+++Dr. Hayati BİCE: Terör – Kalkışma / Sömürü – Kalkınma / Oğuz KARAÇAY

Terör – Kalkışma / Sömürü – Kalkınma

-Sözün Bittiği Yerde Otuz Yılın Acı Gerçekleri-

Dr. Hayati BİCE

(29 Kasım 2012)

Önceki geceyarısından sonra bölücü örgüt tarafından düzenlenen saldırılarda 20’den fazla Mehmedcik şehid edilince gündem yine değişti. Yıllardır ve yıllardır kanayan/kanatılan bu yaranın tedavisi için en önce ve herşeyden önce sağlıklı bir teşhis konulması gerekirken olaya reaksiyon veren Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “intikam” köşesine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın artık midemi bulandıran “hesabı sorulacak” söylemi ile bir başka köşeye savrulması devletin zaafını sergilemesi ile şehadet haberleri kadar can acıtıcı oldu. Basında yapılan yorumlarda Arslan Tekin’in Yeniçağ’daki bugün yayınlanan yazısındaki sağlam tesbit[1] dışında kayda değer bir analiz de yok maalesef.
Terör acısı ile dertleştiğimiz –bir dostumun “bu yazı mutlaka tekrar yayınlanmalı” önerisi ile terör ile gelinen sürecin ilk günlerinde bölgede atılan fitne tohumlarına ve siyasilerin günümüze kadar süren gafletine ışık tutan 1984tarihli aşağıdaki yazıyı dikkatlerinize sunuyorum.

Bu yazı bölücü örgütün devlete meydan okuma eylemlerinin start çizgisi olan 15 Ağustos 1984 / Eruh-Şemdinli baskını esnasında bölgede görev yapmakta olan bir aydının görüşlerini yansıtıyor. Bu saldırı yapılıp devlet daireleri yaylım ateşine tutulurken eşi Semra Özal ile “Antalya’nın Side sahillerinde göbek pişirmekte” olan devrin başbakanı, olayın sabahında kendisine tatilini yarıda kesip Ankara’ya dönüp dönmeyeceğini soran gazetecileri sahile çağırıp yarı beline kadar gömülü olduğu sahil kenarından, -eni/boyu hayli ‘geniş karnı’ndan konuşarak- şöyle diyordu: “Bu olaylar 3-5 çapulcunun işidir ve tatilimi kesmeğe değemeyecek kadar önemsizdir.”

Ancak aynı Özal,  bölücü örgütün saldırıları devam edip durumun vahameti ortaya çıkınca sözkonusu demecinden 2 ay sonra TBMM’yi olağanüstü bir gündem ile toplamak zorunda kalacaktı.

İşte tam da o günlerde Oğuz Karaçay imzası ile tam 27 yıl önce TÖRE’de yayınlanan “Terör Olayları ve Güneydoğu’nun Kalkınması vs…” başlıklı yazı şöyle idi:
***

“Terör Olayları ve Güneydoğu’nun Kalkınması vs…”

Oğuz Karaçay

15 Ağustos 1984 geceyarısı Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçelerinde vuku bulan ve süregelen terör olayları Türk Kamuoyu’nu Doğu-Güneydoğu üzerine yeniden imâl-i fikretmeğe sevk etmiştir.

Ülkemizin Güneydoğu’sunda meydana çelen olaylar ile ilgili düşünceler genel olarak olaylara yol açan âmiller ve alınacak tedbirler konusunda kesâfet arzetmektedir. İlmî muhitde, Siyasî çevrelerde ve Türk basınında değişik mütalâalar beyan edilmiş ve bu arada TBMM’nin 17 Ekim 1984 günü yapılan özel oturumunda siyasî parti liderleri ile Başbakan Turgut Özal’ın gezi intibaları ve devlet kaynaklarına dayalı görüşleri dile getirilmiştir.

Türk Kamuoyu’ndaki açık-kapalı tartışmalarda olayların sebebi hususunda iki ayrı görüş net olarak ortaya çıkmaktadır. Bu görüşlerden birincisi Güneydoğu’da meydana gelen olayların sebebini sosyoekonomik gelişme geriliğine bağlamaktadır. İkinci görüş ise ortaya çıkan hadiselerin “Türkiye’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü”ne yönelik tarihî saldırıların günümüzdeki tezahürü şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.

İlk grupta ver alan ve olayları sosyoekonomik gelişme geriliğine bağlayanların fikirlerini yakından irdelediğimiz zaman görünen manzara oldukça enteresandır: Bu fikiri savunanların ekseriyeti tarihî olayları sadece ekonomik çıkar çatışmasına -özel deyimleriyle sınıfsal mücadeleye- bağlayan ve her olayı materyalist şablonlara uygun olarak çözümlemeyi adet edinmiş kimselerdir. Ancak bu grubun kendi içinde de belli bir homojenlik mevcut değildir ve grub içinde önemli bir yeri olan daha aşırı bir değerlendirmeye varmış bazı grupçuklara göre sosyoekonomik geriliğin sebebi ise –güya- Doğu ve Güneydoğu’nun özellikle geri bıraktırılmasıdır. Adlarını etnik bölücüler olarak koymamız gereken bu “aşırı sosyoekonomikçiler” bu konudaki fikirlerini açıkça ilan etme cür’etini bugün için gösterememekte iseler de gerek geçmişteki (daha 4-5 yıl önceki) propaganda ve yayın faaliyetleri gerekse TKP’nin Sesi vb. karanlık propaganda vasıflarıyla bu hain fikirleri halen de savunmakta oldukları dikkat sahiplerinin gözlerinden kaçmamaktadır. Hadiselerin vukuunda sosyoekonomik sebeplerin en önemli rolü oynadığını savunan ve bugün çok-çok az sayıdaki iyi niyetli bazı kimiler ise olayları uzaktan ve dışından takip etmeleri yüzünden bilmeyerek etnik ayrılıkçılarla aynı safta görünmektedirler.

Etnik bölücü ve Türklüğün ezelî düşmanlarının işbirlikçisi hainlerin olayın sebeplerini ekonomik âmillere dayandırma yoluyla saptırma çabaları ile başlıca iki büyük fayda sağladıkları görülmektedir. Bunların birincisi olaylara gerçek sebeplerine bağlı olarak teşhis konulmasını önlemek ve dolayısıyla etkili bir tedaviye engel olmak ve ikincisi de devlet kaynaklarının bu bölgeye daha fazla yöneltilmesini sağlayarak bölgenin şimdiye kadar özellikle geri bırakıldığı propagandalarına dayanak sağlamak suretiyle yıkıcı propagandalarına malzeme temin etmektir. İlk hususun anlaşılmasında okuyucu için güçlük yoktur kanaatindeyim Ancak ikinci hususun biraz açılmasının faydalı olacağı bellidir. Basında yer alan en ilginç yorumlardan birini getiren Güneş başyazarı (ve eski SODEP yöneticisi) Sayın Oktay Ekşi[2] bu konuya kısmen temas ederek “bu olaylara sadece ekonomik ve teknik çözümlemeler getirmekle meselenin hallolacağını sanmanın ve savunmanın iki yönlü bir silah gibi geri tepebileceğini ve neticede düşmana verilecek bir koz olacağını” belirtmektedir. Bu konuda yakın şahidi olduğumuz bir örneği vermeden geçemeyeceğiz:

1983 Kasım’ında Siirt’in bir ilçesinin dağ köylerinden birinde vukua gelen silahlı bir müsademede 3 jandarma erimiz gıyabi mahkûm kanun kaçağı şakilerce şehid edilmişlerdir, ideolojik yönü olmamakla birlikte bu hadise sonrasında bazı gelişmeler olmuştur ki dikkate sayandır; Sarp bir arazi yapısına sahip ve hadise anında yolu mevcut olmayan dağ köyünün yolunun yapımına 1984 baharında başlanmış ve halen devam edilmektedir. Ne yazık ki, bu yol yapımı devam ederken ahali arasında yolu olmayan diğer köylülere: “Köyünüze yol gelmesini istiyorsanız birkaç asker de siz öldürün!” denildiği işitilmiştir. Şimdi bu sözün arzettiği kastın vahameti karşısında saatlerce düşünülse yeri değil midir?.. Buradaki kasıt açıktır ki, vatandaş arasında yapılan yatırımların -devlet hizmeti değil de- ceberrut bir gücün bölgeyi daha iyi şekilde kontrolda tutabilmesi için aldığı tedbirler olduğu yayılmağa çalışılmaktadır. Bu hususta belirtilmesini gerekli gördüğümüz son bir nokta ise bölücülerin sürdürdüğü bölgeye yapılan yardım, yatırım ve hizmetlerin devletin bölge halkını kandırmak için başvurduğu aldatmacalar olarak bilinmesi gerektiği şeklindeki yıkıcı propagandanın bütün şiddetiyle devam ettiğidir.

Üzerinde daha çok şeyler yazılıp söylenebilecek bu önemli meselelerin varlığını nazar-ı dikkate almadan ekonomik tahlil ve çözümler getirmek ve olaylara bölgenin sosyoekonomik geriliğinin yol açtığını savunmak en hafif deyimiyle abesle iştigaldir. Bölgenin bu gibi özellikleri vs. fizikî geriliği olayların meydana gelmesinde değil; sadece ve sadece bastırılmasında tabii engeller oluşturmak suretiyle olaylarda rol almaktadır, diyebiliriz. Doğu ve Güneydoğu gezisini müteakip 8 Ekim 1984’de Ankara’daki bir sohbetinde görüşlerini ve izlenimlerini anlatan Nazlı Ilıcak [3] da bölgenin sarp ve yalçın tabiî yapısından kaynaklanan zorluklara temasla İstanbul’un pekçok gecekondu yöresinde sosyoekonomik seviyenin olayların cereyan ettiği yerlerden düşük olduğuna işaret ederek sosyoekonomik bahaneler ardına sığınanlara çok yerinde bir cevap vermiştir.

T.B.M.M.’nde yapılan özel oturumda da yeni ve önemli bilgiler verilmiştir. MDP lideri Turgut Sunalp komünist bölücülerin bölge halkına maddi zarar vermemeğe gayret sarf ettiklerini ve hatta aldıkları yiyecek maddelerine değerlerinin çok üzerinde para ödediklerini belirterek ayrılıkçı hainlerin psikolojik taktiklere de başvurduklarını beyan etmiştir ki gayet önemli bir noktaya temas etmişlerdir. HP lideri Necdet Calp ise yöredeki vatandaşların teröristlerden korkmaları sebebiyle devlet güçlerine yardım hususunda çekimser kaldıklarını belirtmiştir.Başbakan Turgut Özal ise yaptığı açıklamasında resmi nitelikli bilgileri tekrarlarken önemli bir noktayı da açıklamıştır. Buna göre bölgenin yatırım bütçesinden aldığı pay 1983’deki % 17’den 1984 yatırım bütçesinde % 25’e çıkarılmıştır. Ancak kanaatimiz odur ki bölgenin yatırım bütçesinden aldığı pay veya Doğu’ya yapılacak yatırımlara uygulanan teşvikleri düzenleyen kararnamelerin tanzimi ile Türk Devletini bölmeyi amaçlıyan ihanet şebekelerinin harekete geçmesi arasında sebep-sonuç ilişkisi kurmak pek de mümkün değildir. Bu tip yorumlamalar yukarıda da belirttiğimiz hususlara ek olarak bölücü faaliyetin devletin bölgeye daha fazla önem vermesini sağladığı şeklindeki zararlı söylentilere kapı aralamaktadır.[4]

Yazımızın başına dönerek olayların sebep ve hallini açıklayan görüşlerden ikincisi olarak belirttiğimiz ve bizim de katıldığımız fikirleri de anahatlarıyla belirtelim: Güneydoğu’da son olarak vukua gelen olaylar Türk Devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne yönelik saldırıların son halkasıdır ve bu bölge sosyoekonomik bakımdan Türkiye’nin en ileri kesimleri arasında yer alsa bile uygulanacak senaryonun fiile geçirilmesi olarak başımızı ağrıtacaktır. Bölgenin sosyal özellikleri dikkate alınarak kültürel alandaki farklılıkların ve Türk millî eğitimindeki millîlik vasfının yetersizliğinin giderilmesi tehlikenin bertaraf edilmesi yolunda alınacak en önemli tedbirdir. Bu arada silahlı komünist eşkıyanın fiziki saldırılarına da son verdirilerek yok edilmeleri şarttır.

Ayrıca teröristlere karşı düzenlenecek operasyonlar konusunda ülkemize kolaylıklar sağladığını basından öğrendiğimiz Irak’ın İran’a yönelik olarak sürdürdüğü ve ülkemizden de rahatça izlenebilen yöresel dilde, etnik unsurlar kullanılarak gerçekleştirilen etnik kışkırtıcılık muhtevalı televizyon yayınlarının bölge halkına nüfuzuna; teknik vasıtalar kutlanılarak engel olması da küçümsenmemesi gerekli bir gerçek olarak orta yerdedir.

Bölgeyi yakından tanıyan bir görgü tanığı sıfatıyla bu gözlemlerini belirtmeyi bir vatan borcu addeden bu satırların yazarı çok az bir kısmını yansıttığı gözlemlerine dayanan gerçeklerin vakit çok geç olmadan bütün Türk Milleti tarafından anlaşılacağına olan ümidini muhafaza etmektedir.

[Kaynak: TÖRE Dergisi; Sayı: 163, s.23-24, Aralık-1984.]
***
Bu yazının yazılmasından bu yana, aradan geçen 27 yılda bölücü hareketin kat ettiği mesafeyi görmezden gelmek artık mümkün değildir. Hafif dozda bir uyuşturucu/sakinleştirci etkisi oluşturmak için hemen her yetkilinin sarıldığı “Terör ile bir yere varılmaz” palavrasını da bırakalım artık.
Açın haritayı bir bakın: Kuzey Irak’daki oluşum nedir? Suriye’nin kuzeyinden bir şerit halinde açılacak bir tabii kanal halindeki Akdeniz’e uzanan bölgeden sonra “Denize çıkışı olmayan bir Kürdistan yaşatılamaz”söyleminin kıymet-i harbiyyesi kalır mı? İran-Türkiye sınırları boyuna yerleştirilen Kürd nüfusu, Güney Azerbaycan Türklerinin istikbalini nasıl etkiler? Ermenistan’ın sınır bölgelerimizle ilgili planları neler olabilir?

ABD’nin bir önceki Dışişleri Bakanı olacak olan akademisyen Condoleezza Rice’ın 2003’de henüz ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı iken 7 Ağustos 2003 tarihli Washington Post gazetesine yazdığı ‘’Ortadoğu’yu Dönüştürmek’’ başlıklı makalede “BOP içinde yer alan 22 ülkede rejimler ve sınırlar değiştirilecek.”(Ağustos 2003) dediğini de hatırlayın/hatırlatın.  Condoleezza Rice’ın bu defa Dışişleri Bakanı sıfatı ile 2006 yılının Haziran ayında, Tel Aviv’de düzenlediği basın toplantısında “Yeni Ortadoğu” terimi ile dünyayı tanıştırmasını da bir kenara yazın. Bizim ülkemize oralarda Orta-Doğu denildiğini de unutmayın.[5]

Kafasını kumlara gömerek haritanın haykırdığı gerçekleri görmezden gelmeye çalışan yetkili/etkili siyasilerin, kafaları değilse bile artık başkaca bir yerleri terörist kalaşnikofunun namlusunun ucundadır.

——————————–
İletişim: hayatibice.net

[1] Arslan Tekin,Ey halkım! Suçlu kim hükûmet mi, sen mi?!, Yeniçağ, 20 Ekim 2011.http://www.haberiniz.com/yazilar/koseyazisi42068-Ey_halkim_Suclu_kim_huk%C3%BBmet_mi_sen_mi.html
[2] Oktay Ekşi, 7 Aralık 1932 tarihinde Ordu’nun Mesudiye ilçesinde doğdu. 8 Ocak 1952 tarihinde, 19 yaşında özel bir haber ajansında gazeteciliğe başladı. Daha sonra Dünya gazetesinde muhabir olarak göreve başladı. 22 yaşından sonra da, bu gazetenin 1960 yılına kadar Ankara Temsilcisi olarak görevini sürdürdü. 27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra, “1961 Anayasası”nı hazırlamak için kurulmuş olan Kurucu Meclis’te ”Basın Temsilcisi” olarak görev aldı. Kurucu Meclis üyeliğinden sonra CHP’nin yarı resmi organı olan Ulus gazetesi’nde bir yıl kadar istihbarat şefi olarak çalıştı. 1966 yılında Londra’dan yurda dönüşünde bir taraftan Yeni Gazete’nin Ankara Temsilciliğini yürütürken, diğer taraftan da mesleği dolayısı ile geciktirmiş olduğu üniversite öğrenimini tamamladı. 1967 tarihinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezuniyet diplomasını aldı. 12 Haziran 2011 seçimlerinde CHP’den  milletvekili oldu.
[3] Şimdilerde fanatik AKP taraftarı olan Nazlı Ilıcak, o zamanlar milliyetçi/sağ basının gözde bir kalemi idi. Sabah gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak 1944 yılında Ankara’da doğdu. Liseyi Fransız Kız Lisesi’nde (Notre Dame de Sion) tamamladı. Lozan Üniversitesi Siyaset Bilimi Fakültesi’nden mezun oldu. 1974 yılında Tercüman Gazetesi’nde köşe yazılarına başladı. Tercüman, Meydan, Akşam, Yeni Şafak ve Bugün gazetelerinde çalıştı. Refah Partisi’nden İstanbul milletvekili seçildi. Şu anda Sabah gazetesinde günlük yazılarına devam ediyor. Fransızca ve İngilizce biliyor. Kemal Ilıcak ve Emin Şirin’le evlilik yaptı, 2 çocuk annesi.
[4] Turgut Özal (E.Başbakan, E.Cumhurbaşkanı): 1927’de Malatya’da doğdu. 1950 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Elektrik Mühendisi olarak mezun oldu. 1952 yılında A.B.D’ne giderek ekonomi okudu. 1979 yılı sonlarına doğru Başbakanlık Müsteşarı olarak atandı. Aynı dönemde Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini de vekâleten yürüttü. 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra kurulan hükûmete ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak atandı. 1982 yılında bu görevinden istifa etti. 1983 yılında Anavatan Partisi’ni kurdu ve aynı yıl yapılan genel seçimlerde partisinin başarılı olması üzerine hükûmeti kurmakla görevlendirildi ve böylece Türkiye’nin 19. Başbakanı oldu. 1987 yılında yapılan seçimler sonrasında tekrar hükûmet kurdu ve başbakan olarak görev yaptı. 31 Ekim 1989’da TBMM tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 9 Kasım 1989 tarihinde bu görevine başladı. 17 Nisan 1993 tarihinde öldü.
[5] Bu emperyalist stratejilerin nasıl oluşturulduğunu görmek için şu makaleye bakabilirsiniz.http://globalresearch.ca/index.php?context=viewArticle&code=NAZ20061116&articleId=3882