Muharrem GÜNAY: ZEKÂT VERMENİN SIRLARI – TÜRK OLMAK

OTUZ RAMAZAN OTUZ KONU VE OTUZ HİKÂYE
ZEKÂT VERMENİN SIRLARI – TÜRK OLMAK

Muharrem GÜNAY
İmam GAZÂLİ Kimya-yı Saadet adlı eserinde zekât vermenin sırları hakkında bilgiler vermektedir. Zekâtın sırlarını biz özetleyerek ve sadeleştirerek aşağıdaki şekilde aldık:
Her ibadetin bir sureti, dış görünüşü bir de hakikati/sırrı vardır. Zekâtında öylece bir sırrı ve hakikati vardır. Zekâtın sır ve hakikatini bilmeyen kimsenin zekâtı ruhsuz bir suret gibidir. Zekâtın sırrı üç şeydir:

Birinci sır: Mü’minler her şeyden çok Allah’ı sevmekle yükümlüdürler. Hangi mü’mine sorarsanız sorun hayatta en çok sevdikleri şeyin Allah olduğunu söylerler; doğrusu da budur. Eğer bir mü’minin Allah’tan başkasını daha çok seviyorsa gerçek anlamda bir mü’min değildir. Nitekim Tevbe suresinde buyrulur ki:
“De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz bir ticaret ve hoşlandığınız evler, size Allah’tan, Resûlü’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar toplumunu doğru yola eriştirmez.” (Tevbe 24)
Allah’ı her şeyden daha çok sevdiğini iddia etmeyen ve gerçekte de böyle olduğuna inanmayan kimse yoktur. İnsanlar tarafından en çok sevilen şeylerden birisi de maldır. Allah’ı her şeyden çok sevdiğine inanan ve bu iddiada bulunan mü’min, insanların hemen hemen tamamı tarafından sevilen malı ile imtihan edilmektedir. Eğer malını Allah yolunda harcarsa, malının zekâtını verirse bu imtihanı kazanmış ve Allah’a olan sevgisini ispatlamış olur. Deniliyor ki:
“Eğer iddianda doğru isen, Allah’ın sevgisinde dereceni anlamak için sevgilini yani malını fedâ et. Bu sırrı bilenler üç tabakadır:
1- Sıdıklar tabakası. Onlar, bütün mallarını Allah yolunda fedâ edenler ve “ikiyüz dirhemden beş dirhem (kırkta bir) vermek bahillerin/cimrilerin işidir.Bize vacip olan mallarımızın tamamını Allah yolunda harcamaktır” diyenlerdir. Nitekim Hz. Ebu Bekir- Es-Sıddîk (r.a.) bütün malını sadaka olarak dağıtmak üzere peygambere getirdi. Peygamber Efendimiz:
“-Evdekilere ne bıraktın?” diye sorunca:
“-Allah ve resûlünü bıraktım” diye cevap verdi.
Hz. Ömer ise malının yarısını getirmişti. Sevgili Peygamberimiz:
Evdekilere ne bıraktın?” diye sorunca:
“-Yarısını bıraktım” diye cevap vermişti.

2- Salihler ve Dindarlar Tabakası: Bunlar mallarının tamamını harcamadılar; Buna cesaret edemediler. Fakat kendilerini fakirlerle bir tuttular, sadece zekâtla yetinmediler. Zekâttan daha fazlasını verdiler. Kendilerine müracaat eden fakirleri aile fertleriyle bir tuttular.
3- İyi insanlar tabakası. Bunlar: “İkiyüz dirhemde beş dirhem yani kırkta bir verirler; daha fazlasını yapmazlar. Yalnız farzı yerine getirirler. Fakat Allah’ın emrini zamanında ve severek yerine getirirler. Fakirlere minnet etmezler, verdiklerini başa kakmazlar. Bu adı geçen derecelerin en aşağısıdır.

İkinci Sır: Kalbi, kendisi için pislik olan mal tutkusu ve cimrilikten temizlenmektir. Çünkü görünen necaset/pislik Hakk’ın huzuruna varmağa engel olduğu gibi, bahillik, aşırı mal tutkusu ve cimrilikte Allah’ın huzuruna varmağa engeldir. Kalp, mal tutkusundan ve cimrilik pisliğinden ancak onu harcamakla temizlenir. Bu itibarla zekât, içerisinde pislik ve kirli çamaşır yıkanan su gibidir.

Üçüncü Sır: Nimete şükür etmektir. Çünkü mal, mü’min için hem dünya hem de ahiret rahatına sebep olan bir nimettir. Namaz, oruç ve hac; beden nimetlerinin şükrü olduğu gibi, zekat da, mal nimetinin şükrüdür. O halde, bu nimetle kendin zengin ve kimseye muhtaç olmadığını görünce, fakir ve muhtaç bir müslümanı gördüğü zaman:
“Bu adam benim gibi Allah’ın kuludur. Beni ona değil, onu bana muhtaç eden Allah’a şükürler olsun. Mademki, maksad beni denemektir, ona şefkat ve merhamet etmeliyim. Bu hususta kusur yaparsam, Allah beni onun gibi, onu da benim gibi yapar” demek suretiyle nefsine nasihat etmelidir.
O halde, herkes zekâtın sırlarını bilmelidir. Böylece insanın ibadeti; mânasız şekil ve hakikatsiz sûret olmaktan kurtulur. (İmam Gazali,Kimyâ-yı Saâdet, tercüme Ali Arslan; s:129-131)
TÜRK OLMAK
‘GELECEĞİNİ BİLİYORDUM!’ (Çılgın Türkler kitabından bir alıntı)

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi.

Asker en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü.

insanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı bir ateş altındaydılar.

Asker teğmenine koştu hemen:

– Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi?

‘Delirdin mi?’ der gibi baktı teğmen…

– Gitmeğe değmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük ihtimal ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!

Ama asker o kadar israr etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı.

– Peki, dene bakalım!

Asker yoğun ateş altında fırladı siperden ve mucize eseri; arkadaşının yanına kadar gitti, yaralı arkadaşını sırtladığı gibi taşıdı. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.

Teğmen koşup yaralıya bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yı kılmış askere döndü:

– Sana hayatın ı tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim? Bu zaten ölmüş…

– Değdi Komutanım, değdi! dedi asker.

– Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun?

– Gene de değdi komutanım, çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu…

Ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için…

Ve, hıçkırarak, şehit olan arkadaşının son sözlerini tekrarladı:

‘Geleceğini biliyordum!’
Birilerine inat degil, böyle olduğumuz için TÜRK’üz.