Osman Yüksel SERDENGEÇTİ: HASTA VE SAHTE MÜNEVVER

HASTA VE SAHTE MÜNEVVER

Osman Yüksel SERDENGEÇTİ

«Halk içinde bir zümre vardır ki bunların iyiliği halkı İyiliğe, kötülüğü kötülüğe sürükler, bunlar âlimlerdir.» buyrulmuştur. Mensup olduğumuz ulu dinin âlimler ve ona tâbi olan halk hakkındaki görüşü budur.

Bir de Türkçemizde «balık baştan kokar» sözü var. Bunlar asırların, nesillerin arasından süzülüp gelmiş ölmez gerçeklerdir.

Bu, dünyanın her tarafında ^böyledir. Bilenler, bilmeyenleri daima idare edegelmiştir. Bilenler, yani bilgili olanlar, münevverler. Bunlar milleti ya doğrudan doğruya idare etmişler yahut idare edenlere müessir olmuşlardır.

Fakat ne yazıktır ki fazilet ve ahlâk her zaman bilgi ile birlikte yürümemiştir. Hatta, en büyük ahlâksızların, en ünlü bilginlerden, sanatkârlardan çıktığım görmüşüzdür. Bu balcımdan ahlâkı sadece bilgiye, İlme dayandırmak doğru değildir. Zamanımızda münevver diye tanınan, bilmem hangi üniversiteyi bitiren, hatta 3-4 lisan bilen bir takım adamların ne müthiş dalaveralar çevirdiklerini görüp duruyoruz.

Meselâ bir bastanız vardır. Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerden birine, binbir müşkülâtla getiriyorsunuz. Devletin parasız bunca hastahaneleri var. Hastanızın bu hastahanelerden birinde yatması lâzım. Hayır yatıramazsınız. Evvelâ hastanın kalacağı koğuşun doktorunu görmelisiniz. Hususi muayenehanesine gitmelisiniz. Adamları vardır, bunu size söylerler, adresini de verirler. Hastanızı alır gidersiniz. Bu doktor, ya bir doçenttir, ya profesördür, hatta ordinaryüs profesördür. Sizi hususi muayenehanesinde kabul eder. Her iki manada hususi bir şekilde soyar. Sonra, bangonatlara yapışır! Var mı, yok mu, demez. Halinizi sormaz… O sadece iliğinizi sorar. Artık siz bu para hastasının hastası olursunuz. Koğuşuna hastanızı hastanızı yatırırsınız… İş bununla biter mi? Yok hemşirelere, yok pansumancılara hediye adı altında vereceğiniz paralar; hasta bakıcılara bahşişler. Verme de bir gör… Hastanız vaktinden evvel ölür. Doğru asansörle alt kata indiriverirler. Haberiniz olmazsa, göz doktorları gözünü çıkarır, vücudunu talebeler parçalar; tecrübe masasına yatırırlar. Rabbım kimseyi böyle yerlere düşürmesin. İşte bunlar yukarıda da söylediğimiz gibi “Or. Profesör” birinci sınıf mütehassıstırlar, haddizatında birinci sınıf soyguncu. Tabii müstesnaları da var. Hepsini karalamak olmaz ama. maalesef umumiyetle bu böyledir.

Ya yüksek mühendislerimizin oynadığı oyunlar az mı? Adi malzeme ile, para hırsıyla isimlerine uygun diktikleri o yüksek binalar, o satış muamelelerindeki türlü hünerler, hokkabazlıklar.. Belki de birkaç sene sonra bu binalar birden yıkılacak, yüksek mühendislerimizin alçaklığı meydana çıkacak ama, nice nice canlar telef olduktan sonra. Küçükyalı hâdisesi bunun en yeni misallerinden biridir.Ya bütün eli kalem tutan okur – yazar takımının toplandığı matbuat! O rotatif denilen koca yalan makinalarının bastığı paçavralar. Mukaddesat düşmanı, ahlâk, fazilet düşmanı verakpareler. Bunları idare eden kimdir, kimlerdir? Münevver denilen, kalbi İcara insanlar değil mi? Bunlar mı halkı irşat, tenvir edecekler?. Halkla bunların arasında dağlar kadar fark var.

Halk tek bir şeye inanır, tek bir şeye bağlanır, bir türlü yer, bir türlü içer, bir türlü konuşur. Halbuki bunların, binbir türlü mâbutları, binbir türlü bağlandıkları şeyler var. Bunlar yüz türlü yer içer, yüz türlü hiyle ve şeytanlık düşünür, üç dört dille konuşurlar.
Şimdiki Alman Başvekili Adenhavr’a sormuşlar, siz niçin münevver düşmanısınız? Cevap:— Evet, ben münevver düşmanıyım. Almanya’yı çıkmaza sokanlar münevverlerdir. Bunlar hiç bir şeyi beğenmezler, boyuna tenkit ederler. Lüks hayat isterler, müsriftirler. Almanya’yı yükselten halktır. Bir Allah’a İnanan, mütemadiyen çalışan, didinen dindar Alman halkıdır.

Alman münevverleri için söylenen bu söz, bizimkiler için bin defa daha doğrudur.

Hemen hemen her memlekette münevver geçinenlerin bir kuruntusu var. Kendilerini halktan ayıran, halkı küçük gören bir kuruntu ve gurur. Bizde bu elle tutulacak kadar barizdir. Bakarsın, adamın çocukluğu, hatta ilk gençliği en iptidai, en geri hayat şartları içinde geçmiş, âdeta mağaralarda yaşamıştır, sonradan bu genç büyük şehirlere gelince, hele bir de fakültelerden birini bitirirse, artık herşeyi unutur; memleketine bile gitmek istemez, oradaki kardeşlerini, hemşerilerini düşünmez, onların dertlerine deva olmaya çalışmaz, onlara acımaz!
Şayet kafasına mebus olmayı koymuşsa, seçimlerde memleketine nutuk çekmeye gider. Vatandaşlarının neler çektiğini düşünmez. Artık fakülte mezunu bay, ileri fikirlidir, modern hayata alışmıştır, buralarda kalamaz, duramaz. Büyük şehirlere kapağı atar. Ya birinci sınıf bir doktor, ya avukat ya mühendis olacaktır. Bunlardan birine şöyle bir şey söyleyecek olsan «Yahu memleketine git, orada doktor, yok avukat yok, o zavallıların ihtiyacı var sana.» Vereceği cevap şudur : “Onlar adam olmazlar, orada yaşanmaz.”

Sanki kendi adam olmuş gibi, sanki orada doğup büyümemiş gibi.

Küçük şehir ve kasabalardaki kendine münevver süsü veren memurlara dikkat ediniz… Nasıl halktan ayrı bir sınıf teşkil ederler. Bir yerli ve yabancı tefriki vardır. Halk işiyle gücüyle meşguldür. Bunlar daireden çıkınca doğru kulübe gider. Kulüpler kumarhaneden başka bir şey değildir. Halk kulübelerde yaşarken, bu beyler kulüplerde, kulüp rakısı içer; kumar oynarlar. Sonra da bunlar imtiyazlı zümre, memurlar, aydınlar zümresi, kimseyi beğenmezler.

Ya Türkiye’de kalmak istemeyenlere, bir yolunu bulup Amerika’ya kapağı atmak isteyenlere, hele Amerikan vatandaşlığını kabul edenlere, tab’asını, dinini
değiştirenlere ne buyrulur?!

Hani «on yılda onbeş milyon genç» yaratmışlarda ya!.. Hani o vatansever gençlik?!. Hani o halkın hizmetine koşan münevverlerimiz?!

Pek az istisnalarıyla bu memleketteki münevverler ya hastadır, ya sahtedir.

Hocalarımdan biri anlatmıştı:

Birinci Cihan Harbinde Çanakkale’de bir Alman zabiti ona demiş ki: Münevverlerinizi anlıyorum. Onlar da tıpkı bizim gibi… Fakat şu halkınızı, şu askerinizi anlayamadım gitti.

— Nasıl, niçin?

— Bu adamlar vuruluyor, yaralanıyor, toprağa düşüyorlar. Hiç ses çıkarmıyorlar. Gözlerini gök yüzüne dikiyor, öylece kalıyorlar. Ne sabır, ne itaat, ne haldir bu?

Evet halkımız, Türk ve Müslüman halkımız, imanlı, çilekeş Anadolu halkı böyledir. Onlar cephelerden cephelere koşarlar, bu topraklar için toprağa düşerler, sessizce, gürültüsüzce, yaygarasız ölürler.

Fakat asker kaçağı münevverler gelirler, meydanlarda «Biz yaptık» biz yarattık» diye basbas bağırırlar. Mehmetçiğin kemikleri üzerine apartmanlar kurarlar. Onun imanını, onun Kitabını, çöl kanunu diye, tezyif ve tahkir ederler, ateşe verirler. Onun için değil
midir ki sahte inkılâpçıların, sözde münevverlerin toplandığı bir parti, yeni iktidarı “cehaletin bir galebesi”; gibi görüyor, gösteriyor. Bunu kaç defa kendi ağızlarından işitmişimdir. Biz hiç bir partinin müdafaasını yapmıyoruz. Hiç bir partiye yamanmış değiliz. Yalnız hakikat budur. Esasen burada ele aldığımız mesele bir parti meselesi değildir. Partiler üstü çok mühim bir meseledir. Bu milletin istiklâli, istikbali, bekası meselesidir.

Dünün münevveri halka, taşralı «bir sürü etrakı bi-idrak» avam diye bakıyor, onu bu kelimelerle tezyif ediyor, kendinden uzaklaştırıyordu. Bugünün münevveri de halkı, geri, yobaz, mürteci, «adam olmazlar» gibi tâbirlerle kötülüyor.

Son sözümüz şudur ki, bu milletin seçkinleri, münevverleri böyle yanlış yolda, kendi şahsi menfaatları yolunda yürüdükçe, hak ve hakikat yolunda yürümedikçe, hakka dayanıp halk ile kaynaşmadıkça bu millet iflah olmaz vesselâm.

KAYNAK: Serdengeçöti, Mart 1959, Sayı:29, s.3-4.