Muharrem GÜNAY: NAMAZI TERK ETMENİN CEZASI – KIRK KAHRAMANLAR VE KÜRŞAD

OTUZ RAMAZAN OTUZ KONU VE OTUZ HİKÂYE
NAMAZI TERK ETMENİN CEZASI – KIRK KAHRAMANLAR VE KÜRŞAD

Muharrem GÜNAY
Namaz, imânın en verimli ve en yararlı ürünlerinin başında gelir. İmânın tahkik derecesinde kalbte kök salmasına yardımcı olan amellerden biri hiç şüphesiz ki namazdır. Kılınması farz ve farziyetini kabul imânın gereğidir. Terki büyük günah, farziyetini ret ve inkâr ise küfürdür.
İslama göre en büyük ibadet Allah yolunda cihattır. Fakat cihat müminler üzerine farzı kifâye olan bir ibadettir. Yani cenaze namazı gibi Müslümanlardan bir kısmının bu görevi yerine getirmesi ile diğerleri üzerinden düşer. Namaz ise günde beş vakit bütün müminler tarafından yerine getirilmesi gereken farzı ayın bir ibadettir. Bu bakımdan Allah katında en büyük ibadet namazdır. Namazın terki büyük günahların en başında yer alır. Namazın terkinden daha büyük bir günah yoktur. Çünkü içki, zina, yalan söylemek gibi günahlar insanlar tarafından ara sıra işlenirken, namaz kılmayan birisi günde beş defa bu suçu namazı kılmamakla işlemektedir. Bu akımdan Allah katında en büyük günah namazın terkidir.
Namaz kılarken gaflet affedilirken, namazdan gaflet içerisinde olmak (namazı terk etmek, kılmamak) nifak alâmetidir. Müslümanlar namazın içinde gaflet edebilirler, namazın içinde unutarak, yanılarak gaflet edebilirler. Bu nifak değildir. Hattâ namazın içinde bir şeyleri unutmak günah bile değildir. Nitekim Allah’ın Rasûlü de namazda unutmuş ve bu unuttuğunu telafi etmek için sehiv secdesi yapmıştır.

İnkâr etmediği halde namazı terk eden kimsenin küfre girip girmeyeceği hakkında farklı görüş ve tespit ortaya çıkmıştır. Fakat ekseriyet namazı terk etmenin insanı küfre götürmeyeceği fakat büyük günah işleyeceği yönündedir.
Eğer bir kimse Allah’a verdiği bu söze riayet etmiyorsa bu adamın insanlara verdiği sözlerine riayeti de düşünülemez. Rabbiyle ahdine sadık davranmayan bir kimseden insanlara karşı sadâkat beklenebilir mi? Şair Sadi Şirazi öyle der:
“Namaz kılmayan birisine sakın borç para vermeyin. Çünkü namazı terk ederek Rabbine karşı borcunu ödemeyen bir adamın sizin borcunuza sadâkatini düşünmeniz aptallıktır.”
Sevgili Peygamberimizin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
“- Allah’ım içimizde şaki ve mahrum bırakma. Bilirmisiniz şaki-i mahrum kimdir?” Ashap:
“- Kimdir Yâ Rasûlallah “ dediler. Resûl-i Ekrem:
“- Namazı Terk Eden” diye cevap verdi. (Büyük Günahlar-Kitâb-Ül Kebâir s:28)
Bir başka rivayette ise şöyle buyrulur:
Namaza karşı tembel davrananın yüzünde üç ayrı cümle yazılı olduğu halde kıyamet gününde huzura getirilir:
1- Ey Allah’ın hakkını çiğneyen!
2- Ey Allah’ın öfkesini hak eden!
3- Dünyada Allah’ın hakkını heder ettiğin için bu gün Allah’ın rahmetinden ümidini kes!
İbni Abbas’ın şöyle dediği şöyle rivayet olunmuştur:
“Kıyamet günü kişi getirilir, Allah’ın huzurunda durdurulur, cehenneme atılması emrolunur. Adam:
— Yâ Rab! Neden böyle diye söylenir. Cenâb-ı Hakk:
“- Namazı vaktinden sonraya bıraktığın ve benim adımla yemin ettiğin için, cevabını verir. (Büyük Günahlar-Kitâb-Ül Kebâir s:28)

Cüneyd-i Bağdâdi buyurdu ki:
Dünyanın bir saati, kıyâmetin bin senesinden daha iyidir. Çünkü bu bir saatte sâlih amel işlenebilir ve o bin senede bir şey yapılamaz.” (Vesiletü’n Necat-Saadet Yolu, Namaz ve Fazileti, sayfa: 144)
O halde vaktimizi boşa geçirmemek, zamanın kıymetini bilmek ve namazlarımızı vaktinde kılmamız, kazaya kalmış namazlarımız varsa bir an önce kılmamız gerekir.

Namaz o kadar önemli bir ibadettir ki savaş hali dâhil hiçbir zaman terk edilemez, kazaya bırakılamaz. Bu hususta Kur’an-ı kerim’de Nisa suresinde şöyle buyrulur:
“Sen onların aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında diğer bir kısmı arkanızda beklesin. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kâfirler arzu ederler ki, silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Eğer size yağmur gibi bir eziyet erişir veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda bir vebal yoktur. Bununla beraber ihtiyatı elden bırakmayın. Kuşkusuz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” (Nisa: 102)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki:
Bir kimse bir namazı bile bile terk ederse, cezası Cehennemde seksen hukbe yanmaktır.” Bir kavle göre bir hukbe yanmaktır diye bildirildi. Bir hukbe seksen ahiret yılıdır. Ahret yılının bir günü bin dünya senesidir. (Vesiletü’n Necat-Saadet Yolu, Namaz ve Fazileti, s: 145)
Peygamberimiz buyuruyor ki:
“(Mazeretsiz olarak ) namaz kılmaktan kaçınan kimse, Tevrat’ da, İncil’de, Zebur’da da, Kuran’da da lanetlenmiştir. Cemaatle namaz kılmayı terk eden kişiye üzerinde gezdiği yeryüzü lânet okur ve bu kişiye Allah, melekler, tüm canlılar, hatta denizdeki balıklar bile gazap eder.”
Yine Sevgili Peygamberimiz bir başka hadislerinde şöyle buyuruyor:
“Bana Cebrail ile Mikail gelerek şöyle dediler: “Ey Muhammed! … Ulu Allah sana selam ederek diyor ki. Ümmetimden (mazeretsiz) olarak cemaatle birlikte namaz kılmaktan kaçınan kimseler, yeryüzündeki tüm müminler kadar iyi ameller işlese de, cennete girmek şöyle dursun, onun kokusunu bile duyamazlar.”

Namaz Kılmayan Bir Mü’min Bütün Müslümanlara Zulmetmiş Sayılır

Esseyyid Abdülhâkim-i Arvâsi Sefer-i Ahiret risalesinde buyurur ki:
“Namaz kılmayan, namaz kılmamakla bütün mü’minlere zulmetmiş bulunuyor. Zira her namazda “Esselâmü aleynâ ve alâ ıbâdillâhissâlhîn” demekle bütün mü’minlere dua ediliyor. Her gün beş vakit namazda yirmi defa tekrar olunan bu duadan Müslümanları mahrum bırakıyor. Yani hakları olan bu duayı terk ediyor. Kıyamet gününde bütün mü’minler bu haklarını namaz kılmayanlardan alsa gerektir.” (Vesiletü’n Necat-Saadet Yolu, Namaz ve Fazileti, sayfa: 146, A. Fâruk Meyân İst. 1977)
Namaz kılan mü’min sadece Tahıyyat duasında ““Esselâmü aleynâ ve alâ ıbâdillâhissâlhîn” demekle kalmaz, namazda duaya Fatiha ile başlanır. Fatihada “İyyâke na’budü ve iyyâke nesteîn” Biz ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım isteriz” dendikten sonra “İhdinaSSıraTal müstegîm” “Bizi dosdoğru olan yola ulaştır” diyerek duada bulunur. Bu ayetlerdeki biz vurgusu bütün Müslümanları ve hususiyetle namaz kılanları kapsar. Yine Salli ve Barik dualarında da bir genelleme vardır. “Rabbena, âtina..” Ey Rabbimiz bize hem bu dünyada hem de ahrette iyilikler ve güzellikler ver, bizleri cehennem azâbından koru, Ey Rabbimiz beni, anamı, babamı ve bütün mü’minleri hesap gününde bağışla, bizlere merhamet eyle” şeklindeki bütün dualarda hep biz vurgusu, cemaat vurgusu vardır. Dünyanın çeşitli yerlerinde ve camilerde namaz kılarken bütün mü’minler bu şekilde “Biz ve cemaat” şuuru ile hareket ederler. Namaz sırasında böylece bütün bir yeryüzü cami ve gökyüzü de kubbe olur. Bu şekilde dua eden bir mü’min aynı zamanda bütün mü’minler için duada bulunmuş olur. Milyonlarca mü’min içerisinde bir kişinin duasının bile kabul edilmesi bütün mü’minlerin duasının kabulüne ve affına vesile olur. Bu bakımdan beş vakit namazı kılmaya ve özellikle cemaat halinde kılmaya çaba sarf etmek gerekir. İşte namaz kılmayan, namaz kıldığı halde namazını cemaatle kılmayan bir mü’min bu anlamda da hem kendisini hem de bir başka Müslüman kardeşini bu dualardan mahrum etmiş ve din kardeşlerine haksızlık etmiş olur. Bu anlamda da Kıyamet gününde bütün mü’minler bu haklarını namaz kılmayanlardan alsa gerektir.
KIRK KAHRAMANLAR VE KÜRŞAD

“Bir kahramanlık, kendini bekleyen tehlikelerin büyüklüğü ve çokluğu nispetinde kıymet kazanır. Kurtuluş ihtimallerinin sıfır veya sıfıra çok yakın olduğunu bilerek, millet yolunda, kutsal bir dava uğrunda, mücadeleden yılmayanlar, insanlığın üstüne yükselirler ve adeta ilahlaşırlar.
Fani bir hayatın esiri olarak günün birinde sönmeğe mahkum bulunan insanoğlu, yeryüzüne daima ebedileşmek imkânlarıyla birlikte doğar. Maddi sevkıtabiîlerden ruhunu biraz kurtarabilmiş olanlar, her zaman tarihte yer almak ve gönüllerde taht kurmak ihtimallerine sahiptirler. Cemiyete hizmet ve tabiata hükmetmek ihtirasları, insanları şahikalara doğru yükselten, en emin yollardır. Böyle çetin fakat asil bir yolu seçmiş olan kahramanlar, yaşadıkları devirler içinde bir meşale gibi parlar ve milletlerine ışık ve ruh verirler. Üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, insanlığın üstüne yükselen böyle varlıklar, tazeliklerini ve hayatiyetlerini daima muhafaza ederler. Tarih sayfaları karıştırılarak, mazinin derinliğine doğru bakıldığı zaman, bunlar önümüzde abide gibi yükselirler ve millete ışık saçarak yol gösterirler.
Tarihimizden değil, uzak Türk tarihinden, büyük bir kahramanlık olayından bahsedeceğim. Bu olay geçmişin unutma örtüşü altında kalmış çok parlak, parlak olduğu kadar da çok hazin bir harekettir ve İsa’dan sonra 600. yılda meydana gelmiştir.
O sıralarda Japon denizinden, Hazardenizi’ne kadar uzanan ve Çin’i, İran’ı, Bizans’ı titreten Göktürk İmparatorluğu, entrikalar yüzünden Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Doğudaki devletle Batıdaki devletin arası, saraya ve orduya sokulmağa muvaffak olan, Çinliler ve diğer yabancılar yüzünden iyice açılıyor . Doğu Göktürk devletinin basında bulunan Kara Kağan kendinden önce hakan olan ağabeysini zehirleyen Çinli yengesiyle evlenmekte mahzur görmüyor ve bu katil kadının fettanlığının esiri olarak Çinlilere alet oluyor. Bu yüzden Göktürk devleti, birçok parlak muharebelere rağmen yıkılıyor ve o bölgede bulunan Türkler Çinlilere esir düşüyor. Çinliler Türkleri Çin’e hicret ettirerek şehirlere dağıtıyorlar. Bu arada Kara Kağan’la kardeşinin iki oğlunu ve diğer Türk ileri gelenlerini Çin’in merkezi bulunan SÎYANGFU şehrine götürerek orada ikamete memur ediyorlar. Çok geçmeden Kara Kağan orada tutsak olarak ölüyor. Bunun üzerine Çinliler rehine olarak Kara Kağan’ın kardeş çocuklarından Tung Yabgu’yu Çin sarayına hapsediyorlar. Serbest bulunan Kara Kağan’ın diğer yeğeni KÜRŞAD ise her gün Türkleri kurtarmak için çareler arıyor.
Tam bu sırada diğer Türk beyleri de gizli toplantılar yaparak, Çinlilere isyan edip Çin împaratorunu öldürmeğe ve böylece, yere düşen gök bayrağı yeniden yükseltmeğe karar veriyorlar. Bunun için çok yiğit olan herkes tarafından çok sevilen KÜRŞAD’I kendilerine Hakan seçiyorlar. Fakat bunu duyan KÜRŞAD ihtilale baş olmayı, saldıranların en önünde dövüşmeği kabul etmekle beraber. Hakanlığı reddediyor, ‘”Millet için dövüşmek ve bu uğurda gerekirse Ölmek bana yeter. Hakanlık sarayda hapis bulunan amcamın oğlunun hakkıdır.” diyor. Birçok yalvarmalara rağmen Hakanlığı kabul etmiyor. Böylece herkes, uzun tartışmalardan sonra KÜRŞAD’in feragat örneği olan ısrarı karşısında onun teklifim kabul etmek zorunda. kalıyor. Ertesi akşam saraydan dışarıya gezmeğe çıkacak olan Çin Hükümdarım öldürmeğe ve hep beraber Çin sarayım basarak Tung Yabgu’yu kurtarıp Hakan ilan etmeğe ve yeni bir Türk devleti kurmaya karar veriyorlar. Baskın gecesi sözleşilen zamanda, Çin sarayının etrafında toplandıkları vakit, aksi bir talih eseri olarak bardaktan boşanır gibi bir yağmur yağmaya başlıyor.
Yağmurun altında biraz bekledikten sonra, Çin Hükümdarının bu akşam dışarı çıkmaktan vazgeçtiğini öğreniyorlar. Bunun üzerine, Çinlilerin bu teşebbüsten herhangi bir şekilde haberdar olmaları ihtimaline karşı, baskının başka bir aksama bırakılmasını doğru bulmuyorlar. Bu ihtimali önlemek için, baskının geciktirilmeden hemen o gece yapılmasını uygun görüyorlar.
KÜRŞAD arkadaşlarının adlarım bir, bir okuyarak hepsini yoklama ediyor. Türk milletinin en ileri gelenlerinden 40 Bey’in orada hazır olduklarım görüyor. Artık daha fazla beklemeden Çin İmparatorunun sarayına saldırıyorlar. En önde yalnız KÜRŞAD yürüyor… Sarayı binlerce Cin askeri muhafaza etmektedir. Saldıranlar ise yalnız kırk kişi… Yıldırım gibi düştüğü yeri yakan, kasırga gibi önüne geleni süpüren 40 kişi… Birkaç dakikada dış kapıdaki muhafızları tepelediler, sarayın bahçesine doldular ve oradan iç kapıya yüklendiler. Orayı da geçtiler… Şimdi İmparatorun dairesine doğru yürüyorlar. Fakat bu Çinli askerler ne kadar da çok… İlerden, geriden sürü, sürü saldırıyorlar.
40 kahramandan ikişer, üçer yaralanıp düşenler var. İşte nihayet İmparatorun dairesine ulaşabildiler. Fakat odalar bomboş. Hiç kimseler yok. Acaba İmparator bu kadar çabuk nasıl da kaçabilmiş?
Ne ise uzun boylu düşünmeğe meydan yok. Geri dönmek lazım. KÜRŞAD, “ahırlara doğru çekileceğiz” diye buyruk veriyor ve ahırlara doğru yol alıyorlar. Fakat her adımda karşılarında yüzlerce Çinli peyda oluyor, dövüşe dövüşe yürüyorlar. Beş on Çinli yıkılıyor ve bir kahraman devriliyor. Nihayet kırklardan ancak ondördü ahırlara ulaşıyor. Kendileri yürüyüp gidinceye kadar vakit kazanmak için, üç kişi, ahır kapılarında artçı olarak bırakılıyor. Diğer onbir kişi atlara binerek Vey Irmağına doğru dörtnala koşuyorlar. Yorgun ve yaralı onbir kişi, ırmağın kenarına vardıkları zaman, akşamdan beri yağan yağmurlar yüzünden kabaran suların köprüleri söküp götürdüğünü görüyorlar. Sekiz saat önce, geçit veren sular, şimdi geçilmez olmuştur. Düşman durmadan yaklaşıyor, saldıranlar sürüler halinde binlerle geliyorlar. Karşılarında yalnız onbir kişi var… Yağmur durmadan yağıyor. Ara sıra çakan şimşekler gerilmiş yüzlerin!, büyümüş gözlerin! aydınlatıyor. Ellerinde kılıçları, Türk’e yaraşan bir fütursuzlukla atlarının üstünde dimdik duruyorlar ve ölünceye kadar çarpışmak üzere düşmanın yaklaşmasını bekliyorlar.
Artık düşman yaklaşmıştır. Göğüs göğüse atılıyorlar ve çarpışmaya başlıyorlar. Onbir kahramandan her biri birer birer devriliyor. En son da KÜRŞAD gün doğarken 40 yarasından kanlar sızarak can veriyor ve gözleri açık olarak cesedi atinin üstünde dimdik kalıyor. Bu esnada Vey Irmağının suları deli deli akıyor ve yağmur yağmaya devam ediyordu.
Bu kahramanlık menkıbesi birkaç gün içinde Cinde bulunan bütün Türklere yayılıyor ve onlar arasında bir kurtuluş ruhu ve bir ihtilal havası yaratıyor. Çok geçmeden de hepsi birden isyan ederek KÜRŞAD’ın yolundan hürriyet ve istiklale kavuşuyorlar. Türk tarihi, uzak ve yakın böyle kahramanlık olaylarıyla doludur. Kahramanlık Türklüğün başlıca vasıflarından biridir. Şairlerimizden birinin dediği gibi Türk milleti için:

Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir.
Kahramanlık: saldırıp bir daha dönmemektir.”