Şükrü Alnıaçık: Sanal Dostluk – Gerçek Düşmanlık

Sanal Dostluk – Gerçek Düşmanlık

Şükrü Alnıaçık

     Elimizde tabii ki “ülkü-metre” yok doğru… Ama gözümüz, izanımız da mı yok?..
     Şimdi… Şu sosyal medyaya bir adam girse.. “Kürşat Gökbörü”  diye bir isim alsa… İki Bozkurt, Üç hilal, iddialı bir kapak fotoğrafı filan, biraz şekil yapsa…
     Ali Kınık, Ozan Arif, Osman Öztunç, GAMOH, Gök Bayrak filan beğenmiş görünse…
     Önüne gelen MHP’liyi de sayfasına eklese… Üç gün vurdulu kırdılı Milliyetçi paylaşımlar yapsa… Fantezi tweetler atsa… Hatta bir de internet sitesi kursa… “Gazikurtlar.com!..”
     Sonra da başlasa Devlet beye ve Genel Merkeze saldırmaya…
     “Hoş geldin büyük Bozkurt! Merhaba Ülkü devi” mi diyeceğiz? Biz bu adamı Ülkücü mü kabul edeceğiz? Ya PKK’lıysa?.. Ya AKP’liyse?.. Ya İP’liyse?
     Ya Yunan ajanı veya Ermenistan elçisiyse?..
     Böyle bir adam durup dururken bir Ülkücüye saldırıyorsa ortada bir gariplik vardır.
     Neden mi?..
     Çünkü mesela ben hiç kimseye saldırmıyorum. Olursa bariz ilmi yanlışlara cevap veriyorum. Kimse durup dururken bir Ülkücüye saldırmaz.
     Tam tersine bir Ülkücünün bir Ülkücüyü sevmesi için yüzlerde sebep var. Saldırması için ise sadece tek bir sebep var: “Bu şekilde olmuyor kardeşim!..” Peki saldırınca ne oluyor?
     Yetişmiş bir Ülkücü itibar kaybedince kazanan biz mi oluyoruz?
     Camiada 24 saatini davaya verebilecek ve hareketi her yerde başarıyla temsil edebilecek kaç kişi var da birbirimize saldırarak insanları itibarsızlaştırıyor, değerlerimizi tüketiyoruz?
     Ülkücüye teşkilatta ilk öğretilen, yabancıya karşı “asla teşkilatından taviz vermemek”tir.
     Bu hükmün değeri burada bir kez daha ortaya çıkıyor. Çünkü eğer şu veya bu sebeple adamla teşkilat eleştirisine girerseniz, hemen teşkilat üzerinden MHP ve temsil ettiği değerler yıpratılıyor.
     Eskiden yer değişikliklerinde, kimse kimseye referanssız teşkilat mezvuu açmaz, tanımadığı adamla davayı konuşmazdı. Şimdi ise maşallah sanki Ocaktayız; her şey orta yerde konuşulabiliyor.
     Tanımadığımız biri, biraz rüzgâr yapıyor. Sonunda buraya nereden geldiğimizi unutacak kadar büyük bir tartışmanın içine girebiliyoruz.
     Ülkücüler tabii ki insan tanımada acemi değildir; ama insan, 24 saat aynı evi paylaştığı eşini bile ancak yıllar sonra tanıyabiliyor. Hatta tam olarak tanıyamıyor. Sanaldaki Gökbörü’yü nasıl tanıyacak?
     Naçizane tavsiyem, yüzyüze tanışmadan gönlünüze kimsenin heykelini dikmeyiniz. Veya bir insanı kolayca tekfir etmeyiniz. Sanal dünya, kimseyi onunla yola çıkacak kadar tanımak için yeterli değildir.
     Biz “gerçek insan”larımıza sahip çıkalım. Fikirlerini beğensek de beğenmesek de onları sahte profilli karanlık hücumlardan koruyalım.
     Açılım, Gerçek Bölünme ve Düşmanlık
     Teröristle müzakerenin en kötü tarafı, örgüte bahşedilen meşruiyetin “farklı bir tarih yazımına” fırsat vermesidir. Farklı tarih ise farklı dilden de tehlikeli bir “bölünme” göstergesidir.
     Çünkü “yiğit”e “agit” deyince çatışma olmaz. Ama Mehmetçik katiline “kahraman” derseniz çatışma kaçınılmazdır. Kahramanları birbirine düşman olan toplumlar asla bir arada yaşayamaz.
     Lice’deki heykel olayı, milli tarihe aykırı bir PKK tarihi yazma isteğinin, üç boyutlu ifadesidir.
     Bir toplumda heykeli dikilecek kahramanlar üzerinde toplumsal konsensüs yoksa orada birlikten beraberlikten bahsedilemez. PKK’nın yeni taktiği, “yıkılacak bir heykel dikip vefamızı gösterelim. TC yıksın faşist diyelim ve Atatürk heykellerini çocuklara hedef gösterelim” düşüncesinin bir ürünüdür. Böylece bölünme beyinlerde tamamlanacak ve PKK’yı boşa çıkaracak olan “birlik” ihtimali sıfırlanacaktır.
     Hiç bir yönetici, halkını, Anayasa’dan aldığı güçle kolluk görevini yaparken baskın yemiş bir askerle, baskın yapan terörist arasında tercih yapmaya veya tarafsız kalmaya zorlayamaz!
     Vatandaş, yasadan ve askerden yana taraftır.
     Bir isyancı katilin heykeli, ancak “isyan ihtilale dönüşüp; İnkılâpla sonuçlanınca” elde edilen hâkimiyet alanına dikilebilir.
     Lice’nin her hangi bir bölgesinin bu duruma düşüp düşmediği, TBMM’de hükümete sorulmalıdır.
     Heykelin bir örgüt putu haline getirilmesiyle, ayaklar altına alınması arasındaki müthiş fark, işte bu müzakere süreciyle içine düşülen sosyolojik ayrışmanın kanıtıdır.
     Ülkeyi bu noktaya kim getirmişse, hem “esas bölücü” hem de “gerçek düşman” odur!..