Şükrü ALNIAÇIK: “Milliyetçiyim O Halde Varım…”

İngiltere ve ABD, üçüncü dünya entelektüellerini önce “maymundan geldiklerine” inandırmışlardır; sonra da bu kadrolarla yönetilen, askeri güçten yoksun “şebekleri” yönetmek giderek kolaylaşmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında Emperyalizme karşı yapılan Marksist muhalefet, temelde aynı kaynaktan, ihtiyaçlar hiyerarşisinden, Darwinist materyalizmden beslendiği için bir “şempanze çığlığı“ndan öteye gidememiştir.

Bugünlerde Türkiye üzerinde oynanan oyunlar, dünyada 200 yıldır uygulanan “şebekleştirme politikası“nın, Müslüman Türk aklının, 1900’lerde Milliyetçilikle kurduğu stratejik bariyerleri aşmaya başladığını göstermektedir. AKP siyasetinde gözlenen Milliyet ve asker karşıtlığından beslenen acemi demokratlık, işte bu Anglo-Sakson politikalarına hizmet etmektedir. Kraliçenin uzun yıllar sonra Türkiye’ye gelerek “koloni reislerine” teşekkür etmesi de bu tezimizi desteklemektedir.

Genel Başkanı da dahil olmak üzere AKP kadroları içinde bu gerçeği kavrayacak bilimsel düşünce sistematiği gelişmiş, nitelikli aydın yok denecek kadar azdır. Laikliği, Milliyetçiliği, Ulusal Devleti, Ulusal Egemenliği anlamak için hiç bir gayret sarf etmemiş bu arabesk yönetimin, teröre toleranslı eski Marksistler, Amerikan muhibbi liberaller ve fonlanmış STK’larla işbirliği yaparak demokrasi havariliğine soyunması, Türklerin Tarihte içine düştüğü en büyük stratejik tuzaklardan biridir.

Günümüzde Milliyetçilik karşıtlarının ellerine emperyalistler tarafından tutuşturulmuş olan “Liberal demokrasi” meşalesi, aslında İngiliz hariciyesini, günümüzden 200 yıl önce dünya ekonomik kaynaklarının üst sınıflara ve üstün ırklara tahsis edilmesi yönünde uyaran Malthus ve Darwin’in yaktığı “ırkçılık” ateşinden başka bir şey değildir. Emperyalistlerin yolunu aydınlatan bu meşale, ne yazık ki onu tutan “az gelişmiş aydınların” milli istikbalini ateşe vermektedir.

Buna karşılık, dünyada Milliyetçilikten aldığı güçle emperyalizmin ipliğini pazara çıkaran onurlu insanlara da rastlanmaktadır. İnsan kalmaya çalışan Asyalı Sosyal Bilimci Hsu, Charles Darwin’i Victoria İngiltere’sinin, yani İngiliz emperyalizminin bilimsel dayanağı sayma basiretini gösterebilmiştir. Hsu’ya göre Darwin, “Çin’e zorla afyon satabilmek için bu ülkeyi işgal eden ve bunu liberalizme ve en güçlülerin hayatta kalması kuralına dayandıran anlayışın bilimsel dayanağı“ydı.

Yine Asyalı bir bilim adamı olan Vidyarthi’ye göre, “Darwin’in ortaya attığı ‘en güçlülerin hayatta kalması’ düşüncesi, insanoğlunun kültürel bir evrim sürecinden geçtiğine ve en üst seviyenin Beyaz Adam’ın Medeniyeti olduğuna inanan sosyal bilimciler tarafından coşkuyla karşılandı. Bunun bir sonucu olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Batılı bilim adamlarının çok büyük bir kısmı ırkçılığı şiddetle benimsedi.”

Bugün, denizlere, göklere ve uzaya hâkim olmaya çalışan “goriller” karşısında en azından kendi yaşam alanımızı korumak istiyorsak Milliyetçi olmak ve bölgesel paktlar kurarak gorilleri bölgemizden uzak tutmaya mecburuz. Maymunluğu reddetmenin yolu goriller tarafından yönetilirken Darwin’e sövmekten değil, insan ve eşref-i mahlûkat olmaktan geçiyor.

Türkiye’de yıllarca Darwin’in ateizme zemin hazırlayan fikirleriyle mücadele etmiş Müslümanların, İngiliz siyasetinin Liberal Demokrasi tuzağına düşmesi Türk siyasetinin en trajik sapmalarından biri olmuştur. Bu sapmada İslamcılığın, Türk Milliyetçiliği gibi bir ideolojik zırhtan yoksun bırakılmasının payı büyüktür.

Türk Milliyetçiliği, ucuz yorumlarla Müslümanların elinden alınmış ve İslam’ın zulme direnen ruhu, bedensiz bırakılmıştır. Türkiye’de ılımlı Müslümanlığın iktidar yapılmasının esprisi budur.

Bu konjonktürde insanın eşref-i mahlukat vasfını koruyacak ve onu gorillere haraç veren bir şempanze olmaktan kurtaracak yegâne güç “Milliyetçilik“tir. Bu gücün İslam’ın ahlaki ve kültürel değerleriyle desteklenmesine kimsenin itirazı yoktur. Ülkücülük de zaten budur.

Gerçekte Atatürk ilkelerinin temelinde de “Akılcılık” ve “Milliyetçiliğin” bulunması, Türk Milletinin, sürekli dayak yiyen ve goriller tarafından soyu kurutulmaya çalışılan zayıf bir “şempanze kolonisi” olmaktan kurtulma yönündeki kararlılığının bir kanıtıdır.

İngiliz siyaseti karşısında Milliyetçilik, insan olmanın sorumluluklarından biridir. Bu nedenle Atatürk’ün en veciz sözü olan “Ne mutlu Türk’üm diyene!” ifadesi ile İslam’ın özü olan “Allah-u ekber” lafzı arasında tam anlamıyla bir hedef birliği vardır.

Kâinattaki her canlı gibi maymunlar da iaşesini teminden başka bir de “ibadet” halindedir; ancak Milliyetçilik, insana mahsus bir “var olma” mücadelesidir.

Rene Descartes, 17. yüzyılda aklından güçalarak “düşünüyorum, o halde varım” demişti. 19. yüzyılda Samuel Beckett’in “acı çekiyorum o halde varım” naziresi ise acıdan besleniyordu.

Buckingam ve Beyaz Saray’da oturan gorillerin, ellerindeki Pentagon sopasını, eşref-i mahlûkat gömleğinden soyunmuş şempanzelere doğru salladıkları bir dünyada…

21. yüzyıldaki “Milliyetçiyim o halde varım;” iddiamız, Allah’ın verdiği akıldan ve tarihi acılarla kazanılmış insanlık onurundan güç almaktadır.