Şükrü ALNIAÇIK: Katırın Mercedes’e Üstünlüğü!..

 

Osmanlı Devletinde anayasal düzen arayışları, ilk etnik ayaklanmaların ardından, II. Mahmut döneminde (1808-1839) başladı. II. Mahmut’un ünlü, “Ben Müslüman’ı camide, Hıristiyan’ı kilisede, Musevi’yi havrada bilmek, tanımak isterim…” sözü, Müslim-Gayrimüslim eşitliğine yönelik ilk “açılım“dı. Çeşitli badirelerle başa geçen ve yerel ileri gelenlerin desteğini alarak güçlenen II. Mahmut, küçük açılımlarla yetinmeyen Yunanlıların 1821’deki isyanını bastırmakta fazla zorlanmadı; ancak 1829’da Ruslara yenilince Yunanistan’ı kaybetti. Bu olay, “demokratik açılımın etnik fitneyi bitireceği” teziyle üretilen siyasetin ilk fiyaskosuydu.
     Şeriattan kaynaklanan Müslim-Gayrimüslim eşitsizliğinin halen muhafaza edildiği o yıllarda bu yönde bir açılım yapabilmek, ateşten gömlek giymekti. Ancak 1774’te Rusya’ya verilen “Osmanlı Ortodokslarını himaye hakkı” nedeniyle, gönlü İstanbul’dan uzaklaşanın Moskova’ya bağlanması ihtimali, Osmanlı yönetimini anayasal hamleler yapmaya zorluyordu.
     Ortada henüz bir anayasa da yoktu ancak; II. Mahmut’tan sonra Tanzimat ve Islahat Fermanları bu şartlarda ortaya çıktı. Yeni Sultan Abdülmecid, henüz 16 yaşındaydı. Amcasının Londra sefiri ve hariciye nazırı Mustafa Reşit Paşa’ya güvenmekten başka bir çaresi yoktu. Paşa ise “İngiltere gibi demokratik olmanın İmparatorluğu kurtaracağına” inanıyordu.
     Gayrimüslimleri Müslümanlarla eşit kılan 1856 Islahat Fermanı, Osmanlı Devletini bir Türk ve İslam Devleti olmaktan çıkaracak kadar şeriata ve örfe aykırı hükümler içeren anayasal bir metindi. Ferman, İngiliz hariciyesi tarafından denetlenen etnik tabanlı bir kapitülasyon belgesiydi. Uygulama aksaklıkları Rus destekli yeni bir etnik ayaklanmayla veya İngiliz donanmasının baskısıyla giderilecekti.
     20 yıl sonra da etnik unsurların birliğini sağlama yolunda atılan en ileri adım olan ilk Osmanlı Anayasası yürürlüğe girdi. Osmanlı yönetiminin amacı, Bulgar ve Hırvat ayaklanmalarını askerle bastıran Sultan Abdülaziz’in sertliğini unutturmak, İngiliz Fransız ve Rus elçilerini teskin etmekti.
     Osmanlı tarihinde Rum İpsilanti, Sırp Obrenoviç, Ermeni Antranik, Arap Şerif Hüseyin gibi çete reisleri, bütün anayasal reformlara ve ayrıcalıklara rağmen önü alınamayan “dağılma“nın sembol isimleridir. Bu isimlerin Abdullah Öcalan’la ortak özelliği, yabancı güçler tarafından diplomatik manivela olarak kullanılma pahasına Türk askerine silah doğrultmuş olmalarıdır.
     Devir değişmiş, dünya petrolünün % 55’ini elinde tutan Türk coğrafyası el değitirmiş, Osmanlı’nın “üstün sınıf” diye batılılar tarafından örselenen “Müslüman çoğunluğu” yeni bir ulus olarak vatanını kurmuş ve cumhuriyetin 90. yılına gelinmiştir. Ancak Avrupalıların şark meselesi bitmemiştir.
     Bugün gelinen “İmralı Süreci” noktasında Abdullah Öcalan’a tevdi edilen siyasi imkânların hiçbiri yukarıdaki asilere kısmet olmamıştı. Önceki gün hükümetin ayağına gönderdiği BDP heyetiyle görüşen Öcalan, “yeni anayasada yapılacak olası demokratik değişikliklerden sonra Türkiye içindeki PKK unsurlarının, sınır dışına çekilmesinin mümkün olacağı“nı ifade etmektedir. Bu durum, “yeni Anayasanın PKK terörünün vesayeti altına alınması“dır.
Beğenip benimsemek başka, gerçeğe göre hareket etmek başka bir konudur. Şimdi bir ucunda PKK olan bir Anayasa hazırlığında MHP’nin özgül ağırlığı, önemi ve çekim gücü bir kat daha da artmıştır.
     Osmanlı demokrasi hareketleri, genellikle isyancı etnik gruplara silah bıraktırmak için merkezden çevreye doğru ihsan şeklinde yapılan reformlarla yürütülmüş ve bütünlüğü korumayı sağlayamamıştı. O yıllarda dağa çıkan isyancılara siyasi meşruiyet kazandırarak, etnik unsurlardan bir devlet ünitesi çıkarmak, İngiliz, Fransız ve Rus elçilerinin göreviydi.
Bugün gelinen noktada bu görev, bizzat AKP hükümetlerine verilmiştir.
     AKP, Abdullah Öcalan’a siyasi müzakere gücü tahsis ederek, terörü meşrulaştırmakla kalmamış, on yıl içinde bir ölüyü canlandırarak “Türkiye’nin Barzani’si” haline getirmiştir.
     AKP, “terörü bitirdik” propagandasıyla oy hesabı yaparken aslında Türkiye bugün tam olarak “terörün amacına ulaştığı yer“dedir. Görünen odur ki; Mercedes makam otomobilleriyle birlikte Cemil Çiçek Apo’nun, Burhan Kuzu, Karayılan’ın, TBMM Anayasa Komisyonu, olduğu gibi Kandil’in vesayeti altına girmiştir.
    Ürkek AKP politikaları yüzünden içine düşülen bu durum, “inatçı katırın, lüks Mercedes’e olan üstünlüğü“dür.