Muharrem GÜNAY: İSLÂMI VE KUR’AN-I KERİM’İ ANLAMADA SÜNNETİN YERİ VE ÖNEMİ

İSLÂMI VE KUR’AN-I KERİM’İ ANLAMADA SÜNNETİN VE HZ. MUHAMMED’İN YERİ VE ÖNEMİ

MUHARREM GÜNAY SIDDIKOĞLU

Allah’ın gönderdiği din olan İslam Hz. Âdem ile başlamış, Hz. Muhammed ile kemale ermiştir. Tevhid dininin (İslam’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.s.) teşkil etmektedir. Kelime-i Tevhidin ve Kelime-i şahâdetin ikinci bölümü, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın kulu, Resûlü/elçisi olduğuna iman etmektir. Bu inanç, bizi peygamberin örnek ve önderliğinin kabulüne götürür.
Hıristiyanların Hz. İsaya uluhiyet atfedip, İsa Allah’ın oğludur deyip teslis inancına sahip olmakla hem müşrik hem de kafir olmalarının yanında gerek yüce kitabımız Kur’an ve gerekse Sevgili Peygambermizin bizzat kendisi tarafından bütün peygamberlerin birer beşer ve Allah’ın kulu olduklarına dikkat çekilmiş ve kelime-i şehadette Peygamberimiz için Allah’ın resûlü olmasının yanında “Muhammeden abdühû ve resûlühû” şeklinde abd (kul) vurgusu yapılmıştır. Peygamber Efendimizde “Ene beşerun (Ben bir beşerim); Kureyşten kuru et yiyen dul bir kadının oğluyum” buyurarak Müslümanların da Hıristiyanların düştükleri hataya düşmemiz konusunda bizi uyarmıştır:
“(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: ‘Ben ancak sizin gibi bir insanım; (şu var ki) bana İlâhınızın ancak tek bir İlâh olduğu vahyediliyor; öyle ise O’na (îman ve itâat etmekte)dosdoğru olun ve O’ndan mağfiret dileyin!’ (O’na) ortak koşanların ise, vay hâline!” (Fussilet:41/6, Bak. Kehf: 18/110)
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun” (Mâide 6: 67)
Peygamber Efendimiz vahiy yoluyla Allah’tan aldığı Kur’an âyetlerini, görevi gereği, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak ve anlatmak onun aslî göreviydi. Hemen işâret edelim ki Sevgili Peygamberimizin tebliğ görevi evrensel ve olduğu için, açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu. Yani sünnet, Kur’ân’ın evrensel planda Hz. Peygamber tarafından yorumlanması demektir.
“Bil beyyinâti vez zubur(zuburi), ve enzelnâ ileykez zikre li tubeyyine lin nâsi mâ nuzzile ileyhim ve leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne). (Nahl 16: 44)
“(O peygamberleri) apaçık deliller ve kitaplarla (göndermiştik). Sana da bu zikri (Kur’an’ı) indirdik ki kendileri için insanlara indirilen şeyi bildirip açıklayasın. Olur ki iyice düşünürler.” (Nahl16: 44)
Âyet-i Kerimeden açıkça anlaşılıyor ki Yüce Allah tarafından Peygamber Efendimize kitabını açıklama görev ve yetkisi verilimiştir. Beyân; aç¬mak, açıklamak, bir şeyin üzerindeki kapalılığı ortadan kaldırmak demektir. Demek ki Rabbimizin bu ifadesinden anlıyoruz ki bu kitapta insanların anla¬yamayacağı, açıklanmaya muhtaç şeyler vardır. Bunların açıklayı¬cısı da peygamber efendimizdir. Rabbimiz ona böyle bir görev ve yetki vermiştir.
Aynı sûrenin bir başka âyeti de bu konuyu şöyle anlatır:
“(Bu) Kitab’ı sana ancak, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi kendilerine açıklaman için, bir de inanan bir kavme doğru yol rehberi ve rahmet olsun diye gönderdik.” (Nahl 16: 64)
Peygamberimiz: “Bu Allah’ın Kitabı olan Kur’an; İyi ile kötüyü, hak ile batılı ayırt eden bir yol göstericidir. Büyüklük taslayarak onu terk edenin Allah belini kırar. Doğru yolu onun dışında arayan sapıklığa düşer… Bilginler ona doymaz, takvâ sahipleri ondan usanmaz, onun ilmini bilen ileri gider, onunla amel eden sevap kazanır. Onunla hükmeden adaletli davranır, ona sımsıkı sarılan doğru yolu/hidayeti bulur.” buyurmuştur.) (Tirmîzî, “Fedâilu’l-Kur’ân” 14)
Öyleyse bilelim ki, sünnet ve onun bir parçası olan hadisler, Kur’an’ın anlaşılmasında temel ölçüdür. Onsuz Kur’an’ı anlama¬mız mümkün değildir. Mesela namaz sünnetsiz bilinemez. Sünnetsiz bir namaz sadece duadan ibarettir. Rasulullah efendimizin sünnetine müra¬caat edince tekbirle başlayan, rükûsu, secdesi, kıyamı, kıraati olan ve sonunda selamla biten bir namaz karşımıza çıkar.. Demek ki sünnetsiz, Resûlullahın anlayışına başvurmadan anlaşılan Kur’an bizim kendi keyfimize göre bir Kur’an anlayışıdır ki Resûlullah Efen¬dimizin bir ha¬dislerinin beyanıyla: “Kur’an kişinin lehinde ve aleyhinde hüccet¬tir” ifadesiyle o zaman bu anlayış bizim aleyhimizde bir delildir. Yüce kitabımızı kendi aklımızla değil de sünnetl beraber anlarsak, sünnet önderliğinde anlamaya çalışırsak o zaman da Kur’an bizim lehimize bir delil olacaktır.
Kur’an tamamıyla Allah’ın vahyidir. Kur’an-ı kerimde Sevgili Peygamberimize hitaben:
“Eğer (Peygamber) sözlerin bir kısmını (kendiliğinden) bizim adımıza uydursaydı, onu kuvvetle yakalar/onun ‘güç ve kuvvetini’ alır, sonra da onun can damarını keserdik. Sizden hiçbiriniz de buna engel olamazdı.” (Hakka 69: 44-45-46-47) (krş. Şûra 42/24; Ahkâf 46/8; Necm 53/3-4; Cin 72/22-23)
“… De ki: “Kendiliğimden onu değiştirmem (asla mümkün) olmaz. Ben sadece bana vahyedilene uyar (onu bildirir)im. Eğer Rabbime karşı gelirsem, şüphesiz o büyük günün azabından korkarım.” (Yunus: 15) buyrulmuştur.
Tamamıyla Allah sözü olan Kur’an’ın peygamberimiz tarafından açıklanması da Allah’ın denetimi altındadır.
Büyük Müfessir İbni Kesir şöyle diyor:
“Resûlullah, Allah’ın kitabından Cibril’in kendi¬sine öğrettiği miktarda tefsir ederdi.” (Tefsir-i İbni Kesir)
Bunun mânâsı, gerekli olanların bizzat Allah’ın dilemesi ve öğ¬retmesi ile peygamber (s.a.v.) tarafından açıklanmasıdır. Zaten bunun için Resûlullah’ın açıklamalarına müracaat etmek zorundayız. Aksini iddia Allah’ın muradının aksidir. Mütearrif bin Şihhir şöyle der:
“Vallahi biz Kur’an-ı Kerîm’in bir mukabili olduğunu söylemiyoruz ama Kur’an’ı her bakımdan bizden daha iyi bilen Peygamberin olduğun söylüyoruz.”
İmam Kurtubi ise El Camiu li Ahkamil Kur’an adlı tefsirinin mukaddemesinde:
“Diğer taraftan yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’in mücmel bölümlerini beyan et¬meyi, müşkil olanlarını açmayı, ihtimalli olanın asıl anlamını açıklamayı yü¬ce Rasûlu Muhammed (s.a)’e bırakmıştır. Böylelikle Peygamber (s.a), risâle-ti tebliğ etmek göreviyle birlikte Kur’ân’ı anlama ve Kur’ân’ın anlaşılması ko¬nusunda da başvurulacak makamda olmak üstünlüğünü haiz olmuştur. Yü¬ce Allah, bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Biz, sana bu zikri (Kur’ân’ı) in¬dirdik ki, insanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın”. (en-Nahl, 16/44).
Diğer taraftan Resûlullah (s.a)’dan sonra Kur’ân’ın dikkat çektiği anlam¬ları çıkartmak, işaret ettiği esasları tesbit etmek yetkisi mütehassıs ilim idamlarına verilmiştir. Onlar, Kur’ân üzerinde ictihad ederek neyin anlatıl¬mak istendiği ilmine ulaşırlar. Bununla da başkalarından ayrı ve farklı bir ko¬numa yükselirler ve ictihad etmeleri sebebiyle özel bir ecir alırlar. Bu konu¬da da yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah, sizden iman edenleri ve (özel¬likle de) kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltsin”. (el-Mücadele, 58 / 11). Buna göre Kitap, asıldır. Sünnet-i seniyye onun bir açıklamasıdır. İlim adamlarının Kur’ân’dan çıkardıkları hükümler (istinbatlar) Kur’ân için bir açıklama, bir beyandır.” Demektedir. (İmam Kurubi, El Camiu li Ahkami’l Kur’an) Aşağıdaki ayetlerde de buna dikkat çekilir:
“Nitekim (size nimetimi tamamladığım gibi) içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (şirkten, maddî ve mânevî kirlerden ve kötülüklerden temizleyen), size Kitab’ı ve hikmeti (ve O’nun hükümlerinin uygulamasını) öğreten ve bilmediklerinizi bildiren bir Resûl gönderdik.” ( Bakara 151.) [bk. 3/164; 62/2]
Allah ve Peygamber sevgisi imandandır. Bu sevgiden yoksun olan kimsenin gerçek anlamda inanmış olduğu söylenemez. Mü’min sevdiğini Allah için sevmelidir; Bu onun en belirgin özelliklerinden biridir. Sevdiğini Allah rızâsı için sevmek, esasen Allah’ı sevmektir. Hatta Peygamber aleyhisselâma duyulan muhabbetin kaynağı da Allah sevgisidir. Kur’an-ı kerim’de peygamber sevgisi ile ilgili olarak şöyle buyruluyor:
“(Ey Resûlüm!) De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” (Ali İmran/31)
Bu ayet-i kerimede dikkat edilirse Allah’ı bilmekten değil, O’nu sevmekten söz ediliyor. Çünkü sevgide münafılıklık olmayıp, samimiyet ve bağlılık asıldır. Allah’ı sevmenin ölçüsü ise Allah’ın emir ve yasaklarını da sevip, yerine getirmektir. Ayette dikkati çeken diğer önemli bir husus ise, Allah sevgisi ile peygamber sevgisinin ve peygambere uymanın birlikte zikredilmesidir. Bu ayetten anladığımıza göre, Allah’ı seven, O’nun peygamberini de sevmek ve O’nun sünnetine uymak zorundadır. Yüce Allah buna karşılık bizi seveceğini ve bizi af edip, günahlarımızı bağışlayacağını vaad ediyor. (bk. Ali İmran 3/164; Nisa 4/80; A’raf 7/158; Nur 24/63; Ahzab 33/21. Ayrıca Hz. Peygamber’in emrine ve sünnetine uymayanlar için bk. Nisa 4/14; Nur 24/63; Ahzab 33/36)
Bu ayetin ardından gelen ayette ise, Allah’a ve Peygambere itaat etmemenin kâfirlik olduğuna dikkat çekiliyor:
“(Yine) de ki: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse (kâfir olurlar), şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez.” (Ali İmran: 32)
Peygamber (s.a.v.) Efendimizden öğrendiğimize göre:
“İmanın zevkine varabilmenin önemli şartlarından biri, sevdiği kimseyi Allah için sevmektir.” (Buhârî, Îmân 9, 14)
Peygamber sevgisi Allah sevgisinden sonra gelir. Nitekim Hz. Ömer:
– Ey Allah’ın Resûlü, ben sizi canımdan başka her şeyden daha çok severim, dedi. Peygamberimiz:
– Ey Ömer, canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, beni canından da daha çok sevmedikçe olgun mü’min olamazsın, buyurdu. Peygamberimizi dikkatle dinleyen Hz.Ömer:
– Ey Allah’ın Resûlü, vallahi ben şimdi sizi canımdan da daha çok seviyorum, diyince, Peygamberimiz:
– İşte ya Ömer! Şimdi olgun mümin oldun. Buyurdu. (Aynî, Umdetü’l-Kârî,1/144.)
Peygamberi sevmek, Allah’ı sevmek demektir. Âlimleri, muttakileri ve hayır sahiplerini sevmek de böyledir. “Allah muhsinleri, muttakileri ve âlimleri sever ve diğer kullarından üstün tutar.” (Ali İmran:76; Nahl:128; Zümer: 93; Enbiya: 7) Zira sevilenin sevgilisi de sevilir. Sevilenin elçisi de sevilir. Sevileni seven de sevilir. Burada gerçekte sevilen yalnız Allah’tır. Çünkü bizi Allah’a ulaştıran sevgiler gerçekte geçicidir. Biz bu bakımdan Allah ve Resûlünü sevdiğimiz gibi Allah ve Resûlünü seven ve yolundan giden İslâm âlimlerini de sever ve sayarız. Fakat bu konuda Müslümanlar çok dikkatli olmak durumundadır. Çünkü sosyal medyada, televizyonlarda harama helal, helale haram diyen, kaza ve kaderi inkâr eden, sünnet düşmanlığı yapan, Müslümanlar arasında fitne ve fesat saçan, milli birlik ve beraberliğimizi bozma peşinde olan, Â’raf suresi 16. ve 17. Ayette de belirtildiği gibi insanlara sağdan yanaşarak, dindar görünerek dini ve dindarları istismar eden bir sürü sözde İslâm âlimi dolaşmaktadır. Böyle sözde âlimleri seven ve onlara itaat edenler – Allah korusun – müslümanım dedikleri ve Allah’a ibadet ettikleri halde şirke düşerler. Peygamber Efendimiz böyle insanlara karşı bizleri şöyle uyarmaktadır:
“Kıyamete yakın bir takım topluluklar türeyecek, bunlar dini vasıta kılarak dünyayı yiyecek, dini midesine alet edecek. Sözleri şekerden tatlıdır, fakat kalplerinde birer canavar gizlenmiştir. Adalet-i ilahiye’nin tecelli edeceği gün Allah (c.c.) onlara şöyle hitap edecektir: “ Siz benimle mi gurura kapıldınız, yoksa bana karşı mı cür’etkar davrandınız? “ (Tirmizi)
Sevgili Peygamberimizi seven ve sünnetine uyan, dünyada olduğu gibi ahirette de mutlu olacak, onunla birlikte cennete girecektir. Enes b.Malik (r.a.) anlatıyor: Bir defa Peygamberimizle birlikte mescitten çıkıyorduk. Mescidin kapısında karşımıza bir adam çıktı ve:
– Ey Allah’ın Resûlü, kıyamet ne zaman kopacak? Diye sordu. Peygamberimiz:
– Sen kıyamet için ne hazırladın? Buyurdu. Adam:
– Ey Allah’ın Resûlü, ben kıyamet için çok namaz, oruç ve sadaka hazırlamadım, ancak ben Allah’ı ve Peygamberini severim, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz.
– O halde sen sevdiklerinle beraber olacaksın, buyurdu. (Müslim, Kitabu’I-Birr ve’s-Sıla, 50)
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Kim benim sünnetimi ihya ederse beni sevmiş olur. Beni seven de cennette benimle beraber olur.” Tirmizi, Sünen, İlim, 39/16 (V;46)
Konu ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
”Kim Allah’a ve Resûle (canu gönülden, severek) itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği nebîler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaklardır. İşte onlar ne güzel arkadaştırlar!” ( Nisa, 69; Bk. Nisa: 80)
Allah sevgisi insanı Allah’a yaklaştırır ve O’nun rızasını kazanmasına sebep olur. Peygamberimiz buyuruyor:
“Davut (a.s.)’un duasından birisi şöyle idi: “Allah’ım, senden senin sevgini ve seni sevenleri sevmeyi ve senin sevgine beni ulaştıracak amelleri dilerim. Allah’ım, senin sevgini, nefsimden çoluk çocuğumdan ve soğuk sudan daha sevgili kıl.” (Tirmizi, Davut, 73.)
Allah’ı seveni, Allah’a itaat edeni Allah da sever, başkalarına da sevdirir. Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: Peygamberimiz şöyle buyurmuştur.
“Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit, Cebrail (a.s.)’a, “Allah filanı seviyor, onu sen de sev” diye emreder. Cebrail de onu sever ve gök ehline, “Allah filanı seviyor, siz de onu seviniz” diye seslenir. Bunun üzerine göktekiler o kimseyi severler. Sonra da yeryüzünde onun sevgisi kalplerde yerleşir.” (Buhari, Kitabu Bedi’I-Halk, 6; Müslim, Kitabu’I-Birr ve’s-Sıla, 48.)
Allah ve Resûlünü sevmeyen ve sevdiklerini iddia ettikleri halde bu sevginin önüne başkalarına olan sevgi ve saygılarını geçirenler Kur’an’da şöyle uyarılırlar:
“Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar.” (Yusuf: 106)
“Öyle insanlar vardır ki, Allah’tan başkasını (putları, arzu ve hevalarını, yücelttikleri, sevip bağlandıkları şahısları, bazı varlık ve eşyayı, gizli veya açıktan sevip) O’na (Allah’a) denk hâle getirirler; tıpkı Allah’ı sever gibi onları severler, (böylece şirke düşerler, Allah yerine onlara bağlanırlar). Hakiki inanmışların sevgisi (emirlerine itaat ve bağlılığı) ise daha kuvvetli ve içtendir. (O’na denk hiçbir sevgi beslemezler. Allah’a eş koşup da kendilerine) zulmedenler, azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvet (ve kudret)in Allah’ta bulunduğunu ve Allah’ın azabının, gerçekten çetin olduğunu keşke (önceden) bilselerdi.” (Bakara: 165) (krş. 6 Enam/136; 12 Yusuf/106; 14 İbrahim/30; 31Lokman/21; 33 Ahzab/66-68; 34 Sebe/31; 40 Mü’min/73-75; 45 Câsiye/23)
Sevgili Peygamberimizin Cenâb-ı Hakk tarafından bizlere verilmiş en büyük lütuf olduğuna Kur’an’da dikkat çekilir:
“Hakikaten Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulundu da: Kendi içlerinden, onlara âyetlerini okuyan, onları (fena huy ve günahlardan) temizleyen ve onlara Kitab’ı, hikmeti öğreten bir Resûl gönderdi. Hâlbuki onlar, bundan önce hiç şüphesiz açık bir sapıklık içinde idiler.” (Ali İmran 164)
“Ümmîlere (okuma yazma bilmeyen ve içlerinden peygamber gönderilmeyenlere) içlerinden, kendilerine (Allah’ın) âyetlerini okuyan, onları (şirkten, kötü hareketlerden) temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Hâlbuki onlar, bundan önce de cidden apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Cuma: 2)
“Andolsun ki Allah’ı(n rızasını) ve âhiret gününü(n saadetini) umanlar ve Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın Resûlü’nde, sizin için, pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzab 21)
(Allah’ın Resûlü Muhammed (sas.), Kur’an’ı yaşama örneği ve onun muallimidir. O’nun hayatı ve sünneti bilinmeden Kur’an gayesine uygun anlaşılmaz. Allah’ı sevmek ve onun hoşnutluğunu kazanmak için de kimseyi değil, ancak prensip olarak onu örnek almak Kur’an ifadesidir (3/31). Onun hayatı ve sahih sünneti ortada iken, başkalarını öne çıkarmak veya onu devre dışı bırakarak, Allah ile Rasûlü’nün ve kullarının arasını açmak, “Peygamber’in görevi yalnız Kur’an’ı getirmektir” demek, Allah’a ve Kur’an’a münafıkça inanmak anlamına gelmektedir.) [bk. 4/80]
Buhârî’de de Resûlullah (sas.), “Bütün ümmetim cennete girecek, ancak sünneti hesaba katmayanlar giremeyecekler.” buyurmuştur. Yüce Allah da Kur’an’da O’na itaati emretmiştir (bk. 2/269, 3/32; 4/59-60, 80; 33/21). Bir de İmran b. Husayn (V. 52/672), “Kur’an’dan başkasından bahsetmeyin.” diyen adamı, “namaz, zekât vb. hükümleri nereden öğrendin?” diyerek meclisten kovmuştur (Şâtıbî, IV, 26). (H. T. Feyizli, Feyzü’l Fürkan) (Daha geniş bilgi için bak: A’râf: 157, Haşr: 7, Nisâ: 59, 61,64,65,-80,105 Şûrâ: 15 Nûr: 51 Fetih: 10, Muhammed: 33 )
Konuşan Kur’an Hz. Muhammed
“Yâ eyyühennâsü gad câeküm bürhânen min rabbiküm ve enzelnâ ileyküm nûran mübînâ(n) (Nisa suresi 174); feemmellezîne âmenû billâhi va’teSımû bihî feseyüdhılühüm fî rahmetin minhü ve faDlin ve yehdîhim ileyhi SıraTen müstegîmê(n) (Nisa suresi 175)
“Ey insanlar! Muhakkak size rabbinizden bir burhan (yol gösterici olan Muhammed (Sallallahü aleyhi vesellem) geldi. Ve sizlere apaçık bir nur (kitap) indirdi.”; “Artık o kimseler ki, Allah(-u Teâlâ’y)a iman ettiler ve O’na (Allah’a veya Kur’an’a) sarıldılar, elbette Allah (-u Teâlâ) onları kendi tarafından bir rahmet (cennet) in ve fazl (ziyade nimetler) in içine girdirecektir. Ve onları, kendisine (ulaştıracak) sırat-ı müstekim (dosdoğru bir yol) a hidayet edecek (kavuşturacaktır.” (Nisa suresi 174, 175)
Demek ki din ve dünya hususunda insanların tek başvuracağımız kaynak (nur) yüce kitabımız Kur’an ve Kur’an-ı anlamada ve islamı yaşama da tek rehberimiz Hz. Muhammed s.a.v.) dir. Bunun içindir ki Âişe validemiz Sevgili Peygamberimize “O yaşayan Kur’an’dır” buyurmuşlardır.
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı kerim’de:
“ …Allah, sana Kitab’ı (Kur’an-ı) ve hikmeti indirdi ve sana (bütün bu) bilmediklerini öğretti. …” (Nisa -113)
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Ali İmran 3/164) buyurarak O’nun çok yüksek ahlâk ve hikmet sahibi bir şahsiyet olduğunu bildirmiştir. Âyet-i kerîmedeki “hikmet”, Allahu Teâlâ’nın Resûlü’ne indirdiği Kur’an’ın hükümlerini, gizli ve ince mânalarını anlama, onu yaşama, onunla hükmetme ve onu uygulama ilmidir; bunu da Resûlullah (sas.), sünnetiyle ortaya koymuştur. Kendisi de, “Şüphesiz bana bir Kitap ve onunla birlikte bir benzeri verilmiştir.” buyurmuştur (Ebû Davud (Koçaslı), V, 4604).
O, ahlâkını Kur’an’dan almış, bütün iyilikleri kendisinde toplamıştır. Saygıdeğer eşi Hz. Aişe’ye Peygamberimizin ahlâkının nasıl olduğu sorulduğunda O, şu cevabı vermiştir:
“O’nun ahlâkı Kur’ân idi” ; “ O yaşayan Kur’an dı.”
Bununla ilgili olarak Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerimde:
“Legat kâne leküm fî rasulillâhi üsvetün hasenetun…“ «Muhakkak ki Allah’ın elçisinde sizin için uyulması güzel örnekler vardır.» ( Ahzap 21 ) buyurmuş ve O’nun yaşayışını, sünnetini örnek almamızı istemiştir. Eğer Kur’an canlansa, insan şekline dönüşse ancak bir Hazreti Muhammed (s.a.v.) olurdu. Onun içindir ki Aişe validemiz “O yaşayan Kur’an’dı” buyurmuştur.
Allah’ın gönderdiği din olan İslam Hz. Âdem ile başlamış, Hz. Muhammed ile kemale ermiştir. Tevhid dininin (İslam’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.s.) teşkil etmektedir. Tevhid kelimesinin ikinci bölümü, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın Resûlü/elçisi olduğuna iman etmektir. Bu inanç, bizi peygamberin örnek ve önderliğinin kabulüne götürür. Hz. Muhammedi peygamber olarak kabul edip ona itaat etmeyi, Tabi olmayı, örnekliğini ve sünnetini inkâr insanı küfre götürür.
Sevgili Peygamberimiz sadece bir kavmin ve bir milletin peygamberi değildir. O bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir.
Bir hadisi şeriflerinde Sevgili peygamberimiz imanı şöyle tarif etmişlerdir:
“Size şu beş şeyi emrediyorum. Birincisi Allah’a imandır. Allah’a iman nedir biliyor musunuz? Allah’tan başka mabud olmadığına ve benim son Peygamber olduğuma şahadet etmektir.” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai, Ebu Davud, İbni Hibban, Taberani)
“ (Resûlüm!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, Allah’ın sizin hepiniz için (gönderilen) peygamberiyim. O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü ve hükümranlığı kendisinindir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, hem diriltir hem öldürür. O halde Allah’a inanın; Allah’a ve O’nun sözlerine inanan, ümmî peygamber Resûlü’ne de inanın. Ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” (Araf/158)
“(Resûlüm!) Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı (bir peygamber) olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.” (Sebe/28)
“ (Ey Muhammed!) Biz seni âlemlere ancak bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya 21/107)
“(Resûlüm!) Şüphesiz biz seni (bütün insanlara) bir şâhit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” (Fetih 48/8)
“(Ey Muhammed!) Seni insanlara bir resûl olarak gönderdik. (Buna) hakkıyla şahit olarak Allah yeter.” (Nisa 4/79)
“(Biz) her ümmetten (kendilerine) bir şahit (peygamber) ve (Resûlüm!) seni de onların (hepsi) üzerine şahit olarak getirdiğimiz zaman halleri nice olur? “ (Nisa 4/21)[bk. 16/84-89]
“Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, peygamber olarak gönderildiğim bu ümmetten, yahudi olsun hıristiyan olsun, kim benim peygamber olarak gönderildiğimi işitir de bana iman etmeden ölürse, muhakkak cehenneme girer.” (Müslim, Nesaî, Ahmed)
Resulullah a.s. Efendimiz önceki peygamberlerin belli bir kesime gönderildiğini, fakat kendisinin bütün insanlara peygamber olduğunu ve peygamberliğin kendisiyle tamamlandığını da belirtmiştir. (Buharî, Müslim, Ahmed).
Ehl-i Kitab olan yahudi ve hıristiyanlar, (bilgisi kendilerine ulaşmış mükellefler olarak) Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve bütün insanlara gönderilmiş olduğunu bile bile kabul etmezlerse kâfir olurlar. [İbni Abidîn, IX, 16; XVII, 2; diğer âyetler için bk. 4/42; 6/33; 7/157-158; 10/2; 13/43; 47/2; 48/13]
Allah’a İman etmiş olmak için Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamber olduğunu kabullenmek yetmez; aynı zamanda Sevgili Peygamberimizin son peygamber olduğunu kabul etmek, ona itaat etmek ve tâbi olmak gerekir. Çünkü Hz. Peygamberimize itaat etmek Allah’a itaat demektir. (Nisa:80)
Hıristiyanlardan ve Yahudilerden Hz. Peygamberimizin peygamber olduğunu kabul etmekle beraber ona itaat etmeyen, tabi olmayan, Hz. Muhammed’in Araplara gönderilmiş bir peygamber olduğunu ileri süren ve benzeri bahanelerle Müslüman olmayan çok sayıda insan vardır. Peygamberimizin amcası Ebu Talip’te yeğeni Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna inanıyordu. Bu inancına rağmen O’na tâbi olup Müslüman olmamış ve kâfir olarak ölmüştür. Demek ki Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna iman etmek O’na itaati, teslimiyeti ve tâbiyeti gerektirir.
Ebu Cehil bile Peygamberimizen “Biz sana yalancı demiyoruz; çünkü senin emin ve sâdık olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak senin getirdiğin âyetlere inanmıyoruz.” demiştir.(H. T. Feyizli Feyzü’l-Furkan, En’am suresi 33. Ayet’in açıklaması) Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu gerçeğe dikkat çekilir:
“(Resûlüm!) Biz çok iyi biliyoruz ki onların (yani seni ve âhireti yalan sayan birtakım kimselerin) söyledikleri elbette seni üzüyor. Gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar. Fakat o zalimler aslında, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (En’am 6/33) [bk. Fetih 48/28; Saff 61/8-9]
Peygamber Efendimize Helal ve Haram Kılma Yetkisi Allah Tarafından Verilmiştir
“O (Ehl-i Kitab ola)nlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de (adını ve özelliğini) yazılmış olarak bulacakları, ümmî peygamber olan (son) Resûl (Muhammed)’e uyarlar. O (Peygamber), onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder. Onlara temiz/hoş şeyleri helal, (kendilerince helal saydıkları veya amel olarak) pis ve murdar şeyleri de haram kılar.Onlar(ın sırtın)dan ağır yükü ve üzerlerinde olan zincirleri (zor teklifleri) kaldırır. Artık ona inanan, ona hürmet eden, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte (dünya ve âhirette) kurtuluşa erenler sadece onlardır.” (A’raf 7/157)
Âyet-i kerîmede geçtiği üzere, Bakara 2/173; Maide 5/3; En’am 6/145. âyetlerde geçen haramların dışında bildirilmeyen haram ve helal kapsamında olan şeyler hakkında hüküm koyma yetkisi, bu ve diğer ( Maide 5/92) âyetlerde Peygamberimiz’e verilmiştir. Âyet-i kerîmede pis ve murdar olarak bildirilenlerin neler olduğunu o açıklamıştır.
“… Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasak ettiyse ondan da vazgeçin… (Haşr 59/7)
(Allah Resûlü’nün verdiği/emrettiği ve nehyettiği ne varsa âyette geçen (“mâ” ism-i mevsûlünden dolayı) özel ve genel emrettiği ve nehyettiği her şeyi içine alır. Bundan dolayı hadisler ve sünnetler mü’minlere şer’î delildir. (krş. A’raf 7/157) (H. T. Feyizli, Feyzü’l- Furkan, 59/7
Hz. Muâz, Yemen’de hâkimlik yapacak, halka İslamiyet ve Kur’ân’ı öğrete¬cek, tahsil edilen zekâtı memurlardan teslim alacaktı. Vazifesi ağırdı. Bu sebep¬le Peygamberimiz ona bazı temel meselelerde tavsiyelerde bulundu: “Sen Ehl-i Kitap’tan bir kavimle karşılaşacaksın. Onların yanına vardığında, önce onları Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resûl’ü ol¬duğunu tasdike davet et. Eğer bunu kabul ederlerse, onlara, Allah’ın beş vakit namazı farz kıldığını haber ver. Bunu da yaptıkları takdirde, Allah’ın, zenginler¬den alınarak fakirlere verilen zekâtı emrettiğini bildir. Bunu da benimserlerse, zekât alırken sakın malların en iyilerini seçme! Mazlumun âhını almaktan çe¬kin; çünkü onun âhı ile Allah arasında hiçbir engel yoktur!” dedi.
Sonra da Muâz’a, “Sana bir dava getirildiğinde ne ile hüküm verirsin?” diye sordu. Muâz (r.a.), “Allah’ın Kitabı’yla.” dedi. Re¬sû¬lul¬lah, “Onda bulamazsan ne ile hükmeder-sin?” diye tekrar sordu. Hz. Muâz, “Re¬sû¬lul¬lah’ın sünnetiyle.” diye cevap verdi. Re¬sû¬¬lul-lah’ın (a.s.m.), “Ya orada da bulamazsan?” demesi üzerine de Hz. Muâz şu cevabı verdi:
“O zaman kendi görüşüme göre içtihat eder, ona göre hüküm veririm.”
Onun bu cevabı Peygamberimizi çok sevindirdi. “Re¬sû¬lul¬lah’ın elçisini Re¬sû¬lul¬lah’ın hoşnut olacağı bir şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun!” buyurdu. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Allah’ın kitabından ve Sevgili Peygamberimizin sünnetinden uzaklaşmak münafıklık alametlerindendir. Bu konuda Nisa suresinde şöyle buyrulur:
“Onlara: Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Resûl’e gelin (onlara başvuralım), denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” (4/Nisa,61)
Peygambere itaat Allah’a itaattir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:”Kim Peygamber’e itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiş olur…” (4/Nisa, 80),
(Hz. Peygamber Allah’ın kulu, elçisi ve İslâm dininin temsilcisidir. Konuşan Kur’an’dır. Ahlâkı Kur’an’dır. Allah’a inananlar için, dünya ve âhiret işlerinin tümünde en güzel örnek odur (33/Ahzab-21). Söyledikleri ve yaptıkları Allah’ın gözetimi ve izni altındadır. Kur’an’ın örnek uygulayıcısı odur. Kendisinin buyrukları da Kur’an’ın ruhuna uygun olup yalnız kendi zamanıyla kayıtlı değil, bütün zamanlarda geçerlidir. Çünkü ona Kur’an’ı açıklama yetkisi verilmiş (16/Nahl–44) ve hikmet öğretilmiştir. Sağlam kaynaklardan gelmiş hadislerine itibar etmeyip yalnız Kur’an’a dayandığı iddiasıyla Peygamber’i sadece bir aracı kabul etmek, kâfirliğin ve dinsizliğin bir köprüsüdür. Çünkü hayat dini olan İslâm, Allah’ın bildirmesi ve Resûlü’nün açıklama ve uygulamasıyla meydana gelmiştir. Âyette beirtildiği üzere Allah’a itaat ve sevgi, Resûlü’ne, onun hadis ve sünnetine uymakla gerçekleşir. Kim de onlara gönül rahatlığıyla teslim olmazsa iman etmiş sayılmaz.) (bk. 3 /Ali İmran,164; 4/Nisa,65)
“Kim Resul’e itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiş olur.” (4/Nisa, 80), “Biz bütün peygamberleri ancak Allah’ın izni (emri) doğrultusunda kendilerine itaat edilsin diye gönderdik.” (4 /Nisa/64, ayrıca bak: Şuara: 108, 126,143,163,179)
“Her kim de kendisine doğru yol (İslam) belli olduktan sonra, Resûle karşı tavır koyar (emirlerini beğenmez) ve (Rasûlü örnek alan) müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü (ve seçtiği o sapık) yolda bırakırız. Sonra kendisini Cehenneme atarız. O ne kötü bir giriş yeridir. ” (Nisa/115)

Peygambere İtaat Etmeyenin Ameli Boşa Gider
“Ey iman edenler! (Bütün işlerinizde) Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.” Peygambere itaat etmeyenin ameli boşa gider.” (Muhammed: 33)
Allah’a ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’e iman etmeyen ve O’na tabi olmayan Hıristiyan ve Yahudilerin yapmış oldukları iyilikler ve iyi ameller Yüce Allah tarafından asla kabul edilmeyip, hepsi Kur’an-ı kerimin ifadesiyle boşa gider.
“Onların bu dünya hayatında yaptıkları harcamaların hali; kendi kendilerine zulmetmiş bir topluluğun ekinlerini vurup da onu mahveden, dondurucu soğukluktaki bir rüzgârın haline benzer (Sadaka ve hayırlarının âhirette kendilerine hiç faydası olmaz). Doğrusu Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmektedirler.” (Ali İmran:117.) ; “İnkâr edenlerin/küfre sapanların (iyi sandıkları) amelleri ise, düz arazide (ufukta görülen) bir serap gibidir (uzaktan parıldar), susayan, onu su zanneder. Nihayet o(nun yanı)na vardığı zaman, hiçbir şey bulamaz ve (tıpkı bunun gibi o kâfirlerin âhirette eli boşa çıkar da) yanında (sadece) Allah’ı bulur. O da onun hesabını eksiksiz görür. Allah hesabı çok çabuk görendir; Yahut (o inkârcıların amelleri) engin bir denizdeki karanlıklar gibidir ki onu bir dalga kaplar, onun üstünden diğer bir dalga, onun üstünden de (koyu) bir bulut ve (böylece) karanlıklar üstünde karanlıklar. O(rada bulunan kimse) elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Allah kime (niyet ve ameline göre) bir nur (hidayet ve ışık) vermemişse, artık onun için bir nur (hidayet ve ışık) olamaz. (Nur: 39, 40) (Bak: İbrahim: 18; Ali İmran:91-116; Muhammed: 1-8-9-32-33; A’raf: 23-147)
Peygamberin sünnetini terk ederek, başka yollara sapanların âhiretteki durumları Kur’an’da şöyle anlatılır: “O gün o (her inkârcı) zalim, ellerini ısırıp: “Keşke ben, peygamberle beraber kurtuluş yolunu tutsaydım” diyecek. (bak. 33/Ahzab/66-67) Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim; Andolsun ki, bana o, (Kur’an) gelmişken, beni zikirden (Allah’ı anmaktan ve Kur’an’dan) o saptırdı. Zaten şeytan, (darlıkta) insanı yalnız ve yardımcısız bırakandır.” (25/Furkan 26-29) “O gün, onların yüzleri ateşte evrilip çevrilirken; “Ah! Keşke biz, Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik” diyecekler. Ve diyecekler ki: “Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, efendilerimize ve büyüklerimize (onların isteklerine, hevalarına ve çağırdıklarına) uyduk, (onlar) da bizi (hak) yoldan saptırdı.” (33/Ahzab/66-67) (karş. 2/Bakara/165-167)
“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi. İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır. (Kötülere) uyanlar söyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, simdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, islerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.” (2/Bakara/ 165–167) ( Bk. 7A’raf/36-39; 16/Nahl/27; 28/Kasas/62-66; 33/Ahzab/66-68; 34/Sebe/22; 37/Saffat/22-35; 38/Sâd/55-61)
Ebu Râfî (r.a) ‘den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
“Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, “biz onu bunu bilmeyiz. Allah’ın kitabında ne görürsek ona uyarız, o kadar” derken bulmayayım.” (Ebu Davud, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 10; İbn Mace, Mukaddime 2 (Tirmizi “bu hadis hasen bir hadistir” demektedir.)
Üç Ayeti Kerime Hükümce Birbirlerine Bağlı Oldukları Üç Şeyle Nâzil Olmuşlardır
Yüce kitabımızda “Bana ve anana babana şükret. Dönüş ancak bana’dır dedik” (Lokman:14) buyrulmuştur. Bu ayet hakkında İbni Abbas şöyle demiştir:
Üç ayeti kerime hükümce birbirlerine bağlı oldukları üç şeyle nâzil olmuşlardır. (indirilmişlerdir) Birinin hükmü (gereği) yerine getirilmedikçe diğeri ifa olunsa yerine getirilse dahi kabul edilmez. Bunlar:
• Allah’ın : “Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin” (Nisa suresi:59) mübarek emridir. Kim Allah’a itaat edip Resulullaha itaat etmezse onun bu itaatini Allah kabul etmez.
• Kur’an’ın “Namazı dosdoğru/gereği gibi kılın, zekâtı verin” (Bakara suresi: 110) hükmüdür ki, namazını kılıp zekatını vermeyen kimselerin namazı kabul edilmez.
• Cenâb-ı Hak’kın “Bana ve anana, babana şükret” (lokman suresi: 14) fermanıdır. Kim ki Allah’a şükredip (Kulluk edip) de ana ve babasına teşekkür etmez (saygıda kusur eder) se Allah’a karşı yaptığı şükür (kulluk) şâyan-ı kabul değildir. (Tirmizi, İbni Hibban, Hakim, İslam Şeraitinde Büyük Günahlar, İmam Zehebi, çeviren Sıdkı Gülle)
Hüküm koyma yetkisi Allah’a ve Resulüne ait olduğu halde, Allah’a rağmen kendi hayatını ve emaneti altında olanların hayatını kendi istek ve arzularına veya başkalarının istek ve arzularına göre tanzim etmeye yeltenen ve düzenleyen insan, kendi hevâsını ilah edinmiş olur. Hâlbuki Kur’an ve sünnet yoluyla hakkında hüküm konulmuş bir meselede bizim seçim hakkımız yoktur. Bu konuya Ahzab suresinde ve Nisa suresinde dikkat çekilir:
“Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman, inanan bir erkek ve kadına, artık o işte, kendi (arzu ve heves)lerine göre (başka) tercih hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelir (onlar tarafından verilmiş hükümleri beğenmez, kendi tercihlerine önem verir)se, kesinlikle o, apaçık bir sapıklıkla sapmış olur. (Ahzab:36)”
“Biz, bütün peygamberleri ancak Allah’ın izni (emri) doğrultusunda kendilerine itaat edilsin diye gönderdik. Onlar, (o tâğûtta muhakeme olmaya gitmek isteyerek) kendilerine yazık ettikleri zaman, (pişman olarak) sana gelip Allah’tan bağışlanmalarını dileselerdi, Peygamber de onlara mağfiret dileseydi, elbette Allah’ı, daima tövbeleri kabul edici ve çok merhamet edici bulurlardı.” (Nisa-64)
Ebu Râfî (r.a) ‘den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
“Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, “biz onu bunu bilmeyiz. Allah’ın kitabında ne görürsek ona uyarız, o kadar” derken bulmayayım.” (Ebu Davud, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 10; İbn Mace, Mukaddime 2 (Tirmizi “bu hadis hasen bir hadistir” demektedir.)
Bu hadis-i şerif ile Sevgili Peygamberimiz günümüzde Hıristiyanlar ve Yahudilerin organize ettiği Sünnet ve hadis düşmanlığını ve ona alet olan sözde Müslümanları görmüş ve bu konuda bizleri uyarmıştır.
“Sana Teslim Olmadıkça İman Etmiş Olmazlar”
“Felâ verabbike lâ yü’minûne hattâ yühakkimûke fîmâ şecera beynehüm sümme lâ yecidû fî enfüsihim haracen mimmâ gaDayte veyüsellimû teslîmen” (Nisa:65) “Hayır! Öyle (dedikleri gibi) değil. Rabbine andolsun ki (onlar) aralarında ihtilaf ettikleri meselelerde seni hakem yapmadıkça, sonra da verdiğin hükümden içlerinde bir sıkıntı (ve şüphe) duymadan, (sana) tam teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa 65)
Nisa suresi 64 ve 65. ayetin tefsirinde müfessirler şu görüşlere yer vermişlerdir:
“Allah’ın ve Resûlullah’ın hükmüne razı olmayan, tanımayanların Allah’a iman etmemiş olduğu bildirilmektedir (İbni Kesîr (Çetiner), I, 159 ve ilgili âyetler). Hulâsatü’l-Beyân’da ise “Şu halde âyet, Allah’ın kitabına ve Resûlullah’ın sünnetine uygunluk dışında bir şeyin hükmüne razı olmanın küfür olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, Allah’ın ve Peygamber’in hükümlerinden bir şeyi ister beğenmeyerek, ister küçümseyerek kasten reddetmek İslâm’dan çıkmaktır.” denilmektedir.” [Râzî, III, 960; Elmalılı, V, 21-22, 449] (H.Tahsin. Feyizli Feyzu’l Furkan)
Nisa suresi 65. Ayetin tefsirinde Mahmut Ustaosmanoğlu Efendi Ruhu’l Furkan’da şu açıklamaları yapar:
Alusî tefsirinde zikredildiğine göre, bu ayet-i celilenin (Nisa 65’in) hükmü, Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) in asrında bulunanlara mahsus olmayıp, kıyamete kadar bakidir. Zira Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) in şeraitinin hükmü, aynen kendisinin verdiği hüküm gibidir.
Nitekin Caferi Sadık (Radıyallahu anh): “Eğer bir toplum Allah-u Teâlâ’ya ibadet etseler, namaz kılıp zekât verseler, ramazan orucu tutup Beytullahı haccetseler sonra da Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in yaptığı bir şey hakkında: “Böyle yapmasaydı daha iyi olmazmıydı?” Deseler veya içlerinde onun yaptığı her hangi bir şeyden dolayı şüphe bulsalar elbette müşrik olurlardı.” Buyurmuş, sonra bu ayet-i celileyi delil olarak okumuştur.
Tefsiri Kebir’de zikredildiğine göre Mevlâ Teâlâ bu ayeti celilesinde, bir takım şartları bulundurmadan kulların iman sıfatıyla sıfatlanmış olmayacaklarına dair yemin etmiştir. Bu şartlar da üç tanedir.
• Karışık davalarda Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) i hakem tayin etmek: Bu şart Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmüne razı olmayanın mümin olmayacağına delâlet etmektedir.
• İçlerinde Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmüne karşı bir darlık bulmamalarıdır.
Şu bilinsin ki, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmüne razı olan kişi bazen dışı ile razı görünüp, kalbiyle razı olmayabilir. Bundan dolayı Mevlâ Teâlâ, bu ayeti celilesinde kalbin rızasının da şart olduğunu açıklamıştır. Fakat kalbin bir şeye meyli veya bir şeyden nefreti insanın elinde olmadığından ayeti celileden maksat bu değildir. Ancak bundan maksat Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in verdiği hükmün hak ve gerçek olduğuna dair kalpte kesin ve şüphesiz bir inanç olmasıdır.
• Tam manasıyla teslim olmaları.
Bilinmelidir ki, bir kişi Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmünün doğru olduğunu bilse de, bazı kere inadına onu kabul etmekten çekinebilir veya duraklayabilir. İşte Mevlâ Teâlâ bu ayeti celilede, bir kişinin mümin olabilmesi için Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmünün doğruluğuna dair kalbinde şüphesiz bir inanç bulunması gerektiği gibi, zahirde de o hükme teslim olması gerektiğini beyan etmiştir.
Dolayısıyla ayeti celilede geçen ( Sümme lâ yecidû fî enfüsihim haracen mimmâ gadeyte) “Sonra senin hükmünden içlerinde bir darlık bulmayacaklar”, kavli şerifi, bâtının inkiyâdı (kalbin teslimiyeti) demek olduğu gibi (ve yüsellimû teslîmen) “Tam manasıyla teslim olacaklar” kevli şerifi de zahirin inkiyadı (dışın boyun eğmesi) demektir.
Ruhul Beyan tefsirinde zikredildiğine göre, bu ayeti celilelerde, Allah ve Resûlünün emirlerinden bir şeyi reddedenin islâmdan hariç olduğuna dair bir takım deliller bulunmaktadır. O halde farz-ı ayn olan işlerde Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) e uymak farz-ı ayn, kifâye yoluyla farz olanlarda, farz-ı kifâye, vacip olan şeylerde, vacip, sünnetlerde ise sünnettir. Ona muhalefet ise, İslâm nimetini sahibinden giderir. Çünkü Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hak yolda delildir. Delile muhalefet ise dalâlettir.(Sapıklıktır.) Nitekim:
“An abdillâhibni amrın (r.a.) gâle: Resulullahi (Sallallahu aleyhi vesellem): “Lâ yü’minu ehadüküm hattâ yekûne hevâhû müttebian limâ ci’tü bihî”
“Abdullah ibni Amr (r.a.) dan rivayet edildiğine göre, Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Sizin birinizin hevâsı (arzu ve isteği) benim getirdiğim yola uymadıkça iman etmiş olamaz.” (Hakim, Ebû Nasr, Hatib, Ali el Müttakî, Kenzül Ummal: 1/217, No. 1084)
Diğer bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “men Dayyea sünnetî hurrimet aleyhi şefâatî” “Benim sünnetimi zâyi edene şefaatim haram kılınmıştır.” (Ruhul Beyan 2/231)
Bir hadisi şeriflerinde de şöyle buyurmuştur:
“Men hafiza sünnetî ekremehûllâhü teâlâ bierbaı hısâlin elmehabbeti fî gulûbil berareti, velheybeti fî gulûbil fecereti vessiati fîrrızgi vessigati fiddîni”
“Benim sünnetimi muhafaza edene Allah (- u Teâlâ) dört haslet ikram eder. İyilerin kalbinde muhabbet, kötülerin kalbinde heybet, rızıkta bolluk, dinde güvenilirlik.” (Ruhul Beyan: 2/231) (Ruhu’l Furkan, cilt 5; Nisa suresi 65. Ayetin tefsirinden, M. Ustaosmanoğlu)
“İrbâz ibni Sâriye (r.a.) şöyle buyurdu: Bir gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bize namaz kıldırdıktan sonra öyle bir belîğ (belâğatlı) vaaz yaptı ki, gözler ondan yaşardı ve kalpler ondan korktu. Bunun üzerine bir kişi: “Yâ Resûlullah sanki veda edenin yaptığı bir vaazdır. O halde bize ne vasiyet edersin.” Deyince:
“Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz: “Ben size Allah’tan korkmayı, Habeşli bir köle de olsa (başınızdaki sizden olan idareciyi) dinleyip itaat etmeyi vasiyet ediyorum. Zira sizden, benden sonra yaşayacak olan çok ihtilaf görecektir. O vakitte benim sünnetime ve hidayete ermiş kâmil halifelerin sünnetine yapışın, o sünnete sımsıkı sarılın, arzu dişlerinizle de onu ısırın, sonradan çıkan işlerden sakının zira sonradan çıkan her şey bidat, her bidat ise dalâlet (sapıklık)tır.” Buyurdu. (Ebu Davud, Sünnet: 5, No. 4607, 2/611) (Ruhu’l Furkan, cilt 5; Nisa suresi 65. Ayetin tefsirinden, M. Ustaosmanoğlu)
Allah’ın ve Resûlullah’ın hükmüne razı olmayan, tanımayanların Allah’a iman etmemiş olduğu bildirilmektedir (İbni Kesîr (Çetiner), I, 159 ve ilgili âyetler). Hulâsatü’l-Beyân’da ise “Şu halde âyet, Allah’ın kitabına ve Rasûlullah’ın sünnetine uygunluk dışında bir şeyin hükmüne razı olmanın küfür olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, Allah’ın ve Peygamber’in hükümlerinden bir şeyi ister beğenmeyerek, ister küçümseyerek kasten reddetmek İslâm’dan çıkmaktır.” denilmektedir.) [Râzî, III, 960; Elmalılı, V, 21-22, 449]
“Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah’tan bir kılavuz (doğru yolu gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Hiç şüphe yok Allah, zulmetmekte olan bir kavime hidayet vermez.” (Kasas suresi: 50) (Tefhim-ul Kuran)
“Eğer sana cevap vermezlerse (ki cevap veremezler), bil ki onlar, sadece heveslerine uyuyorlar. Allah’tan (gelen bir delil veya vahye dayalı) bir yol gösterici olmadan, kendi arzusuna (veya işine gelenlere) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz ki Allah, zalimler toplumunu doğru yola iletmez.” (Kasas: 50)
Dinde kaynağını vahiyden almayan bütün yol göstericilik ve deliller, kesinliği ve kalıcılığı olmayan batıl arzuların mahsulüdür. H. Tahsin Feyizli Hoca Ahzab suresi 36. ayetin mealine şu açıklamayı not düşmüştür:
“Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman, inanan bir erkek ve kadına, artık o işte, kendi (arzu ve heves)lerine göre (başka) tercih hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelir (onlar tarafından verilmiş hükümleri beğenmez, kendi tercihlerine önem verir)se, kesinlikle o, apaçık bir sapıklıkla sapmış olur. (Ahzab:36)”
“Allah ve Resûlü’nün, herhangi bir konuda koyduğu bir hüküm varken hiç kimse onun aksine bir tercih yapamayacağı gibi, başkası için de “isteyen yapsın, istemeyen yapmasın” diye bir serbesti tanıyamaz, bir ideolojik fikri dayatamaz. Çünkü ideolojiler hevâ ve heves putunun (Furkan/43) söylem şekilleridir. Çünkü bu durumda yeni bir din icat etmiş ve sapıtmış olur ki Allah ve Resûlü’nün hükümlerine bağlı mü’minlerce itibar görmezler.” (Feyzul – Furkan, (Hasan Tahsin Feyizli, Ahzab suresi 36. Ayet mealinin dip notu)
Peygamber Efendimiz zamanında bir münafık ile bir Yahudi bir konu hakkında ihtilafa düşmüşlerdi. Bu anlaşmazlığı aralarında gideremediler. Yahudi bu meseleyi Hz. Peygamberimizin huzurunda mahkemeleşerek çözmek istiyordu. Çünkü Hz. Muhammed’in adil davranacağına inanıyordu. Münafık ise buna yanaşmıyordu. Çünkü Sevgili Peygamberimizin adil davranacağını ve kendisini haksız çıkaracağını biliyordu. Münafık mahkemenin Yahudi hâkimin önünde yapılmasını istiyordu; Çünkü Yahudi hâkime rüşvet vererek kendisini haklı çıkarmak istiyordu.
Yahudi’nin ısrarının ağır basması ile birlikte Peygamber Efendimizin huzuruna geldiler. Peygamber Efendimiz ikisini de dinledi ve Yahudi’nin haklı Müslüman görünen münafığın haksız olduğuna karar verdi.
Münafık bu hükme razı olmayıp, Müslüman göründüğünden dolayı Hz. Ömer’in kendisini haklı çıkaracağına güvenerek; Yahudi’ye bir de Hz. Ömer’e gidelim, ona soralım dedi.
Hz. Ömer’in yanına gittiler ve Yahudi söze başlayıp:
– Anlaşmazlığımızın halli için Resûlullah’a gittik; Bizi dinledi ve benim lehime hükmetti, beni haklı buldu. Hz. Muhammed’in hükmüne razı olmayan bu adam bir de sizin hükmünüze başvurmamızı istiyor dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) münafığa dönüp:
– Yahudi’nin söyledikleri doğru mu? Diye sordu. Münafık:
– Evet, dorudur dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
– Siz burada bekleyin, ben biraz sonra gelip hükmümü vereceğim dedi. Eve gitti, az sonra elinde kılıcıyla çıkageldi ve bir vuruşta münafığın kellesini gövdesinden ayırdı ve dedi ki:
– Resûlullah’ın hükmüne razı olmayan kimseye ben işte böyle hüküm veririm.

Bu olay üzerine Nisa suresi 60. Ayet nazil olmuştur, ayette Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen ve keyfince hüküm venlere açıkça tağut denmiştir.
“(Ey Muhammed!) Sana indirilen (Kur’an’)a ve senden önce indirilen (kitaplar)a (sözde) inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Kendilerine onu inkâr (ve red) etmeleri emredildiği halde yine de tâğûtta (Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenler tarafından) muhakeme olmak (yargılanmak) isterler. Zaten şeytan da onları (böylece hidayetten) uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister.” (Nisa 4/60) [bk. 2/256 ve açıklaması; 5/49, 50; 16/36 ve açıklaması]
Bütün bu açıklamalar göstermektedir ki, sevgili peygamberimizin sünneti ve hadisleri olmadan Kur’an’ı ve İslâmı anlamak mümkün değildir. Sadece bize Kur’an yeter diyerek Sünneti ve sevgili peygamberimizin hadislerini devre dışı bırakmak demek yeni bir din icad etmek demektir. Aslında bu tür saçmalıklarda bulunarak sünnet ve hadis düşmanlığı yapanlar, “Siz Hz. Muhammed’i ve O’nun sünnetini boş verin O’nun yerine benim dediklerime uyun” diyerek; kendi istek ve arzularına göre bir din oluşturma peşinde olan din düşmanlarıdır. İslam âlimleri bu görüşleri savunan insanların dinden çıktıklarını ifade etmektedirler.