Prof.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu: Turancılığa Kimler Karşıdır?

Turancılığa

Kimler Karşıdır?

Prof.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu

Turancılığın mânâsı ve mahiyeti bilinince, kim­lerin bu fikre karşı çıkacağı kolayca anlaşılır. Tabiî, milyonlarca Türk’ün esaret altında yaşadığı ülkeler, Turancılığın baş düşmanıdırlar. Nitekim 12 milyonluk Doğu Türkistan’ı silah zoru ile istilâ eden Kızıl Çin’i, 60 milyon Türk’ün anavatanı olan Batı Türkistan’ı, Türk­menistan’ı, Özbekistan’ı Kazakistan’ı, Kırgızistan’ı, Başkırtistan’ı, Yakutistan’ı, Kırım’ı ve Azerbaycan’ı işgal eden Sovyet Rusya; 3 milyon Türk’ü köle gibi çalış­tıran Bulgaristan, 13 milyon Türk’e nefes aldırmayan İran; 6 milyon Türk’ü ezen Afganistan, 1 milyon Türk’ü eritip yok etmeğe çalışan Irak; Hatay’ı bile kendi sı­nırları içinde gösteren Suriye ve hâlâ Bizans rüyaları’ gören Yunanistan, Türkiye’deki Turancılık hareketin­den hem korkan, hem de bu fikri zihinlerden silmek için büyük gayret gösteren devletlerdir. Bunların en güçlüleri dahi ülkemizdeki Türk milliyetçilerinden çe­kinmektedir. Bu yüzden hepsi kendi topraklarında yaşayan Türklerin varlığından dünya kamuoyu haber­dar olmasın diye çeşitli yalanlar uydurmaktadır. Hepsi, yok etmek, sindirmek ve millî şuurdan koparmak için kendi topraklarında yaşamakta olan Türkleri eritmek,

yok etmek, sindirmek ve millî şuurdan koparmak için insanlık tarihinin en utanç verici işkence usullerini kullanmaktadır. Bunlar Türk düşmanlığında o derece ileri gitmişlerdir ki, yalnız bayrakları altındaki soydaş­larımızı değil, bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin şe­refli mensubu olan Türk milliyetçilerini de dolaylı yol­larla yıpratıp zayıflatmak çareleri bulmaktadırlar. Türklüğe ve Türkiye’ye düşman olan herkesle bu ko­nuda işbirliği yapmak o ülkelerin başlıca metodudur. Bunlar Türk milliyetçiliği fikrini söndürmek için bir yanndan yoğun propaganda yaparken, bir yandan da tehdit, şantaj ve rüşvet gibi adi usuller kullanmakta­dırlar. Bu yüzdendir ki, Türkiye’de kendi soydaşları­mız arasından bir Çin’li, bir Rus veya bir Yunanlı kadar Turancılık düşmanı kesilen insanlar yetiştirmişlerdir. Adam Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır; «Turancı» veya «milliyetçi» kelimelerini duyunca sinir krizi ge­çirir. Beyefendi Türk gazetecisidir; Rusya’ya gider gelir; oradaki Türklerden, tek cümleyle bahsetmez. Yahut da, eğer bahsetmek ihtiyacını duymuşsa, on­ların cennette yaşadıklarını söyler. Şüphesiz asıl maksat, dış Türklerin varlığını kimseye duyurmamak­tır. Bu gruptakiler için isim zikretmek gerekirse diye­biliriz ki dünyada Turancılığın en azılı düşmanları Mao Qe Tung, Brejnev, Jivkov, Makarios, Karamanlis, Rıza Pehlevî ve Saddam Hüseyin, Hafız Esat, Tito ve Çavuşesku’dur. Yalnız şu var ki, bunların hep­si, Turancılığa karşı olmakta, kendi açılarından tamamıyle haklıdırlar. Lenin, Stalin, Hitler, Mussolini ve Grivas da böyle idiler.

Turancılık ülküsüne karşı çıkan ikinci grup işe, Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlenmesinden endişe eden İsrail, İngiltere, Amerika, Fransa ve Almanya’dır. Bun- lor, Türk aydınlarında uyanacak kuvvetli bir milliyet­çilik şuurunun devletimize hamleler yaptırarak onu çağların üstüne çıkarabileceğini ve dünya Türklüğü ne sahip olacağını sezmektedirler. O takdirde Tür­kiye’nin ne NATO’ya, ne CENTO’ya, nede AET’ye ihti­yacı kalacaktır. Kalkınmış, birleşmiş ve millî şuurunu yeniden kazanmış bir Türk devleti elbette- ka pitalist batının da, komünist doğunun da ne İktisadî, ne siyasî, .ne kültürel ve ne de ideolojik hâkimiyetine açık olacaktır. Tabiî böyle bir geleceğin tek ve en tesirli itici gücü hem gönülleri hem de kafaları tutuş­turan büyük Turancılık ülküsüdür. Bu ateş bütün Türk nesillerini sararsa, artık onu hiç kimse söndüremez. Milletlerin karakterini, cemiyetlerin ruh yapısı­nı ve bizim tarihimizi çok iyi bilen Batılıların Turan­cılık fikrinden ürkmeleri o kadar normaldir ki… Bu itibarla bir İsaac Rabin, bir Caliaghari, bir Ford, bir Giscard d’Estaing ve bir H. Schmidt Turancılığın en ünlü düşmanıdır. Bunlardan öncekiler de böyleydi, sonrakiler de mutlaka öyle olacaklardır.

Ancak, sanılmasın ki, bu adamlar şurada burada nutuklar vererek, makaleler yazarak veya bildiriler yayınlayarak Turancılığı kötülemektedirler. Hayır! Onlar tecrübeli politikacıdırlar. Maşa kullanmak müm­künken, ne diye ellerini yaksınlar ? Açtıkları okullar, teşkil ettikleri localar, dağıttıkları burslar ve sinsice yaptıkları propaganda sayesinde kendileri gibi düşü­nen o kadar çok ümanist yetiştirmişlerdir ki, bunla­rın her biri aşırı insan severlikleri yüzünden Türk milletini unutuvermişlerdir. Onun için de bir Yahudi ve bir İngiliz kadar Turancılığa karşıdırlar. Bu keli­meyi işitince hepsinin tüyleri diken diken olur!

Şimdi akla şöyle bir soru gelebilir:

«Acaba Turancılık düşmanlan bunlardan mı iba­rettir ?»

Ne münasebet! İrili ufaklı her millet kendi milli menfaati bakımından zararlı görüyorsa Turancılık fikrinin aleyhindedir. Bunlar arasında sırf hissî sebep­lerle’ Türklere düşman olanlarla, bazı büyük devletle­rin emriyle, menfaat karşılığıhareket edenler de ek­sik değildir. Ermeni ve Rum komitacılarını birinci gruba, Belçika, Hollanda ve İsveç gibi «paralı asker­ler»i de ikinci gruba sokmak mümkündür. Yugoslav­ya, Romanya, Polonya, Doğu Almanya zaten malûm­durlar.

Türkiye’deki Turancılıkaıleyhtarlarına gelince:

Bunlar iki grupturlar. Birinciler artık herkesçe maîüm otan Marksist – komünistler, her renk ve de­recedeki .solcular, beynelmilel kuruluşlara bağlı üma- nistler ve bölücü, bölgeci azınlık ırkçılarıdır. Türk Devletinin güçlenmesini ve dünya Türklüğünün kültür bakımından bile bütünleşmesini kendi ideolojileri için tehlikeli gören bu zümre, Turancılık fikrine şuurlu bir şekilde düşmandır. Turancılığa karşı çıkan ikinci zümre ise, KGB’nin, CİA’nm, İngiliz’in, Yahudi’nin ve bütün Türk düşmanlarının yıllardan beri yaptıkları sinsi propogandayla şartlanmış iyi niyetli kimselerdir. Sadece meselenin esasını bilmedikleri için, konu ken­dilerine kasden yanlış takdim edildiği için Turancılığı reddeden bu grubun görüşlerini tek tek ele alıp ce­vaplandırmak gerekecektir.

II

Türkiye’de, kötü niyetli olmadıkları halde, değişik sebeplerle Turancılığa karşı çıkan pek çok insan var­dır. Bunların büyük bir kısmı meselenin esasını bilmeyenlerle, yapılan menfi propagandanın tesiri altında kalanlardır.. Onları kendi içlerinde şöyle sıralamak mümkündür.

Nemelazımcılar:

Bunlar, hayatta yalnız şahsî rahat ve menfaatlerini düşünüp, hiç bir millî ve fikrî meseleyle ilgilenmeyen kimselerdir. En önemli günlük hâdiseler için dahi zihin yormayan bu insanlar, elbette Türk milletinin uzak geleceğine ait isteklere katılmazlar. Ancak, Turan­cılığın kendi rahatlarını kaçıracağı ihtimalini hesap ederek, ona karşı cephe alanlarla birleşirler. Böylece Turancılar aleyhinde ileri sürülen her iddiayı bir papağan gibi tekrarlayıp dururlar. Yaşayışları bir bit­kiden farksız olan bu çeşit insanlara sadece acımak gerekir. Çünkü onlarda ne millî şuur, ne de insanlık sevgisi kalmıştır.

Bilgisizler:

Bunlar, Türkiye dışındaki milyonlarca Türkün var­lığından hiç haberi olmayan kimselerdir. Vaktiyle mil­lî sınırlarımız içinde bulunan milletdaşlarımızla, uzak ülkelerde bağımsız devletler halinde yaşamış olan soydaşlarımızın bugün artık Türklüklerini kaybedip eridiklerini sanan gafilleri de aynı gruba sokmak lâzım­dır. Onun için, mevcudiyetine inanmadıkları dış Türklerin dertleriyle ilgilenen milliyetçilere karşı bunlar da menfi tavır takınırlar. Böylece, böyle bir ilgiyi çağı geçmiş boş bir heves sayarlar. Lüzumsuz ve faydasız bulurlar.

Halbuki gerçek onların sandığı gibi değildir. Dün yadaki esir Türklerin hepsi Türklük şuurlarını ve Müs­lümanlıklarını büyük bir titizlikle muhafaza etmekte­dirler. Millî kültürlerini, millî gelenek ve törelerini yaşatmanın gayreti içindedirler. Hatta, diyebiliriz ki, bu hususta, Türkiye Türklerinden çok daha hassastır­lar. Asırlardır devam eden düşman zulmü, onların mil­lî kültürleri üzerinde Hasan Ali Yücel maarifinin bizde yaptıkları kadar tesirli olamamıştır. Üstelik de milyon­larca esir Türk, bizim kendilerini bir gün mutlaka kurtaracağımıza1 inanmaktadırlar.

Korkaklar:

Bunlar, gene bilgisizlikleri yüzünden, Turancılığı Türkiye’nin başına dert açacak tehlikeli bir macera sayan fazla ihtiyatlı kimselerdir. Kendileri, ömürlerin­de bir gün olsun Turancıların esir Türkler konusunda ne istediklerini öğrenmek ihtiyacını duymadıkları için, meseleyi daima toplu-tüfekli savaş açısından ele al­maktadırlar. Tabiî ondan sonra da: «Canım Rusya’da­ki Türkleri kurtaralım diye Türkiye’nin bağımsızlığını tehlikeye mi düşürelim» şeklinde demagoji yapmakta­dırlar.

Oysa ki, Ziya Gökalp’ten beri bu güne kadar hiç kimse, dış Türkler uğruna herhangi bir devletle savaşa girelim dememiştir. Kıbrıs meselesi hariç, belki daha yıllarca, Türk devletinin esir Türkler için kuvvete baş­vurması imkânsızdır. Ama, siyasî yoldan gerek Birleş­miş Milletler nezdinde, gerekse ikili görüşmeler yapmak suretiyle dış Türklerin bir çok derdi ele alına­bilir. Devletler hukukuna ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesindeki esaslara dayanarak Türklerin ta­bii hakları korunabilir. İnsan hak ve hürriyetlerine bü­yük önem verilen çağımızda, dünya kamuoyunun dik­katleri bu konu üzerine çekilebilir. Türkiye Türkleri­nin topluca bu davayı benimsemesi sağlanarak, ayrı bir baskı unsuru yaratılabilir. Biz bağımsız ve şahsi­yetli bir devlet olduğumuza göre, kendi vatandaşları­mızın esir soydaşlariyle ilgilenmeleri normal değil midir?

Bu korkak ve fazla ihtiyatlı aydınların ikinci mazeretleri de şudur. Derler ki: «Efendim biz esir Türklerle açıkça ilgilenirsek, bütün komşularımızı ür­kütür ve üstümüze sıçratırız. Düşmanlıklarını çekeriz. Onların Türkiye aleyhinde tertiplere kalkışmasına bahane hazırlarız.»

İlk bakışta mantıklı gibi görülen bu iddianın ger­çeklerle hiçbir alâkası yoktur. Hattâ mesele sanılanın tam aksine devletimizin lehine ve menfaatinedir. Çün­kü bünyesinde milyonlarca Türk’ü baskı altında tutan komünist ve faşist devletler – Rusya da dahil – bizden korkmaktadırlar. Oradaki soydaşlarımızın hak ve hür­riyetlerinin korunup millî varlıklarının canlı tutulması Türkiye bakımından büyük bir «koz» dur. Başka dev­letler çeşitli ülkelerde kendilerine bağlı veya sempati duyan zümreler temin etmek için milyonlar harca­maktadırlar. Bu uğurda, yabancı ülkelere gidip kolej­ler ve hastahaneler açıp, vakıf tesisleri kurmaktadırlar. Ajanlar ve misyonerler göndermektedirler. Burs­lar dağıtmaktadırlar. Rüşvetler vermektedirler. Yani kurdukları çeşitli «küitür üsleri», haber merkezleri ve menfaat şirketleriyle, «neokolonizm» denilen «yeni sömürgecilik» politikasını uygulamaktadırlar. Bunu yapmaktaki maksatları da gayet açıktır. İstiyorlar ki bir çok ülkelerde kendilerine dost gruplar bulunsun. Kendi kültürlerini benimsemiş nesiller teşekkül etsin.

İşte diğer devletlerin milyonlar dökerek sun’î şekilde elde etmeğe çalıştıkları sempatizanlar zümre­si bizim için kendiliğinden hazır demektir. Etrafındaki ülkelerin hepsinde, Türkiye’ye soy birliği, kan birliği, kültür birliği, tarih birliği ve ülkü birliği gibi kopmaz bağlarla bağlanmış milyonlarca Türk vardır. Onların mevcudiyeti Türkiye Cumhuriyetinin güvenliği açısın dan en büyük destektir. Devletimizin komşuları üzerin- , de tesir ve nüfuz sahibi olabilmesi için de Türklerin varlığı çok geçerli bir «koz»dur. Bir imkândır. Gerçi, Türk milliyetçileri esir soydaşlarını hiç bir zaman «koz» gibi kullanmayı düşünmemişlerdir. Düşünemezler de. Ancak, hem Turancılığa karşı çıkanların yersiz endişelerini gidermek, hem de! Türkiye’nin menfaatleriyle dış Türklerin menfaatlerinin birbirine zıt değil, aksine paralel olduğunu isbat etmek için bu nokta üzerinde bilhassa duruyoruz. Yani dünyada ne kadar çok Türk, mevcuttur bu Türkler ne kadar hür iseler, bu Türklerin millî şuur ve kültürleri ne kadar canlı ise ve Türkiye Cumhuriyeti bu Türklerle ne derece ciddi ilgileniyorsa, devletimiz o ölçüde güçlü, itibarlı ve tesirlidir. Onlar­dan habersiz gibi yeryüzünün en yalnız devleti olarak kalmağa mahkûmdur. Bir devlet düşününüz ki kendi­sine kanı ile, canı ile, tarihi ile ve en önemlisi gönlü ile bağlı 90 milyonluk bir millet varlığına sırt çeviri-* yor. Böyle bir davranışa verilecek sıfatların en yu­muşağı «gaflet»tir. Her millet başka ülkelerin halkı ile hissî yakınlıklar sağlamak için akla gelmedik basit unsurları kullanıyor. Biz ise, elimizdeki büyük imkân­ları budalaca tepmeğe kalkışıyoruz.

İhtiyatlı korkakların Turancılığı reddederken ileri sürdükleri bir mazeret daha var. Diyorlar ki: «Türkiye dış Türklerle fazla ilgilenirse, o ülkeler soydaşlarımızı büsbütün ezip yok etmeğe kalkışırlar.»

Bu iddia da sadece bir aldatmacadan ibarettir. Bir kere, esir Türkler zaten yeteri kadar baskı ve zu­lüm altındadırlar. Daha fazlası düşünülemez ki. İkinci­si, Şimdiye kadar dış Türklere böylesine zulmedilişinin tek sebebi, Türkiye’nin onlara sahip çıkmamış olması­dır. Sahipsiz kimseleri ezmek o kadar kolay ki. Ama, arkasında herhangi bir devlet bulunan azınlıkları ez­mek epeyce güçtür. Türkiye ciddî olarak sahip çıktığı takdirde, değil Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yu­goslavya, Irak, Suriye, İran ve Afganistan gibi bizden küçük devlet Çin ve Sovyetler Birliği dahi esir Türk­lere karşı daha yumuşak muamele etmeğe mecbur olurlar. Günlük hayatta bile herkes zayıf ve kimse­sizleri ezmez mi?

Hasılı, hiç bir bahane ve mazeret bizim Turancı­lıktan vazgeçmemizi gerektirmez. Aksine, ona daha çok önem vermemizi sağlar.

Türkiye’de her meseleyi bugünün imkân ve şart­ları içinde düşünen kısa görüşlü ve kuru gerçekçi insanlar da Turancılığa karşıdırlar. Böyle bir ülküyü, hem gerçeklerle bağdaşmayan hem de zararlı bir hayalcilik saymaktadırlar.

Bunlara verilecek cevabımız şudur: Hayatta bu­gün gerçek olmuş herşey dün hayaldi. Ziya Gökalp’in belirttiği gibi, 1918 yılında yurdumuz işgal altınday­ken Kuvayı Milliyecilerin gönlündeki Türkiye Cum­huriyeti bir hayâldi. «Ya istiklâl, ya ölüm» andı ile silaha sarılıp cephelere koşan vatanseverler, eğer biraz mantıklı düşünselerdi, tek kurşun sıkmadan esareti kabul ederlerdi. Türk milletinin içinde bulun­duğu o günkü imkân ve şartlar karşısında «gerçekçi­lik» teslim olmayı gerektiriyordu. Nitekim isimleri tarihe geçmiş nice ünlü kişi, bu aşırı «gerçekçi» oluş­ları yüzünden, düşmanla savaşmanın fayda vermeye­ceğini ileri sürerek Amerika veya İngiliz mandasını kabullenmemizi teklif etmişlerdir. Fakat zaman o «gerçekçileri» değil, hayâller peşinde koşan Kuvayı Millîyecileri haklı çıkardı.

Bugün sayıları yüzelliye yaklaşan bağımsız dev­letlerin üçte ikisi son yarım asır içinde istiklâline kavuşmuştur. Demek ki yirminci yüzyılın başında milyonlarca insan için ulaşılmaz bir «hayâl» sayılan hürriyet ve istiklâl, artık değişmez bir gerçektir.

Tâ onuncu asırda uçmayı tasarlayan Türkistanlı fikir adamı, o günün imkânlarına göre hayâllere dal­mış bir «deli» idi. Çağdaşları belki de ona bu sıfatı vermişlerdi. Ama, o «hayâller» neticede «gerçek» ol­madı mı ? Ya Ay’ın fethi hakkında ne buyrulur? Daha bundan kırk yıl önce büyük fizikçilerin bile «ilim açı­sından imkânsız bir hayâl» saydıkları hâdise gerçek­leşmedi mi ? Hepsini sayıp dökmeye lüzum yoktur. Akıl sahibi herkes bilir ki tarih’ boyunca insanoğluna ait her başarı, her keşif, her icat ve buluş gerçekleş­meden önce tam bir «hayâl»di. Günlük hayatımızda da «hayal» ile «gerçek» yanyana, içiçedir. Bir ilkokul öğrencisi için üniversiteyi bitirmek gerçekle alâkası olmayan bir hayâldir. Oyuncak bebeğini kucağında sallayan kız çocuğunun ileride anne olmayı düşünmesi de geniş bir hayâl gücünün neticesidir. Bunların ger­çekleşmesi hem mümkündür, hem değildir. Ama her iki halde de mesele değişmez. İmkânsızlık hayâl kur­maya mani olamaz. Hayâl kurmanın boş, faydasız ve ya zararlı olduğu söylenemez. Şair bile «İnsain âlem­de hayâl ettiği müddetçe yaşar» demektedir. Fertler için de milletler için de yarının gerçekleri bugünün hayâllerinden çıkacaktır. Esasen, ancak gerçekleri görenler hayâl kurabilirler. Onu değiştirebilmek için, daha güzel «gerçeklere» ulaşabilmek için. Aksine ha­yâlden kaçanlar veya buna ihtiyaç duymayanlar «ger çeğin» farkında bile olmayan gafillerdir. Bu bakımdan aşırı gerçekçilere verilecek en uygun sıfat «tutucu» yahut«gerici» kelimeleridir. Hayâlcilere ise sadece «yaratıcı» «hamleci» ve «ilerici» denilebilir. Üstelik «gerçeğe» bu derece bağlı olan kişiler, dünyada 90 milyon Türk’ün esir yaşadığı gerçeğini kabul ve itiraf etmezler. Hatta inkâra kalkışırlar.

Aşağı – yukarı kırk yıldan beri kendilerine «Anadolucu»denilen bir kısım «Türkiye milliyetçileri» de Turancılığa «dostça» karşıdırlar: Bunlar derler ki: «Açı, sefili ve binbir derdi ile Türkiye dururken, dış Türkleri kurtarmayı düşünmenin şimdi sırası mı ?»

Tabiî böyle söyleyenler, çoğu da aydın kişiler ol­dukları halde, bugüne kadar hiçbir Turancıyı dikkatle okumamışlardır. Meselâ Ziya Gökalp, Mehmed Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Nihal Atsız, Arif Nihat Asya ve Nejdet Sançar gibi eski Turancılarla bugün onların yolundan giden genç fikir adamlarının hiçbiri, hiçbir zaman : «Anadolu’nun dertlerini bir yana bırakalım da, esir Türkleri kurtara­lım» dememişlerdir. Çünkü bundan daha mantıksız bir düşünce olamaz. Nitekim Turancılığın kurucusu sayılan Gökalp, 1924 yılında:” «Türkçülüğün ilk hedefi Türkiyeciliktir» demiştir. Bu cümleyle anlatmak iste­diği şudur: «Herşeyden önce Türkiye, kurtarılacak­tır. Türkiye ilimde, teknikte, sanayide, ekonomide, fikir ve san’atta çağın en yüksek noktasına ulaşmış bir devlet olmalıdır. Ondan sonra da dünya Türklüğü ile ilgilenmelidir.»

Gökalp’in belirttiği bu ölçü o günden beri devam etmektedir. Bütün Turancılar hâlâ aynı şekilde düşün­mektedirler. «Yüz milyonluk Türkiye», «Milliyetçi Türkiye», «Millî devlet, güçlü iktidar» gibi sloganları tekrarlayan genç Turancılar da bu fikirde olduklarını göstermektedirler. Başka türlü dü­şünmek de mümkün değildir. Elbet de önce Türkiye’­nin meseleleri çözülecektir. Elbet de önce Türkiye güçlenip kalkınacaktır.

Fakat bu uğurda çalışılırken, ne gönüllerden ne de zihinlerden dış Türkler dâvası çıkarılmayacaktır. Onlarla aramızdaki dil bağı, duygu bağı, kültür bağı ve soydaşlık şuuru devam ettirilecektir. Bu da devleti­mizin eğitim, kültür, san’at yayın ve propaganda poli­tikası ile sağlanmalıdır. Her çeşit hukuk ve siyaset yoluna başvurulmalıdır. Ayrıca birde Turancılığa karşı resmen menfi tavır takınılmamalıdır. Bu ülkünün yan* lış, zararlı ve tehlikeli olduğu iddiasından vazgeçil­melidir. Ulu bir çınarı andıran dünya Türklüğünün bir dalı olduğumuz kabul edilmelidir. Böylece, üniversitelerimizde dış Türklerin edebiyat ve san’atları incelenmelidir. TRT yayınlarında dış Türklere geniş yer verilmelidir. Esir Türk illerinden gelen soydaşlarımıza yabancı muamelesi yapılmamalıdır.

***

Unutulmasın ki, Fransız devletinin dışişleri teş­kilâtının resmî adı «Fransa ve Denizaşırı Fransızlar Bakanlığı» dır. Unutulmasın ki, Yunanistan Anayasası: «Dünyanın neresinde oturursa otursun Yunan soyundan olan herkes Yunanistan vatandaşlarına tanınan bütün haklara sahiptir» hükmünü ihtiva etmektedir. Unutulmasın ki, dünyanın dört bucağına dağıl­mış olan Yahudiler, asırlardan beri birlik, beraberlik ve bütünlük arzuları ile, millî şuurlarını aynen muhafaza etmektedirler. Japonya’da bir Yahudi’nin ayağına diken batsa, Kanada’daki ırkdaşının içi sızlıyor. Unutulmasın ki, Afrika’daki İngiliz uyrukluların halklarını korumak için İngiltere Hükümeti ünlü bakanlarını defa­larca eski kölelerinin ayağına göndermiştir.

Unutulmasın ki, bugün 18 müstakil devlet halinde bölünmüş olarak yaşayan Arapların tek ideali <;Arap Birliği»ni kurmaktır. Yâni «Arap Turancılığını» gerçekleştirmektir. Bu sebeple, her Arap devletinin okulundave resmî dairesinde bir tek «vatan haritası» vardır. Adı : «El Vatanı Arabiyye». Bu haritada 18 müstakil devlet «Birleşik Arap Devletinin» birer vilâyeti gibi gösterilmiştir. Bizim Hatay ilimiz de Suriye sınırları içine alınmıştır. Hepsinin okulunda aynı «Arap tarihi» ve aynı «Arap Coğrafyası» okutulmaktadır. Baas Partisinin tüzüğünde bu «El Vatanı Arabiyye» şöyle tarif edilmiştir: Batıda Büyük Okyanus’a dayanan Kuzey Afrika ile, Güney’de Arap Okyanusu­na Doğu’da Arap Körfezine, Kuzeyde Toros Dağları’na dayanan (Antalya’nın Kuzeyi’nden Van’a kadar uzanan bölge kastediliyor) bütün Arap Yarımadası Arap anavatanıdır.

Tabiî, Baas Partisi’nin bu program ve idealine 18 müstakil Arap devletinin hiçbir vatandaşı, ne gerçek­çilik, ne korkaklık, ne «Anadoluculuk» ne ümanistlik, ne bilgisizlik ve ne de nemelazımcılık yüzünden karşı çıkmayı düşünüyor. Çünkü her Arabın gönlünde bu arslan yatmaktadır.

Unutulmasın ki, Türkiye’nin beşte biri büyüklüğün deki Yunanistan, eski Bizans idealinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Bütün Ege ve Akdeniz adalarından başka, İstanbul ve Batı Anadolu’yu tamamen almayı hâlâ hayâl etmektedir. Gençliğini, ordusunu, san’atkârını, gazetecisini, ilim adamını ve halkını bu idealle yetiştirmektedir. Tabiî Yunanistan’da da ne bir ger­çekçi, ne de bir ümanist, ne bir korkak, ne bir neme­lazımcı, ne de bir «anadolucu» böyle millî bir dâvaya karşı çıkmamaktadır.

«Cihanda Barışçılar» :

Bir de Atatürk’ün elli yıl önce söylediği «Yurt­ta sulh, cihanda sulh» prensibini kıyamete kadar devam edecek bir devlet politikası sanan zavallılar vardır. Bunlar da, o yüzden, Turancılığı sırf «Atatürk ilkelerine aykırıdır» kanaatiyle reddetmektedirler. Onlara verilen cevap da şudur:

Atatürk o sözü bizim için değil, düşmanları uyutmak için söylemiştir. Yoksa ne Hatay’ı alırdı, ne de Kerkük Türklerine o tarihî mektubu yazardı.

Bilmem anlatabildik mi?