Muharrem GÜNAY: ÖNEMLİ OLAN NAMAZIN BİZİ KILMASIDIR

ÖNEMLİ OLAN NAMAZIN BİZİ KILMASIDIR

Muharrem GÜNAY
Yüce dinimiz İslam’ın farz kıldığı bütün ibadetlerin temelinde insanı güzel ahlak sahibi yapmak yatar. Allah tarafından yapılması emredilen ibadetlerin hepsinin sosyal hayatı düzenleyici fonksiyonları vardır. Namaz sosyal hayatımızı düzenleyen ibadetlerin başı ve en önemlisidir.
Yüce Allah namazın hikmetini açıklarken Kur’an’da şöyle buyurur:
“Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve egımıs Salât(salâte), inneS Salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).” .(Ankebut/45)
(Ey Muhammed! ) kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl, çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alı kor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir.(Ankebut/45)
“Kılmakta olduğu namazlar yaptığı kötülüklerini bile bıraktıramıyorsa, o kimse devamlı Allah’tan uzaklaşır.” (Taberani. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir, Aydın Yayınevi: 1/744) Bu bakımdan namaz kılan kimse ahlakını güzelleştirmek için gayret etmelidir.

Cenâb_ı Hak bir hadisi kudside ise:
“Namazı ancak azametim/büyüklüğüm karşısında eğilen, kullarıma kibir, büyüklük taslamayan, isyanda ısrar etmeyen, gündüzleri zikrimle geçiren, miskin, yolda kalmış, dul ve musibet zedelere merhamet edenlerden kabul ederim” (Bezzar) buyurmaktadır.

İnsanı kötülüklerden alıkoymak, korumak amacıyla emredilen oruç Arapça’da savm/syam sözleriyle ifade edilmektedir. “Savm ve Sıyam “ sözcükleri ise Arapça’da “ Bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, korunmak, engellemek, gösterişten, şatafattan, lüks ve israftan uzak durmak “ anlamlarına gelir.

Kur’an’da orucun farz olmasındaki hikmet “le alleküm tettegune /ola ki korunasınız/muttaki olasınız, takvaya erişesiniz” sözüyle açıklanmakta ve şöyle buyrulmaktadır:
Yâ eyyuhellezîne âmenû kutibe aleykumuS Sıyâmu kemâ kutibe alellezîne min gablikum leallekum tettegûn(tettegûne).
“Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de sayılı günlerde farz kılındı. Ola ki ko¬runup sakınırsınız. (lealleküm tettegûne=Müttaki olasınız, takva sahibi olasınız)” (2/Bakara -183)

Orucun İradeyi kuvvetlendirip, dayanma gücünü artırması, nefsi terbiye edip disiplin altına alması, sıkıntı ve açlığa katlanma alışkanlığını doğurup ve geliştirmesi, fakir ve muhtaçları, aç ve perişan durumluları hatırlatıp, onlara ilgi duyma idrakini uyandırması, hayatın yeme, içme ve benzeri ihtiyaçları yerine getir¬mekten ibaret olmadığını, insanın daha yüksek ve kalıcı amaçlar için yaratıldığını kalp ve kafaya işlemesi hep takva ve takva sahibi olma ile ilgili özelliklerdir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz insanda bu tür duyguları uyandırmayan ve güzel ahlaki davranışlar kazandırmayan ibadetlerin yorgunluktan ve aç kalmadan öteye insana bir fayda sağlamadığına dikkat çekerek şöyle buyurmuşlardır:
“Nice oruç tutanlar vardır ki onların oruçtan nasipleri sadece aç (ve susuz) kalmalarıdır. Nice geceleri namaz kılanlar vardır ki onların namazdan nasipleri uykusuz kalmaktır.” (İbni Mace; 21, I,539)
Oruç yeme içmeyi terk ile değil, ancak; dili, gözü, kulağı ve kalbi kötü söz ve benzeri şeylerden uzak tutmakla tutulmuş olur. Bu konuyu Allah’ın Resulü şöyle açıklar:
“Kim yalan söz(leri) ve onunla amel etmeyi terk etmezse, Allah’ın onun yeme ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” (Buhari) “Oruç, yeme ve içmeyi terk ile değil, ancak o; kötü söz ve benzeri şeylerden yüz çevirmek iledir.” (İbni Huzeyme)
Peygamberimize: “Falan kadın gündüzleri oruç tutar; geceleri namaz kılar, fakat kötü huyludur, diliyle komşularını incitir” dediler. Peygamberimiz: “Onun yeri cehennemdir” buyurdu.(İ.Gazâli; Kimyayı Saadet, s. 335)
Zekât, servetten alınan bir vergi ve haraç değil, aksine o insanlar arasında şefkat ve merhamet duygularını uyandıran, insandaki servet tutkusunu ortadan kaldıran, zenginle fakir arasındaki kardeşlik duygusunu pekiştiren bir araçtır. Kur’an zekâtın hikmeti hakkında:

“Huz min emvâlihim Sadagaten tuTahhiruhum ve tuzekkîhim bihâ ve Salli aleyhim, inne Salâteke sekenun lehum, vallâhu semîun alîm(alîmun)”(9/Tevbe, 103)
“Onların mallarından kendilerini temizleyen ve (günahlardan) arıtıp temize çıkaran bir sadaka al…” (9/Tevbe, 103) buyrulur.
Nefsi cimrilikten kurtarmak ve toplumda sosyal adaleti ve sosyal barışı sağlamak zekâtın birinci hikmetidir. Bundan dolayı Sevgili Peygamberimiz Müslüman’ın vermekle yükümlü olduğu “sadaka” kelimesinin anlamını çok geniş tutmuş ve:
“Müslüman kardeşinin yüzüne tebessümle bakmak, iyiliği emir etmek, kötülüğü men etmek, yolunu şaşırmışa yol göstermek, yoldan taş, diken, kemik vb. şeyleri temizlemek, kovamızdan Müslüman kardeşimizin kovasına su dökmek, görmeyene rehberlik etmek sadakadır” (Buhari) buyurmuştur.
Haccın farz kılınmasının hedefinde de güzel ahlak vardır: “Hac, bilinen aylar(da)dır. Kim o aylarda (niyetle ihrama girip) haccı yerine getirmeye azmederse, (bilin ki) hacda (eşiyle) cinsî ilişki kurmak, günah sayılan davranışlarda bulunmak ve kavga etmek/ağız dalaşı yapmak yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. Bir de (yol için) kendinize azık edinin. (Bilin ki) azığın en hayırlısı takvâdır (günaha sebep olan hareketlerden sakınmaktır). Ey akıl sahipleri! Yalnız benim emirlerime uygun yaşayıp karşı gelmekten sakınarak azabımdan korunun.” (2/Bakara, 197)
Peygamber Efendi’mizin : “Kim Allah için hacceder, bu esnada kötü söz ve davranışlardan sakınırsa (kul hakları müstesna) annesinin onu doğurduğu günkü gibi günahlarından arınmış olarak hacdan döner.” Hadisi şerifi de Haccın günahları temizlediğine, takvaya ulaşmaya ve güzel ahlaka vesile olduğuna işaret eder.
“Len yenâlellâhe luhûmuhâ ve lâ dimâuhâ ve lâkin yenâluhut tagvâ minkum, kezâlike sahharahâ lekum li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum, ve beşşiril muhsinîn(muhsinîne).” (22/Hac -37)
“Kurbanlarınızın etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; fakat O’na sizin takvânız ulaşır” meâlindeki âyette görülüyor. Bu âyet açıkça, bütün dinî ve ahlâkî faaliyetlerimizi Allah’a saygı ve O’nun rızâsını kazanma niyetiyle yapmamız gerektiğini gösteriyor.” (22/Hac -37)

Namaz ailevi ve toplumsal hayatımızı düzenleyen ibadetlerin başı ve en önemlisidir.
Yâni öyle bir namaz kılaca¬ğız ki; kıldığımız bu namaz hayatımıza hâkim olan bir namaz olacak. Ayetlerden öğrendiğimize göre; hayata etkili olmayan, hayatımızı düzenlemeyen, bizi kötülüklerden alıkoymayan, hayatımızı dü¬zenleme konusunda etkili olmayan bir namaz, Allah’ın istediği bir namaz değildir.
Eğer namaz kıldığımız halde hayatımızda bir kısım bozukluklar varsa biz namazı Allah’ın istediği şekilde kılmıyoruz da namaz gösterisinde bulunuyoruz demektir. Namazla din kurtarma çabası içine giriyoruz demektir. Eğer kişinin namazıyla hayatı, namazıyla ticareti, namazıyla siyaseti, namazıyla aile hayatı, namazıyla sosyal hayatla münasebeti aynı doğrultuda değilse bu namaz Allah’ın istediği bir namaz değildir. Bu bakımdan biz namaz kılarken namaz da bizi kılacak, kötülüklerden, bizi uzaklaştıracaktır. Namaz kıldığımız halde kötülükler işlemeye devam ediyorsak; Namaz kıldığımız halde namaz bizi kılmamış olur. Nitekim Ankebut suresinde bu gerçeğe dikkat çekilir:
”(Ey Muhammed! ) kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl, çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alı kor.” (Ankebut:45)
“Dosdoğru Kıl” ve “Dosdoğru Ol”
Ankebut suresi 45. Âyetten de anlaşılacağı gibi; Dosdoğru kılınan namaz, bizi kötülükten alıkoyan ve bizi dosdoğru bir Müslüman kılan namazdır. Bu ve daha başka ayetlerde geçen “Namazı dosdoğru kıl” emrini “Namazı dosdoğru kıl ve dosdoğru ol” şeklinde anlamak îcap eder. Namazı dosdoğru kılanlar ve dosdoğru olanlar Fatiha suresinde sözü edilen “Sıratı müstegım” de yürüyen “ ve Allah’ın “Nimet verdiği” nebîler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle beraber (Nisa/69) olanlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır, namazın bireysel ve toplumsal hayatımıza olan tesirleri konusuında şöyle diyor:
“Dosdoğru, içi-dışı temiz ve muntazam olarak namaz kılmak, imanın büyüyerek bütün vücuttan fışkırması ve hayatın gidişatına muntazam ve doğru bir akış vermesidir. Bununla iç ve dış, mümkün olduğu kadar, temizlenir; kalp ve beden mümarese (alışma) ile kuvvetlendirilir. Herhangi bir kimsenin namazsız bulunduğu haliyle namazına devam ettiği halini karşılaştırırsanız, namazlı bulunduğu zamandaki ahlâkını, herhalde yükselmiş bulursunuz. “Muhakkak ki namaz kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçirir.” (Ankebût, 29/45) âyeti, bu gerçeği anlatır. Bu karşılaştırmadaki yanlışlıklar, ayrı ayrı şahısları mukayese etmekten doğar. Bazı hu s usta ahlâklı farz edilen namazsız, namazına devam ettiği zaman hiç şüphesiz ahlâk ve maneviyatça daha yükselir. Namazını kılan kimsenin hayatta en az dört kazancı vardır: Birincisi temizlik; ikincisi kalp kuvveti; üçüncüsü vakitlerin intizamı; dördüncüsü toplumsal düzelme. Bu faydalar, devam şartıyla, en resmî bir namazda bile vardır. Namazın büyük faydalarını hesap etmek mümkün değildir. Fakat en ufak ahlâkî faydası bilfiil büyüklenmeyi kırmak, kardeşliğe hazırlanmak, Allah rızası için iş yapmaya alışmaktır. Bunun için namazda giyinebileceği en güzel ve en temiz elbisesini giymek ve kendine gurur vermesi düşünülen bu hal içinde örtülecek nice ayıpların bulunduğunu düşünüp, yüzünü yani alnını ve burnunu yerlere koyarak, kalbinde iman ettiği Allah huzurunda o kibir ve gururu kırarak defalarca secdeye kapanmak en mühim bir esastır. “Her cami(ye gidişiniz) de güzel elbisenizi alın.” (A’râf, 7/31). Namazda özellikle secdenin kibre olan bu mühim tesiri dolayısıyledir ki, kibirliler en çok namazın secdesine itiraz ederler. O süslü elbiseler içinde alınlarını Allah rızası için yere koyma zorunluluğu onların kibir damarlarına, sinirlerine pek fena dokunur. “Şüphesiz bu, (Allah’a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.” (Bakara, 2/45). Düşünmezler ki o süsler, o alınlar hep Allah’ın vergisidirler. Ve zamanı gelince o yağlı alınlar toza, toprağa karışacaktır. Hem o topraklar, o yerler o kadar hakaret edilmeye, devamlı olarak çiğnenmeye layık değildir. Zaman olur ki onlar için kanlar dökülür. Beşer hayatı oradan fışkırır ve onu fışkırtan Allah Teâlâ’dır. O süslere, o bedenlere emek vermiş birtakım Allah’ın kullarının da hakları geçmiştir. Şu halde o topraklara, o yerlere, toprak ve yer oldukları için değil, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’nın büyüklük ve ululuğu adına hakkıyla secdeye kapanıp, kibirden ve bencillikten sıyrılmak ve insanlar ile kardeşçe geçinmek için onların topluluklarına karışmanın pek kudsî bir görev olduğunu unutmamak gerekir. Namaz o kibir ve gururu kırarken, aynı zamanda insanın ruhî hürriyetine ö y le bir yükselme verir ki bu yükselme en görkemli kralların huzurundaki saygı duruşundan çok yüksektir. Bunun için namaz mü’minin bir mi’racıdır. Yani onu beşerî olmanın sertliğinden, tek olan Allah’a ait arşa çıkartan bir merdivendir. Namazda bütün bir beşer hayatının şekli ve dereceleri dürülmüştür. Allah’ın huzurunda bulunmak, hazırlanmak, düşünmek, istemek, defalarca kalkmak, bükülmek, düşmek, rahat edip oturmak nihayet selam ve selametle işini bitirmek, insanı, bütün hayatın kademelerinden geçirterek, v arlığın sırlarını, dünya ve ahireti düşündürerek Cenab-ı Allah’a kavuşturur ve büyük bir iman ve sevap ile yine âleme döndürür.(Elmalılı Hamdi Yazır, Bakara suresi Tefsirinden)”
Başta namaz olmak üzere, oruç, hac gibi ibadetlerini yerine getiren bir mü’min özü, sözü, içi ile dışı bir olmalıdır. Her konuda kendisine güvenilenilmelidir. Mümin kelimesi de “kendisine her konuda güvenilen insan” manasına gelir. Sevgili Peygamberimizin bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:

“Kişinin namazı, orucu sizi aldatmasın. Dileyen oruç tutar, dileyen namaz kılar. Fakat güvenilir olmayanın dini de olmaz.” (Kenzul-Ummal. h. No: 8436)
“Kişinin namazına, orucuna bakmayın; konuştuğunda, doğru konuşup konuşmadığına, kendisine emniyet edildiğinde, güvenilirliğini ortaya koyup koymadığına; dünya kendisine güldüğünde, takvayı elden bırakıp bırakmadığına (menfaat anındaki tavrına) bakıp öyle değerlendirin.” (Kenzul-Ummal, h. No: 8435)
Bu hadisi şeriflerde de görüldüğü gibi mü’min her konuda kendisine güvenilen ve çevresine güven veren ve namazın ruhuna uygun bir hayat yaşayan insan olmalıdır.