Muharrem GÜNAY: İYİ VE ERDEMLİ OLMANIN YOLU

OTUZ RAMAZAN OTUZ KONU VE OTUZ HİKAYE 13

İYİ VE ERDEMLİ OLMANIN YOLU:
ALLAH NASIL MİSAFİR EDİLİR?
“EY İNSAN HASTA OLDUM, GELMEDİN !”

Muharrem GÜNAY

Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz Allah onu size kat, kat öder ve sizi bağışlar. Allah şükrün karşılığını verendir, Halim’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir)” (Tegabun: 67/17)

“(Ey ibadet edenler!) İyi ve erdemli olmak (yalnızca) yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. (önceki Hıristiyanlar doğuya, Medine ve civarındakiler ise kuzeybatıya düşen Beyt-i Makids’e yüzlerini dönerek, Müslümanlarda önce Beyt-i Makdis’e dönerek inadet ediyorlardı. Burada gerek böyle gerekse namazda selam verirken yüzü doğu ve batıya dönerek selam vermek kastedilmektedir.) Fakat iyi ve erdemli (muttaki) kişi; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a (Kur’an’a) ve peygamberlere inanıp malı(nı), sevgisine rağmen (Allah rızası için) akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda/sokakta kalmışlara, dilenenlere ve boyunduruk altında bulunanlara (kurtulmaları için) veren, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahitleştiği zaman sözlerini yerine getiren, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın şiddetlendiği anda sabredendir. İşte  (imanlarında, yaptığı iyilik ve tatta) doğru olanlar onlardır. Ve takvaya erenler de onlardır.” (Bakara 2/177)

Yukarıda meali verilen Bakara suresi 52. Ayette” iyi ve erdemli insan olmak için namaz kılmak yeterli değildir” denildikten sonra İyi ve erdemli bir insanda bulunması gereken özellikler bir bir sıralanmıştır:

“İYİ VE ERDEMLİ (MUTTAKİ) KİŞİ

1-Allah’a,

2-Âhiret gününe,

3-Meleklere,

4-Kitab’a (Kur’an’a),

5-Peygamberlere inanan.

6- Malı(nı), sevgisine rağmen (Allah rızası için) akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda/sokakta kalmışlara, dilenenlere ve boyunduruk altında bulunanlara (kurtulmaları için) veren,

7-Namazı dosdoğru kılan (ve dosdoğru olan),

8-Zekâtı veren,

9- Verdiği sözde duran.

10-Sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın şiddetlendiği anda sabredendir.

Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimiz ise, zekât konusunda şöyle buyuruyor: “Mallarınızı zekâtla koruyun. Hastalıklarınızı sadaka ile tedavi edin. Bela dalgalarına dua ve tazarru- Allah’a yalvarma ve yakarma- ile karşı koyun.”

Kur’an-ı Kerim’de kurtuluşa erecek müminlerin özellikleri sayılırken;

Onlar ki, zekâtı öderler” (Müminun,22/4) “Kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.” (Bakara,2/3)

Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resulüdür ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren müminlerdir.” (Maide,4/55)  buyrulmaktadır.

Zekât, Allah’ın buyruğuna uymanın açık bir işareti ve fiili bir şahididir.

 

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolanda harcayın” (Bakara,2/267)

 

“Herhangi birinize ölüm gelip de ,”Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! Demeden önce, size verdiğimiz rızktan harcayın“ (Münafikun,63/10) anlamındaki ayetler bu gerçeği belirtmektedir.

Zekât, Allah’ın rızasını kazanmanın, dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmenin yoludur. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerimde; Allah yolunda yapılan her iyi ve güzel davranışın karşılığını vereceğini belirterek şöyle buyurmaktadır.

Allah müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.” (Tövbe,9/111) Zekât, Allah’ın verdiği nimetlere şükrün ifadesidir.*

Ey iman edenler! İnfakı gerek kazandıklarınızın, gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız fenasını vermeye yeltenmeyin. Biliniz ki, Allah sadakalarınıza muhtaç değildir ve hamde layık olandır.” (Bakara/267)

ZEKÂT ZENGİNLE FAKİR ARASINDA BİR KÖPRÜDÜR

Zenginle yoksulu birbirine yaklaştırır, aradaki sevgi ve saygı bağlarını güçlendirir. Geliri bulunmayıp, çalışmaktan âciz olanlara normal bir hayat sürme imkânı sağlar. Zekât, zengini bencillik, cimrilik, mala ve servete karşı aşırı hırs, katı kalplilik gibi nefsanî hareketlerden ve kötü alışkanlıklardan korur, cömert ve eli açık yapar. Zekât malı azaltmaz, aksine bereketlenmesine ve artmasına vesile olur. Zekât, meyve ağaçlarında ve üzüm bağlarındaki yoz filiz ve dalları budamak gibidir.

Zekât, Hicretin ikinci yılının Şevval ayında Ramazan orucu ve fitreden sonra farz kılınmıştır. Zekâtın farz oluşu Kitap, sünnet ve icmâ’ delillerine dayanır. Kur’ân-ı Kerîm’de 28’i namazla birlikte olmak üzere 32 yerde zekât emri bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli âyetlerde “infâk” emri zekâtı da kapsar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Namazı kılın, zekâtı verin.”
“Müminlerin mallarından zekât al ki onları temizleyip mallarını çoğaltasın.”
“Hasat günü ürünün hakkını ödeyin.”

Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Keşlime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” Görüldüğü gibi bunlardan biri de zekât vermektir.

İbn Abbâs (r.a.) dan yapılan rivayete göre, adı geçen diyor ki:

“Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz Muaz’ı Yemen’e gönderdiğinde ona şöyle (talimatta bulunarak) buyurdu ki:

“Şüphesiz sen, kitap ehlinden bir kavme gidiyorsun. Onları önce Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim de Ra­sulüllah bulunduğuma şehadette bulunmaya çağır. Eğer bu hususta sana itaat ederlerse, bu defa onlara, Allah’ın üzerlerine her gün ve gecede beş vakit namaz farz kıldığını bildir. Bu hususta sana itaat ederlerse, Cenab-ı Hakk’ın, zenginlerinden alınıp fakirlerine çevrilecek (verilecek) sadakayı, (yani zekâtı) farz kıldığını bildir. Bu hususta da sana itaat ederlerse, artık onların nefis (çok kıymetli) mal­larından sakın ve zulme uğrayanın bedduasından kork. Çünkü onun bedduasıyla Allah arasında (engel) hiçbir hi­cap yoktur.”

Ebu Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle anlatıyor:

“Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz vefat edince, Ebu Bekir (r.a.) (Onun yerine geçip) halife oldu. Araplardan ise inka­ra sapanlar sapmaya başladı. Ebu Bekir (r.a.) onları tenkil etmeyi, gerekirse kılıç kullanmayı kararlaştırdı. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) ona:

“Sen nasıl olur da şu insanlar­la savaşırsın? Oysa Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buy­urmuştur:

“İnsanlarla, La ilahe illallah demelerine kadar savaşmakla emrolundum. Artık kim bu sözü söylerse, canını ve malını benden korumuş olur; ancak (İslam huku­kuna göre, öldürülmesi gereken) haklı bir sebep müstesna. Hesabı ise Allah’a aittir.”

Bunun üzerine Ebu Bekir (r.a.) şöyle cevap verdi:

“Allah’a yemin ederim ki, namaz ile zekat arasını ayıran kimselerle savaşacağım. Çünkü zekat, mal­dan verilen bir haktır. Yine Allah’a yemin ederim ki, eğer onlar Rasulüllah’a (s.a.v.) verdikleri bir oğlağı benden men’edip vermezlerse onlarla savaşırım.”

Hz. Ömer (r.a.) diyor ki:

“Allah’a and olsun ki, bu an­cak Allah’ın Ebu Bekir’in göğsünü (kalbini haklı bir) savaşa açması idi ve ben anladım ki Ebu Bekir haklıdır, hak üzeredir…”  Buhari, zekat: 1, murteddîn: 3, istisna’: 2, Müslim, iman: 32, Ebu Davud, zekat: 1, Tirmizi, iman: 1, Nesai, zekat: 3, cihad: 1, Ahmed: 1/11, 19, 36, 48, 2/423.

Yukarıdaki Hadisten Şu Sonuçlar Çıkıyor:

  • Küfür diyarına tebliğ ve irşad için giden mü’minlerin önce onları Allah’ın varlığına ve birliğine ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın son peygamberi olduğuna davet etmeleri vaciptir.
  • Bu iki şehadeti getirip inandıkları takdirde, önce onlara beş vakit namaz kılmaları emredilir ve bunun faydaları anlatılır.
  • Bunu kabul ettikleri takdirde, zekât vermeleri emredilir. Böylece kademeli bir irşad ve tebliğ sürdürülür.
  • Allah’a ve peygamberine iman edip Müslüman olduktan sonra zekat vermeyenlerden İslam hükümdarı zorla zekatı alıp fa­kirlere dağıtır. Bu, vaciptir.
  • Zekâtını gönül hoşnutluğu ve rahatlığıyla veren kimseler ise bu hususta kendi hallerine terkedilebilir.
  • Zekâtın farziyeti kitap, sünnet ve icma’ ile sübut bul­muştur. O bakımdan terki büyük günah, inkârı küfürdür ve inkar edenler hakkında İslam hükümdarı murted ahkamını uygular.

 

ALLAH NASIL MİSAFİR EDİLİR

Enes bin Malik’ik rivayet ettiği bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Sâil (İsteyici, dilenci) Allahü Teâlâ’nın misafiridir. Ona veren Allahü Teâlâ’ya vermiş olur. Vermeyen Allah’a (Allah için) vermemiş olur.” (Şir’at’ül – İslâm, s:179)

Musa Aleyhisselâmın ümmeti: – Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa  Turu Sina’ya çıktığında, Allah tarafından şöyle nida olundu:  – «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»

Musa Aleyhisselâm: “Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim.  Dedi. Allah (c.c.): “Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim” buyurdu.

Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşamüstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:

«Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi.

Hz. Musa: – Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi.  Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.

İkinci gün Hz. Musa Tur’a gidip:  – Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:

— Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:

— Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:

—İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben yere göğe sığmam ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz buyurdu.

EY İNSAN HASTA OLDUM BENİ ZİYERETE GELMEDİN!

Bir Hadisi Kudsi’de Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Allah dedi ki:  – Ey insan hasta oldum, ziyaretime gelmedin.

İnsan sordu: – Ey Rabbim sen âlemlerin Rabbisin… Seni nasıl ziyaret edeyim?
Allah buyurdu:  – Bilmiyor musun? Falan kulum hasta oldu; ama sen onu ziyaret etmedin; eğer onu ziyaret etseydin; Beni yanında bulacaktın.
Allah dedi ki:   – Ey insan. Açtım, doyurulmamı istedim; beni doyurmadın.
İnsan sordu: – Ey Rabbim ben seni nasıl doyururum? Sen alemlerin Rabbisin.

Allah buyurdu: – Falan kulum senden yemek istedi; sen yedirmedin… Bilemedin mi? Ona yedirseydin beni yanında bulacaktın.
Allah buyurdu: – Ey insan su istedim; vermedin.
İnsan sordu: – Ey Rabbim sana nasıl su vereyim? Sen alemlerin Rabbisin.
Allah buyurdu: – Falan kulum senden su istedi; vermedin. Ona su verseydin; Beni yanında bulacaktın… Bunu da mı anlayamadın?”  (Kudsi Hadis)

Bu kutsi hadiste Sevgili Peygamberimiz, Allah’ın vahyettiğini kendi sözleriyle bize anlatmıştır. Bu kutsi hadiste de görüldüğü gibi, hasta, aç, susuz insanın gönlünü almak ve insanlara hizmet etmek “Allah’a yakın olmanın en kestirme yoludur”.