Muharrem GÜNAY: ÇOBAN VE AĞAÇ

OTUZ RAMAZAN OTUZ KONU VE OTUZ HİKÂYE 10

ZEKÂT, İSLAMIN BEŞ ŞARTINDAN BİRİDİR: ÇOBAN VE AĞAÇ

Muharrem GÜNAY

Zekât, İslamın beş şartından biridir. Farziyeti kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuştur. O bakımdan inkârı küfür, terki büyük günahtır.
Zekât’ın Hicri ikinci yılda veya Ramazan Orucu’nun farziyetinden sonra farz kılındığı belirtilmektedir. “İkinci yılında farz kılınmıştır” diyenler ise, çoğunluktadır.
İslâm’ın beş temel esasından birisi olan Zekât, sözlükte; bereket, temizlik, üreme, çoğalma ve övme anlamına gelir. Bir fıkıh terimi olarak şöyle tanımlanır: Para, altın ve gümüş ile belli mal çeşitlerinin belirli bir bölümünü, Allah Teâlâ’nın belirlediği bir kısım Müslümanlara zekât niyetiyle mülk olarak vermektir.
Zekâta aynı zamanda sadaka denmesinin iki sebebi vardır. Birincisi malın temizlenip artması, ikincisi de imanda sadakat ve kemâle delâlet etmesidir. Bunun da gizli verilmesi, hem takvâya, hem de fakirin şahsiyetini incitmemeye uygun olmasındandır. Bununla birlikte sadaka kelimesi zekâttan daha geniş anlamlı olup, vâcip ve nâfile kabilinden olan bağışları da kapsamına alır. Zekâtın tarım ürünlerinden alınan çeşidine “öşür” denir. Farz olma ve verilecek yerler bakımından zekâtla öşür arasında bir fark yoktur.
Zekât, servetten alınan bir vergi ve haraç değil, aksine o insanlar arasında şefkat ve merhamet duygularını uyandıran, insandaki servet tutkusunu ortadan kaldıran, zenginle fakir arasındaki kardeşlik duygusunu pekiştiren bir araçtır. Kur’an zekâtın hikmeti hakkında:
“Huz min emvâlihim Sadagaten tuTahhiruhum ve tuzekkîhim bihâ ve Salli aleyhim, inne Salâteke sekenun lehum, vallâhu semîun alîm(alîmun)”(9/Tevbe, 103)
“Onların mallarından kendilerini temizleyen ve (günahlardan) arıtıp temize çıkaran bir sadaka al…” (9/Tevbe, 103) buyrulur.
İslâm’da zekât, asla devlete ödenmesi gereken bir vergi değil, İslâm’ın öngördüğü bir “Sosyal güvenlik” ve “Sosyal adalet” kurumudur. Bizzat toplumun, fakru zaruret içinde bulunan insanların hayat ve yaşayışını teminat altına alması demektir. Zekât, yegâne mal ve mülk sahibi olan Allah’ın bazı insanlara emanet olarak verdiği mallardan ayırıp vermek zorunda oldukları fakirlerin en doğal hakkıdır.
Yüce dinimiz İslâmiyet toplumun, yakından uzağa doğru kendi bireylerinin hayat ve refahını bir ibadet aşk ve şuuru içinde temin etmesini “farz kılarak” bu vazifeyi İslâm’ın şartı haline getirmiştir. Şunu da unutmayalım ki, Müslüman bir toplumda, bir Müslüman açlık ve sefaletten dolayı ölürse, onun ölümünden başta idareciler ve bütün Müslümanlar sorumlu olmakla beraber, öncelikle zekâtını vermeyen veya zekât borcunu tam ödemeyen bütün zengin Müslümanlar sorumlu olur. Böyle bir durumda yukarıda zikredilen kesimlerin tamamı katil sayılır.
İslâmiyet, birikimin ve paranın toplumun menfaati ölçüsünde üretimde kullanılmasını ve sermaye piyasasının canlanmasını öngörür. Çalışmayan para ve servet zekâtla törpülenerek belirli bir noktaya kadar küçültülür, zekâtla sermaye piyasası canlanmış olur. İşin özü zekât, parayı işletmeyi teşvik eder. Aksi halde işletilmeyen altın, gümüş ve nakit zekâtla yontularak piyasaya aktarılmış olur.
ÇOBAN VE AĞAÇ
Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:
“Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık”.
Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur’an’ını okumaya koyulurdu.

Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :
“Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi.”
Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.
Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.
Bu Gün Ramazan
Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense bir şey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini. Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Bir şey hatırlamıştı.
Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :
“Canım” dedi, hıçkırıp ağlayarak.
“Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazan’ın ilk günü olduğunu ?”