Küresel Oyunda Senaristler & Figüranlar / Dr. Hayati Bice

Küresel Oyunda Senaristler & Figüranlar: “Hillary Nakşîlere Merak Salmış!”

Dr. Hayati Bice

Okyanus ötesindeki karanlık odalarda bütün İslâm coğrafyası kesilip biçildiği gibi ülkemiz üzerinde de hesablar yapılmaktadır. Bundan emin olabilirsiniz.

Kaderin garib bir cilvesi Karl Marks’ın İmam Şamil hakkında yazdığı övgüler konusundan bir makalesini referans olarak gösterdiğim Paul B. Henze tam da yazımın yayınlandığı günlerde yaşadığı ağır sağlık sorunları nedeniyle bulunduğu klinikte ömrünün son günlerini yaşıyormuş. Geçenlerde medyamıza yansıyan bir haber, Paul B. Henze’nin 19 Mayıs 2011 günü 86 yaşında hayatını kaybettiğini bildiriyordu. (1) Vefatı ile ilgili verilen bilgide “Friend of Turkey and Central Asia” (=Türkiye ve Orta Asya’nın Dostu)  şeklinde bir ibarenin yer alması Fuller hakkında yazdığım bir önceki yazımda bahsettiğim küresel hesaplarda Türkiye sözkonusu olduğunda Paul B. Henze’nin her zaman bilgisine başvurulan bir uzman oluşunun kanıtı olarak da kabul edilebilirdi.

 

Paul B. Henze isminin ülkemiz entellektüel çevrelerinde yaygın olarak bilinmesinde Uğur Mumcu’nun Henze hakkında yazdığı onlarca makalenin de önemli bir yeri vardır. 1970’lerde Ankara’da CIA İstasyon şefi olarak çalışırken 12 Eylül 1980 darbesini zamanın ABD başkanına “Our boys have done it(=Bizim çocuklar yaptı o işi…) şifresi ile haber verdiği şeklindeki bugüne kadar da resmen yalanlanamayan iddiaya konu olması ile tanınır. (2) 12 Eylül Darbesi’nin yargılanmasının gündeme geldiği Türkiye’de darbenin ardındaki uluslararası destek de sorgulanmalıdır.

 

Aslında Paul B. Henze’yi sadece 12 Eylül 1980 darbesiyle ilgili bu anekdot ile hatırlamak haksızlık olur. Henze, Türkiye ve hatta genel çerçevede Türk dünyasının kültürel ve siyasi birikimi konusundaki uzun süre içerisinde oluşturduğu uzmanlığı ile son asrın ilginç kişiliklerindendir. Ölümünden sonra özgeçmişi hakkında bilgi veren kaynağa göre Harvard Üniversitesi’nden Sovyet Araştırmaları alanında master derecesi alan Henze ile bir diğer önemli stratejist olan Brzezinski’nin uzun yıllar süren bir mesai arkadaşlığı olduğunu da önemli bir not olarak kaydedelim. (3)

 

Bir zamanlar “USSR’yi Öğrenme Enstitüsü” Vardı

 

ABD’nin stratejik planları için bilgi toplama faaliyeti konusunda beni uyaran ilk ciddî işareti “Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler” kitabımı yazarken Kafkasya ve Orta Asya’daki Müslüman Türkler ile ilgili çok önemli isimler olan Mirza Bala, Ramazan Karça gibi isimlerin bazı makalelerine ulaşmak için Milli Kütüphane’deki koleksiyonundan yararlanmak zorunda kaldığım “Dergi” isimli yayında gördüm. Gerçekten de kaliteli bir dergi olan bu yayın “Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü” adına o zamanki Batı Almanya’nın Münih kentinde Türkçe olarak yayınlanıyordu. Özellikle 2. Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’ni terk etmek zorunda kalan Müslüman Türk kökenli aydınların yazı ve araştırmaları nedeniyle bu derginin bütün sayılarını incelemek ve fotokopisini almam gerekmişti. Daha sonra “Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü”nün Radio Liberty (=Hürriyet Radyosu adı ile Kafkasya ve Orta Asya’ya yayın yapan Türk lehçelerindeki radyo istasyonları ile organik bağı olduğunu ve “Soğuk Savaş” yıllarının önemli bir silahı olarak kullanıldığını anlayacaktım. (4) Anladığım “Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü” gibi fantastik bir ismin ardında derin bir istihbarat yapılanması örgütlendiği idi. Daha 90’lı yıllarda ‘Türk Yurtları’ isimli dergimizi çıkartırken aynı merkezde RFL/RL adı ile oluşturulan ekibin yayınladığı haftalık derlemeleri Türk Dünyası ile ilgili en taze ve sıcak haberlerin kaynağı olarak izlemek gerekli hale gelmişti.

 

ABD Stratejilerinde Önemli Bir İsim Olarak  Paul B. Henze

 

12 Eylül öncesi ve hemen sonrasında ismini bütün Türkiye’nin -ve tabii benim de- Uğur Mumcu’nun yazı ve kitaplarından öğrendiği Paul B. Henze’nin “Dergi”nin 1957 yılına ait bir sayısında yer alan “Sovyet Orta-Asyası ve Çin’deki Alfabe Değişiklikleri” konulu makalesi doğrusunu söylemem gerekirse beni çok şaşırtmıştı. O sıralarda Radio Liberty çalışanı olan Paul B. Henze’nin bu önemli makalesi çok ciddi bir araştırmanın sonucunu yansıtıyordu. (5) Sadece bu veri bile Paul B. Henze’nin Türk Dünyasına yönelik derin ilgisinin tarihçesini anlamağa yeterdi. Bugün için hesap edersek Henze’nin Türkiye ve Türk dünyasına yönelik ilgisinin en az 50 yıllık bir maziyi ele vereceği kolayca anlaşılır.

 

O günden bu yana kendisi ile ilgili yazı ve makaleleri izlemeğe çalıştığım Paul B. Henze’nin Karl Marks’ın ‘Kafkasya’daki İmam Şamil Cihadı ‘na İlgisi’ ile ilgili yazdıklarına bir başka yazımda değinmiştim. (6). Aynı seride bir kitapçık olarak yayınlanan Türkistan’da İkinci Dil Olarak Rusçayı Yaygınlaştırma konulu yazısı ise Henze’nin Türk Dünyasının kültürel durumu ile ilgisinin canlılığını koruduğunun ikinci bir işareti oldu. Bu yazısında Henze, Orta Asya’da Sovyet Rus emperyalizminin boyunduruğu altında yaşamak zorunda kalmış olan Özbek, Kazak, Kırgız kardeşlerimizin öğrenmek zorunda kaldığı Rusça’nın Türkistan kültürünü nasıl etkilediğine değiniyordu. Şu çarpıcı tesbitlerin tamamı Henze’nin ilgili makalesinden:

 

“Devletlerin çoğu kendi topraklarında hâkim olan dilin güçlenmesine özen gösterirler. Bazıları da devlet dilini o kadar iyi bilmeyen vatandaşlarını yetiştirebilmek için yoğun programlar düzenlerler. Ancak bazı durumlarda ekonomik ve sosyal gelişmenin getirdiği zorunluluklar, hükümet desteği olmaksızın da devlet diline uyum sağlamayı ve o dilde birleşmeyi teşvik eder.”

Rusça, 19. yüzyılda fethedilen Kafkasya ve Orta Asya’da yaşayan insanların büyük bir bölümünün benimsedikleri bir dil haline gelememiştir.(…) Bugüne kadar Rusçanın geliştirilmesi sorunu Sovyet yöneticilerinin ve toplumunun, üzerinde en çok durduğu bir konu olmuştur. Bu sorunun siyasal, iktisadi, kültürel ve psikolojik olmak üzere çeşitli yönleri vardır. (…)

Erkeklerin askere alınmaları, kadınların işyerlerinde kazandığı tecrübeler, toplumun her düzeyindeki iletişim, ayrıca yaşlıların da ölüp gitmesi, Rusçayı anlayıp konuşan müslümanların oranının artmasındaki başlıca etkenler olmuşlardır. Sovyet yöneticilerinin Rusçayı öğretmek için giriştikleri büyük çabalar gözönüne alınacak olursa, istatistikler istendiği kadar ölçülü bir biçimde düzenlenmiş olsunlar, Rusça bilenlerin sayısında büyük bir artış olmadığının gözlenmesi gerçekten şaşırtıcıdır. Yalnızca mantıksal olarak düşünmek gerekiyorsa, Sovyetler Birliği’nde 1990’larda veya 2000 yılında, şimdiki nüfusun daha büyük bir kesiminin gittikçe artan bir oranda Rusçayı ana dili gibi veya ikinci bir dil olarak kullanmaya başlayacağı sonucuna varmak mümkündür.(…)

Rusça Sovyet askerinin tek ve resmi dili olup, Rus kökenli olmayan erlerin Rusçayı yeterince anlayabilmeleri için gerek özendirici, gerekse zorlayıcı disiplin önlemleri titizlikle uygulanmaktadır. Sovyet ordusunda rütbe sahibi olmak isteyen bir müslümanın, kuşkusuz Rusçayı kusursuz bilmesi gerekmektedir. (…)

Sovyetler Birliği ‘ndeki Müslüman ulusların aksine dil tek başına Rusların milliyetçi davranış ve duygularını kamçılayan önemli bir etken olamamıştır. Bu da Rus dilinin herhangi bir sorun yaratmamış olmasından kaynaklanır. Çünkü bu dil, reform bahanesi ile ne yoğun baskılara ne de yeniden düzenleme girişimlerine maruz kalmamıştır. Rus dili 1920’li yıllardan itibaren Özbek, Kazak ve Azeri dilleri üzerindeki siyasal amaçlı baskılardan uzak kalmıştır. Rus milliyetçileri kendi dillerinin statüsünü korumak için mücadele etmek zorunda kalmamışlardır. Rusça ancak Urallar bölgesi ve Volga boyunda oturan eski -Ortodoks ve Müslüman olmayan azınlıkların Ruslaştırılması söz konusu olunca değeri artan bir önem kazanmıştır. Rusça bu uluslar arasında konuşulan dil olarak ister birinci, ister ikinci derecede gelsin, hızlı bir gelişme içindedir.

Bir an olsun Rusya’da tüm nüfusun kusursuz olarak Rusça konuştuğu, Tatar, Azeri ve Özbek dillerinin ancak sönük bir hatırası kaldığı homojen bir toplumun yaratılmış olduğunu düşünelim. O zaman Müslüman-Türk ve diğer milliyet kavramları ortadan kalkacak mıdır? Böyle bir gelişme olursa veya 21. yüzyıl içinde gerçekleşirse, o zaman yeni bir Sovyet insan türü yaratılmış olur.

Sovyet Müslümanları arasında Rusçanın ikinci dil olarak bilinmesindeki artışın Ruslaşmanın yaygınlaşması ile hiçbir ilgisi yoktur. Aslında böyle bir yaklaşım ilerde Sovyet müslümanlarının kendi haklarına da sahip çıkarak, onlara tam bir millet yapısı içinde kendi geleceklerini kendilerinin tayin etmesi imkânını da verebilir. (7)

 

Makalenin yazıldığı günden kısa süre sonra bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetleri’ndeki Rusça’nın kullanım sorununu anlamak için bu tesbitler ne  kadar da önemlidir.

 

Ülkemiz Aydını Ne Anlar Bu İşlerden ?  

 

Şimdilerde zaman zaman toplanan resmî katılımlı toplantılarda Kazakistan ve Kırgızistan gibi Türk Cumhuriyetleri’nden gelen kardeşlerimizin ortak dil olarak Rusça’yı kullanmalarını tepeden bakan bir dille ve aşağılık bir alaycı ifadeyle eleştiren sığ tatlısuların sazanı gazeteci ve akademisyenlerimizi gördükçe hep Paul B. Henze’nin 1954 yılında makalesinde ilk kez gördüğüm ve bugüne kadar da devam ettirdiğine çeşitli vesilelerle tanık olduğum Türkistan kültüründeki Ruslaştırma ilgisi ile kıyaslamaktan kendimi alamam.  Değil bu araştırmaları kendilerinin yapması bu konuda yazılanları  okuyup anlamaktan dahi aciz bu ‘cahil ahkâmkeserler’ ile nereye varılabilir ki!.. Elin oğlunun bir bölge ile ilgili hesablarının arkasında bu tür stratejik bilgi birikimin yer aldığını kim inkâr edebilir?..

Bu çerçevede Wikileaks belgelerinden yayınlandığı kadarı ile kenarından köşesinden haberdâr olduğumuz Türkiye raporlarının arkasında dağ gibi bir bilgi birikimin yer aldığını bilmeliyiz. Bölgemiz giderek kararan bulutlar ile dolarken ülkemizin Dışişleri Bakanlığı koltuğunda Ahmed Davudoğlu gibi hiç değilse bu bilgi stratejlerinin farkında bir ismin oturuyor olması emin olun tek teselli verici husus.

 

Stratejik Planlar ve Bilginin Önemi

 

Global bir aktör olarak dünyayı şekillendirme yetkisini kendisinde gören ABD, stratejik planlarını uygulamak için her türlü yöntemi kullanmakta kararlıdır.  Graham. E. Fuller’in yazılması üzerinden neredeyse 20 yıl geçen Demokrasi Tuzağı” kitabından yaptığım alıntılar bir gerçeği net olarak ortaya seriyordu. Ülkenin başkanları ve “Başkan’ın Uzman Ekibi” değişse bile ülkenin stratejik planlarında önemli bir değişiklik olmadığını bu yirmi yıllık sürede işbaşına gelen Bill Clinton-George W. Bush ve son olarak Barack Hussein Obama örneklerinden somut olarak  izleyebilmemiz mümkün olmuştur. ABD’nin stratejik planlamalarının ciddi bir veri toplama süreci sonucunda uzmanlar tarafından belirlendiğini görmek için kâhin olmak gerekmiyor.

 

Kütüphanemde yıllardır bir köşede tozlanan makaleleri ve arşivimdeki notları şimdi neden gündeme getirdiğimi sorabilecek okurların var olabileceğini tahmin edebiliyorum. Bugün yaşananları anlayabilmek için dün yaşananlara bakılması gerektiğine olan inancım ile ve her kaç kişi okuyacaksa bu yazılanları, hiç değilse birkaçının ülkemizde yaşananları ve yaşatılması muhtemel olayları anlama konusunda bir nebze de olsa katkıda bulunmak istedim.

 

Şu aşağıdaki soruları bu belgelenen yaklaşımlar ışığında birlikte düşünmenin tam da zamanı, değil mi? Emin olun biz bu zor soruların yanıtını hiç düşünmemişsek -ve hattâ düşünmeye niyet etmesek- dahi birçok raporda bu sorular sorulmuş ve cevapları da birkaç kanaldan teyid edilerek kayda alınmıştır. O nedenle gelin bir bakalım:

 

Wikileaks Belgelerinde Ülkemiz: “Nakşilerle Gülencilerin arası nasıl?”

 

Bu yılbaşından bu yana ülkemiz basınına da yansıyan bazı Wikileaks belgeleri ABD yönetiminin ülkemiz ile ilgili hesaplarını da açıkça gözler önüne sermektedir. Şu sırada halen ABD Dışişleri Bakanı olarak görevde olan Hillary Clinton’un 22 Temmuz 2009 tarihli bir telgrafında “Nakşilerle Nurcuların arası nasıl?” sorusu yanında diğer sordukları da ülkemiz üzerindeki ABD ilgisinin ne kadar ince ayrıntılarda yoğunlaşarak devam ettiğini de kanıtlamaktadır.(8)

 

Türkiye’deki tarikatların üyelerinin ne kadarı Kürtlerden oluşuyor?” sorusu Hillary Clinton imzalı mesaja niçin girmiştir dersiniz? Ya da bu soruya verilen cevap ile “Diyanet imamları arkasında namaz kılmama” boykotu arasında bir sebep-sonuç ilişkisi var mıdır?

 

Ya şu sorulara ne dersiniz? Fethullah Gülen’in takipçileri de dahil olmak üzere, Nurcu Hareketi’ne Kürtlerin katılımı ne düzeyde? Kürtler genel olarak Gülen’e nasıl bakıyorlar? Nakşibendi ve diğer geleneksel tasavvufî gruplar, özellikle Gülen Hareketi ile nasıl bir ilişki ve/veya rekabet içindeler?”

 

 “Fethullah Gülen” adının geçtiği her satıra müvekkili adına derhal uzun uzun açıklamalar yapan ‘resmî’ Gülen avukatları, Hillary Clinton’un ‘Hocaefendi’ye ‘özel’ ilgisi’ni yansıtan yayınlara neden sessiz kaldılar dersiniz?  ZAMAN gazetesi neden bu oturaklı sorular ile Hocaefendi’nin ilgisi olmadığını isbat etmek bâbında sayfa sayfa yazılar, röportajlar döşenmedi acaba? 

 

Acaba Hillary Clinton’ın özel merakı mıdır bu ‘ilginç’soruları sordurtan? Yoksa Hillary’nin ‘Başkan Adaylığı’ sürecinde “seçim kampanyasına yüklü bir bağış yaptıran Türk kim?” diye yaptırdığı araştırmanın bir parçası mıdır ?!.

 

O kadar da saf değiliz her halde !.. Hele ki “Gülen Hareketi”ni çok iyi ve yakından tanıyan, ‘Hocaefendi’ hakkındaki övgüleri kayıtlara girmiş Graham E. Fuller’in Afganistanlı mücahid liderlerinin ABD’nin Orta-Batı eyaletlerinden birisinde özel eğitim programına alındığını kanıtlayan satırlarını; Paul B. Henze’nin “Sovyet Müslümanları Arasında İkinci Dil Olarak Rusçayı Yaygınlaştırmanın Gittikçe Artan Önemi” başlıklı makalesini okuduktan sonra…

 

“Irak Nakşbendî Ordusu” da Neyin Nesi?

 

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ülkemize yönelik Nakşî odaklı merakını yansıtan bilgi edinme talebini okuyunca ister istemez şunu düşündüm: Hillary Hanımefendi’nin bu Nakşbendî merakının kaynağı nedir?

 

Bu noktada aklıma Irak’taki Amerikan karşıtı Sünni direniş odaklarından birisini oluşturan ve internette birkaç video kaydını gördüğüm “Irak Nakşbendî Ordusu” geldi. Bu maksatla internet üzerinde yaptığım kısa bir araştırma ilginç ipuçları veriyordu. Devrik Irak Diktatörü Saddam’ın yakın yönetim halkasının bir üyesi olan eski Irak Devlet Başkan Yardımcılarından Baas Partisi liderlerinden İzzet İbrahim el-Duri tarafından organize edildiği iddia edilen  “Irak Nakşbendî Ordusu”nun görünürdeki lideri, Abdurrahman en-Nakşbendî olarak gösteriliyor. (9) 2003 yılında yeraltına çekilen Baas Partisi’nin asker üyelerince Amerikan işgalinin hemen sonrasında İzzet İbrahim el-Duri’nin temelleri atılan bu yer altı örgütü Saddam’ın 30 Aralık 2006 gününde infaz edilen idamının hemen ardından en etkili sabotaj eylemlerini sergilediği kaydedilmiştir. (10)

 

Irak’taki Amerikan karşıtı Sünni direnişin merkezi olmak “suçu(!)”u ile yerle bir edilen Felluce’nin Irak Nakşbendîlerin önemli bir merkezi olduğu biliniyordu. Yüze yakın tasavvuf dergâhı ile sufi bir şehir denebilecek Felluce’deki Amerikan vahşetine ilişkin görüntüler, camileri talan eden ‘Coni’lerin iğrenç görüntüleri hâlâ hafızalarda olmalı. Irak Nakşbendî Ordusu’nun web üzerinden propaganda maksatlı yayınlarının abartılmaması gerektiği ileri sürülürken gerçek kadrosunun niceliği hakkında kesin bir bilgi yoktur.(11) Burada önemli olan nokta bu ordunun askerlerinin sayısı, komutanlarının kim olduğunun ötesinde İslâm adına cihad için ortaya çıkan bir tasavvufî organizasyondur. Bunun İslâm coğrafyası üzerine emperyalist planlar kuranlar tarafından önemsenecek kadar ciddî bir etkinlik kazanmasıdır. Nerdeyse bir asırdır cihad söylemlerinden uzaklara itilmiş olan tasavvufî cihad damarının yaşadığının ortaya çıkışıdır. Emperyalistlerin hesabını bozacak olan ve tarih boyu “ölmeden önce öl”müş mücahidlerin omuzlarında yükselen bu damarı korumak, bizim de boynumuzun borcudur.

 

Hillary’nin ülkemizdeki Nakşbendî aktivitelerine merak salmasını hayra yormak, tarihi boyunca cihad ile birlikte anılmış olan Nakşbendî gruplarının ülkemizdeki tarihî varlığını ve etkinliğini düşündüğümüzde, işte bu yüzden çok ama çok zordur.

 

Son Söz ya da Erken Uyarı

 

Okyanus ötesindeki karanlık odalarda bütün İslâm coğrafyası kesilip biçildiği gibi ülkemiz üzerinde de hesablar yapılmaktadır; üstelik de Nurcusundan Nakşbendîsine tüm etkin organizasyonları inceden inceye ölçülüp tartılarak…

 

Ey bu ülkeyi seven bütün insanlar… Hesab bizlerin hepimizin dini-inancı-cemaati-tarikatı  üzerinedir. Tedbirlerimizi şimdiden düşünelim.

 

Gün bugündür.

 

 

———————————————————

İletişim : atahayati@gmail.com

 

(1) 12 Eylülde ‘bizim çocuklar’ diyen ses öldü!.. ; 4 Haziran 2011; http://www.haber10.com/haber/243120/

 

(2) “Our boys have done it” (Bizim çocuklar yaptı!) : “12 Eylül 1980 cuntacıları anılan tarihte (uzunca bir süre boyunca “şartların olgunlaşmasını” bekledikleri) darbelerini nihayet yapıp anayasal düzeni paldır küldür yıktıklarında, CIA’nın o dönemdeki Ankara istasyon şefi Paul B. Henze‘nin yine aynı dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter‘ı telefonla arayarak, müttefik Türkiye’nin topraklarında neler olup bittiğini merak eden Carter’a “Endişelenmeyin Sayın Başkan, darbeyi bizim çocuklar yaptı. Herşey kontrolümüz altında” şeklinde ifadeler kullandığı, uzun yıllar boyunca dilden dile dolaşan bir rivayetti. Her ne kadar Henze, söz konusu iddianın sahibi Türk gazeteci Mehmet Ali Birand’ı defalarca yalanladıysa da Birand, sonradan arşivinin derinliklerinde sabırla arayıp bulduğu bazı ses bantlarını kamuoyuna ifşâ ederek, CIA’nın Anadolu topraklarındaki ileri karakoluna bakan bu gizemli adamın o sözleri gerçekten söylediğini kanıtlayacaktı. “

http://yenisafak.com.tr/Cumartesi/?t=25.11.2010&i=281178

 

(3) Ülkemizde daha çok “Hürriyet Radyosu” olarak bilinen Radio Free Europa/Radio Liberty halen de 21 ülkeye yönelik olarak 28 dilde yayın gerçekleştirerek faaliyetine devam etmektedir. Radyonun websitesi halen faal olan yayın dillerini şu şekilde sıralamaktadır: Afghan, Armenian, North Caucasus (Avar), Azerbaijani, Belarusian, North Caucasus, North Caucasus (Chechen), Farda, Georgian, Caucasus Echo, Iraqi, Kazakh, Kazakh-Russian, North Caucasus (Kabardian), Kosovo(Albanian), Kyrgyz, Kyrgyz-Russian, Macedonian, Moldovan, Mashaal, Romanian, Russian, South Slavic, Tajik, Tatar-Bashkir, Türkmen, Ukrainian, Uzbek.

Geniş bilgi için bkz: http://www.rferl.org/info/about/176.html

(4) Paul B. Henze, former CIA and national security specialist, dies at 86,  (3 Haziran 2011); http://www.washingtonpost.com/local/obituaries/paul-b-henze-former-cia-and-national-security-specialist-dies-at-86/2011/06/02/AG4mSYHH_story.html
(5) Bu makalenin İngilizce aslı için bkz.: Henze Paul B., Alphabet changes in soviet Central Asia and communist China, Royal Central Asian Journal, Volume: 1957 Number:2(April), 1957.
http://www.rsaa.org.uk/journals/article/rsaa44-2_alphabet-changes-in-soviet-cent
(6) Bice, Hayati; Şamil’i de Karalamışlardı Bir Zamanlar; http://haber10.com/makale/24147/
(7) Sovyet Müslümanları Arasında İkinci Dil Olarak Rusçayı Yaygınlaştırmanın Gittikçe Artan Önemi; Yazan: Paul B. Henze; (Çeviri : Prof. Dr. Yuluğ Tekin Kurat), The USSR and The Muslim World, Yaacov Roi (editör), London (Ailen + Unwin) 1984, yayınından alınmış ve O.D.T.Ü. Asya-Afrika Araştırmaları Grubu’nun 35. yayını olarak 1986’da Türkçe olarak yayınlanmıştır.

Bu ilginç makalenin tam metnini okumak için bkz: http://www.sufiforum.com/viewtopic.php?f=166&t=5777

 

(8) Wikileaks açıkladı: (Hillary Clinton) “Nakşilerle Nurcuların arası nasıl?”; 23 Mart 2011.

http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=102193

 

(9) İzzet İbrahim el-Duri’nin başına 10 milyon $ ödül konulduğu iddia edilmekteydi. http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=105507397

 

(10) Irak’taki  ABD işgal ordusunun resmi dokümanlarında Irak Nakşbendî Ordusu “Sünni Direniş Güçleri” arasında gösterilmektedir.

http://www.usf-iraq.com/?option=com_content&task=view&id=729&Itemid=45

 

(11) Bir raporda Irak Nakşbendî Ordusu’nun sadece Kerkük bölgesinde 2.000 – 3.000 kişilik bir milis gücünü kontrol ettiği kaydedilmiştir.

http://www.france-irak-actualite.com/article-soufisme-et-resistance-en-irak-38293205.html