaza, karakolculuk, memleket idaresi, ziraat, sürü yetiştirme, maden ocağı işletme gibi çeşitli kişilerin hepsini hakkıyle başararak Emirleri, Hanları kıskandıracak bir ömür sürdüler. Turhan Beyle torunu Sinan Bey (Ciğerdelen) yakasında şehit düştüler. Veli Bey, oğlu Sinan’dan sonra daha çok yaşadı. Sinan’ın oğlu Mustafa Durakça’yı terbiye etti. büyüttü. Mustafa yirmi yaşına geldiği vakit Veli Bey yetmişini geçmiş, artık cenge girmekten ayak çekmişti. Kendisine şimdi “Veli Koca” deniliyor.

Her zaman cenklerde dört beş yüz atlısı ile inip binen, konup göçen saltanatlı Veli Koca, başvezire bir an evvel ulaşmak için yanma beş on cirit atlı alıp kartal yuvalı, yaban keçisi yollu, uçurumlu gökdelen kayalı, sarp Balkanları aşarak Edirne’de huzura varıp el bağladığı zaman serdar ayağa kalkıp:Gel benim serhatler aslanı yüce Kocam, dedi, işte gene tuğlarımız çıktı. Hemen karlar alaca olunca Nemse seferine at bağlarız. Biz barışa nice rağbet etsek kâfir tek durmaz. Uzlaşma yer ile gök farkı kadar uzaktır. Aramıza gene kılıç düştü.’İçime doğar; bu sefer Nemselilerle davamız tamam görülecek, savaş belki yıllar sürecek. Öyle bir cenk olacak ki, ya bizim ülkede ya onların diyarında baykuşlar öte!” [34]

Safiye Erol’un hayatı incelendiğinde, eserlerinde kullanabileceği duygusal bir zeminin kendiliğinden hazırlandığını görürüz. O, bütün öğrenimini, 13 yaşında iken gittiği Almanya’da yaptı. Felsefe bölümünde bir de doktora hazırladıktan sonra, 15 yıl kaldığı Almanya’dan 1928’de yurda döndü. Yaşayışı, tefekkürü ve inancı ile, Batı’nın maddî gelişmesini, Doğu’nun, özellikle Türklüğün manevî yükseliş felsefesi olan tasavvufla kaynaştırmayı denedi. Yazılarında, romanlarında bu fikri ve duyguları işledi. Ciğerdelen isimli tarihî-tasavvufî derin temalar taşıyan ve sanat değeri yüksek olan romanında, hayat ve düşüncesinden izler taşıyan parçalar görülmektedir. Safiye Erol da çağdaşları gibi romanlarında kadını ele alır. Romanlarında kadınların aşklarını, kıskançlıklarını, özellikle kültürlü kadınların erkekler  tarafından kandırılmalarını ve mutsuzluklarını anlatır. Ancak Safiye Erol, bazı  noktalarda dönemindeki diğer kadın yazarlardan ayrılır. Meselâ, ondaki kadın  kahramanlar özgür, ahlâkî yargılanmadan uzak kişilerdir Safiye Erol’un  kadın kahramanları, aşk yüzünden perişan olan gönüllerini tasavvufta  dinlendirirler.[35]

“Safiye Erol, Ciğerdelen de içiçe geçmiş iki zamanı ince bağlarla birleştirir. Aktüel zamandaki sosyal ve psikolojik olayların temelindeki tarihî izleri belittir, iki zamanı kesiştiren aynı sembolleri yüzyılların şanlarına göre farklı şekilde kullanır. Romanda cigerdelen, serhad, ateş, toprak, yol gibi semboller vardır. Romana ismini veren “ciğerdelen” insan benliğini en fazla sarsan duyguyu temsil eder. İçiçe geçmiş iki olayda da aşk ciğeri delen bir tesir gücüne sahiptir. Fakat kelimenin asıl sosyal anlamı romanı unutulmaz hâle getirir. Türklerin en uçtaki kalesi korunmaya çalışılırken, hikayelerdeki bütün erkek kahramanlar ölür. Şimdiki zamanın kahramanları Turhan ve Cangüzel için ciğerdelen millî kültürün kendilerine kattığı mayayı keşfetmek ve onu vatan hizmeti için kullanmaktır. Safiye Erol’un destana yaklaşan âhenkli uslûbu konunun canlandırılmasında yardımcı olur. Romandaki en önemli sembol ciğerdelendir. Kelime insanın benliğini en fazla sarsan temel duyguyu temsil eder. Safiye Erol’un bütün romanlarında en temel duygu aşktır.”Ciğerdelen” 1940’larda tarihî roman furyasının hâkim olduğu, meseleye kahramanlık açısından yaklaşıldığı yıllarda yazılmıştı. Bu eser ise estetik değer taşımaktadır. Romanı okuyucu, aktüel zamanlı kısımdan çok, tarihî zamanlı kısmıyla hatırlar. Aynı romandaki iki metin arasındaki sosyal, tarihî, psikolojik ve felsefî ilişki kuvvetle hissettirilir.” [36]

Rumeli’de Bir Palanka

Safiye Erol’un romanları üzerinde ciddî bir değerlendirme yapan Doç. Dr. Belkıs Altuniş Gürsoy, yazarın “en mütekâmil eseri” olan ve “Türk edebiyatında da hususi bir yer işgal eden” Ciğerdelen üzerinde daha fazla durur.[37]

“Ciğerdelen, Rumeli’de bir palankadır. Palanka, mâlum tahtadan yapılmış kale demektir. Bu kale daha sonra elimizden çıkmış, Türklere çok büyük can kaybına, çok büyük iç ağrısına sebep olmuş ve Ciğerdelen’in elden düşmesi de Rumeli’den çekilmemiz için âdetâ bir başlangıç olmuştur. Bu eserle birlikte Rumeli Türklüğü ve bizzat Ciğerdelen anlatılırken, ayrıca bir başka hikâye, bir başka cigerdelen’e de yer verilir. Yazar bu ifadeyi genele teşmil eder. ‘Hangi millet, hangi insan vardır ki, defterinde bir ciğerdelen yazılı olmasın. Buradaki ciğeri delmekle Ciğerdelen arasındaki münasebete de dikkat edelim.

Ciğerdelen, adına uygun bir muhteviyat serdeden eserde, tıpkı ananevi Şark hikâyelerinde olduğu gibi hikâye içinde hikâye anlatılır. Kadim Şark, Kelime ve Dimne’de, Binbir Gece’de, Binbir Gündüz’de Tutinâme’de ve daha nice benzeri hikâyelerde, hikâye içinde hikâye anlatır. Her hikâye, insanoğlunun bir kusuruna tekâbül eder.”

Ciğerdelen Efsanesi

Romanda, Silâhtar Tarihinden alınma Ciğerdelen Efsanesi büyülü bir dünyanın ışıklı âleminden çizgiler taşıyor. Bir “aşk”ın büyük kudreti, bir sevdânın derin tutkusu, bir bağlılığın yüksek havası sarıveriyor okuyucuyu. Okuyalım, bakalım, nasıl bir efsâne ile karşı karşıyayız görelim:

“Ciğerdelen’im, sen benim en yüksek uçuşumun, en atılgan hamlemin, en yakıcı aşkımın timsâlisin. Sana kavuşmak için ne uzak ülkelerden kopup, ne çetin yollardan, kan yutturan iklimlerden geçtim de geldim. Çemşid’in, Keyhüsrev’in, İskender’in Roma kayserlerinin mîrâsını zor pazu ile kılıcıma râm ederek sınırımı aça aça sana vardım. Kâh kavuştum kâh seni kaybettim. Sen, bu yalancı dünyada çok özlenen her şey gibi sık sık elden kayıyordun. Benim olduğun zamanlar seni nasıl baş tâcı etim, düşman gözünden nasıl korudum. Duvarla-rında sabahlara kadar gülbank çekilip kol gezilir, nöbet beklenirdi. Nice arıklar atlamış, kılıcını göğe asmış, eli kolu kanlı, aslan canlı er pazarında pişkin sıçramış gazilerimi, devlet uğrunda taş yasdanıp toprak döşenmiş serhatli yiğitlerimi sana muhâfız verdim. Sana kanımı, sana malımı, îmânımı ve asırlardan beri biriken şânımı verdim.

Sen biricik mâbudum, hizmetine dîvan duran gazilerimin sofrasına ne çileler döşemedin! Aşk ateşiyle dilâverlerimin ciğerini dağlar; fakat onlara su vermezdin. Her gün Şaroz ırmağından bağırlarının yangınını dindirmek için düşman arasından yol açar, kâfirle tokuşurlardı. Kahramanlarım zahmet çeke çeke canlarını yetirdiler, aç uyuz, kan kuduz ömür sürdüler. Onların aşk kuvvetiyle çıkış edip av yakalayıp, yuvasına dönen şâhin gibi gene sana girip cümbüş dernek kurdukları da oldu. Fakat sen her biri bir cihan değer seçkin yiğitlerimi ne doyurdun, ne içirdin, ne de onlara rahat yüzü gösterdin. Sen benim serhaddimden de öte, Frengistan içine uzanan en tehlikeli, en çok ölüme yakın ve böylece en kıymetli ve kutsal noktamdın. Sana kurban verdiğim evlâtlarım her gün Estergon ovasını kollayarak kâh Begânoğlu kalesini kâh Zigetvar’ı izleyip, puslu havada Kumran’ı gözden kaybedince tasalanarak A… Yâ… Nereden ne gele? diye düşünür, geceleri yakın düşman köylerinden horoz sesleri işiterek elde silâh tetikte yatarlardı.

Onların ömrü hiç konmadan göçmek, ara vermeden savaşmak, ağ ve esen yurtlarına varamadan hasretlik çekerek iki baştan yanan mum gibi erimek demekti. Akıbet toprak onların cefâdan yılmamış cisimlerini dinlendirdi, şehitlik şerbeti murat görmemiş gönüllerini kandırdı. Onları ben teker teker, özenerek, en asîl kuvvetimi, en derin sanatımı harcayarak serhaddimin gaye noktası için yetiştirmiştim. Şimdi başımı pekçe diker ve övünçle çağırabilirim: Berhudâr olası kahramanlarım! Her biri vazifesini yaptı, öteye bile geçti.

Ey benim Ciğerdelen palankam, sen bütün ömrümün hasretiydin. Sana kavuşmak için yedi iklim dört bucakta asırlarca çalkandım, dalga vurdum duruldum, gene coştum gene duruldum, nihâyet süzme bir nur olarak geldim senin ayaklarına döküldüm. Sen de kim bilir ne zamandan beri bu en vurgun âşığını beklerdin. Seni bulunca kavuşma sevinciyle ayrılık korkusu başımda birlikte çaktı. Bildim ki vuslatın, erenlerin çile doldura doldura bir an için ulaştıkları Tanrı yakınlığı gibidir. Bir görünür bir silinir. Bu anlayışla yalnız benim değil, ecdadımın ve benden sonra gelecek neslimin de rûhu titredi. Fakat âvâre gönlüm direniyordu: ‘Niçin, neden? Neden onu alıkoyamazmışım? Ben onu bütün ömrümce özleyip aramadım mı? Ben bu kadar kahramanlığa mâl olan gücümle, değerimle, güzelliğimle onu hak etmedim mi?’

İçimden bir seziş hafif sesle cevap veriyordu: Nâfile dövünme, zavallı! Senin geçmiş ve gelecek ömürlerinde de nasibin hep budur: Özlemek, kavuşmak, ayrılık.

Anladım. Bunu anlamak bütün hayâtı kavramak demekti. Böyle hastalığın ilâcı olamazdı. Sen, bedenim satırla doğranır, kanım küçük bir kamışla ağır ağır emilir gibi benden gidecektin. Bana düşen vazîfe, seni bir an olsun kazanmak için başardığım müthiş gazâlardan sonra kaybederken ecdâdımdan miras kalan vakar ve temkinle el bağlayıp dik durarak, ancak için için tekbir getirip Hakktan kuvvet alarak yasımı belirtmeden, yaralarımı göstermeden, dedelerim gibi kahramanca şehit olmaktı.

Akıbet benden geçtin mukaddes palankam! Fakat gene de benimsin, içinde beslenip vücut bulduğum anne kucağı kadar, sonumda düşeceğim toprağım kadar… Yaradılış âleminde ezelden ebede döne döne doldurduğum yerim kadar benimsin.

Sen ne kadar benden geçsen artık bir daha yabana ellere geçemezsin. Yeryüzünde tek adâlet varsa o da şudur ki: Bir mânâya en yakın ulaşan, o mânâya en yüksek bedeli ödeyen kişidir.

Senin etrâfında kaç defalar İsrafil Sûru vurulup kıyâmetler koptu, kaç defa toprakların kandan mercan gibi kızıl renk bağladı. Düşmanı demet demet kırıp, dizi dizi önüne katıp kovagıden serhatlilerimin tekbirleriyle ufukların çınladı. Bahadırlığı cihanın gözüne diken olmuş cirit atlı, kanlı gözlü, eli şimşirli dilâverlerimden nicesi senin ovalarına hazan yaprağı gibi döküldüler. Senin uğrunda düşmanla kılıç söyleşmesi etmedik yiğitim mi kaldı? Budinlisi, Bosna serhatlisi, Kanijelisi, Eğrilisi… Bu pazara hep birden baş koydular. Ovalarında hâlâ paşa mehterlerinin, kaleden kaleye okunan gülbankların, hû çeken cenkçi dervişlerin, Allah Allaha kalkan serdengeçtilerin sesi kalmıştır. Hâlâ ufuklarında bir köşeden tozu dumana katarak kara bulut hâlinde Tatar Han kopar gelir. Kâh güneş olur; mızraklar, alemler, altın miğferler parıldar kâh rüzgâr olur sancaklar dalgalanır. Durgun gecelerde yakılan meşaleler bir kaleden bir kaleye görünür. Bâzı da cura çalındığı, şehit mevlûtları okunduğu duyulur.

Sen beni çıldırttın güzel hisarım, sen bana vârımdan fazlasını sarfettirdin. Al palanka, ver palanka hep geldi, gittin. Vire bayrakları diktin. Gün geldi teslim olmadın. Benliğimde yaşayan ne varsa vücûdumdaki beyaz kan yuvarlacıkları gibi hepsini birden senin alımlı ve tehlikeli köşene koşturdun. Estergonlu sana imdat etmekten durup oturamaz oldu. Yardımına koşuntu etmediğim hiçbir bendem kalmadı: Eflâk, Buğdan Beyleri, Erdil kralları, kardeş Kazak hatmanları, orta Macar banları…

Sen çok defalar benim hezimetimi de gördün. Ordularım yan verip bozuldu.

Vezirlerim ‘Çokluğa darı saçılmaz.’ deyip geri döndüler. Dönemedikleri de oldu, iş işten geçmiş, belâlı deryâsı baştan aşmış bulunurdu. O zaman şehitlerimi at sırtına bağlayarak senin duvarın dibinden geçirirlerdi. Ardı sıra davarını sürerek reâyam sökülürdü.

Ben sana ‘Ciğerdelen’ demem de ne derim? Ömrümün mânâsı ciğerimin kanıyla senin destânını yazmakmış. Gene de senin Tanrısal derinliklerini dilediğim gibi göremiyordum. En sonunda mihnetlerimi üst üste koydum, dağ gibi yığıldı, çıktım ‘Mihnet Tepesi’ne oturdum. Ancak o zaman sen Ciğerdelen’ime kavuşup seninle kaynaştım. Bu, artık senin ve benim sonumuzdu. Sen o demde düşman eliyle ateşe verildi. Alevlerin raks eden hura elleri gibi çırpınıyordu. Allı yeşilli yanıyordun, Semender kuşu musun, dumanında ıtır ve zambak kokusu vardı. Biliyordum ki bu senin son yanışındır ve ben seni artık bir daha binâ edemem. Yangınına atılıp kucağında seninle birlikte kül olmak muradına ermek demekti.

O zaman aşkımın gücüyle bir adım daha atabildim. Dedim ki: ‘Olmaz. Ölüm bana yasaktır. Benim sesim var. Palankama sesimi de vereceğim. Ciğerdelenimi anmak, onun efsânesini okumak için sesimi kurtarmalıyım. Fâni hayat kandilini söndürmemek gerek. Mihnet tepesinden in! Hisarının yangınından yüz çevir! Bu yükseklikte böyle bir görüşle insan yaşayamaz.

İşte tepemden iniyorum, palankamı ardımda bıraktım, iç illere yüz tuttum. Yassı ovalara, kuytu bucaklara sığınacağım. Nelerle oyalanacağım… Beyaz tülden bir akşam elbisem olsa… Büfemin üzerine bir gümüş semâver alsam: Vitrine eski Bohemya kristalleri koyabilsem. Briç oyunumu ilerletsem, itibarlı cemiyetlere girip çıksam. İlgi gözüyle ardımdan bakacaklar, elimi öpecekler, tanışıklığıma değer verecekler. Gülüyorum. Bu gûyâ ben miyim? Ben Mihnet tepesinde dizüstü gelip Ciğerdelen’imin gözümün önünde yandığını seyrederken, onun alevinde erimek için canımı verirken bendim.

Bana iki yol vardı: Palankamın yangınında kaynamak, yâhut hayatta kalıp onun adını kutlamak. Birinci yol benim saâdetim olacaktı. İkinci yol mâbûdumun bana haklamayı borç kıldığı cenk-i cefâ idi. Taptığımın buyruğunu dinlemekle ömrümün en zorlu savaşına çıkıyorum. Nasıl ki palankam serhaddimin sonunun sonunun daha sonu idi, ben de gücümün nihâyet noktasına ulaşmak, sevdiğime ün verecek başanlara erişmek isterim.

Ayrılık yolunca ilk adımlarımı atıyorum. Elimle gözlerimi kapadım. Saçlarım kuru ot arasında yılan sürünmesi gibi soğuk hışımlar çıkarıyor, demet demet ağarıyor. Yürüdükçe ayaklarıma kösteklenen gölgem ölümümdür. Pîrim bana destek olsun, ben ayrılık hastasıyım, erenler el koysun. Acılarımın ağusu göksel imbiklerden süzülerek ülkeme gül yağı gibi damlasın, kokusu denli yurttaşlarımın bağrında ferahlık ve avuntu ummanları çağlatsın.

Palankamın efsânesini doğrudan doğruya nasıl anlatırım? Dilim varmaz, elim gitmez. Onu ancak misallerle, rumuzlarla yâd edebilirim. Burada son bir defa geri dönüp ardıma bakıyorum, onu kendi adıyla son defa çağırıyorum.

Ciğerdelenim… Elvedâ…

Elvedâ Ciğerdelenim.

“Düşman Ciğerdelen altına gelip dön tarafından ateşe verdi. İçinde bulunan birkaç bin kadın ve erkek feryat ve figan ederek yanıp gitti ve dumanı cevf-i havaya pervaz etti. Sene (1094:1683) Silâhtar Târihi.”[38]

“Silâhtar Târihin”de yanarak bıraktığımız Ciğerdelen Evliya Çelebi[39]’de şöyle anlatılmıştı:

Kral Betlen yapısı, yani sağlam hisar Ciğerdelen Palankası

Osmanoğlu’na tabi olan Erdel krallarından Betlen Gabor Kral yapısıdır. Sonra 950 yılı Muharrem ayının 18. günü Süleyman Han Üstürgon Kalesi’ni feth edip Üstürgon Kalesi altında 70 pare gemi üzerine büyük bir köprü yapıp köprünün karşı tarafını zabt etmek için ve Uyvar toprağında olan 700 pare köyleri itaat ettirmek için bu kaleyi inşa edip ismini Ciğerdelen korlar.

Gerçekten de bu kale neferatları kâfirlerin ciğerlerini delmiştir. Zira tüm Üstürgon gazileri çeteye gidip kâfirlerin vilâyetlerini yağmalayıp bu kadar ganimet malıyla I99bl çeteden gelirken kâfirler Müslüman gazilerin ardınca kovarak gelirler. Hemen bütün gaziler tüm avlarıyla bu Ciğerdelen’e girip can kurtarırlar. Bu kere kâfirler hüsrana uğrayıp ciğerleri de-linip cehennem yurtlarına giderler. Gerçekten de sığınak yeri, Ciğerdelen Kulesi’dir.[40]

Ciğerimizi delen vatan topraklarını bırakıyoruz. Kimine göre güzelleri Ciğer deler, Kimine göre Türk’ün kimine göre düşmanın ciğerini delermiş. Her durumda sonuç bizim ciğer delindi. Slovakya tarafında Macaristan tarafına geçiyoruz. Yüreğimden Ciğerdelen’in hüznü henüz gitmedi. Ciğerdelen’e ait hiçbir hatıra göremiyoruz. Bizler için 1683 dönüm noktası olmuş. Haçlıları ancak 1921’de Sakarya’da durdurabilmişiz. Nasıl bir çekiliş ve ızdırap Yarabbi. “Nur istiyoruz/ Sen bize yangın gönderiyorsun/ yandık diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun”, diyen Mehmet Akif’i hatırlıyorum. Viyana’dan, Ciğerdelen’den başlayan yangını Sakarya’da söndürebilen ecdadımızın acılarını düşünmeye, anlamaya çalışıyorum. Ne mümkün.

Estergon kalesine otobüsümüz çıkarken “Estergon Marşı”çalıyor:

“Estergon kalesi su başı durak,

Kemirir içimi bir sinsi firak,

Gönül yâr peşinde, yâr ondân ırak

Akma Tuna akma, ben bir dertliyim,

Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım.

Estergon kalesi su başı kaya,

Kemirir gönlümü aşk denen belâ

Çektiğimi hoş gör, gel etme cefa.

Akma Tuna akma, ben bir dertliyim

Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım.

Estergon kalesi su başı kale,

Göklere ser çekmiş burçları hele,

Biz böyle kaleyi vermezdik ele.

Akma Tuna akma, ben bir dertliyim,

Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım.

Güfte: Kemal Altınkaya

Beste:Muzaffer Sarısözen”

Estergon Kalesi

“Kale, Budin’in 45 km kuzeybatısında, kendi adını taşıyan ırmağın Tuna ile birleştiği noktada, bir tepe üzerinde, Ciğerdelen (Parkany) karşısında bulunmaktadır. Estergon’un Türklerle ilgili tarihi, Kanunî Sultan Süleyman’ın 1529 Budin Seteri ve onu izleyen 1. Vivana Kuşatmasıyla başlar. Estergon Kalesi, Jitva Boğazı (Macarca Zsitvatorok)’na gelinirken önemli stratejik bir değer taşımakta, özellikle Budin savunmasının ilk hattını teşkil etmekte idi. Iistergon’un kesin olarak Türk hakimiyetine gir mesi, Kanunî’nin 1543 seferi ile olmuştur. Kale, 10 Ağustos’ta Sultan Süleyman’a kapılarını açmış, büyük katedral. Mimar Sinan tarafından gotik özelliklerine halel getirilmeksizin camiye çevrilmiştir. Padişah ilk cuma namazını burada kılmış; kale yeniden tahkim edilerek bir sancakbeyliği haline konup Budin Bevlerbevliği’ne bağlanmıştır. Estergon’daki bu ilk Türk işgalinde kale bütün özellikleri ile muhafaza olunmuştur.

1595’deki kuşatma sonunda Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa, Estergon’u Avusturyalılara teslim etmek zorunda kalmıştır. Türklerin Estergon’u fethettikleri 50 yıldan beri bir mücevher gibi sakladıkları eski Macar Krallığı’na ait bütün hatıralar bu defa feci bir yağmaya ve tahribe uğramıştır. Estergon’un yeniden Türk hakimiyetine girmesi, Lala Mehmed Paşa nın sadrazamlığı devrine rastlar. Altı günlük bir kuşatmadan sonra yapılan taarruz sonucu Estergon’u savunanlar vire ile teslim olmak zorunda kalmışlardır. Kale muhafızlarından bir bölümü burasını terk ederken, Fransızlar, Türk hizmetine girerek kalede kal mışlardır. 1606’da imzalanan Jitva Antlaşması ile Estergon, tekrar Osmanlı imparatorluğu toprakları arasında, Budin Bevlerbeyliği’ne bağlı bir sancak olarak teşkilatlandırılmıştır.

Bu uç kalesine saldırılar bir süre daha devam etmiş; 1663’te Fazıl Ahmed Paşa nın IVvar seferi sırasında, Estergon ve çevresi tam anlamıyla savaş alanına dönmüştür. 1683 yılında ise, Charles de Lorrainc komutasındaki Avusturya müttefik orduları vejan Sobieski, Estergon üzerine yönelmişlerdir. Estergon’un yardımına gelen Budin Beylerbeyi Kara Mehmed Paşa’nın, Cigerdelen’de yenilgiye uğraması Estergon’un akibetini tavin etmiştir. 30 Ekim 1683’te başlayan kuşatma sırasında kale üzerine açılan topçu ateşi şehirde bazı yerlerin çökmesine sebep olmuştur. Düşman komutanı, kale muhafızı Kürt Deli Bekir Paşaya teslim olması için haber göndermiş, kaledeki asker savaşa taraftar olmadığından (çünkü Türk askerinin morali gerek Viyana gerek Ciğerdelen bozgunları yüzünden tamamen çökmüştü) Bekir Paşa, ister istemez Avusturyalıların teklifini kabul etmek zorunda kal iniştir. Bekir Paşa, kadın ve çocukları Avusturyalıların verdiği gemilerle Peşte’ve gönderdikten sonra kendisi de yânında komutanlar ve asker olduğu halde Budin’e gelmiştir. Estergon’un böylece hiçbir savaş yapılmadan teslim edilmesi padişahı çok üzmüş, suçlu görülen komutanlar öldürülmüştür. Estergon’da eski Macar Başpiskoposluğu ihya edilerek bu göreve Esterhazy İmre (1663-1745) getirilmiştir.

Estergon Kalesi’nin 140 yılı bulan Türk tarihi bu suretle kapanmış, ancak, Estergon’un hatırası Türk hafızalarından hâlâ silinememiştir. Bu kaleden hatıra kalan, ta günümüze dek gelen ünlü türküsü, halen aynı coşkulu duyguyla söylenmeye devam etmektedir.[41] Estergon’u bir de Evliya Çelebi[42]’den dinleyelim: “Budin tarafından Hısım Mehmed Paşa, Ohri Paşası Sefer Paşa ve altı oda kapukulu ile yeniçerilere serdar Zağarcıbaşı İbrahim Ağa, toplam 10.000 askerle gelip Üstürgon Kalesi altında Tuna Nehri üzerine alelacele köprü yapılması için padişah emirleri getirip oradan 6 saatte, İbret verici hisar, yani serhaddin sonu Üstürgon Kalesi’nin özellikleri

Macar tarihçileri ve Latin tarihçilerine göre bu ibret verici kaleyi ilk defa yapan Koca Mihadi Laslo’dur ki Menuçehr evlâtlarından Nagban Ejder’in oğlunun oğlu Mihadi Laslo’dur. Hazret-i Risâlet-penâh’ın gelmesinden 600 sene önce Hazret-i İsa zamanında Hazret-i İsa’nın halifesi Şem’ûn-ı Safa öğretme-siyle yapılıp ismine Morfanvar derler. Yunanca “Kızıl dağ” yani “Kızılelma” demek olur. Hâlâ 6 adet Kızılelma’nın biri de bu Üstürgon’dur. Buraya Orta Macar Kızılelması derler, eski taht merkezidir,

Ama Nemse dilinde ismi (—) (—) Macar dilinde ismi (—) (—) ama Rumeli kavmi Üstürgorna derler. Zira bir zaman İskender tacı olan gorona burada durmak ile Üstürgona ve Üsti Gorona’dan bozulmuş olarak kalıp hâlâ Üstürgon Kalesi derler.

Nice devletten devlete intikal edip bir zaman /91b/ Alman kralı, bir zaman Erdel kralı, bir zaman Kurs Macarı ve bir zaman Orta Macar elinde 700 sene durmuş, daha sonra Ungurus kralı olan Lagoş Kral malik olmuştur. Nemse Hıristiyan milletinin benzetmeyle müftüleri olan irşek adlı papaz ki Rim Papa’dan bir tabaka aşağıdır, Rim Papa’dan yüksek mertebe İstanbul patriğidir ki bütün Hıristiyan milletlerinin kralları ve banlarına İstanbul patriğinin hükmü geçerlidir. Hatta İstanbul patriğinden izin olmayınca bir kral tahtına oturamaz. Elbette bir yol ile izin alırlar.

İkinci tabaka Kızılelma sahibi Rim Papa’dır.

Üçüncü tabakada bu Üstürgon irşeki gorona sahibi papazın mabethanesi olup Lagoş Kral taht merkezi olup bütün krallar, bütün Macaristan ve Frengistan Hıristiyanları Üstürgon sahibi olan irşek papazı ziyarete gelip nice krallar bu irşek papaza birer ikişer milyon akçe adak mal getirirlerdi. Bu irşek de tüm malı bu Üstürgon Kalesi’ne sarf edip atası olan Koca Mihadi  Laslo Kral’ın yaptığı Üstürgon Kalesi’ni, iç kalede olan Kızılelma Kilisesi’ni ve Tuna Nehri kenarında bir büyük varoşunu o kadar imar edip o kadar süsledi ki tüm kâfiristandan her sene nice yüz bin kâfirler gelip Kudüs gibi bu Üstürgon’u ziyaret edip irşek papaza adaklar verirlerdi. Sonra 948 tarihinde Süleyman Han Budin Kalesi’ni feth edip bu Üstürgon Kalesi’nin feth etme işi tutku hâline gelip sonunda bizzat Süleyman Han 950 senesi Muharreminin 18. gününde derya gibi İslâm askeri ile Üstürgon Ovası’nda konaklar. Hâlâ Süleyman Han’ın süslü otağının yeri bir yüksek bir tepedir ki Üstürgon’un topu gülleleri bu mahalle ermez, orada çadır kurup Üstürgon Ovası sipahilerin çadırlarıyla doldu ve tüm Müslüman askerler cenge hazır oldu. Ve o gece tâ sabaha dek İslâm askerleri metrislere doldular ve seherle birlikte gülbâng-ı Muhammedî çekilip kaleyi dövmeye başladılar.

Sözün kısası 7 gün 7 gece kâfirlere göz açtırmayıp kalenin burçları ve bedenleri top darbelerinden yerle beraber olup hisar içinde olan irşek dışarı çıkıp padişahın atının üzengisine yüz sürünce beden dişleri üzerinde beyaz aman bayrakları dikilip Allah’ın yardımıyla 950 senesi Muharreminin 25. günü Üstürgon Kalesi aman ile feth edildi. Hamd olsun İslâm kaleleri arasına katılıp hisar içinde olan kâfirler pis leşlerini mezarlıklarından ve büyük kiliselerinden çıkarıp araba araba yükletip yurtlarına gittiler. Sonra Kızılelma Kilisesi’ni kâfirlerin hisliğinden temizleyip, “(Namazda) yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir” (Kur’ân, Bakara 144, 149, 150) âyeti üzere kıblesi Kudüs’den Mekke’ye çevrilip Müslüman mabedi ederler. Hâlâ bir nurlu camidir ki benzerini göz görmemiştir. İnşaallah özellikleri yeri geldiğinde yazılır.

Sonra Süleyman Han bu kalenin yönetimini Yahya Paşazâde Mehmed Paşa’ya verip kalenin onarımı için 300 kese verip hisar içine 7.000 kul ve 20.000 adet muhafazacı asker koyup kendileri Tata Kalesi, Papa Kalesi ve Ustolni-Belgrad Kalesi fethine giderler. Daha sonra günden güne Budin vezirleri ve Üstürgon beyleri Üstürgon Kalesi’ne o kadar bakım tamir edip taşra varoşuy-la İrem bağı gibi büyük bir şehir olur. Hemen her gün beşer altışar bin adet gaziler tâ Beç’e, Prag’a ve Dip Alman’a seğirtip ganimet malları alıp tüm Alman kâfirlerine “El-aman, ey Osmanoğlu askeri” dedirtirler.

Süleyman Han vefatından sonra kâfirler nice kere bu Üstürgon Kalesi üzerine gelip hüsranla geri giderlerdi. Ta ki Osmanoğlu elinde 48 sene bakire gibi durup 1002 tarihinde Sultan III. Murad asrında yedi kral Üstürgon Kalesi’ni 70 gün dövüp bir taşına bin baş verdiler, yine alamadılar. O sırada Yemen Fatihi Sinan Paşa’nın ikinci veziriazamlıgı zamanında derya gibi İslâm askeri ile Üstürgon altındaki kâfirlere şimşek gibi yetişip seher vaktinde kırmaya başlayıp tâ akşam vaktine dek tüm gaziler bir hardal tanesi yemeyip içmeyip kâfirleri kıra kıra Tuna Nehrine dökerler. 43.000 adet esir zincirlenip bu kadar ganimet mallarıyla Müslüman gaziler zengin olup Üstürgon Kalesi’ni kâfirlerin ellerinden kurtarıp kaleyi yine gereği gibi imar ederler. Ardından tüm gaziler vatanlarına giderler.

Daha sonra Erdel kâfirleri 1004 (1596) tarihinde Tımışvar Kalesi’ni kuşatıp Cafer Paşa’nın kurtardığı bu yazılan senede Nemse kâfirleri fırsat bulup yine Alman askeriyle Üstürgon Kalesi altına gelirler. Tann’nın hikmeti Üstürgon altında korumada olan Osman Paşa, Tiryaki Hasan Paşa ve Serdar Sinan Paşazâde kaçarlar, nice vezir, beylerbeyi ve beyler şehitlik şerbetini içerler ve nice beylerbeyiler bozulup Budin’de karar ederler. Büyük bir bozgun oldu, ama Uzun Mehmed Paşa Üstürgon Kalesi’ne girip mahsur oldu ve tam 7 ay direndi, çarpıştı, vuruştu ve savaştı. \92a\

Ancak bir taraftan Üstürgon Kalesi’ne yardım gelmedi. Sonunda yokluktan, kıtlıktan ve top sadmelerinden kale halkı Mehmed Paşa’ya karşı ayaklandı. Mehmed Paşa vüz bin çeşit tereddüt ile Üstürgon Kalesi’ni Mikloş adlı kâfire emanet olarak teslim edip tüm Müslüman gaziler esenlikle Budin Kalesi’ne geldiler. Perişan hâllerini padişah Sultan III. Mehmed Han’a arz ettiklerinde padişah tarafından kendilerine bir azar ve sitem olunmayıp, “Allah’ın takdiri bu imiş, takdir edilen olur” deyip bu bozgunu takdire yüklediler. Tam 10 sene Üstürgon Kalesi yere gelesi kâfirlerin ellerinde kalıp sonunda 1013 tarihinde Sultan Ahmed Han sadrazamlığı Koca Uzun Lala Mehmed Paşa’ya verip, “Benim Üstürgon kalemi kâfire nice verdin ise var öylece fetheyle. Yohsa seni iki pare ederim” derler. Mehmed Paşa da derya gibi asker ile yolları kat ederek Budin Kalesi altında konduğunda Allah’ın hikmeti Anadolu’da Uzun Celâlî ayaklanıp Bursa üzerine geleceği haberi padişah tarafından duyulup Na-suh Paşa 70.000 seçkin asker ile celâlî üzerine tayin olunur. Serdar Mehmed Paşa yanında İslâm ordusu az kalır. Ne çare yine “Allah’a tevekkül” deyip 40-50.000 asker ile Üstürgon Kalesi’ni kuşatıp 17 yerden kaleyi döve döve bütün burçlarını ve beden dişlerini yerle bir etti.

Ama Tuna’nın karşı tarafında Ciğerdelen adlı kale dibine 70 kat cünüp kâfir askerleri gelip yedi kat büyük taburlar kazıp gemilerle devamlı tazeden taze dinç dinç kâfirleri kaleye yardım gönderip gece gündüz savaşırlardı. Mehmed Paşa tarafında her ne kadar hücumlarla yürüyüşler olursa kâfirler karşılayıp serdengeçtileri döndürürdü. Bu hâl üzere tam 7 ay savaşırken kış gelip Müslüman gazilerin elleri ayakları tutmaz oldu. Kardan, buzdan, fırtınadan ve şiddetli kıştan fetihsiz dönüp Budin’e geldiler. Yeniçeri ağası olan arsız Nakkaş Paşa’nın metrise girmeyip yeniçerileri zabt etmediğini Der-i devlete arz edip sadrazam Belgrad’a gelip tüm İslâm ordusu ile kışladı. Harezmşahî nevruzu ilkbahar olunca Orta Macar namdarlarından Boçkay adında bir namlı ban oğlu ban iki kere yüz bin asker ile Sadrazam Mehmed Paşa’ya gelip itaat etti. Yine 1014 tarihinin ilkbaharında Üstürgon savaşına çıkılıp menzilleri kat ederek yer götürmez Allah askeri ile Üstürgon Ovası’nda konaklanıldı. Üstürgon çevresinde, sağında ve solunda olan kalelerden Tata, Papa, Yanık, Senmartin, Pe-respirim, Val ve Canbey adlı kaleleri, nice köy ve kasabaları yakıp yıkmakla kâfirlere üstünlük sağlandı. Nice bin kâfirleri esir edip nice felâket ederek Üstürgon Kalesi altına hesabını Allah bilir o kadar ganimet malları gelirler ki bir esir bir guruşa satılır. Bir kâfirin kalesinden çıkıp Üstürgon yardımına gelmeye güçleri yoktu. Sonra Serdar Üstürgon Kalesi’ni henüz kuşatıp 9 koldan metrislere girip cenge hazır olduklarında işin sonunu düşünen Serdar Solak Ali Ağa adında bir şanlı ağayı elçilik ile kale kaptanına mektup ile gönderip mektubunda öyle yazmışlar ki; “Selâm hidayete erenlere olsun. Sen ki sapık inançlı keferelerin vakarsız, soysuz serdarı olan Mikloş keferesin. Daha önce bu kaleyi sana Allah emaneti vermiş idim. İmdi Allah emanetine hainlik etmeden benden aldın ve yine bana veresin ve yoksa inşaallah İslâm askerinin bilek zoruyla alıp seni âleme ibret ederim” diye yazmış. Mektup okunduğunda, “Türk Koca bildiğinden kalmasın” deyip elçiyi kovdu. Solak Ali Ağa da söylenen sözleri serdara anlatınca hemen serdar, “Şimden geri suç bizden gitti” diye Tepedelen adlı yerde üç adet büyük tabya ve Muhanad Bayırı’nda yine üç adet sağlam set siperler edip 17 yerden 40 adet balyemez toplar ile tam 10 gün 10 gece kalenin kinli sinesine gülleler vura vura duvarda yollar açıp tüm gazilere yürüyüş tembih olundu. Seher vakti yine toplar atılıp İslâm ordusu gülbâng-ı Muhammedi çekip yürüdüler.

Ama kaleye çıkacak yerlerde sarp paçarız ve lağımlar olmakla kâfirler nice çeşit hile ve şeytanlıklar ile ateş edip Müslüman gazi serdengeçtileri serden geçtiler. Ancak kaleye gireme-yip 2.000’den fazla gazi o mahalde şehitlik şerbetini içip sarhoş olanları derhâl sarhoş olmayan gaziler şehitlerin cesetlerini dışarı çıkarıp asla bu zorluktan askere bir bıkkınlık gelmeyip yine birbirlerini cenge teşvik ederlerdi.

Tırnakçı Hasan Paşa’nın kardeşi yeniçeri ağası olduğundan onun /92b/ eliyle yeniçeri ocağına 10 kese, sipahi ocaklarına yine 10 kese ve diğer ocaklara beşer kese bağışlayıp gönüllerini alarak ve çeşit çeşit güzel vaatlerle cenge teşvik ederlerdi. Seher vakti olunca yine vezir fermanı üzere toplar atılıp bütün gaziler karılıp katılıp bir kara duman içinde bütün gaziler “Allah Allah” deyip dal kılıç birbirlerinin ardından kesilmeyip bir anda, önce yeniçeri bayrağı kalenin duvarı üzerine dikilip ardınca veziriazam askeri sökülüp alay alay bütün gaziler karınca yılana üşüşür gibi üşüşüp kalenin bütün bedenlerini ve tabyalarını zabt edip kâfirin metrisleri içine girip zabt ederler.

Kâfirler bu hâli görüp iç kaleye kaçarlarken onların da nice binini ateş saçan kılıçtan geçirdiler. Dış hisar İslâm elinde olup 10 gün 10 gece ezanlar okunup tam 10 gün cehennemlik kâfirler iç kalede kapanıp şiddetli savaş ederler. O gece 20.000 adet gaziye padişah cebehanesindeıı silâhlar verilip “Sabahleyin iç kaleye yürüyüştür” diye sıkı sık tembih olunup hazır olduklarında murdar kâfirler bu durumdan haberdar olup yeniçeri kolundan hemen kâfirler “El-aman, ey Bektaşî gazileri” diye feryat edip kalenin burçları ve bedenleri üzerine beyaz vere bayrakları dikildi. Yeniçeri ocağından zağarcıbaşı 6 oda yeniçeriyle kaleye girip tüm hazine ve cebeha-neleri mühürledi. O gün bütün kâfirler silâhsız çıplak olarak kaleden çıkıp Pojaga Paşası Yahya Paşazâde bütün kâfirleri karşı Ciğerdelen’e geçirip ciğerleri kan olarak Uyvar’a vararak cehennem oldular.

Hemen o an Boçkay Kral 10.000 askeriyle Sarhoş İbrahim Paşa ile birlikte Komaran, Yanık, Beç ve Prag taraflarını yakıp yıkıp yağmalamaya Serdardan izin alıp onlar gitmede. Beri tarafta Serdar kale fethi müjdesini o nn Sultan Ahmed Han’a bildirmeye ulaklar gönderip derya gibi İslâm ordusunu kaleye üşürüp tamir edip hamd olsun yine Üstürgon Kalesi 1014 tarihinde Sultan Ahmed Han asrında Lala Mehmed Paşa eliyle feth oldu, 20 Cemaziyelevvel, Salı.

Şiir sanatı ile fethine tarih budur:

(…) (…) (…) (…) (…) (…) (…) tarihi Leşker-i kâfirler çıktı hısn-ı Üstürgon’dan

Sene (—)

Bu Üstürgon Kalesi’nin nice kere kuşatılması ve fethedilmesi hikâyelerini babamız merhumdan dinleyip bu şekilde yazdık. Zira onlar Süleyman Han Gazi’den beri bir gazadan kalmayıp Allah yolunda savaşan gazi idiler, Allah rahmet eylesin.

Ama şimdi bu 1073 tarihinde Üstürgon Kalesi’ni bu hakir şu anda olduğu şekliyle gördüğümüz üzere anlatalım. Üstürgon Kalesi’nin Süleyman Han kanunnamesine göre tüm hâkim, zabit ve neferlerini bildirir. Evvelâ bu sağlam sur büyük belde Budin Eyaleti’nde başka sancakbeyi tahtıdır. Ancak nice kere beylerbeyilere sadaka olunmuştur. Zira Budin Kalesi’nin önünde sağlam engel ve ser-haddin en son şeddidir ki bundan ileride serhat kalemiz yoktur. Cenâb-ı Kibriyâ tâ Alman Denizi kenarında kadar nice kale ve şehirler bağışlaya.  Kanun üzere Üstürgon beyinin hâssı 210.000 akçedir. Tüm zeameti 13 ve tüm timarı 214’dür. Alaybeyisi, çeribaşı, yüzbaşı, asker sürücüsü, çetecisi ve poturacıları vardır. Paşasının 500 adet askeriyle tüm zeamet ve timar sahipleri ccbelüleriyle 3.000 adet acayip görünüşlü, heybetli askerleri olur. Paşasına adalet üzere ancak 6.000 guruş olur.

Ve tamamı 6 adet kale dizdar ağaları vardır. Evvelâ büyük dizdar ağa, yukarı iç kale hâkimidir. Aşağı büyük varoş dizdarı, bölme hisar dizdarı, Tepedelen Kalesi dizdarı, Baruthane Kalesi dizdarı ve Tuna Nehri aşırı Ciğerdelen Kalesi dizdarı. Bu 6 adet dizdarlar tamamen yukarı kale dizdarına tabi zengin ağalardır, ama baş dizdar Âsitane tarafından yeniçeri ocağı çorbacılarından ve çavuşlarından dizdar ağa olup gelir, muhteşem, meydan sahibi ağalıktır.

Ve 20 adet de kale ağaları vardır. Meselâ sağkol ağası, solkol ağası, gönüllü ağası, azebistan ağası, martolosân ağası, beşli ağası, mazulciyân ağası, Tuna kaptanı ağası, topçu ağası, cebeci ağası, kumbaracılar ağası, mimar ağa, mutemet ağası, bender ağası, haraç emini, muhtesib ağası, bâcdâr ağası ve (—) (—) (—)

Ama İstanbul’dan daima üç oda yeniçeri ağası, topçubaşı, cebecibaşı, başçavuş ve yeniçeri efendisi vardır. Bunların /93d/ hepsi iç kalede paşa sarayı ve dizdar sarayı yakınında sâkinlerdir. Bu sayılan 20 adet ağaların toplam (—) adet kale neferleri vardır, ama bunlar tamamen kale müstahfızlarıdır. Kaleden uzak asla bir yere gitmezler, ama kaptan askeri, martalozlar, çeteciler ve poturacılar, bunlar çete ve poturalara gidip baş ve dil alıp bazı ulak ve yolcuları götürüp getirmeye memur askerlerdir. Hepsi gayet seçkin cesur, korkusuz ve namlı yiğitlerdir. Hepsi bir yere seğirdim etseler dörder ve beşer çatal atlar ile seğirtip her birinin elinde, belinde, yeninde, yakasında, atlarının eyer kaşlarında ve terkilerinde beşer ve altışar adet çarklı karabina tüfengleri var.

Bunlar Macar gibi güderi dolama giyerler. Gören bunları Macar katanası sanırlar. Zira gece gündüz Macar içinde ceng etmededirler. Ve hepsi çok iyi ve düzgün Macarca bilirler. Bu dilleriyle tâ Alman vilâyetine gidip esir kapıp gelirler. Gayet acımasız, yılan zehrinden daha öldürücü, kızgın askerlerdir. Hatta Bu-din kavmi bu Üstürgon gazilerine denk olamaz, zira bunlar saplama kaza oku gibi amansız kavimdirler. Bütün Macaristan’da bir Tatar askerinden, bir de bu Üstürgon kavminden korkarlar. Hatta Alman diyarında bir kâfir bir kâfire sövse, “Dilerim ki Üstürgonlu belâsına uğrayasın” diye beddua ederler. Ta bu derece Üstürgonlu kâfirlerin gözlerini korkutmuşlardır.

Onun için kâfirler ortadan kaldırılmaları için nice kere 7 kral toplanıp Üstürgonluyu ortadan kaldırmaya çalışıp uğraşırlar, ama hepsi bozguna uğrayıp cehenneme def olup giderler. Hatta merhum Üstürgonlu Mustafa Bey bizimle Erdel gazalarında iken Üstürgon gazilerinin 700 adet Tunageçti Hasanî ve Hüseynî kınalı atlı ve yedekli yiğitleri var idi.

Genellikle Seydî Ahmed Paşa efendimizin yüzünü ağartan bu Üstürgon gazileridir. Şimdi yine veziriazamı karşılamaya tam 6.000 adet kınalı atlı heybet ve asalet sahibi pür-silâhlı, tuğulka ve ser-penahlı gösterişli askeri sadrazama karşı çıkıp alay gösterdiklerinden hoşlanıp hepsine beş kese alay bahşişi dağıttı. Gerçekten de yarar ve namlı kılıç ustası yiğitleri var ki hepsi hile ve kötülükten arınmış, temiz kalpli, güvenilir, iş bilir, gönül erbabı ve hanedan sahibi bir alay yumuşak huylu, temiz yapılı, oğuz, gazi, meydan eri, korkusuz, cesur ve hünerli yiğitlerdir. Hatta hepsi de Peygamberimizin emirlerine o kadar bağlıdırlar ki emir Resul-i mübin şeriatinin demeden başka bir şey demezler ve hile yolunu bilmezler. Hemen düşmana doğru varırlar.

Üstürgon Kalesi’nin bir hâkimi de 300 akçe payesiyle kadıdır, ancak Kızılhisar’dan, Tuna Vişegradı’ndan ve Ciğerdelen’den başka nahiyeleri yoktur. Tüm köyleri Komaran’a veTata kalelerine doğru kâfiristanda kalmıştır. Bir hâkimi şeyhülislâmdır, bir hâkimi nakibüleşraftır ve bir hâkimi de muhtesib başıdır, ama bu diyarda sipah kethüdayeri yoktur. (—) (—) (—) (—) (—)

Burada Üstürgon’un tüm hâkimleri, âlimleri ve gazilerinin anlatılması tamamlanıp,

İbretlik sur, yani sağlam Üstürgon Kalesi’nin özellikleri

Üstürgon Kalesi Budin Kalesi’nin kuzey tarafında bir merhale uzak yerdir. Tuna Nehri kenarında gökyüzüne baş uzatmış kırmızı bir yüksek tepe üzerinde Van kayası, Mardin kayası ve İmadiye kayaları gibi Samanyolu gibi göklere baş uzatmış bir yalçın tepe üzerinde bademi şekilde, yani akçe tahtası gibi kıbleden kuzeye uzunlamasına kurulmuş Koca Mihadi Laslo yapısıdır. Peygamber Efendimizin gelmesinden 600 yıl önce Emin Ruhullah İsa Nebî zamanında yapılmış bir şeddadi rıhtım taş yapı, güzel bir surdur ki Komaran ve Uyvar Ovası’ndan bu büyük yapıyı görenler,

“İşte İskender Seddi” derler. Zirve tepesi mavi buluta baş uzatmış yüksek boylu kaleler içinde hepsinden seçkin beyaz inci gibi, beyaz kuğu gibi tüm burçları ve beden dişleriyle bezenmiş, kapılar, kuleler ve dirsekleriyle süslenmiş Orta Macar Kızılelması adıyla meşhur olan sevimli kale ve kızıl kaya adıyla bilinen, övülen ve sevilen Üstürgon Kalesi’dir.

Alman’ın amansız sınırında böyle bir benzersiz ve böyle bir savaş yurdu sağlam duvar, Kudret eliyle yaratılmış yüksek dağ üzerinde Kahkaha Seddi’ne denk yüksek bir kale inşa olunmamış ve olmaz da, zira zemini Allah tarafından bir sığınak yeri olmak için kale yeri halk olunmuş bir kırmızı dağdır. Nice yerlerinde türlü türlü kuşların yuvaları [93b] var. Sanki Kırım ülkesinde Menkup Kalesi gibi sağlam ve dayanıklı bir kaledir. Koruyucu Allah’ın gece gündüz korumasında ola.

Bu yüksek Üstürgon Kalesi’nin yukarı hisar duvarı fırdolayı tam 1.150 adet adımdır.

Bu kalenin doğu tarafında bir gayya deresi aşırı el kayası yetişir bir havale kaya vardır. Ona Tepedelen derler, o kayanın eğimini engellemek için eskinin usta mühendisleri anılan tepeye havale olmak için bu kale duvarının 500 adım kısmını kalenin iç yüzüne kaplumbağa arkası gibi eğri yapmış ki o havaleden top gülleleri duvar yüzüne tesir etmeye. Ve bu taraf duvarları ellişer ayak enli şeddadi rıhtım kalın duvardır ki her taşı Mengerus fili kadar vardır.

Bu duvarda 200 adet top çitleri var ki yaban asmalarından örülmüş her birinin boyu üçer âdem boyundan yüksek çitlerdir ve her birinin içleri horasan, kireç ve alçı ile rıhtım olmuş siper çitlerdir ki kale duvarından sağlamdır, her biri hamam kubbesi kadardır. Bu çitler anılan Tepedelen havalesine karşı durup bu çit ve sepetler arasında tam 50 adet balyemez ve kâfire aman zaman vermez uzun topları devamlı hazırdır. Her topun yanında mühimmatları, levazımatları ve hizmetçileri fitilleri ellerinde ve kılıçları bellerinde pür-silâh şehbaz ve şehnazları hazırdır.

Bu benzersiz kalenin kara tarafı ise böyle sağlamdır, ama Tuna tarafı üç yüksek minare boyu yalçın kaya üzerinde sağlam set, İskender duvarı gibidir, ama ne mertebe kalın duvar id iği belli değildir. Hemen yuvarlak rıhtım dolama şeddadi yapı duvarda asla beden dişi, kule, tabya ve peten yoktur. Sağlam duvar üzerinde pek çok ev vardır.

Büyük tophanesi bu Yecüc Şeddi üzerinde uzunlamasına bir parmaklı damdır ki içinde 70-80 adet görmeye değer kırmızı çuka çullu Nemse, Çek, Leh, İsveç ve Macar topları var ki her biri saf altın gibi ışıltı verir ibretlik bukalemun nakışlı balyemez toplar, yedi başlı ejder gibi başlarını kaldırıp arabaları üzerinde hazır ve tüm levazımatlarıyla başları havada kale döven toplardır ki her biri birer Rum haracı değer. Hepsi Tuna aşırı Ciğerdelen Ovası’na, Lak Dağlarına ve Lara Bayırlarına bakar evren heybetinde ve kükremiş arslan görünümünde toplar var.

Bu tophaneye bitişik bir su kuyusu var, tam yüz kulaçtır, suyu tâ Tuna Nehri’nden lağımlar ile gelir bir yuvarlak kuyudur. Suyunu dolaplar ile atlar çekip paşa sarayına, bazı hanelere ve kapı yanında olan kubbe su haznesine berrak suyu dolup o kubbe çeşmesinden zengin yoksul su alıp susuzluklarını giderirler, seyre değer kâfir yapısı ünlü bir kuyudur. Bu kuyu çevresi, adı geçen tophane altı, paşa sarayı altı ve diğer evlerin altları tamamen zerzeminler, su sarnıçları, mahzenler, cebehane, baruthane ve diğer mühimmat ve levazımat duracak mahzenlerdir ki nice yerde Tuna’ya bakar pencereleri tümden demir kafesli ve demir kapaklı manzaralardır.

Bu yukarı kalede toplam 200 adet şeddadi kâfir yapısı ve tarzı tek ve iki katlı sağlam evler vardır. Tamamı şindire tahta örtülü evlerdir, ancak bahçesiz daracık evlerdir.Bu kale kıbleden batı tarafına uzunlamasına yapılmış olup ancak kuzey tarafa açılır bir büyük kapısı var, üç kat dolaşık sokaklı demir kapı, sağlam ve dayanıklı kapılardır. Her kapı arası birbirinden yüzer adım uzaktır.

Taşra kat kapı önündeki derin hendek üzerinde demir zincirli asma ağaç köprüsü var. Her gece bu köprüyü bekçiler kaldırıp taşra kapı önüne siper ederler. Bu kapı üstünde büyük bir kule var, bu güzel kule üzerinde bir toplantı yeri ahşap köşkü var ki tüm ileri gelenler bunda eğlenip edip tavla ve satranç oynayıp bu bahane ile kaleyi muhafaza edip dururlar. Bu kapıdan içeri hınto arabalar girip çıkarlar, zira geniş yolları tamamen Freng tarzı kaldırım döşelidir. Ve her kapıda devamlı kalın zincirler gerilidir.

Bu kapılar arasında köşe köşe iri saçma topları hazırdır. Ve bu kapılar arasında kemerler altındaki sofalar üzerinde kalenin tüm neferleri pür-silâh olup nöbet beklerler. Tüm duvarın sağı solu o kadar silâh âletleri ile süslenmiştir ki düşman görse ödü patlar. Bu büyük kapıdan dışarı çıkarken kale fatihi Koca Mehmed Paşa kapının sağ tarafında bir koca tabya yapmış ki 3 kat top çeker sanki bir Demavend Dağı’dır. Aşağı kat topları tamamen hendeğin sağı ve solu içine bakar. \94a\ Ve orta kat topları karşı mezarlık havalesine bakmaktadır, ama yukarı kat topları Tepe-delen Kalesi’nin tepesini delmeye hazır ve nazırdır. Kısacası İskender Şeddi gibi sağlam bir tabyadır.

Bu kapıdan içeri tâ batı tarafındaki toprak tabyaya kadar tam 500 adımdır, ama bu toprak tabya da iki kat şeddadi taştan yeni yapı güzel bir tabyadır. Her katında onar pare balyemez topları var ki Tuna aşırı Ciğerdelen Sahrası’na gelen düşmanların ciğerini deler. Uzun boylu topları tâ Murad Ovası’nda konan kâfirleri isteklerine erdirir uzun topları var. Hatta bu yüksek tabyadan aşağı varoşa bakmaya insan cüret edemeyip ödü patlar. Ta bu derece yüksek tabyadır.

Bu toprak tabya yakınında kalenin bir küçücük kapısı var, aşağı varoşa gider yoldur, ama at gidemez, insan ise zorlukla iner ve çıkar. Tam 500 basamak taş merdivendir ki Macar işidir. Acele 356 ile aşağı şehre inecek şehbaz yiğitler bu merdivenli kapıdan inip çıkarlar. Yoksa ihtiyar adamlar bu yoldan inip çıkamazlar. Bu kapıcığa yakın kalenin kuzey köşesi ucunda bir küçük iç kalesi var, içinde ancak dizdar ağa, kethüda ağa, kale imamı, kale mehterleri ve alaybeyi bulunur, başka kimse olamaz ve yabancı kimse giremez.

Ancak dış kaleye açılır bir küçük demir kapısı var ve kapı önünde bir ağ/ı kırık büyük iri balyemez topu var, kuşatma sırasında taşra kalenin büyük kapısından içeri giren düşmanlara bu topu atıp yokuş yukarıya gelen kâfirleri pelte eder, bir heybetli i hazır toptur. Bu top duran kapıdan içerisi paşaların hâlâ sarayıdır ki biraz meydanı var ve cihannümâ yerine Sarayburnu derler. Kıble tarafında Üstürgon Ovası, Süleyman Han Tepesi ve Kızılhisar’a kadar belli vadiler seyredilir bir saray burnudur.

Bu burunda bir büyük tabya daha var, bütün tabyalardan yüksektir. Bunda olan toplar Tepedelen’i ve Süleyman Han Tepesi’ni dövüp kuş kondurmaz kırkar karış uzun toplardır. Tuna Nehri aşırı Ciğerdelen Ovası’nda, Lak Dağlarında ve Lara Bayırlarında insan değil hayvan gezdirmez uzun ve büyük toplar var. Bu tabya ve bu paşa sarayı 859 tarihinde Matyaş Kral yapısıdır. Fatih Sultan Mehmed ile Belgrad Kalesi’nde ceng edip Belgrad’ı Fatih’e vermeyen kralın oğlu Matyaş Kral yapısı süslü bir saray imiş ki hâlâ yapı kalıntılarından ne mertebe mamur ve süslü idiği bellidir. Ancak nice kere top sadmelerinden yıkılıp ufak tefek bir saray kalmıştır. Aşağı varoş ve taşra varoşun imareti irşek ban, yani ruhban başlarının yapısıdır. Paşa Sarayı köşkünden Nemse çasarının ilk kalesi olan Komaran Kalesi ve Uyvar boğazında Patka Gölü açık seçik görünür.

Bu Paşa Sarayı’ndan taşra duvar dibinde bir âbıhayat çeşme vardır, aşağı Tuna Nehri’nden üç minare boyu, 300 kulaç yüksek göklere uzanmış kaya üzerinde bu çeşmeye usta bir sanat ile su çıkarmış ki akıllar hayran olur, acayip hikmet ve garip sanattır. Bütün su yolları tunç künkler ile yapılmıştır ki övgüsünde dil kısa kalır. Budin’dekinden sanatlı su yoludur ki görenin aklı perişan olur, zira bu su yolu dik yukarı şadırvan gibi aşağıdan yukarı çıkmıştır. Tuhaflık bunda ki bu su bir eğimli yüksek dağdan inip terazi ile çıkma değildir, hemen dolaplar ile çıkmıştır. Bu çeşmenin yol aşırı karşısında 15 basamak taş merdiven ile çıkılır.”[43]

Rehberimiz Evren beyin anlattığına göre, en gözü pek akıncılar Estergon’a konurmuş. Bir seferinde 40 akıncı Buda’ya varıyor. O sırada Avusturya Buda’yı kuşatmış kuşatmayı yarıp kaleye giriyorlar. Avusturya büyük Osmanlı Ordusu geliyor sanıyor ve kuşatmayı kaldırıyor.Halk arasında söylenegelen bir atasözü “Estergon akıncısı başınıza musallat olsun” şeklindeymiş.

Estergon Bazilikası’na girdiğimizde farklı şapellerden oluştuğunu görüyoruz. Koruyucu aziz heykelleri yerleştirilmiş.. 1200 farklı ses çıkaran borular yüksekçe bir mekan bulunmaktalar. Sağ taraftaki şapelde Aziz İşvan’ın iskeletini görüyoruz. Mesleğim gereği hemen fotağraflıyorum. Ayin yapılan merkezi mekan, etrafta, adaklara mahsus bölümler mevcut. Ortada Ergenekon’un merkezinin orası olduğunu gösteren bir işaret çizilmiş. Dışarı çıktıktan sonra ortadaki çeşmeden su içip üç yeniçeri komutanının kabrinin olduğu yere yöneliyoruz. Fakat kapalı ulaşamıyoruz. Demir engelin bu tarafında dualarımızı okuyup, çanların olduğu bölgeye yürüyoruz. Çanlar, Osmanlı topları eritilerek dökülmüş. Çanların ötesinde yüzü belli olmayan bir meçhul asker anıtı var. Kalede iki önemli su kuyusu varmış, sular tükenirse kale teslim olmak durumunda kalıyormuş. Su ve kuyu meselesinin ayrıntılarını Evliya Çelebi Seyahatnamesinde şöyle anlatır:

“ İbretlik su değirmeni çarkı

Bu Üstürgon Kalesi’nin [96b] aşağı büyük varoşunun batı tarafı bitiminde küçük kapının iç yüzünde bir su işliği vardır. Üstü şindire tahta örtülü kubbesi var ve kubbe tahtadan olmak ile açık olması için o tahta kubbede bir baca deliği var. Maharetli usta bu bacayı ustalık göstermek için yapmış, yerinde anlatıla. Bu bacadan güneşin ışığı vurur. Bu işliğin içi bir aydınlık meydandır. Bu baca altında 5 kulaç aşağı Tuna Nehri’nden gelme bir âbıhayat yuvarlak havuzu var ve bu havuz içinde türlü dolaplar var, tüm âletleri ile çarkları kalın meşe, pelit ve santa ağaçlarından olup Tuna içinde durur.

Bu çark, dolaplardan yüksek bir meşe ağacından sanki araba tekerleği gibi bir dolaptır. Fırdolayı tekerleği kenarında göz göz su girecek 50 adet odaları var. Ama bu dolap aşağı dolaplar gibi su içinde değildir, anılan işlik içinde aydınlık giren baca altındadır.

Bu dolabın orta mili adam kolu kalınlığı demir mildir. Aşağı Tuna içindeki ağaç dolapların çarkları ve milleri hep adam beli kalınlığı demirden çarklar ve millerdir. Nice çarkları adam pa-zusu kalınlığı deve boynu gibi eğri büğrü sanatlı çarklardır ki demirci ustası bu ibretlik çarklara öyle sanat sarf etmiş ki sanki demirci Davud Nebî işidir.

Bu demir çarkların kenarlarında top güllesi gibi 40-50 tane yuvarlak demir gülleler vardır. Bu çarklar ve ağaç dolapları su zorla çevirince çarktaki yuvarlak taş gibi gülleler Tuna Nehri’ne vurup Tuna suyunu zor ile demir su künkleri içine kor. Çarklar döndükçe yuvarlak gülleler devamlı birbirine takip edip Tuna[44] suyunu demir künkler tıkayıp aşağı akmaya koymayıp tâ yukarıda iç kaledeki anılan çeşmenin haznesine varıp dökülüp ondaki çeşmeden akar. Tüm su künkleri demir muşkat tüfeng gibi boru künklerdir ve yalçın kaya arasında dik yukarı nice demir künkler bellidir.

Bu demir su yolları dik yukarı şadırvan gibi çıkar. Üç minare boyu ve 300 kulaç yüksek yere baş yukarı su çıkması ibret verici ve seyirliktir. Ama bu anılan çarkları Tuna Nehri çevirmez, atlar ve sığırlar döndürmez, bu da bir seyirliktir.

Bu iç kale kayasının aşağısında su değirmenleri ve çarkları olan işlik içinde bir kayadan yedi başlı ejder gibi bir ılıca suyu gürleyip akarak yirmi arşın aşağı Tuna Nehrine karışır, ama suyu o kadar sıcak değildir.

Bu ılıca suyuna eskinin ustaları bir yolla kayaları oyup bir tür yeraltı bendi yapmış ki Mihadi Laslo Kral zamanından beri, 260 yıldan beri bu ılıca suyunun başlangıcı belli değildir. Hatta Süleyman Han’dan beri bu kale İslâm elinde durup bu ılıca suyu yolu temizlenmeyip ve berrak suyunun kaynağı bilinmeyip hâlâ durur. Geçmişin ustası bu sıcak suyu işlik içinde olan değirmen çarkına uğratıp tüm çarkları bu ılıca suyu çevirip başka yoldan Tuna’ya akar.

Su değirmeni çarklarının seyri

Bu işlik içinde bu çarkların hizmetine memur bir adamdır. Bu işliğe birkaç ahbap ile girip gönlümüzce yukarıda yazılan dolap çarklarını, âletlerini gördüğümüzden sonra değirmenci babaya birkaç akçe verip, “Pîrim, lütfeyle bu dolap çarklarının hareket, duruş ve dönüşünü seyredelim ” deyince, “Oğullar bu çarkların şiddetli gürültü ve patırtısına takat getiremezsiz ve ilk defa şadırvanı gökyüzüne fışkırınca ona da bakmaya cüret edemezsiz” dedi.

“Canım baba, biz âlem seyyahı ve benî âdem nedimiyiz, bâri bunu da görmüş olalım. Her ne olacaksa olur” dediğimizde, “İmdi oğullar korkman biraz uzak durun” deyip önce damın bacasının kapağını açıp işlik açıldı. Adı geçen ılıcanın Tuna’ya akan yolun kapatıp işlik içinde olan yüksek çarkın su girecek ağaç haneciklerin içlerine su dolunca hemen dolaplar[45] dönmeye başladı. Bir gürültü koptu ki sanki kıyamet gününde bir dirilme günü olup bazı çarklar sağa ve nicesi sola dönüp bütün çarklar birbirlerine girip sanki saat gibi çarkları dönmeye başladı. Değirmenci koca kurnaz baba “Korkman oğullar” deyip bir demir çeşme lülesi gibi lüleyi kuvvet ile burup çevirince kaleye çıkan su borusundan insan boynu kalınlığı bir su yukarı doğru baca deliğinden dışarı çıktı. 3 Süleymaniye minaresi boyu su gıjlayarak ve gürleyerek öyle fışkırdı ki sonunda su gökyüzüne çıktı. Sonra gökkuşağı gibi şadırvanı baş aşağı Tuna Nehri’ne döküldü. Yarım saat seyrinde şaşırıp hayran olduk. Ama Allah bilir suyun ilk fışkırışında ödümüz patlayıp yerimiz toprak olayazdı.

Ta bu derece fakir Tuna Nehri zorla dar borular ile çeşitli yapma çark-ı felekler ile gökyüzüne beraber kaya başında olan yüksek kaleye su çıkmalıdır.

Bu şadırvan seyrini edip koca baba yine şadırvan çeşmesi lülesini bir sanat ile çevirip kapattıktan sonra su yukarı künkler ile yukarı çıkmaya başladı. Ama acayip ve garip sanatın seçkini Tuna Nehri havuzu içinde olan gülle gibi demir toplar biri biri ardı sıra Tuna suyunu demirden su borularına vurup suyu borulara zor ile tıkmasındaki büyük sanattır. Ve, Bir diğer büyük sanat: “Tuna suyu zorlukla alsın” diye şadırvan icat edip şadırvandan ziyadesi azar azar kaleye çıkıp borular su ile dolduktan sonra şadırvanı kesip kaleye su çıkması büyü derecesinde ibretlik bir iştir. Sözün kısası,

İşitmek nasıl görmek gibi olur dediği mısraın anlamı üzere anlatılması mümkün değil, görmeye muhtaç bir değirmen, bir çark-ı felek dolabıdır ki bu kadar yüz yıldan beri asla bozulmamıştır. İnşaallah kıyamete kadar bu değirmen dönmekte devam ede, âmin.

Bu Tuna havuzu kale içindedir, ama kuşatma sırasında kâfirler Tuna Nehrinin kale içine kehriz ile girdiği bilinmemesi için öyle saklamış ki bu kadar yüz yıldan beri ne başlangıç yeri bilindi, ne göründü ve ne onarıldı, derler.

Bu çark-ı felek ılıcası suyuna kadın ve kızlar girip “Çark suyudur” diye yıkanıp kırklanırlar. Zanlarınca bahtları açılıp uğursuzluktan kurtulurlar bir gizlice ılıcadır. Zira daima kapalı durur, anahtarı değirmenci babadadır. Her gün kırkar akçe maaşı var bir yaşlı zattır. Hatta kâfirler iki kere bu kaleyi aldıklarında yine bu baba-yı âlemi kâfirler incitmeyip yine değirmenci baba imiş. Hamd olsun hayır duasıyla şereflendik. Hatta Sadrazam Köprülüzâde Ahmed Paşa bizim gibi bu seyri edip parmağını ağzına götürünce babaya 50 altın ve 10 akçe zam verir.”[46]

Estergon kalesinde kardinal Aziz Gellert’in Kral İstvan’a taç giydirmesini simgeleyen bir heykel var. Aziz Gellert Protestanlar tarafından daha sonra katledilmiş. Otobüsle Tuna kanyonuna doğru gidiyoruz. Tuna dirseğine geldik ve buradan döndük. Termal tesisler başladı. Tepe üstünde Vişegrad kalesi bulunmakta.(Vişe: yüksekte, grad: kale) Slavca bir kelime. Vişegrad kasabasına giriyoruz. Tepede bir lokantada yemek yiyoruz. Sunulan menüyü sizinle paylaşmak isterim. Tavsiye edilecek lezzette idi. Menü: ceylan çorbası, tavuk ve dana eti, dondurma, cincir denen zencefilli gazoz[47], son olarak kahve)

Yemekten sonra Budapeşte’ye Tuna kıyısından dönüyoruz. Osmanlı döneminde Sırpların oturduğu bölgeden geçtik. Osmanlı çekilince Sırbistan’a dönmüşler. Buralar ortodoks. Sentandre (Ressamlar kasabası) hediyelik alışveriş merkezi. Kırmızı, yeşil renklerin ağırlıklı olduğu çiçeklerle süslenmiş. Macarlara yardımcı olan Polanyalı bir kahraman Pişkan’ın heykeli dikilmiş. Yol boyu yemyeşil ovaların ve mavi Tuna’nın yanından seyreden otobüsümüzle Budapeşte’ye gidiyoruz.

Evren bey Gellerthehy ve Çevresi hakkında bilgiler veriyor:

Dimdik yükselen Gellerhegy tepesi şehrin en sevilen gezinti alanlarından biridir. Bu tepeden 140 metre yükseklikten şehre mükemmel bir panorama açılmaktadır. Şehrin güney yakasındaki bu tepe daha Roma dönemi öncesinde de yerleşim merkeziydi. Bir zamanlar bu tepe Kocatepe olarak anılmaktaydı ve tepeyle ilgili bazı hurafeler de vardı. 1046 yılında Lehistan’dan gelen ve yerli halkı hristiyanlık adına kazanmak isteyen Kardinal Gellert hristiyan karşıtları tarafından bir fıçıya kapatılarak tepeden aşağı yuvarlanmıştır. Ortaçağ’da tepe “cadılar töreni” yapanların kutsal tepesi olarak ün salmıştır. Osmanlılar zamanında şehre hakim bir burcun inşa edildiği ve Buda’nın denetim altında tutulduğu bir tepe olmuştur. 1848-49 yıllarında Özgürlük Savaşının bastırılmasının ardından ise Avusturyalılar Macarlar üzerinde ürküntü yaratmak için burada bir hisar -citedalla- inşa ettmişlerdir.[48]

Özgürlük anıtı

Gellerthegy tepesinde yükselen 36 metre boyunda bir heykeller anıtıdır. Ströbl Zzigmond Kisfaludi tarafından I947’de yapılmıştır. Heykellerin ortasında özgürlüğü temsil eden ve elinde barışı temsil eden bir palmiye dalı tutan ve yüksekliği 14 metre olan bir kadın heykeli vardır. Bu heykel başkentin hemen her tarafından görülmektedir. Heykelin iki yanında bir dizi başka heykeller de heykel anıtını tamamlamaktadırlar.[49]

Gellerthegy tepesinden otobüsümüz inerken, telefonum çalıyor. Tıp Fakültesinden aziz kardeşim Dr. Hayati Bice arıyor. Macaristan’da olduğumu söyleyince mutlaka Gül Baba’yı ziyaret etmemizi söylüyor. Tur proğramında yok ama Evren, Müjgan hanım ve Göker hep birlikte taksi tutarak Gül Baba türbesini Török (Türk) sokağından geçerek ziyarete gidiyoruz. Şöförle konuşurken adının Zoltan yani Sultan olduğunu söylüyor. Zoltan ismi Macaristan’da hayli fazla tercih ediliyor. İmre (Emre) gibi. Yunus Emre’nin Emre’sini biz Türklerde, Macarlarda çok seviyoruz. Emre adını Türkistan’dan ortak dil kültür hafızamızdan getiriyoruz.

Önce Altan Araslı’nın “Avrupa’da Türk İzleri”[50] eserinden “gül baba türbesi ve tekkesi”başlıklı yazısını okuyalım.

Türbe, Budin’de, Veli Bey Kaplıcası’nın güneydoğusunda Gül Baba Burnu denilen yerdedir. Gül Baba, Bu din’in fethine katılan Gaziyanı Rum’un sonuncularındandır. Budin’in fethinde şehit düşmüştür. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Gül Baha’nın tabutunu Kanuni’nin bizzat taşıdığını yazmaktadır.

Tekkenin kalıntıları, XIX. yüzyıl sonundaki inşaat sırasında kaldırılmıştır. Gül Baba Tekkesinin Bektaşi tarikatı kurallarını takip ettiğini, ordu ve devletle alâkası bulunduğunu Evliya Çelebi ve Peçevî yazmaktadır.

Tekkenin orta salonu (meydan) müşterek ayinler için kullanılıyordu. Ayrıca bir yaz, bir de kış için daha küçük ve kapalı salonlar da mevcuttu. Gül Baba Türbesi, Kanunî çağındaki mimarî tarzına uygun ve sekiz köşeli bir plana göre inşa edilmiş, sade bir yapıdır.

Türbenin, 1690’da Hristiyanlar tarafından küçük bir şapel hâline getirilmesi, türbeyi yıkılmaktan kurtarmış ise de, içindeki Türklere ait eşya ve dekorlar bu sırada ortadan kaldırılmıştır. Uzun zaman Jesuitlcrin işgal ettiği Gül Baba Türbesi, daha sonra şahısların eline geçmiş, ancak 1885’te Babıali’nin müracaatı ile tekrar türbe hâline getirilmiştir.

Ortada bulunan sanduka semboliktir. Evliya Çelebinin Bektaşî tacı ile süslü olarak tasvir ettiği sanduka, çok önce harap olmuş ve kaldırılmıştır. Abdülaziz’in Avrupa seyahati dönüşünde Gül Baba Türbesi’ni, ziyaretinden sonra türbe 1885’te Türk hükümeti tarafından Lajos (irili adlı bir mimara tamir ettirilmiştir. Müftüoğlu Ahmed Hikmet Bey, Peşte başşehbenderliği (başkonsolosluğu) sırasında türbenin yeniden tamir edilmesini sağlamış, I Iereke fabrikasından ısmarladığı ipek Türk seccadeleri ve hattat Halid’e yazdırdığı celi hatlı levhalarla süslettiği Gül Baba Türbesini, Türk tezyin sanatının Avrupa’da açılan bir müzesi hâline getirmiştir.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra türbenin etrafında, Vagner adlı biri tarafından evvelce yaptırılmış binanın Tuna cephesini kapayan bölümü, Ahmcd Hikmet Bey’in teşebbüs ve gayretleriyle Macar hükümeti tarafından yıktırılınca, türbe tekrar çok uzaklardan görülebilir hâle gelmiştir. Peşte İslam Cemaati Reisi Abdüllatif Efendi ve Başşehbender Muavini Enis Behiç Koryürek’in Gül Tepesi nde, Gül Baba Türbesi avlusunda yapılan dostluk mitinglerinde söyledikleri nutuklarla türbe. Peşte İslam Cemaatinin dinî toplanma yeri olduğu kadar, Türk-Macar kardeşlik toplantılarının da düzenlendiği yeni bir sosyal hizmet yeri hâline gelmişti.

1945-1946 yıllarındaki Sovyet istilası sırasında Gül Baba Türbesi de büyük hasara uğradı. 1956’daki Macaristan olaylarında yıkık dökük binalar arasında kalan türbe, 1976’da Macarlar tarafından bir bahçe içine alındı.

Türbede sadece Gül Babanın sandukası vardır. Üzerindeki örtü 1937’de Türkiye tarafından gönderilmiştir. Ayrıca Macarca, İngilizce ve bir bayrakla beraber Türkçe üç levha vardır. Türbede bunlardan başka bir rahle üzerinde Kur’an-ı Kerim, duvarda bir ism-i âli, 7 beyitlik Nailî ketebeli levha, camlı muhafaza içine yerleştirilmiş bir teber, bir nefir, 3 teşbih, bir teslim taşı ve billurdan mürekkep levha, sedefli küçük bir masa, oyma pirinç buhurdan, Şeyh Rıza Talibani’nin meşhur Farsça kıtası, Harem-i Şeriften, Hindistan’dan manzaralar gösteren avrı bir levha vardır.[51]

Gül Baba’nın türbesinin bahçe kapısı dışında orta boy bir heykeli var. Türbe’nin dışından ruhuna dualar edip ayrılıyoruz. Saat ilerlediği için türbedar kapatmıştı. Bu ziyaret de şimdilik yeterlidir diyerek ayrıldık. Evliya Çelebi’den daha mufassal (detaylı) Derviş tekkelerini okuyalım:

“Ağlaya, bu kere kendisi bozulup ölüp kendi atlarına ve ouıcy-man Han atlarına yine nasip oldu. Tanrı’nın sırlı işidir ki bu acayip işe insanoğlunun aklı asla ermez. Bu ahır sebebiyle Budin’in bu mahalline Ahır Kapısı derler.

Şanlı derviş tekkeleri: Tamamı 7 adet Âl-i Abâ garipleri, fukarası meskeni hankâhlarıdır. Bunlardan bakımlı, donanımlı, süslü ve vakfı kuvvetli,

Hazret-i Şeyh Gül Baba Bektaşî Tekkesi’dir. Budin Calesi’nin Horoz Kapısı dışında Veli Bey Ilıcası yakınında bir[52] İrem bağı gibi bir bayır üzerinde bakımlı ve şenlikli bir Bektaşi fukarası tekkesidir. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat maarif erbabı fukarası gayet çoktur. Hepsi çete, potura ve gazaya giden gazilerin bir alay ümmetin dindarlarından fakr u faka erenleridir. Kış meydanları ve yaz meydanları türlü türlü altın gibi çerağlar, şamdanlar ve kandiller, buhûrdan ve gülâbdanlar ile bezenmiş ve türlü türlü fakirlik cihazı ile, yani zerdeste, davul, kudüm, zil, pâlheng, keşkül ve teberler ile süslenmiş bir tekkedir. Ve her maarif erbabı olan kara ve deniz seyyahları bu tekkenin duvarı yüzüne birer çeşit güzel yazı ile eserler ve şiirler yazmışlardır.

Bu benzersiz tekkenin hayrat sahibi olan Mihaloğulları bu tekkenin gelir yerlerini sağlam yapmakla Keykâvûs mutfağında nefis nimetleri gelen geçenlere, yaşlı ve gençlere, Hıristiyan ve putperestlere minnetsiz sofraları ay ve yıl, sabah ve akşam devamlı nimetleri dağıtılmaktadır. Ve bizzat Hazret-i Gül Baba Yedi Cennet gibi çiçekli bir tepe üzerinde bir kurşun örtülü yüksek kubbe içinde yatmaktadır. Sandukası yeşil çuka ile örtülü, mübarek başında nurlu Bektaşî tacı var ve çevresi türlü türlü güzel yazılı Kur’ân-ı kerimler ile süslenmiştir. Hatta bütün ziyaretçilere, fukaraları ve yanı ayak başı kabak canları, sevimli canlar canı köçekleri her gelen kimseye gülsuyu dağıtıp micmereler ile ûd ve amber yakıp adamın dimağını kokulandırırlar.

Bu sultan Budin’in gözcüsüdür, himmetleri hazır ve nâzır ola. Bu sultanın aslı ve hikâyesi yukarıda yeriyle yazılmıştır, Allah rahmet eylesin.

Şiir:

Âşık-ı sâdık menem ettim ziyaret ben gedâ Biilhül-i gûyâ gibi etsem figân ey Gül Baba.

Diğer münasip beyt:

Sen Gül gül-i gülzâr-t hakikatte dedemsin Aktâb-ı Bııdin Giilli Baba kân-ı keremsin

Münasip dörtlük:

Merkad-i pâkine yüzünü süren Değil elbet tehî o şalı-ı gedâ Marzifon’dan gelip vatan duttu Şelı Süleyman zamanı Güllü Baba.

Bu gibi kırık dökük şiirlerimizi çirkin yazımızla türbesinin kutlu kapısı kapaklarına küstahça yazıp mübarek ruhlarına bir Yâsîn-i şerif okuduk. Allah sırrını aziz etsin. Sonra,[53]

Baba Miftah Tekkesi: Bu benzersiz tekke hemen Gül Baba ile Veli Bey İlıcası yakınında Tuna Nehri kenarında bir Bektaşî irfan mektebidir. Bizzat Baba Miftah hazretleri bir kubbecik içinde yatmaktadır. Bu sultanın nice yüz menkıbeleri vardır.

Bunlardan biri Süleyman Han İstanbul’da uyurlarken bu Baba Miftah Süleyman Han’a,

“Al bu miftahları (anahtarları) kalk Budin’e gidelim. Bu anahtarlarla Budin kapısını açalım” deyince hemen Süleyman Han uykudan uyanır. O gece yarısında Hasoda’ya insan, cin ve peri giremez iken görse ki camekânı kapısında bir gönlü yaralı derviş durup:

“Al Süleymanım Budin’in anahtarların” deyip 40 adet anahtarı Süleyman Han’ın eline verip saray içinde kaybolur.

Hemen Süleyman Han sabahleyin tuğları Davutpaşa Sahrası’na çıkarıp atını Budin’e doğru çevirip menzilleri katlayarak Budin’e gelip hamd olsun feth edince Süleyman Han tüm anahtarları Budin’in her kapısına uyar bulur. Derhâl Baba Miftah Süleyman Han huzuruna gelip,

“Âferim kapıcı baba, gazan [86b] mübarek olsun” deyip padişah huzurunda ruhunu teslim edip buraya defnederler. İsmi Baba Şaban iken “Baba Miftah” diye ad verdiler, Allah rahmet eylesin. Sonra,

Bektaşî Kalenderhanesi Hızır Baba Tekkesi: Ova Kapısı dışında lodos tarafında cennet bağları içinde ufak tefek bir Bektaşî dervişleri dergâhıdır, ama evkafı azdır. Fukaraları gazilerden fakirlik parsası ile geçinip “Fakirlik benim iftiharımdır” ha-disiyle yaşar bir alay ehl-i sünnet ve’l-cemaat pâk Kalenderî ta-ifesidir. Bizzat Hızır Baba hazretleri bir gülistan içinde yatmaktadır. Sırrı aziz olsun. Sonra,

Hazret-i Gazi Gerz İlyas Baba cihannüma Tekkesi: Bu sultan ne Bektaşî, ne Halvetî, ne Kalenderî, ne Kümeylî ve ne Yesevî 370 adet tarikatın birinden değil, ancak İmam-ı Azam mezhebinden Allah yolunda mücahit Gazi Gerz İlyas bir yiğit er imiş. Semendire Sancağı yakınında Bana kasabasından bir dilâver gazi, hünerli, cesur, er yiğit imiş. Nice sene bu kâfiristanı ve ümmet-i Muhammed’i korutup sonunda kâfirler bir hile ile bir pusudan Gazi Gerz İlyas’ı şehit ederler. Kâfirler yine bu gaziye sevgilerinden bu yüksek tepenin üzerine gömerler. Hâlâ kalesi içinde bir küçük tekke ve birkaç fukaraları var, Allah rahmet eylesin.[54]

Tekkesinin kıble duvarında iri yazı ile bu beytimiz yazılıdır. Beyt:

Mücâhid fî-sebîlillâh idi her demde Gerz Uy as

Anıtı r ûyâbı için bize rehber ola Hızr Uy as.

Sonra (—) Tekkesi

………………(2 satır boş)………………..

Garip ve fakirlerin aşevi imaretleri: Evvelâ Süleymaniye İmareti bütün yıl boyunca zengine fakire ve gence yaşlıya çorba ve ekmeği minnetsiz dağıtılır.

Ve Paşa Sarayı İmareti, çorbası fukaraya ve divan erbabına nefis nimetleri daima vardır.

Ve yerli yeniçerilerinin imaretlerinin bedava çorbaları daimdir.

Kısacası tüm ocak halkı imaretlerinin nimetleri zengin ve yoksula devamlı dağıtılır.

Rahip kiliseleri: Kale dışında toplam üç adet Eflak kilisesi vardır. Bu kâfirler Budin Kalesi’nin bakım onarımına memur 1.000 adet kâfirlerdir ki tüm örfî vergilerden muaf ve müsellemlerdir, ama müslim değillerdir. Kale içinde oturan 2 mahalle Yahudiler var. Bunlar da muaflardır. Ve 2 adet sinagog adlı mabetleri (—) (—) (—)

Garip bekâr hanları: Olanı da 7 adet ehl-i hıref evinden uzakta bekâr odaları var. (—) (—) (—) (—)[55]

Akşam Tuna’da gezintiye çıkacağız, gezintiden önce “Haluk Dursun’dan[56]” Tuna’yı okuyalım ne dersiniz?

Yahya Kemal “Türk’ün gönlünde nehir varsa Tuna’dır, dağ varsa Balkan’dır” demişti. Üstad bir Rumeli çocuğu, bir evlâd-ı fâtihân. Tabiî ki onun gönlünde dağ Balkan, nehir Tuna olacak. Biz Anadolu evlâdıyız. Rumeli’yle hiçbir ailevî bağımız olmadı. Bırakın Tuna’yı, Balkan dağlarını; gençliğimizde Anadolu’nun Fırat’ı, Ağrı Dağı bile gözümüze gönlümüze girmedi.

Vatan ne Anadolu ne de Rumeli idi. Varsa yoksa “Turan”. Ne kadar kalpten, ne kadar inanarak söylerdik o marşı:

“Kürşad’ın narasıyla indik Tanrı Dağı’ndan

Ruhumuzu kandırdık Orhun’un kaynağından.”

Zaman insanı değiştiriyor. Görüşler, anlayışlar, zevkler, ilgiler hep değişiyor. Bana da öyle oldu. Kırkımdan sonra Rumeli’ye gözümü çevirip, Tuna’ya gönül bağladım. Hem de ne bağlanma, ne kendini kaptırma! Varsın Necip Fazıl Sakarya’nın türküsünü söylesin, varsın İbrahim Tatlıses Fırat’ın türküsünü çağırsın, ben Tuna’nın izinde, Tuna’nın kaynağındayım dostlar!..

Ukrayna’dan Romanya’ya, Romanya’dan Bulgaristan’a, Macar ovalarından Viyana’ya kadar gezip dolaştığım, kıyısında söyleştiğim Tuna’nın, bu nehr-i azizin -nihayet nasip oldu- hak ile yeksan olduğu, dünyaya gözünü açtığı kaynağa ulaştım.

Dünya iki bin yılına erişmeden ben Tuna’ya eriştim. 7 Aralık 1999 Pazartesi günü benim için tarihi bir gün oldu. Almanya’nın güneybatı bölgesinde, İsviçre ve Fransa’nın birbirine yaklaştığı bölgede, karlı dağlar, tepeler aşarak Tuna’nın çıktığı, Konstanz Gölü ile Kara Ormanlar arasındaki şirin “Donaueschingen” kasabasına ulaştım.

Donaueschingen, Tuna’nın (Tuna’nın Almancası Donau) toprağı eşerek çıktığı, fışkırdığı yer anlamı taşıyor. Çok şirin bir dağ kasabası. Kaynağın yerini bulmak hiç de tahmin ettiğimiz kadar zor olmadı. Çünkü şehir merkezine tabela koymuşlar, Tuna’nın kaynağına gider diye. İnsan Tuna’nın kaynağını dağların arasından, sarp yamaçlarda, vahşi vadilerde zannediyor. Halbuki hiç de öyle değilmiş, bir şehrin tam merkezinden kaynıyor.

Tuna’nın kaynağını Fürstenberg Sarayı’nın bahçesinde, etrafını bir havuz ile çevirip küçük bir seyir yeri haline getirmişler. Duvarına da çeşitli tabelalar koymuşlar. Almanlar’dan Macarlar’a, Bulgarlar’dan Romenler’e kadar çeşitli milletler ile, kısacık bir bölgede sınırlarından geçtiği halde Slovaklar bile Tuna’da hak iddia ederek kendi kitabelerini kaynağın başına asmışlar.

Gözüm birden bir tabela aradı!.. Resmi veya özel bir kurumdan: Dışişleri Bakanlığı’ndan, Kültür Bakanlığı’ndan, Dış Türklerle ilgilenen Devlet Bakanlığı’ndan, yahut Almanya’da sayısız cami ve külliye yapan millî-İslâmî bir teşekkülümüzden.

Anlaşılan hiçbirimizin gönlünde ve gündeminde Tuna yok. Halbuki değişik Tuna devletlerinin tabelalarında sadece resmî devlet tabelaları değil, antikomünistler, milliyetçiler gibi özel kuruluşların da kitabeleri vardı.

Bir havuzdan kaynayan Tuna küçük bir boruyla daha sonra birleşerek, ki buna sihirli birleşme deniyor, esas büyük Tuna’yı meydana getiren Brigach ve Breg kollarıyla akıyor. Tuna’nın kaynağının bir yanında şato, diğer yanında barok stilde bir kilise inşa edilmiş. İlk çıktığı yer koskocaman bir park haline getirilmiş. Her taraf bembeyaz kar olduğu halde, yetmişlik ihtiyarlar bile yürüyüş, koşu gibi sporlarla parkta geziniyorlardı.

Bizim Anadolu’nun küçük bir deresi gibi akan Tuna, etrafındaki ağaçların dallarıyla gizlenmiş, son derece sakin ve mütevazıydı. Suda birkaç ördek ve karabatak yüzüp balık avlıyorlar, rızıklarını çıkarıyorlardı.

Tuna’nın 2840 km’lik hikâyesi işte buradan başlıyor, sıfır noktasını o küçücük havuz meydana getiriyordu. O gün o havuzun etrafında kaç defa dolaştım, küçük köprüler etrafından kaç defa geçtim sayısını bilmiyorum… Tuna’ya ithaf edilmiş şiirleri okurken en çok dilime dolanan ise nedense Nazım Hikmet’in dizeleri oldu.

Tuna, Avrupa’da batıdan doğuya doğru akan tek nehirdir. Almanya’nın güneyinde Donaueschingen’den Karadeniz kıyılarına kadar 2840 km’lik bir yol takip eder. Almanya, Avusturya, Macaristan, Slovakya, Hırvatistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan ve Ukrayna olmak üzere tam dokuz ülkeden geçer.

Tuna aynı zamanda Doğu ve Batı, yani Avrupa ve Balkan kültürlerinin; Latin, Germen ve Slav kültürlerinin ayrılma ve geçiş noktasıdır. Son zamanlarda giderek bir ticaret ve ulaşım yolu özelliği taşıyan bu nehir, aynı zamanda turizm açısından da çok büyük önem arz ediyor. Tuna üzerinde gemilerle ve kıyıdan Tuna şehirlerine uğranılarak yapılan özel turlar düzenleniyor. Tuna’nın şu anda Türkiye sınırları dışında olması bizim ona kayıtsız kalmamızı gerektirmiyor. Tuna, Türk’ün yüzlerce yıllık mazisi, kültürel ve mimari mirası olan bir su! İsterseniz Tuna kıyısında, çıktığı yerden denize döküldüğü yere kadar olan aktığı bütün noktalarda hangi önemli şehirlerden, mimari eserlerden geçtiğine şöyle bir göz atalım ve beraberce Tuna’nın etrafında bir gezinelim.

Tuna’nın kaynadığı yer olan Donaueschingen kasabası hakkında daha önce bilgi vermiştik. Breg ve Brigach isimli iki kol birleşip, Almanya’nın güneyinden doğuya doğru akmaya başlar ve Tuttlingen, Sigmaringen yoluyla Ulm şehrine ulaşır. Ulm’de “iller” kolu Tuna’ya karışır.

Çan kulesinin yüksekliği ile tanınan ve inşası beş yüz yıl süren meşhur katedralin şehrin simgesi olduğu Ulm, 13. yüzyıldan beri önemli bir ticari merkezdir. Ulm’den sonra Günzburg bir ortaçağ kale şehri olup, tarihte 1328 yılına kadar gider.

Donauwörth ise Wömitz çayının Tuna’ya katıldığı yerdir. Tuna’nın Almanya’da Ulm’den sonra geçtiği önemli bir yer de In-golstadt. Şehrin silueti Notrdame katedralidir. Bu 400 yıllık kilise bir zamanlar meşhur bir Yahudi üniversitesini barındırıyordu.

Daha sonra Tuna boyunda devam ederseniz, Almanya’da Bavyera düklerinin yerleşim yeri Kellheim ve bunun üzerindeki Wettenburg Manastırı gelir. M.S. 600 tarihli manastır, 1700 yılında yeni ilavelerle zenginleştirilmiştir.

Tuna’nın geçtiği yerlerden birisi olan Ratisbonne ise eski bir Kelt yerleşim bölgesidir ve bir zamanlar Bavyera’nın başşehri olmuştur.

Yine Bavyera’da Tuna’nın sağ kıyısında Regen İrmağı nın Tuna’ya kavuştuğu yerin karşısında yer alan, bir zamanlar Haçlı Seferlerinin toplanma noktası olan Regensburg, müzeler ve kütüphaneler bakımından zengin bir üniversite kentidir.

Almanya’da Tuna üzerindeki bir diğer büyük şehir de Passau’dur. Eski zamandan beri tahıl ve tuz deposudur. Evler ve kiliseler İtalya stilinde inşa edilmiş olup etrafları hendekle çevrilmiştir. Haçlı Seferleri sırasında önemli toplanma yerlerinden bir diğeridir.

“Bavyera’nın Venedik”i olarak anılan Passau’da Tuna’nın Inn ve Ilz kolları birbirine kavuşur. Almanya-Avusturya sınırında bulunan Saint Etienne Katedrali bu şehrin en hakim binasıdır.

Almanya’yı geride bırakıp Avusturya’ya geldiğimizde karşımıza çıkan en önemli ilk Tuna şehri, yukan Avusturya bölgesinin merkezi Linz’dir. Tarihî ipek yolu bu şehirden geçer. Çok sayıda barok mimarî eserin görülebileceği şehir, Romalılardan beri Slavlarla batılılar arasında bir değiş tokuş merkezidir.

Tuna’yla beraber Avrupa içerisinde ilerlerseniz Melk’e ulaşırsınız. Tuna’nın sağ kıyısındaki Melk’te abidevî Sanit Pierre ve Saint Paul Kiliseleri bulunuyor. Ayrıca Benedikten Manastırı 1700 yılında, barok stilinde bugünkü mimari durumuna kavuşmuştur.

Tuna’nın Melk’ten sonraki durağı Avusturya’nın efsanevî başkenti, Habsburg Hanedanlıgı’nın merkezi Viyana’dır. Ancak Tuna Viyana’nın tam içinden geçmez, şehir merkezine uzaktır. Ama yollar ve köprülerle Viyanalılar üzerinden geçerler, kıyısı boyunca serpiştirilmiş spor ve dinlenme yerlerine ulaşırlar. Tuna boyunda bizim orada çalışan Türk işçilerinin yapmış olduğu bir de güzel cami bulunur.

Tuna Avusturya’dan çıktıktan sonra Slovakya’ya doğru ilerler. Slovakya’daki Bratislava eski Pressburg şehridir. Büyük bir Tuna iskelesidir, Avusturya-Macaristan ve Slovakya’nın düğüm noktasıdır ve bu, şehri çok önemli kılar. Şehrin tarihî bölgesi barok stilde eserlerle süslenmiştir.

Macaristan’da bizim meşhur subaşı durak kalemiz, Macar Kardinallik merkezi Estergon’un hemen karşısında, şimdi yer almayan Ciğerdelen Palangası (küçük kalesi) vardı. Estergon kalesi ise müze olarak düzenlenmiştir ve burada Osmanlı silahları sergilenir.

Macaristan’da Tuna geçidine egemen, çok güzel Tuna manzarası olan hakim bir tepe üzerine kurulmuş Vişegrad’a dolana dolana çıkılan nefis orman manzaralı bir yolla ulaşılır. Soloman kulesi diye anılan bir de kulesi bulunan, pek küçük fakat son derece şirin bir kaledir. Ayrıca Vişegrad’daki Tuna kıyısında küçük restoranlarda çigan müziği eşliğinde Macar gulaş da yiyebilirsiniz.

Szentendre ise benim gördüğüm en şirin Tuna kasabalarından birisidir. Nehir boyunca değil de, nehirden küçük tepeye doğru yayılmıştır. Son yıllarda turistlerin çok beğendiği, içinde at arabalarının dolaştığı şirin bir çarşısı da vardır. Macaristan’ın simgesi olan “kırmızı biberleri” (paprika) burada bol bol kurutulup asılmış halde görürsünüz.

En güzel Tuna şehirlerinden bir tanesi olan Budapeşte küçük ve bakımlı teknelerle boydan boya gezilebilen. Tuna üzerinde küçük adaya bile çıkılabilen bir hattır. Bizim “nazlı Budin” kalesi, tarihî Macaristan parlemento binası, gotik köprüleriyle beraber şehre çok pitoresk, romantik bir görünüm kazandırır.

Tuna, Mohaç Ovası’nda Macaristan’dan çıkar. Eski Yugoslavya’da kalan Macaristan azınlık bölgesi Voyvadina’dan geçer ve Voyvadina’nın merkezi Novisad’dan hemen sonra Tisa’ya birleşir.

Sonra ise Tuna’nın Sava’ya karıştığı, kalesinde doyumsuz manzaraların seyredildiği Belgrad gelir…

Bulgaristan’da Lom, Nigbolu, Belene adası açıkları, meşhur antlaşmanın yapıldığı Ziştovi ve Rusçuk’tan geçer. Tutrakan ve Silistre yoluyla Romanya’ya girer. Köstence açıklarında kanal haline gelir, Romanya’da İbrail ve Kalas’tan geçip Tulçea’da deltalaşır.

Almanya’nın Donaueschingen kasabasından başlayan 2840 km’lik macerasına Ukrayna’da son noktayı koyan Tuna, İzmail ve Kili’de kendini Karadeniz’in azgın sularına bırakır.”[57]

Bizler akşam 21’de Tuna’da tekne gezisi başlayacak bekliyoruz. Küçük böceklerden rahatsız oluyoruz. Taşkın olduğu yıllar balıklar azalır ve böcekler artarmış. Tekne geldi, bizden önceki kafile indi. Bizler yerlerimizi aldık. Tuna nehrinden Budapeşte ışıl ışıl görünüyor. Tekne’de herkesin önünde kulaklık bulunuyor. Hangi dilden dinlemek isterse kişi cihazı o dile ayarlıyor. Bizler Türkçe tercihimizle anlatılanları dinliyoruz. Teknenin geldiği hizadaki eserler de o sırada ekrandan tanıtılıyor:

Tuna bu şehirde tarihî anlamda çok önemli bir işleve sahip olmuştur. Nehir şehri ikiye bölmekte Buda ve Peşte olarak ayırmaktadır. Nehir Budapeşte sınırına Szentendre adasının güney kıyısı civarında ulaşmaktadır. Başkentin en önemli özelliklerini oluşturan her bina Tuna nehri kıyılarından görülebilir. Şehrin iki yakasını nehir birbirine bağlamaktadır. Tuna nehri üzerindeki bir çok köprü sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda sanat eseridir de.

II Dünya Savaşı sonunda ülkeyi terk eden Alman Nazi birlikleri bütün köprüleri havaya uçurmuşlardır.

Özgürlük Köprüsü

Bir zamanlar Gümrük Meydanı Köprüsü adını, sonra da bir dönem ]ozef Fereııc köprüsü adını taşıyan köprü 1894-1899 yılları arasında ]ânos Feketehâzy’nin tasarımıyla inşa edildi. Köprü daha Kral Jozes Ferenc hayattayken hizmete girdi. Hatta köprünün Peşte yakasındaki inşaatta son çivi, gümüş bir çivi olarak oııuıı tarafından yerine çivilendi. Köprü 1946 yılında yeniden inşa edilmesinin ardından Özgürlük Köprüsü adını aldı.

Zincirli Köprü.

Budapeşte’nin ilk daimi köprüsüdür. Ve Kont Istvân Szechanyi’nin girişimleri sonucunda yapılmıştır. 1839 ve 1849 yılları arasında William Thierney Clark’ın tasarımıyla inşa edilmiştir ve o tarihlerde Avrupa’nın en modern köprüsü olarak ün salmıştır. Bugün Budapeşte’nin simgelerinden biridir.

Elizabet Köprüsü

Bu köprünün orijinali 1897 ve 1903 yılları arasında inşa edilmişti. 290 metre uzunluğunda ve tek bir kavis olarak inşa edilen köprü yapıldığı dönemde dünyanın en uzun tek kavisli köprüsüydü. Şu an var olan köprü ise İkinci Dünya Savaşının ardından yıkılan köprünün dayanakları üzerine 1961 ve 1964 yılları arasında Pal Sâvoly’nın projesi doğrultusunda yapıldı.

Parlamento

Ulusal parlamentosunun iki kamarası için 1885-1904 yılları arasında mimar İmre Steindel’in planları doğrultuşsunda inşa edilmiştir. Bina eklektik ve neo-gotik mimari tarzın izlerini taşımaktadır. Görkemli bina Macar devletinin Milenyum kutlamaları için hazırlanan görkemli programın ve buna layık etkinliklerin parçası olarak gündeme gelmiştir. Beyaz kireç taşından yapılan heykeller ve süslemeler ne yazık ki zaman içinde hava kirliliği tahrip olmuştur. Bu nedenle de son dönemde yıllar süren restorasyon çalışmaları kapsamında bu taşlar sert taşlarla değiştirilmiştir.

Şehir merkezi ya da eski Peşte’nin ilk şekli XI. Yüzyılda ortaya çıkmıştı ve burası ticaret temelinde oluşan bir yerleşim bölgesiydi.

Peşte o zamanlar yakın çevresinde küçük köylerin bulunduğu etrafı duvarlı bir şehirdi. Osmanlı egemenliğinin ardından da çevresindeki köyler Peşte’ye bağlandı. Eskiden bağımsız bir şehir olan Peşte böylece tüm şehrin merkezi haline dönüştü. Şehir merkezi olarak tabir edilen bölge XV. Yüzyılda etrafı güçlü duvarlarla çevrili bölgeye denk düşmektedir. Mâtyâs döneminde oluşturulan bu güçlü duvarlar arasında hisarlar da bulunmaktaydı ve şehre giriş çıkışlar da surlar arasındaki kapılar vasıtasıyla gerçekleşmekteydi. Şehir Ortaçağ döneminde en parlak yıllarını Kral Mâtyâs zamanında XV yüzyılda yaşadı.

XVII. yüzyılda ise Peşte şehri eski ihtişamını kaybetmişti ve nüfusu da çok azalmıştı. Bunun ardından gelen yirmi yıl ise Peşte’nin etrafında yeni yerleşim birimlerinin oluştuğu yıllar olacaktı. Bu dış yerleşim birimleri daha sonra bugünkü Peşte’nin dış semtlerinin ilk nüvelerini oluşturdu. 1838 yılında büyük bir sel felaketi şehirde faciaya neden oldu. Şehir o yıl çok büyük zarar gördıi. 1873 yılında ise Peşte, Buda ve Öbuda şehirlerinin birleştirilmesiyle Budapeşte şehri ortaya çıktı. XIX yüzyılda şehrin yeniden düzenlenmesinin ardından olağanüstü bir tempoda binalar, kamu ve özel konutlar, marketler ve kahvehane ve pastaneler inşa edildi. Bu dönemde Peşte gerçek bir ticaret ve sanayi merkezine dönüştü. Şehir merkezinin iki ana geçiş yolu olan Elizabet ve Özgürlük köprüleri Andrâssy bulvarı ve de şehrin en eski ve gözde sokağı olan Lipot, bugünlü adıyla Vaci sokağı da bu yıllarda inşa edildi.

Macar Bilimler Akademisi

Neo-rönesans tarzındaki bina 1862-65 yılları arasında inşa edilmiştir. Peşte yakasında Tuna kıyısındaki en görkemli binadır. 1825 yılında kurulan Bilimler Akademisi için inşa edilmiştir ve binanın yapıl doğrultusunda neo-rönesans tarzında yapılmıştır. Bina yapıldığı ilk yıldan itibaren Macar müzik hayatının merkezi olmuştur.

Aziz Gellert heykeli

Dini yaymaya çalışırken şehit edilen kardinalin heykeli, öldürüldüğü yere 1904 yılında dikildi. Tepenin yamacında Tuna’dan yaklaşık 40 metre kadar yüksekliğe yerleştirilen heykel özellikle akşamları, yamaçtaki şelaleyle birlikte muhteşem bir görüntü sunuyor.

Devlet Opera Binası

Andâssy Caddesi üzerinde mücevher gibi işlemeli bir binadır. 1875 ve 1884 yılları arasında mimar Ybl Miklos’un planladığı tarihten itibaren de Akademiye aittir. Bir zamanlar Bela Bartok da bu binada çalışmıştır.

Rudas Kaplıcası

Gellerthegy tepesinin eteklerinde var olan sıcak su kaynaklarının kullanılması amacıyla Ortaçağ’dan bu yana bu tür tesisler inşa edilmiştir. Burada var olan kaplıca Osmanlı döneminde Buda Beyi tarafından yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenlemeyle şekil verilen kaplıcanın sekizgen oluşturan bir havuzu ve yine sekiz direk üzerine oturtulan bir kubbesi vardır. Yüzme havuzu ve buharlı hamam kısmı ise 1951-52 yıllarındaki restorasyonla eklenmiştir.

Paris Avlusu

Eklektik ve neo-gotik mimari özelliklere sahip bina Henrik Schmall’ın planlan doğrultusunda 1909-1913 yılları arasında inşa edilmiştir. Binanın en büyük avlusu pasaj şeklinde tasarlanmıştır ve içinde marketler vitrinler ve geçitlerle hoş bir atmosfer yaratmaktadır.

Peşte Vigado’su

1849 yılındaki özgürlük savaşı esnasında yıkılan Vigado yerine Frigyes Feszl’ın planlan doğrultusunda inşa edilen romantik tarz Peşte Vigado’su Avrupa’da da emsali olmayan bir binadır. Konser salonlarında uluslararası sanatçılar tarih boyunca konserler vermişlerdir. Bu süreç bugün hala devam etmektedir.

Aziz İstvan Katedrali

Budapeşte’nin en büyük kilisesi olan bu katedralin inşaatı 1851 yılında mimar Jözsef Hild’in klasik tarzdaki planlarına göre başlamış ve de I905’de Ybl Miklos’un eklektik tarzdaki planlarına göre tamamlanmıştır.

Dohany sokağı Sinagogu

Lajos Förster’in planları uyarınca inşa edilen sinagog 1854-59 yılları arasında Bizans ve İspanyol mimari gelenekleri uyarınca yapılmıştır. Oval kubbeye ve seramik kaplama süslere sahip bina Başkent binaları arasında özel bir yere sahiptir.

Kapalı Merkez Çarşısı

Kapalı Merkez Çarşısı ya da Hali XIX yüzyılın sonunda mimar Samu Petz’in projesi doğrultusunda inşa edildi. Yapıldığı çağda binanın çatısı, aydınlatma ve soğuk hava depoları nedeniyle çağın en modern binalarından biriydi. Olağanüstü büyüklüğe sahip depolarına Tuna nehri üzerinden doğrudan gemi nakliyatı için yeraltı bağlantısı da vardı.

Batı Tren Garı

Gar Paris’in ünlü Eyffel şirketi tarafından projelendirildi ve 1874-1877 yılları arasında inşa edildi. İnşaat süresince tren hatları da garın içinde bir yandan sürdü. Üçgen şeklindeki demir yapı iki kubbe üzerine ve iki kanat bina üzerine oturmaktadır. Binanın çelik iskeleti dönemi için çok başarılı bir modeldi.

Tatbiki Sanatlar Müzesi.

Müze 1896 yılında Kral Fererice Jözsef tarafından açıldı. Müzenin projesi Ödön Lechner ve Gyula Partos’a aitti. Lecher ünlü Macar seramik markası olan Zsolnay tarafından sunulan fırsatı kullandı ve binanın çatısını seramik kiremitlerle kapladı. Müze inşa edildiği çağda en modern müzelerin olması gerektiği gibi tasarlanmıştı.

Güzel bir müzik, kadife gibi seslendirme ile Tuna gezisinin sonuna geliyoruz. Arada not ettiğim çok açıklama vardı. Bir gün için yorucu bir doküman olur diye şimdilik yazmıyorum. Sadece “Kahramanlar Meydanı”nda satılan Türkçe Turist rehberinden sizlere kısa alıntılar aktardım. Size de tavsiyem vardığınız yerlerde kısa resimli rehber kitapçıklar almanız. Lütfen orada tutumluluk huyumuz ortaya çıkmasın. Nelere para harcanmıyor ki? Anlatıcı konuşmasını Tuna’nın ağzından noktalıyor: Ben TUNA, Almanya’da Kara ormanlardan küçük bir ırmak olarak doğarım. Üç bin kilometre geçer, kollarla Karadeniz’le buluşurum. Milletleri birbirine bağlarım. Karadeniz’den sonra insanlığın kaynağına dönerim.

Tekne gezintisinden sonra bugünü noktalıyoruz. Uykumuz geldi. Yorgunluk yine hissediliyor dizlerimizde.

 

 


[1] İbrahim Kafesoğlu, Türk millî kültürü, Ötüken, İstanbul, 2011.

*TURAN ilim Fikir ve Medeniyet Dergisi, Sayı 21, 2013, s.101-146.

[2] İbrahim Kafesoğlu, a. g. e.

[3] Rof. Dr. Laszlo Rasony, Tarihte Türklük, TKAE, Ankara.1971.

 

[4] .Rof. Dr. Laszlo Rasony, a. g. e.

[5] .Rof. Dr. Laszlo Rasony, a. g. e.

 

[6] . Rof. Dr. Laszlo Rasony, a. g. e.

 

[7] Prof. Dr. Melek Delilbaşı, Osmanlı – Bizans İlişkileri / [Türkler ansiklopedisi, s.122-132]

 

[8] Doç. Dr. Kenan İnan, Fatih Sultan Mehmed-İstanbul’un Fethi ve Etkileri / Türkler Ansiklopedisi, [s.279-311]

 

[9] Yavuz Sultan Selim Dönemi / Prof. Dr. Yavuz Ercan, Türkler Ansiklopedisi,  [s.421-445]

 

[10] Prof. Dr. Kemal Çiçek, II. Viyana Kuşatması ve Avrupa’dan Dönüş (1683-1703) / Türkler ansiklopedisi, [s.746-764]

 

[11] Prof. Dr. Kemal Çiçek, II. Viyana Kuşatması ve Avrupa’dan Dönüş (1683-1703) / Türkler ansiklopedisi, 9.cilt. [s.746-764]

 

[12] Doç. Dr. Mehmet Alaaddin Yalçınkaya, XVIII. Yüzyıl: Islahat, Değişim ve Diplomasi Dönemi (1703-1789) / Türkler Ansiklopedisi, 12.cilt, [s.479-511]

 

[13] Kadir Mısıroğlu, Macar İhtilali, Sebil yayınları, İstanbul 1977, , s.230-233.

 

[14] Budapeşte Rehberi, ( 68 Renkli Fotoğraf Türkçe) Photographed by: Lâszlö Simon Designed and prepressed by: BB Color Studio Published by: Simix Print, Tel.: 06 30 9500060 ISBN: 963 86709 7 5

 

[15] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul.

[16] Şeyhülislam Ebusud Efendi, Ebussuûd Tefsiri, 11. cilt, Tercüme: Ali Akın, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2007, s. 4904-4905.

 

[17] Prof. Dr. Nusret Çam, Yasak olan resmin kendisi değil, Ramazan (Hürriyet), 2.8.2013.

[18] Yahya Kemal, Edebiyata Dair, Yahya Kemal enstitüsü, İstanbul,1971, s. 69-72.

 

[19] ( Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul)

[20] Prof. Dr. Laszlo Rasonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, notları hazırlayan: Yusuf Gedikli, Selenge yayınları, İstanbul, 2006.

 

[21] Safiye Erol, Ciğerdelen, Kubbealtı, 2011, İstanbul.

[22]Savcan (Sürmeli), Yasemin. Safiye Erol’un Romanları Üzerine Bir İnceleme Danışman:Yard. Doç. Dr. Müzeyyen Buttanrı Yüksek Lisans-2005  Yeni Türk Edebiyatı Eskişehir  Eylül, 2005. s. 20-72

 

[23]Savcan (Sürmeli),Yasemin. a.g.e., s. 20-72

 

[24]Savcan (Sürmeli),Yasemin. a.g.e., s. 20-72

 

[25]Heyet, Türk Dili ve Edebiyat: Ansiklopedisi, 2.c., Dergâh Yayınları, İstanbul, 1977, s.64.

 

[26]Mehmet Nuri Yardım,  Safiye Erol Kitabı,  Benseno Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2010. s.58-74

 

[27]Savcan (Sürmeli),Yasemin. a.g.e., s. 20-72

 

[28]İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Dergâh Yayınları, İstanbul 2001, s.292.

 

[29]Savcan (Sürmeli),Yasemin. a.g.e., s. 20-72

 

[30]Savcan (Sürmeli),Yasemin. a.g.e., s. 20-72

 

[31]Mehmet Nuri Yardım. a.g.e., s.58-74.  Sabahat Emir, “Safiye Erol ve Cigerdelen”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Nisan 2002.

 

[32] Safiye Erol, Ciğerdelen, Boğaziçi Yayınları, 1974,  İstanbul, s.15.

[33]Ahmet Kabaklı. Türk Edebiyatı. V.cilt. Türk Edebiyatı Vakfı yayınları. İstanbul. 2008. s.34-38

 

[34] Safiye Erol, a. g. e., s. 56-58.

[35]Savcan (Sürmeli),Yasemin. a.g.e., s. 20-72

 

[36]Mehmet Nuri Yardım. a.g.e., s. 58-74., Sema Uğurcan, “Safiye Erol’un Romanları”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Ekim 2001.

 

[37]Mehmet Nuri Yardım. a.g.e., s.58-74., Belkıs Altuniş Gürsoy, “Safiye Erol’un Romanlarına Kısaca Bakış”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Nisan 2002.

 

[38] Safiye Erol, a. g.e., s. 227-233.

[39] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul.

[40] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul. s.378.

[41] Altan Araslı, Avrupada Türk İzleri, Akçağ, 2009, Ankara, 3. cilt. s. 42-44.

[42] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Günümüz Türkçesiyle Hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul. s. 346-358.

[43] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul

[44] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul. S.366.

[45] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul.s.367.

[46] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul s. 368-369.

[47] Çok nefis tavsiye ederim.

[48] Budapeşte Rehberi, ( 68 Renkli Fotoğraf Türkçe) Photographed by: Lâszlö Simon Designed and prepressed by: BB Color Studio Published by: Simix Print, Tel.: 06 30 9500060 ISBN: 963 86709 7 5

 

[49] Budapeşte Rehberi, ( 68 Renkli Fotoğraf Türkçe) Photographed by: Lâszlö Simon Designed and prepressed by: BB Color Studio Published by: Simix Print, Tel.: 06 30 9500060 ISBN: 963 86709 7 5

 

[50] Altan Araslı, Avrupada Türk İzleri, Akçağ, 2009, Ankara, 3. cilt.

[51] Altan Araslı, a.g. e., s.

[52] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul, s..324.

[53] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul.s 325.

[54] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul, s.326.

[55] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul, s.327.

[56] Sizlere kişisel tavsiyem, gezi veya akademik faaliyetlerde vardığımız memleketlerle ilgili birkaç kitap okuyup gidelim veya okumak üzere götürelim. Bizler için çok faydalı olacaktır.

[57] Haluk Dursun, Nil’den Tuna’ya Osmanlı, Timaş,2009, İstanbul, s.197-203.