Muharrem GÜNAY: SURELERİ ANLAYARAK NAMAZ KILMAK

NAMAZDA OKUNAN SURELERİ ANLAYARAK NAMAZ KILMAK

M. GÜNAY SIDDIKOĞLU

Cenâb-ı Hakk, “Hakikat, biz onu Arapça bir Kur’an indirdik (manalarının derinliğine iyice) akıl erdiresiniz diye” (Yusuf: 2) buyuruyor, bu bakımdan namazı huşu ile kılmak için namaza okunan Fatiha ve diğer sure ve duaların manalarını öğrenmek ve bu manaları düşünerek namaz kılmak daha faziletlidir.
Vesiletü’n Necât Seâdet Yolu adlı eserin Namaz ve Fazileti bölümünde de Kıraat konusu işlenirken şöyle deniyor:
Kırâet, üç şeyle tamam olur:
1. Cehren (açıktan) okunursa, sedâsını çıkarmak, gizli okunursa, sağır olmayan kimse, kendi işitecek kadar, hurûfat-ı sıhhatli olarak okumakla,
2. Kur’an-ı kerim’in manasını düşünmekle,
3. Tecvid üzere okumakla. (Vesliletü’n Necat Saadet yolu, Namaz ve Fazileti, sayfa 168; A.Faruk Meyan,)
Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı adlı Eserde namazda kıraatı anlatırken şöyle diyor:
“… Kur’an-ı Kerîm’i okumakta olan kişinin, kalbi gafil olarak yalnızca dilini oynatması anlamsız olur. Aksine, Kur’an-ı Kerîm’i okurken anlamını da düşünerek gerekli öğütleri almalıdır. Kelimeleri telâffuz edip dilini oynatırken kendisini yaratan Allah’ı hatırlamalı, kalbi de O’nun egemenlik ve yüceliği karşısında korkup ürkmelidir. Nitekim bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur:
“Mü’minler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer. Karşılarında âyetleri okununca (bu), onların imânını arttırır” (Enfâl: 2.)
Kur’an-ı Kerîm’i okurken Allah’ın rahmet ve ihsan gibi sıfatları anıldığında kendi nefsinin de bu değerli sıfatlarla ahlâklanıp ahlâklanmadıgını düşünüp bilmelidir. Zîrâ Rasûlullah (s.a.s.) buyururlar ki:
“Allah’ın ahlakıyla ahlâklanın. O, noksanlıklardan münezzeh olup kerem, af ve mağfiret sahibidir. Âdildir, (çünkü) azıcık da olsa insanlara zulüm etmez.”
İnsanoğlu bu ahlâkla ahlâklanmağa mecburdur. Okuduğu âyetlerde bu değerli sıfatlar geçtiği zaman bunların mânâsını düşünüp idrâk etmelidir. Çünkü insan ruhu bunları gündüz ve gece birçok defalar tekrarlamakla, bunlardan etkilenmektedir. Bu güzel sıfatların etkisi altına girdiğinde, elbette ki bu güzelim sıfatlara sâhib olmak isteyecektir. Bu nedenle namaz kılmak, insanın nefsini ve ahlâkını terbiye bakımından çok önemli bir yere sahiptir. (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I)
Mevlana hazretleri ise Fihimafih adlı eserinin 129. Sayfasında şöyle demektedir:
“Rivayet edilmiştir ki: Peygamber (Tanrı’nın selâm ve salâtı onun üzerine olsun) zamanında ashaptan her kim, yarım veya bir sure öğrenirse, ona büyük adam derler ve bir yahut yarım sureyi biliyor, diye parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar adeta Kur’an-ı yerlerdi. (iyice hazmederlerdi.) Bir veya yarım batman ekmek yemek hakikaten güç bir iştir. Fakat ağızlarına alıp çiğneyip, çiğneyip atarlarsa, bu şekilde yüz bin merkep yükü ekmek yenebilir. Peygamber: “Ne kadar Kur’an okuyan vardır ki Kur’an ona lânet eder” buyurmamış mıdır? İşte bu, Kur’anı okuduğu halde manasını bilmeyen kimse hakkında söylenmiştir… (Mevlâna, Fihimafih sayfa 129,) Bu durum manasını bildiği halde manasına uygun hareket etmeyenleri de kapsar.
Yine aynı eserde Mevlâna hazretleri şöyle der:
Mukri (okuyucu) Kur’anı bilerek okuyorsa (Tanrı’nın) diğer kitabını niçin kabul etmiyor? Kur’an okuyan birine anlattım ki: Kur’an, de ki; Tanrı’nın sözleri için deniz mürekkep olsa, bir misli de ona ilave edilse sözler bitmeden deniz tükenirdi (Kur’an, Kehf suresi, âyet:109) buyuruyor. Kur’an elli dirhem mürekkeple yazılabilir. Bu Tanrı’nın ilminden bir işaret bir parçadır ve O’nun bütün bilgisi bundan ibaret değildir. Bir attar bir kâğıt parçasına ilaç sarsa, sen: “Bütün dükkân bunun içinde” der misin? Bu aptallık olur. Nihayet Musa, İsa ve daha başkaları zamanında da Kur’an vardı; Hak kelamı mevcuttu. Fakat Arapça değildi.(Mevlana, Fihimafih, 128–129) Burada Mevlâna hazretleri Kur’an-ı kerim’i anlayarak okumaya ve asıl büyük kitabın “Kitâb-ı ekber”in “kâinat” olduğuna dikkat çekiyor.
Hz. Peygamber, bir namazda okuduğu surenin bir ayetini atlar. Namazı bitirdikten sonra arkasındaki cemaate: “Ben ne okudum?” Diye sorar cemaat susar… Bunun üzerine aynı suali Übey b. Ka´b´a sorar. Übey ´filân sureyi okuyup, falân ayetini terkettin. Bu ayetin nesh edilip edilmediğini bilmiyoruz´ deyince Hz. Peygamber “sen bu işin ehlisin Ey Übeyb” buyurduktan sonra diğerlerine dönerek şöyle der:
“Namaza gelip de saflarını tamamlayarak duran ve Peygamberleri aralarında bulunan sizlere ne oluyor ki, Allah´ın kitabındaki size hangi sûrenin okunduğunu bilmiyorsunuz? İyi bilin ki, İsrâiloğulları da sizin yaptığınız gibi yapmıştı. Allah Teâlâ Peygamberlerine “kavmine söyle!” Bedenleriyle huzuruma geliyor ve dillerini bana veriyorlar; fakat kalpleriyle benden uzaklaşıyorlar. Yaptıklarının batıl olduğunu bilsinler, diye vahyetmiştir”. (Muhammed b. Nasr, Kitab ´us-salât, (mürsel olarak); Deylemî, (Übey b. Ka´b´dan); Nesâî, (Abdurrahman b. Ebzî´den sahih olarak)
Bu hadisi şerif aynı zamanda namazda okunan surelerin manalarının bilinmesine delalet eder.
“Ey inananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünüpken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolcu iseniz yahut biriniz ayakyolundan gelmişseniz veya kadınlara yaklaş¬mışsanız ve bu durumda su bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah affeder ve bağışlar.” (Nisa suresi: 43.)
Sahâ¬beden birisi içkili olması sebebiyle Kâfirûn sûresini yanlış oku¬ması sonucunda hemen akabinde Nisâ sûresindeki bu âyet gelmiştir. Sevgili Peygamberimiz de uykulu ve ne dediğini bilmeyecek bir halde namaz kılınmasını yasaklamıştır:
“Sizden birinizin namaz kılarken uykusu geldiği zaman namazı bıraksın ve ne dediğini bilene kadar uyu¬sun. Çünkü böyle bir durumda kişi istiğfar edeceğim der¬ken kendi kendisine hakaret edebilir.”
“Ne söylediğini bilmez, sarhoş halde namaza yaklaşmayın!” (Nisâ 43) âyet-i celîlesinde “Dünya sevgi ve meşgalesiyle sarhoş olduğunuz halde, namaza yaklaşmayın” mânâsı da verilmiştir.
Namazda okunan her kelimenin bilinmesi gereken bir hakikati vardır. Sözgelimi Allahu ekber; “Allah enbüyültür” demektir. Namaz kılan bunu bilmiyorsa cahildir. Bilir, fakat bildiği halde kalbinde Allah’tan başka büyük bir şey bulunuyorsa, sözü doğru değildir. Ona:
“Bu söz doğrudur, fakat sen yalancısın!” denilir. Bir insan bir şeye veya bir kimseye Allahu Teâlâ’dan daha çok muti olur ve severse, onun yolundan giderse, o şey ve peşinden gittiği kişi ona göre Allah’tan daha büyüktür. Bunun için Yüce Allah Casiye suresinde:
“Kendi arzularını kendine ilah yapan kimseyi gördün mü?” (Casiye:23) buyurmuştur.
“Cenâbı Hakk; “Beni anmak için namaz kıl!” (Tâhâ:14) buyuruyor.
Bu emrin zahirinden Allah’ı anmanın vâcib olduğu anlaşılır. Gaflete dalmak ise, anmaya zıt düşmez mi? (o halde huzur şarttır.)
Namaz boyunca gaflet içerisinde bulunan kimse, nasıl olur da Allah’ı anmak için namaz kılanlardan sayılabilir?
“Sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, namaza yaklaşmayınız” (Nisâ: 43)
Bu hüküm, sarhoşun namazdan niçin menedildiğinin illet ve hikmetinin beyânıdır. Dünya düşüncelerine dalıp vaktini vesveselerle geçiren ve dünya sarhoşu, mal sarhoşu olan her gafil hakkında bu hüküm câri ve mer’îdir. (geçerlidir )” (İ. Gazali İhya 1)
Bu konuya aşağıdaki ayet son noktayı şöyle koyuyor:
“Hem onlar ki, Rablerinin ayetleri (kendilerine) hatırlatıldığında, onlara karşı sağır ve kör kimseler olarak (münkirler gibi, anlamadan) yüzleri üzerine kapanmazlar. (Bilakis o hakikati idrak ederek secdeye kapanırlar.)” (Furkan: 73)