A.Yılmaz SOYYER: TASAVVUF BİR FELSEFE MİDİR?

TASAVVUF BİR FELSEFE MİDİR?

A.Yılmaz Soyyer

İbn Arabi hazretlerinin görüşleri İslam ontolojisine yepyeni bir açılım getirmiştir. Suad El-Hakîm’in muhteşem çalışması “İbnü’l-Arabî Sözlüğü” de bu hususa ışık tutmaktadır. Elimden hiç düşmeyen kitaplardandır bu eser. Bugün tasavvuf konusunda yazmaya karar verince aklıma bu lügati da tavsiye ederek başlamak geldi.

Bir din sosyoloğunun “Tasavvuf bir felsefe midir?” sorusuna arayacağı cevap kesinlikle filozofların vereceği cevaplardan farklı olmalıdır ve olacaktır da…  Her şeyden önce toplumsal temelli bir gözlem sürecinin verileri doğrultusunda görüşler bildirilecektir.  Yani felsefenin toplumsal zeminde mümkünlüğü tartışılacaktır.

Türklerin Müslüman oluş dönemlerinde İslam dünyasında bir Aristo-Platon temelli felsefe bulunmaktadır. İslam dünyası “Ristu” ve “Eflatun” olarak adlandırdıkları üstelik bir de “hakîm” unvanı verdikleri bu iki Kadim Yunan filozofunu pek sevmişlerdir. 9. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar devam eden süreçte gerek mehaz belirterek gerekse “Hakîmin biri buyurdu ki” söz başlığıyla Aristoyla Planton’dan satırlarca alıntı yapılmıştır. Hatta Platon bazı İslam kaynaklarında üstü örtülü olarak “Kur’an’da ismi geçmeyen nebîlerden biri” olarak da nitelendirilmiştir.

Ancak felsefe hem medrese (Fıkıh ve Kelam erbabı) hem de tekke tarafından pek de sitayişle karşılanmamıştır. Mesnevisindeki “Tahta bacaklı felsefe” nitelendirmesiyle Mevlana Celaleddin Rumi’nin bu konuda ciddi pay sahibi olduğu kuşku götürmez bir gerçekliktir. Etkileme o kadar ciddi boyutta olmuştur ki Mevlana’nın bu günkü varisleri de aynı söylem etrafında ittifak etmektedirler. Lakin aynı gelenek Ristu ve Eflatun’un görüşlerini yukarıda da belirtildiği üzere “hakimane ibareler” biçiminde aktaragelmiştir. Bize göre bu tavır alışta cüzi aklı külli akla rapt etme meselesinin yani müridin iradesini mürşidin iradesine kayıtsız şartsız bağlama konusunun önemli rolü vardır.

Tasavvufun teorik tarafını -ki bize göre tam bir felsefedir- ihmal ederek pratiğini ön plana çıkaran tekke dünyası “mürşid-mürid ilişkisi”ni sosyolojik bağlamda bir hiyerarşik bağlanmalar zinciri haline getirmiştir. Allah’ın iradesi, Pir’in iradesi, mürşidlerin iradesi, müridlerin iradesi biçimindeki sıralamayla kendini var eden bir sistemin baştan sona sorgulama olan felsefeye cevaz vermesi elbette düşünülemez. “Teslim olmak” ve “sorgulamak” ikilemi bu dünyada birlikte ve kardeşçe yer alamayacaktır.

Bütün bunlar böyle olmakla birlikte teorik yani nazari tasavvufun Türk düşüncesinde zımnen ve kuvvetli biçimde yaşayageldiği de bir vakıa (olgu) olarak karşımıza çıkmaktadır. Tekke “hâl” ismini verdiği ve ehlinin yaşadığını belirttiği vahdet ânını bunu yaşamayanlara anlatma teşebbüslerine giriştiği an “tahta bacaklı felsefe” den başka bir şey yapıyor da değildir. Çünkü tasavvufta bu “hâl”in aktarılmasında sayısız ekol ve yolun bulunuşu yalnızca pratikteki farklılıklarla izah edilemez. Evrenin var oluşundaki İbn Arabi’nin “zuhur” anlayışıyla Mevlana’nın “tecelli” anlayışı farklılığı bile bu ekolleşme sorununun ciddiyetini ortaya koymaya yeter.

Tekke “hâl”i aktarırken, “Allah’ın iradesini” açıklayan “kelam” ve “fıkıh”tan çok daha fazla ve derinlemesine bir felsefenin içerisine girmiş bulunmaktadır. Nitekim kelam ve fıkıh tamamıyla kesilmiş bir vahyin sınırlamasıyla karşımıza çıkmaktadır. Yani Hz. Peygamberin vefatıyla kesilen vahiy ve bu vahiylerden oluşan Kur’an onların açıklamalarını sınırlamaktadır. Ancak tasavvufun “ilham “adıyla da olsa ve “hâl” çerçevesinde yer alan bir açılımı hep buluna gelmiştir. Mesela İbn Arabi’nin, kendisini hadis uydurmakla suçlayanlara “Siz filancadan filancadan filancadan gelen hadislere doğru diyorsunuz ben Muhammed Mustafa’dan bizzat dinlediklerime” diyerek verdiği cevap çok ilginçtir. Tasavvufun yüzyıllardır İbn Arabi kanalıyla, hadis hatta kudsi hadis kabul ettiği “kendini bilen rabbini bilir” ibaresi hiçbir ehl-i sünnet hadis kitabında yer almamasına rağmen hâlâ itibar görmektedir. Bu da felsefe yapıyor oluşun farklı bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır dersek acaba durumu abartmış mı oluruz?

Ben tasavvufun “hâl” dediği ve içerisinde farklı bir bilgi türünün yaşandığı iklime gönülden inanıyorum. Mürşid-mürid ilişkisiyle bunun sessiz ve sözsüz vasıtalarla aktarılışına diyecek sözüm de yok. Ancak benim gibi bu hâli hiç yaşamamış tasavvuf meraklılarının “vahdet” hâlini algılama ve kendisi gibilere aktarma biçimine “hâl ehli”nin izniyle felsefe demek istiyorum.

Sürç-i lisan eyledikse affola.

ibnarabi