Muharrem Günay: İSTANBUL’UN FETHİ

İSTANBUL’UN FETHİ

Muharrem Günay Sıddıkoğlu

Asya ile Avrupa’nın kesiştiği noktada kurulan İstanbul, hemen hemen her devirde bir köprü vazifesi görmüştür. Avrupa’dan gelenler bu köprü üzerinden geçerek, Hindistan ve Çin’e kadar ulaşmışlardır. Asya’dan gelenler de yine bu köprüden geçerek, Rumeli’ye, Balkanlara, Viyana’ya, Adriyatik sahillerine kadar varmışlardır. İstanbul, işgal ettiği bu stratejik konumu ve coğrafi özellikleri açısından ilk çağlardan beri bütün hükümdarların kalbinde müstesnâ bir yer işgal etmiştir.
Şair Nedim’in
“Bu şehr-i Stanbul ki bî misli bahâdır.
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır” diyerek övdüğü İstanbul’a bütün milletler sahip olmak istemişlerdir.
Cenâbı Hakk tarafından dünyanın idaresi ve sulhu ile görevlendirildiklerine inanan Türkler’de bu düşünceye parelel olarak bu şehre sahip olmak istemişlerdir.
Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimiz de bu şehrin Müslümanların eline geçeceğini müjdelemiş ve İstanbul’u fetheden sultan ve askeri övmüştür. Bu övgüye nail olmak amacıyla Araplar ve Türkler tarafından çok sayıda İstanbul kuşatması yapılmıştır.
Gerek Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi gerekse peygamber Efendimizin hadisi şeriflerinde övmüş olduğu millet olmak düşüncesi ile İstanbul Türklerin hem dini hem de milli bir ülküsü, Kızılelması olmuştur.
Osmanlı Sultanı II. MEHMED’İN fethinden önce Türkler tarafından İstanbul’un ilk kuşatması Peçeneklerle işbirliği yapan Çaka Bey tarafından 1091 yılında yapılmıştır. (İ.Kafesoğlu, T.D.E.K. s:295, Augoste Baılly, Bizans Tarihi, 2. cilt, s.315)

Fetihle İlgili Hadisler
Bilindiği gibi Sevgili Peygamberimiz 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç etmiş ve burada küçükte olsa bir “Şehir Devleti” kurmuştur. Artık Sevgili Peygamberimiz hem Peygamber hem de bu devletin “Devlet Başkanı”dır. Hz. Muhammed’in bir avuç Müslümanla çok zor şartlar altında kurduğu bu devlet gelişip te Arabistan sınırlarını zorlamaya başladığı zaman karşılarında iki büyük ve güçlü devlet buldular. Bunlardan birincisi Bizans İmparatorluğu öteki ise, asırlardır Arapların en büyük düşmanı olan ve onları hor ve hakir gören Sasani-İran devleti idi. Bu iki devlet Hz. Peygamberimiz tarafından kurulmuş olan İslâm devletini dört bir yandan abluka altına almıştı. Devletin Doğu ve Güney sınırları Sasaniler tarafından çevrilmiş, İstanbul gibi dünyanın en güzel ve önemli şehirlerinden birisini kendisine başkent yapan Bizans İmparatorluğu ise, Kuzeyde, Suriye ve Filistin’e, Batıda, Mısır, İskenderiye, hatta Arabistan’ın Kuzey bölgeleri dâhil Orta Doğu’nun önemli bölgelerine sahip bulunuyordu. Ayrıca Arabistan’da da çok sayıda Hıristiyan Arap vardı. Bu Araplar, her ne kadar Arap ta olsalar Hıristiyan olduklarından dolayı kendilerini Arap İslâm devletinden daha çok Hıristiyan Bizans’a yakın hissetmekte idiler. Nitekim günümüzdeki Hıristiyan Araplar da kendilerini Batı’ya yakın hissetmekte ve onlarla işbirliği içerisindedirler. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen, henüz küçücük bir devlet iken dahi Sevgili Peygamberimizin Bizans’ı ve İran’ı Müslümanlara hedef göstermesi ve “Sakın Türklere dokunmayınız” demesi cidden çok düşündürücüdür.
Peygamber Efendimizin Bizans’ı ve İran’ı hedef göstermesi kurulan Medine şehir devletinin ilk yıllarına ve Müslümanların açlık ve sefaletten karınlarına taş bağladığı “Hendek Savaşı” yıllarına kadar uzanır.
“Kureyşliler 627 yılında, o zamana kadar Arabistan’da görülmemiş 10. 000 kişilik bir ordu ile Medine’ye yürüdükleri zaman O, şehrin etrafına bir müdafaa hattı olmak üzere ve derin bir hendek kazılmasını emretmişti. Bu hendek kazma işlemi sırasında; İslâm mücahitlerinin, parçalamakta zorluk çektikleri büyük bir kaya parçasının üzerine indirdiği bir balyoz ve bunun çıkardığı kıvılcımların ışığında Bizans ve İran Kisralarının muhteşem saraylarını gördüğünü söylemiş ve bu devletlerin uçsuz bucaksız hazinelerinin Müslümanların eline geçeceğini müjdelemişti.”(Z.Kitapçı, Hz.Peyg. Hads. Türkler, s:127-128, et-Taberi ve İbni Hişam’dan nakil)
İmam-ı Nesai, meşhur eseri Sünen-i Neseî adlı eserinde “Cihat Bölümü”nde aşağıdaki hadisi nakletmektedir:
“Hz. Peygamber Ahzap harbinde (Hendek Savaşında) Medine’nin civarına “hendek” kazılmasını emir buyurduklarında, işte bu hendek kazımı sırasında ashabın karşısına (büyük) bir kaya parçası çıkmış idi. (işler duraksadı) Bunun üzerine Hz. Peygamber ayağa kalktı, balyozu eline aldı ve mübarek hırkasını hendeğin (bir kenarına) burakarak o kaya parçasının başına geldi. Bu sırada ise Selmân-i Farisi ayakta durmuş, Hz. Peygambere bakıyordu. Hz. Peygamber balyozunu kaya parçasına indirmesi ile birlikte, vurduğu yerden göz kamaştırıcı son derece parlak bir ışık çıktı. Bunu ikinci ve üçüncü darbeler takip etti ve her defasında böyle oldu, son derece parlak bir ışık çıktı. Bunun üzerine Selmân:
“-Yâ resulallah! Senin balyozu her indirdiğinde öyle bir vuruşun vardı ki her birinden mutlaka göz kamaştıran parlak bir ışık çıkıyordu” dedi. O zaman Hz. Peygamber:
“-Ey Selmân demek sen bunu gördün öyle mi” dedi.
Selmân:
“-Öyle, Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin olsun ki “evet” gördüm” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle konuşmuşlardır.
“-Ben birinci balyozu indirdiğimde (gözümün) perdesi kalktı ve işte bu gözlerimle Kisra’nın başkenti (Medain) ve çevresini hatta daha bir çok şehirleri gördüm.” O zaman yanında bulunanlar:
“-Ya resulallah, buraların fethini bize nasip etmesi için Allah’a dua et. Onların varlıklarını, servetlerini ganimet olarak paylaşalım Onların yurt ve yuvalarını da ellerimizle virân edelim!” Hz. Peygamber böyle olması için dua etti. Yine Hz. Peygamber devamla şöyle dedi:
“-Sonra ikinci balyozu indirdiğimde yine gözümün perdesi kalktı. Bu defa da Kayser’in başkenti (İstanbul’u) ve çevresini olduğu gibi gözümle gördüm.” O zaman yanındakiler yine:
“-Ya resûlallah, buraların fethini bize nasip etmesi için Allah’a dua et. Onların varlıklarını servetlerini ganimet olarak paylaşalım. Onların yurt ve yuvalarını da ellerimizle viran edelim! Hz. Peygamber bunun için de Allah’a dua etti. Yine Hz. Peygamber sözüne devamla:
“Sonra üçüncü balyozu indirdiğimde yine gözümün perdesi kalktı. Bu defa Habeşistan’ın başkenti ve çevresindeki bir çok köyleri olduğu gibi gözlerimle gördüm” dedi. Böyle buyurduğu sırada Hz. Peygamber (çevresindekilere daha konuşma fırsatı vermeden) şöyle buyurmuşlardır:
“-Sakın Habeşliler size dokunmadan sizde onlara dokunmayınız. (Tükler de böyledir) Hele Türkler size ilişmedikçe sakın siz de Türklere ilişmeyiniz. (onlara saldırmayınız)!” (Z.Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler, 1. cilt, s:164)
Bizans’ı ve İran’ı ashabına ve ümmetine hedef gösteren, Türkler söz konusu olunca, “Sakın Türklere dokunmayın” diyen Sevgili Peygamberimizin Bizans ve İstanbul’un fethi ile ilgili çok sayıda hadisleri vardır.
Büyük hadis âlimlerinden İmamı Müslim, “Sahih-i Müslim” adlı meşhur eserinde şu hadis-i şerifi nakleder:
“Ebu Hureyre (r.a.) dedi ki Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kisra ölmüş (demek)tir. Artık kisra (İran Kisrası) öldükten sonra başka kisra yoktur. Bizans Kayseri helak olduğu zaman, ondan sonra Kayser de olmayacaktır. Nefsim elinde bulunan Allah’a yemin ediyorum ki, Kisra ile Kayser’in hazineleri muhakkak ki Allah yolunda sarf olunacaktır.” (Hadis no: 2918)
“… Ve Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kisra helak oldu. Sonra onun ardından başka kisra olmaz. Kayser de muhakkak helak olacaktır. Sonra onun ardından başka bir kayser olmaz. Yemin olsun ki Kisra ile Kayser’in hazineleri de muhakkak Allah yolunda taksim olunacaktır.”(Sahih-i Müslim ve Tercemesi, Mehmet Sofuoğlu, 8. cilt, s. 452-453)
İmam-ı Buhari, “Romalılarla Harpler Hakkında Neler Söylenmiştir” başlığı altında zikrettiği hadislerin birinde, Hz. Peygamberimize yakınlığı ile bilinen Ümmü Haramdan şu hadisi nakletmiştir:
“Hz. Peygamber, Ümmetimden (İstanbul’un fethi için) denizlere açılarak gazaya çıkan ilk askerler (Allah’ın rahmetine) uğrayacaklardır” demiştir. Ümmü Haram,
“Ey Allah’ın resulü, ben onların arasın damıyım? Diye sordum” O da, “Elbette sen onların içinde olacaksın” buyurmuştur. Bundan sonra Hz. Peygamber, Kayser’in başkentine (İstanbul’a) gazaya çıkan ilk ordu da Allah’ın mağfiretine mahzar olacaktır” dedi. Ben de yine,
“Ey Allah’ın resulü, ben onların içinde miyim?” diye sordum. O da,“Hayır sen birinci (kafiledesin) buyurmuşlardır.” (Z.Kitapçı, Hz.Peygamberin Hadislerinde Türkler, s.199)
Hz. Peygamberimizin İstanbul’un fetih ediliş şekli ile ilgili hadisleri de vardır. Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (Bir defasında), “Siz hiçbir tarafı kara, bir tarafı denizle çevrilmiş bir şehir duydunuz mu? Buyurmuşlardır. (çevresindekiler) “Evet Ey Allah’ın resulü (işittik) demişlerdir. Sonra Hz. Peygamber devamla, Beni İshak’tan yetmiş bin kişi işte bu şehre gazâ edip saldırmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Onlar gelip te şehri kuşattıklarında ne silahla çarpışacaklar ne de okları bir işe yarayacaktır. Ancak Allah’tan başka ilah yoktur, Allah her şeyden büyüktür, diye tekbir getirip hücum edecekler, böylece şehrin iki yakasından biri düşecek (onların eline geçecek) tir.” (Sahih-i Müslim ve Tercemesi, M. Sofuoğlu, 8. cilt, hadis no. 2920)
Tarihi gerçeklere uygun olmasa da bazı Tarihçiler “Beni İshak” diye isimlendirilen kimselerin Osmanlı Türkleri olduklarını belirtirler. Müneccimbaşı tarihinde Ertuğrul Gazi’nin nesebi hakkında bilgi verilirken şöyle denilmektedir:
“Ertuğrul’un nesebi konusunda tarihçiler ihtilaf etmişlerdir. İdris Bitlisi ve Müverrih Ruhi’ye göre -Hoca Sadettin Efendi de onlara uyar-, Ertuğrul’un nesebi, Ays bin İshak bin İbrahim aleyhisselama şöyle ulaşır…” Bir rivayete göre Koy Han (Kayı Han) Ays bin İshak aleyhisselamdır.”(Müneccimbaşı Tarihi 1. cilt, s.52) Ahmet Cevdet Paşa Süleyman Şah’ın soyunun kırkıncı göbekten İshak Peygamberin oğlu Ays’a ulaştığını belirtir.(Z.Kitapçı, a.g.e. s. 203)
İstanbul’un mutlaka fethedileceğini bildiren meşhur hadis-i şerif ise şu hadistir:
“İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden emir-sultan ne güzel emirdir-sultandır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir.”
İstanbul’un fethini kesin bir ifadeyle haber veren bu hadis, Kütüb-i Site döneminde, hattâ öncesinde tasnif edilmiş kaynaklarda yer almaktadır. Ahmet bin Hanbel’in Müsned’i ve bizzat Buhari hazretlerinin hadis ravilerini tetkik için yazdığı et-Tarihu’l Kebir ve et-Tarihu’s-Sağir’i, İbni Ebî Hayseme’nin Kitabu’t-Tarih, Bezzar’ın Müsned’i İstanbul’un fethini kesin bir dille müjdeleyen hadisimizin tasnif dönemine ait kaynakları olmaktadır. Daha sonraki dönemlerde Tebarani’nin el-Mu’cemu’l Kebir, İbni Kayyim’in Mu’cemu’s-Sahabe’si, Hâkim en-Nişaburi’nin Müsdetrek’i hadisimiz için önemli kaynaklardır. (İsmail L. Çakan, Fetih, Fatih ve İstanbul Sempozyumu Bildirileri s:50)
Peygamberimizin Ashabı İstanbul Yollarında
Kayserin ve Kisranın kesinlikle helak olacağını ve onların hazinelerinin Müslümanların eline geçeceğini müjdeleyen, “İstanbul mutlaka fetholunacaktır, O’nu fetheden emir-başbuğ ne güzel emirdir-başbuğdur. O’nu fetheden asker ne güzel askerdir” diyen Hz.Muhammed, henüz Medine’de küçük bir şehir devletine sahipken, Müslümanlara denizleri, Bizans’ı ve İran’ı hedef göstermiştir.
Hz. Peygamber ilk olarak Bizans Kayseri’ne ve İran Kisrası’na mektuplar göndererek onları İslâm’a davet etmiştir. Bu bir bakıma kendi varlığının ve İslâm devletinin onlar tarafından kabulü ve tanınması demektir. Hz. Muhammet (s.a.v.) İslâm ülkelerinin Bizans saldırılarından emin olması amacıyla 620’de Mute ve 630’da Tebük askeri seferlerini düzenlemiştir. Sevgili Peygamberimiz ölüm döşeğinde iken bile, Bizans’a karşı savaşmak üzere bir ordu hazırlatmış ve bu ordunun başına azaldı kölesi Zeyd’in oğlu Usame’yi komutan tayin etmiştir.
Hz. Peygamberin vefatından sonra, Hz. Osman zamanında güçlü bir donanma hazırlanmış ve bu donanmanın başına Muaviye getirilmiştir. Hedef Bizans’ın elinde olan Kıbrıs adasıdır. (647) “Ümmetimden denizlere açılan gazaya çıkan ilk askerler, Allah’ın rahmetine uğrayacaklardır” hadis-i şerifini rivayet eden ve “Ben de o seferde bulunacak mıyım?” diye soran ve “evet” cevabını alan Ümmü Haram adlı bir sahabe kadın da bu sefere katılmış ve bu seferde atından düşerek şehit olmuştur. Böylece bir Peygamber mucizesi gerçekleşmiş, aynı zamanda Sahabe-i Kiram’ın Bizans ve İstanbul seferleri başlamıştır.
Emeviler ve Abbasiler zamanında Hz. Peygamberimizin övgüsüne sahip olmak amacıyla 655-782 yılları arasında geçen 127 sene içerisinde İstanbul’u almak amacıyla beş sefer düzenlenmiştir. Kaynaklar, İslâm ordularının ilk İstanbul kuşatmasına 63 sahabenin katıldığını aktarmaktadır. Bu ilk kuşatmaya katılan sahâbelerden ismi bilinen en meşhurları şunlardır: Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ebû Şeybe el-Hudrî, Fadâle bin Ubeyd el-Ensârî, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Zübeyr ve bir rivâyette Hüseyin bin Ali.

Hz. Muaviye, İstanbul’u alarak, Hz. Peygamberin övgüsüne mahzar olmak hem de kendi durumunu güçlendirmek istiyordu. Onun için kısa bir zamanda büyük bir ordu oluşturmuş ve büyük bir kampanya başlatmıştı. Muaviye ilerlemiş yaşına rağmen Hz. Peygamberin Medine’ye hicretlerinde evlerinde misafir kaldıkları Ebû Eyyûb-el Ensari’nin de bu sefere katılmasını istiyordu. Ebû Eyyûb-el Ensari, Peygamber Efendi’mizden “İstanbul surları önünde mübarek bir zâtın defnedileceğini” (Z.Kitapçı, a.g.e. 2. cilt, s.133) duymuştu. O, bu mübarek şahsın kendisi olmasını istiyordu ve bu sefere büyük bir istekle katıldı. Ebû Eyyûb-el Ensari ve yüce sahabelerin içinde bulunduğu ordu Muaviye’nin oğlu Yezid komutasında İstanbul önlerine geldi. Bu sefer başarısızlıkla sonuçlanmıştır. (699) Bu kuşatma sırasında Ebû Eyyub el-Ensârî’den başka Ebû Şeybe el-Hudrî’nin de şehit düştüğü kesin olarak bilinmektedir.
İstanbul’daki Sahabe Makamları ve Mezarları
İstanbul’da sahâbe niyetiyle ziyâret edilen 29 mezar ve makam vardır. Bunlardan 27’si makam ikisi mezardır. Bunlardan 7’si Eyüp sınırları içinde, 19’u sur içinde, 3’ü de Karaköy’de. Ebu Derda’nın ise hem Eyüp’te hem de Üsküdar’da ayrı ayrı iki makâmı mevcuttur. Bu 29 sahâbe mezarından sadece ikisi kesin olarak sahabe mezarıdır. Bu iki mezar Ebû Eyyub el-Ensârî’ ve Ebû Şeybe el-Hudrî’ ye aittir. Diğerleri makamdır. Yani burada olup olmadığı şüpheli, ya da kesinlikle burada olmadıkları belli olan veya sahabe olmadıkları bilinen şahıslara aittir.
Araplar, Emeviler döneminde yaptıkları kuşatmalardan da bir başarı elde edemediler bu seferlerin en önemlileri Muhammed bin Mesleme (716) komutasında yapılan seferdir. Bu sefer de başarısızlıkla neticelenmiştir. Araplar Emeviler döneminde dört, Abbasiler döneminde bir adet olmak üzere İstanbul’a beş sefer düzenlemişler fakat bu seferlerin hepsi başarısızlıkla neticelenmiştir.
Araplar, bu başarısızlıklarından sonra bu “Peygamber müjdesinin” de Türklerin sayesinde gerçekleşeceğine inanıyorlardı. Çünkü Araplar’ın bu işi başaracaklarına olan güvenleri kalmamıştı. İstanbul’u fethetmek şöyle dursun onlar Bizans’ karşı İslâm ülkelerinin sınırlarını dahi korumaktan aciz bir duruma düşmüşlerdi
Nitekim Kostantin’in oğlu Armonos, hicri 353/963 yılında düzenlediği bir askerî hareketle Tarsus hatta Şam’a kadar uzanan bir çok yerleri, eski hilâfet ülkesinin bir çok yerlerini ele geçirmiştir. Bu ise Müslümanları derin bir ümitsizliğe ve infiâle sürüklemişti. Müslümanlar; Bizanslılardan ancak Türkler sayesinde intikam alabileceklerine inanıyor ve Türk askerlerinin İstanbul’u fethedeceklerini savunuyorlardı. Meselâ, Muhammed b. Hazm ez-Zahiri bu hususta yazdığı çok uzun bir kasidesinde Armonos’a, Türk askerleri sayesinde meydan okumuş ve İstanbul’u mutlaka ele geçireceklerini haykırmıştır. Meşhur şair Armonos’a şöyle diyordu:
“Biz Kostantiniyye şehri ve onun asillerini mutlaka ele geçireceğiz, sizin (cesetlerinizi Ey Armanos) kartal ve akbabalara yem yapacağız.
Sizin yerleriniz ve yurtlarınızın en ücra köşelerine kadar sahip olacağız, sizleri zillet ve alçaklık içinde yaşamaya mecbur edeceğiz.
Hem biz TÜRK ve HAZAR yurtlarından toplanan kahredici ordu ile (sadece sizi değil) Çin ve Hind ülkelerine de zorla boyun eğdireceğiz. (Z.Kitapçı, Hz. Peyg: Hd. Türkler, 2. cilt, s. 135, es-Sübkî, II. s. 188’den nakil)
İstanbul’un Fethine Doğru
Asya ile Avrupa’nın kesiştiği noktada kurulan İstanbul, hemen hemen her devirde bir köprü vazifesi görmüştür. Avrupa’dan gelenler bu köprü üzerinden geçerek, Hindistan ve Çin’e kadar ulaşmışlardır. Asya’dan gelenler de yine bu köprüden geçerek, Rumeli’ye, Balkanlara, Viyana’ya, Adriyatik sahillerine kadar varmışlardır. İstanbul, işgal ettiği bu stratejik konumu ve coğrafi özellikleri açısından ilk çağlardan beri bütün hükümdarların kalbinde müstesnâ bir yer işgal etmiştir.
Şair Nedim yazdığı bir kasidesinde:
“Bu şehr-i Stanbul ki bî misli bahâdır.
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır” diyerek, İstanbul’un değerini veciz bir şekilde ifade etmiştir.
1807 yılında İstanbul’un Ruslar’a bırakılmasını isteyen Çar I. Aleksandr’a Napolyon’un, “İstanbul mu, asla! İstanbul, Dünya imparatorluğu demektir” (Ercüment Kuran,Tarih ve Medeniyet Dergisi s.32, sayı 3, Mayıs 1994) diyerek verdiği cevap İstanbul’un tarihi önemini göstermek açısından yeterlidir.
İstanbul, Osmanlı devletinin kuruluşundan itibaren, bütün Türk Sultanlarının bir milli ülküsü “KIZIL ELMASI” olmuştur. Osman Gazi, devletin kurucusu olarak, oğlu Orhan Gazi’ye:
“Osman Ertuğrul oğlusun, Oğuz Karahan neslisin, Hakk’ın bir kemter kulusun, İstanbul’u aç, gülizâr yap” (Z.Kitapçı, Hz. Peyg. Had, Türkler 2. cilt, s.137) diyerek İstanbul’un fethini tıpkı Hz. Peygamberimiz gibi hedef göstermiştir.
Osman Gazi’den Fatih’e kadar bütün Osmanlı sultanları, Kur’an-ı Kerim’de es-Sebe suresi 15. âyette, “Beldetün tayyibetün-Güzel belde-hoş belde” olarak nitelendirilen bu muhteşem bu muhteşem şehri almanın ve Hazreti Peygamberimizin övgüsüne sahip olmanın aşkıyla yanıp tutuşmuşlardır. Kur’an-ı kerim’de, es-Sebe suresi 15. âyette geçen “Beldetün tayyibetün” sözcükleri Ebcet hesabıyla İstanbul’un fetih tarihi olan Hicri 751 tarihini gösterir. Bu da başlı başına bir Kur’an mucizesidir.
Peçeneklerin ve Çaka Bey’in İstanbul Kuşatması
Bizans On birinci asrın başlarından itibaren Balkanlarda Müslüman olmayan Uzlar-Oğuzlar, Peçenekler ve Kıpçaklar-Kumanlar tarafından, Anadolu’da da Müslüman Oğuzlar tarafından tam bir kıskaca alınmıştı. Balkanlarda Peçeneklerle Bizans’ın savaş halinde olması Anadolu’da ki Müslüman Türk ilerleyişine olumlu katkılarda bulunmuştur.
Hattâ Anadolu’nun fethi sırasında Malatya dolaylarında faaliyet gösteren Oğuz Çavuldur boyundan olduğu sanılan Çakan (Bizans kayıtlarında, Tzakhas) İstanbul’da uzunca bir müddet kaldıktan sonra 1081’de İzmir’e gelerek bir beylik kurmuştur. Bizans imparatorluğunun zayıf noktalarını iyi bilen Çaka, Foça ve civarını aldıktan sonra 40 parçalık bir donanma kurdu. Ege denizinde Sakız, Midilli, Sisam, Rodos adalarını zaptetti ve Çanakkale’ye doğru ilerledi. Üzerine gönderilen Bizans donanmasını birkaç kere mağlup etti. İstanbul’u ele geçirip imparator olmak istiyordu. Kara kuvveti kâfi gelmediği için Balkanlar üzerinden Trakya’ya doğru ilerleyen soydaşı Peçenek Türkleri ile iş birliği yaptı. Onlar karadan İstanbul’u baskı altına alırken Çaka Bey de denizden hücuma geçecek ve Bizans başkenti düşürülecekti. Fakat plan başarıya ulaşamadı. Çünkü, imparator Aleksios Komnenos, Tuna boylarındaki Kuman Türkleri’ni Peçenekler üzerine saldırtmış ve aralarında cereyan eden, Meriç kıyısındaki Leboinum Savaşı (29 Nisan 1091)’nda Peçenekler ağır bir mağlubiyete uğramışlardı. Bizans, İzmir Beyi Çaka ise Selçuklu Sultanı I.Kılıç Arslan tarafından ortadan kaldırıldı. (1097) (İ.Kafesoğlu, T.D.E.K. s:295, Augoste Baılly, Bizans Tarihi, 2. cilt, s.315)
Prof Dr. Osman Turan ise aynı konu hakkında şu bilgileri veriyor: “Peçenekler ve Oğuzlar gibi arkadan göçen Kıpçaklar (Kumanlar) da Balkanları ve Kafkasları aşıyorlardı. Balkanlarda Bizanslılarla savaş halinde bulunan Peçenekler, soydaşları Kumanlardan yardım beklerken, 1089 yılında, Silstre’de şiddetli bir muharebeye tutuştular ve Bizans ordusunu müthiş bir bozguna uğrattılar. Fakat Türk kavimlerini birbirine düşürmekte mâhir bir siyaset güden Bizanslılar şimdi de Kumanlar ile Peçenekleri birbirinden ayırmak imkânını buldu. Filhakika Bizans 1091 ve nihayet 1122 yılında Peçenekleri mağlup etti ve doğradı; pek çoğunu da esir etti; bir kısmını orduya aldı, bir kısmını da Balkanlarda ve Anadolu’da yerleştirdi; bir miktarı kaçıp kurtuldu. 1122 yılında kazanılan bu zafer İstanbul’da “Peçenek Bayramı” adı ile kutlanıyordu. ”(O.Turan, Selç.Tar. ve Türk İsl. Md. s.267-268)
Kumanlarla ittifak ederek Peçenekleri mağlup eden Bizans böylece İstanbul’u Peçenek Türklerinin ve Çaka Bey’in eline geçmekten kurtarmıştır. İzmir Beyi Çaka, daha sonraları Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından ortadan kaldırılmıştır. Balkanlara geçen ve sayıları 600.000 dolayında olan Uzlar-Oğuzlar ve her ikisi de Türk boyu olan Peçenekler ve Kumanlar Bizans’ın oyununa gelmeyip, birbirleriyle savaşacaklarına birlikte hareket edip Çaka Bey’e destek verselerdi belki de İstanbul 12. asrın başlarında Türklerin eline geçecek ve Bizans tarihin derinliklerine gömülecekti.
Türkler tarafından İstanbul’un ilk ciddi kuşatması Yıldırım Bayezid (1389-1402) tarafından gerçekleştirilmiştir. Yıldırım’ın iki kuşatmasından sonra, Fetret Devri’nde, oğlu Süleyman Çelebi’nin İstanbul kuşatmaları bir yana bırakılırsa, Fatih’e kadar II.Murat Gazi’nin giriştiği İstanbul Fethi teşebbüsü çok mühimdir. Bu kuşatmaya başta Emir Sultan olmak üzere bir çok şeyh ve evliya katılmıştır.
“Bir Bizans kaynağı O’nun diğer şeyhlerle birlikte surların önüne gelişini tasvir ederken Osmanlılarda maddi, mânevi kuvvetlerin ne derece tesirli ve yüksek olduğunu ortaya koyar. Filhakika O’nun yaklaşması üzerine ordu: “Peygamber Efendimiz bizi irşad etmiştir. Eşref saatinin haberini ondan alacağız” diyorlardı. Türk dünyasının velisi Emir (Seyyid) Sultan’a gelince Müslüman askerleri sanki gökten melek inmiş gibi seviniyor ve O’na koşuyorlardı. Herkes O’nun ellerini ve atının üzengilerini öpüyordu. Padişah ta aynı şeyleri yaptı. Emir Sultan Hazreti Peygamberin torununa yakışır bir tavırla şunları söyledi: “Ey padişah ve Müslümanlar biliniz ki beni buraya O büyük insan, Muhammed, gönderdi. Sizlere haber vermeğe, taarruz zamanını bildirmeğe ve şehrin fethini haber vermeye geliyorum. O zamana kadar kendinizi hazırlayınız” diyordu. Sultan ve askerler O’nun sözlerini büyük bir ciddiyetle dinliyor ve her söylediğine inanıyorlardı. Emir Sultan ve yanındaki şeyhler de bizzat savaşa girdi, kılıçlarıyla Allah ve Muhammed nidalarıyla hücuma geçtiler. Müslümanların yükselen cesetleri karşısında Rumların korkusu müthişti. Hücum surlar önüne kadar ilerledi. Gerçekten İstanbul’un fethi yaklaşıyordu. Lâkin Bizans’ın hilekâr siyaseti yine imdada yetişti. Sahneye çıkardığı Şehzade Mustafa’nın isyanı ve Karamanlıların ona yadımı Sultan Murad’ı derhal tehlikeye koşmaya ve İstanbul muhasarasını bırakmaya mecbur etti.”(O.Turan, T.C.H.M. 2. cilt, s.46) Bir yıla yakın kuşatma bu şekilde sona erdi. Sanki kader, II. Murad’a “İstanbul’u sen değil, oğlun fetih edecek” diyordu.
Tarihî bir hakikattir ki, Osmanlı Sultanları hep dindar ve din adamlarına hürmetkâr idiler. Padişahlar savaş zamanlarında hep din adamlarını ve evliya türbelerini ziyaret eder, İslâm âlimlerinin hayır dualarını alırlardı. İşte İstanbul’un fatihi ve Sevgili Peygamberimizin övdüğü sultan olan şehzâde Mehmed bu manevi iklim ve havâ içerisinde yetişmiştir. Babası O’nun büyük işler başarmak üzere yetiştirilmesi için çok gayret etmiş, O’nu devrin en büyük âlimlerinin eline teslim etmiştir. O’nun hocalarının başınsa Molla Gürâni, Molla İlyas ve Akşemseddin hazretleri gelmektedir. Çocukluğundan beri İstanbul’un fethi aşkı ile yanan Şehzâde Mehmed’e hocası Akşemseddin, Manisa’da şehzâde iken sık sık İstanbul’u fethedeceğini müjdelemiş ve : “Elem çekme begüm, siz İstanbul’u fethedeceksiniz” (O.Turan, T.C.H.M. 2.cilt, s.49) demiştir.
Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi’den itibaren bütün Osmanlı Sultanlarının hedefi İstanbul olmuş ve bütün Osmanlı padişahı bu şerefe nâil olmak için can atmışlardır. Fatih’e kadar bu şeref hiç birisine nasip olmamıştır. Çünkü her defasında Bizans’a Avrupa’dan yardım geliyordu. Bunun için yardım yollarını kesmek gerekiyordu. Aslında İstanbul’un muhasarası, Osmanlı Gazilerinin 1356 yılında bir sal ile Çanakkale boğazından geçip Rumeli’ye ayak basmalarıyla başlamıştır.
Fransız Akademi âzâlarından tarihçi Grousset bu noktayı görebilmiş olduğu içindir ki şöyle der:
“Osmanlı fütuhatında hiçbir şey zamansız yapılmamış ve fetihler tesadüfe bırakılmamıştır. Anadolu’ya ilk geldikleri tarih noktasından itibaren Türkler, İstanbul’un fethine niyetlenmişlerdi. Ne var ki, her muhasarada şehrin Batı yardımı ile kurtarıldığını iyi bellemişlerdi. O halde öncelikle yardım yollarını kesmek ve oralara hâkim olmak şarttı. Osmanlı’nın Rumeli’ye sıçrayışından itibaren Niğbolu, Varna ve Kosova meydan savaşları bu sebeple bir strateji dehasının mühürleri gibidir. Osmanlı bir taraftan Gelibolu ile Akdeniz’den gelecek özellikle Ceneviz donanmasının yolunu kapatırken, Avrupa yardım ordularının geçiş coğrafyasına da kilit vurmasını bilmişti. İstanbul aslında Kosova savaşı ile tam bir muhasara altına alınmıştı. Fatih, İç Kale’yi kuşatmış ve yüz yıllık niyetleri gerçekleştirmişti.”(İlhan Bardakçı, Tarih ve Medeniyet Dergisi, sayfa 11, sayı 3, Mayıs 1994)
Fethi Hazırlayan Mânevi ve Teknolojik Sebepler
Türkler İstanbul’u kuşattıkları zaman fethe hem mânevi hem de teknolojik açıdan hazır bir durumda idiler.
Tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren Cihan hâkimiyetini ve Dünya nizamını hedeflemiş bir millet olan Türk milletinin, Oğuz Han’dan beri Cihan hâkimiyetine giden yoldaki ara hedeflerin adına “KIZILELMA” denmiştir.
Osmanlı’nın ilk Kızıl elması, Anadolu’da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Sadece Türk milleti için değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özelliklere sahip olan İstanbul, Osmanlı’nın büyük Kızıl elması olarak görülür. Evliya Çelebi, Hz.Muhammed’in doğumunda ateş-gedelerin bin yıldır sönmeyen ateşinin sönmesi ve Kisra’nın sarayının yıkılışı gibi harikulâde hadiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızıl Elmasının düştüğünü zikretmektedir.
Muvahhid-Hanif karakterli eski Türk dîni inançlarına göre mâdemki Gök’te bir Tanrı ve yerde ve gökte tıkır tıkır işleyen bir düzen varsa, yer yüzünde de “Bir Hakan” olmalı ve dünyada da düzen tıpkı gökteki gibi tıkır tıkır işlemeliydi. Eski Türkler bu inançla Yüce Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamakla görevlendirildiklerine inanmış ve bütün dünyayı kendi yurtları ve himayelerine verilmiş bir yer olarak görmüşler ve düşünce sayesinde hep Batıya doğru akmışlardır. Bu düşünceyi Oğuz nâme’de, “Gök yüzü çadırımız; güneş bayrağımız” ve Gök Türk kitabelerinde “Üstte gök aşağıda yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış ve insan oğlu üzerine atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan tahta oturtulmuş..” sözlerinde görmekteyiz. Ayrıca din adamları, kamlar, ermiş ve evliyalar tarafından çeşitli rüyalar ve bu rüyaların yorumları ile de Tanrı’nın Türklere ulu devletler bağışladığı ve dünyanın idaresini verdiği müjdelenmiştir.
İslâm öncesi devirlerde, Türk cihan hâkimiyeti ülküsü’nün hedefi; “Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar bütün dünyayı ve insanları Türk töresinin himayesine almak ve Türk töresi ile dünyaya nizam vermekti.” Milli olduğu kadar insâni özellikler taşıyan bu ülkü, Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte, “Nizâm-ı âlem ülküsü” şekline dönüşmüştü. Nizâm-ı âlem’in hedefi de; “Allah’ın dini ile âleme nizam vermekti.” Bu yolda yapılan bütün işlerin ve savaşların gerçek amacı; “Allah’ın rızasını kazanmaktı.” Bu düşünce İslâmi devirlerle birlikte iyice olgunlaşmış ve “İ’LÂYI KELİMETULLAH ÜLKÜSÜ” (Allah’ın adını yüceltmek ülküsü) adını almıştır.
Bir nokta da dinin özü de, ibadetleri cehennem korkusu ve cennet ümidi ile değil Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yapmaktır. Dinimiz, sırf Allah rızasına yönelik ibadetleri, çabaları ve karşılık beklemeden tüm insanlara yapılan hayır ve hizmetleri “Salih amel” ve bu işi yapanları da “Salih kişi” olarak nitelendirir. İşte atalarımız her yaptıkları işte Allah rızasını, Allah’ın adını yüceltmeyi ve Salih Müslümanlar olmayı hedeflemişler ve bu uğurda var güçleriyle çaba sarf etmişlerdir.
İslâm öncesi dönemlerde mertliğin, cesaretin, kahramanlığın ve cömertliğin sembolü olan Alpler, İslâmiyet’in, Allah yolunda cihadı kutsal ve mübarek sayması düşüncesi ile birlikte, Alp erenler ve Derviş Gaziler olarak yeniden tarih sahnesine çıkmışlar Nizâm-ı âlem ve İ’lâ-yı kelimetullah için Allah yolunda gazaya devam etmişlerdir. Öte yandan Türkistan’dan gelen, dervişler, şeyhler, babalar, dedeler, İslâm âlimleri Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi’nde bir münevverler, aydınlar ve ermişler kadrosu oluşturmuştur. Hiç şüphesiz başta devlet olmak üzere bu yüce ülküler bu alimler ve ermişler kadrosunun eseri olup onlar tarafından devamlı olarak manen beslenmekte idi. Artık Sevgili Peygamberimizin İstanbul’un fethi ile ilgili olarak söylemiş olduğu hadisler dilden dile dolaşmaktadır.
Kaşgarlı Mahmud’un “Allah’ın Ordusu” (D.L.T. cilt 1, s.17) dediği Türklere bu düşünceye parelel olarak Osmanlı Padişahları da “Asâkir-i İslâm” (İslâm’ın askerleri) adını vermişlerdi. “Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır, yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir” diyen Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye, “Osman Ertuğrul oğlusun, Oğuz Karahan neslisin, Hakk’ın bir kemter kulusun, İstanbul’u aç, gülizâr yap”(Z.Kitapçı, Hz. Peyg. Had, Türkler 2. cilt, s.137) diyerek İstanbul’un fethini hem hedef gösteriyor hem de vasiyet ediyordu. İşte kökleri tâ İslâm öncesi devirlere dayanan mânevî sebepler yüzünden Türkler fethe hazır bir durumda idiler. İstanbul’un çevresindeki topraklar alınmış, Anadolu Hisarı’ndan sonra 20 Mart 1452’de Rumeli Hisarının inşaatına başlanmış ve Ağustos ayında hisar tamamlanmıştır. Böylece İstanbul’a karadan ve denizden gelecek olan yardım yolları kesilmişti. II. Mehmed, Edirne’ye döner ve fetih hazırlıklarına hız verir. Durumdan kuşkulanan Bizans imparatoru elçilerini sultana gönderir. Padişah gelen elçi heyetine, “Benim kudretimin yettiği yerlere, imparatorunuzun ümit ve niyetleri bile yetişemez”(İlhan Bardakçı, Tarih ve Medeniyet Dergisi s. 12, Mayıs 1994)
Genç hükümdar; İstanbul’un fethine dair olan hadislerin, kendisini gösterdiğine inanıyordu. Bundan da öte, evliyaların bu husustaki kerametlerine öylesine bağlanmıştı ki, O’nun bu halet-i ruhiyesi, sadece mahalli kaynaklarımızda değil, Bizans kaynaklarına bile bütün ayrıntıları ile yansımıştır. Çağdaş Bizans tarihçisi Dukas, O’nun bu güzel durumuna temas ederken şöyle demektedir; “Padişahın gece ve gündüz huzuru kalmamıştı. Yatağına girer ve kalkarken, sarayda ve dışarıda gezip dolaşırken hep İstanbul’un fethi ile meşguldü.Yalnız, veya arkadaşları ile bir gezintiye çıkarsa, sadece onu düşünür ve istirahat ve uyku nedir bilmezdi.”(Z.Kitapçı, a.g.e. 2. cilt, s.140)
Tarihi kaynaklardan öğrendiğimize göre Türkler, İstanbul’un fethinden önce top teknolojisine sahiptiler ve top kullanıyorlardı. Bulundukları bölgelerdeki madenler de bu imkanı sağlamıştı. Osmanlılar Rumeli’de Haçlılara karşı vermiş oldukları mücadelede ve kazandıkları zaferlerde top tekniğinden çok yararlanmışlardır. Özellikle I. Kosova savaşında Türklerin zafer kazanmasında topların çok büyük bir etkisi olmuştur. Türkler I. Kosova savaşında topun çok önemli bir silah olduğunu anladılar ve top teknolojisini geliştirmeğe karar verdiler. Çünkü Bizans’ın kalın ve sağlam surları ancak çok gelişmiş, büyük toplarla delinebilirdi. Bu sıralarda başını Mimar Muslihiddin ve Saruca Paşa’nın çektiği çok sayıda topçu ustaları da mevcuttu. Topçu ustalarının harıl harıl çalıştığı bir dönemde Macar asıllı topçu ustası Urban da Osmanlılara iltica etti. Fatih güçlü topların dökülmesi için her türlü imkanı sağladı. Kısa zamanda Edirne’de adına “Şâhi” denilen ve menzili 1.500 metre olan toplar döküldü.
“Tarih kitaplarında adına Şahi ve Şahin denen topların Urban tarafından yapıldığı yazılmıştır. Oysa tarihçi Schulzberger anlatmıştır ki, topların alaşım, döküm ve hatta balistik hesapları da bizzat Fatih tarafından yapılmıştır.”(İ. Bardakçı, a.g.e. s.12) Bu topların barut haznesi çok geniş olduğundan ancak iki saatte doldurulabiliyor ve Şâhi top bu nedenle ancak günde 8-10 defa atış yapabiliyordu. 1452 yılının yaz ve kış aylarında Edirne hummâlı bir savaş hazırlığı geçirdi. Edirne’de top dökümü için bir “Topçular sınıfı” kuruldu. Yapılan toplar arasında “Havan Topları” da vardır. Böylece havan topları tarihte ilk defa Türkler tarafından yapılmış oldu. Sırada surlara çıkmayı kolaylaştıran dört katlı “Yürüyen Kuleler” vardır. Türk teknoloji harikaları bununla da bitmeyecek, binlerce fıçı birbirine bağlanarak Haliç üzerinde bir köprü yapılacaktır. Bu köprü beş askerin yan yana geçebileceği genişlikte ve 700 metre uzunluğundadır. Bu köprü üzerinden kısa bir süre zarfında karşıya geçirilen toplar sayesinde, İstanbul surlarının en alçak ve zayıf yerleri ateş çemberine alınmıştı. Bizans’ın ünlü tarihçisi Dukas, Fatih’in bu köprü ile gelmiş, geçmiş bütün cihangirleri geride bıraktığını itiraf eder. Bizans başına gelenleri anlamıştır. Bu gün askeri müzede bulunan zinciri Haliç arasına gerer. Fatih bunun için de hazırlıklıdır. 70 parçalık ince bir donanma karadan indirilir ve Haliç’in ortasında Bizans’ın şaşkın bakışları arasında boy gösterir. 70 parçalık donanmanın karadan denize indirilebilmesi için gerekli topografik inceleme, engebelerin tesviyesi, kaymayı önleyecek yerlere taş döşenmesi, kızak, makara ve tekerleklerin ve kullanılacak yağın kalınlık derecesi bile Fatih tarafından düşünülmüş ve hesaplanmıştır.
Başta Akşemseddin, Molla Gürâni, Molla Fenâri olmak üzere nice İslâm âlimleri, dervişler, şeyhler, dedeler, babalar bu kutsal cihada davet edilmişti. Bu ordu Fatih Sultan Mehmed’in değil, Hz. Muhammed’in ordusuydu. Bu askerler Türk askerleri değil Allah’ın askerleri idi. Artık Bizans’ın yapacağı fazla bir şey yoktur. 800 yıllık İslâm Ülküsünü engelleyecek hiçbir güç yoktur. Türkler İstanbul’u fethetmeğe hem mânevi açıdan hem de teknolojik açıdan hazırdırlar.
İşte bu şartlarda İstanbul önlerine gelen Türk ordusu, İstanbul’u kuşatmış ve savaş 6 Nisan 1453 günü başlamıştır. Bir taraftan toplar gülle, mancınıklar taş yağdırıyor, surlar üzerinde gedikler açılmaya çalışılıyordu. Bu şekilde surlar iyice dövüldükten sonra 23 yaşındaki genç padişah ilk hücum emrini verdi. Bu hücum gece yarılarına kadar devam etti. Boğaz boğaza çarpışmalar oldu. Rumlar canlarını dişlerine takarak İstanbul’u müdafaa ettiler. Mayıs ayının ilk haftasında Fatih, surlar üzerinde yeterli gedikler açıldığına karar verdikten sonra tekrar hücum emrini verdi. Böyle birkaç defa hücum edilmesine rağmen İstanbul’un düşmediğini gören ve atını denize sürerek:
“Ya İstanbul beni alır, ya da ben İstanbul’u!”
Diyen Fatih, deliye dönmüş ve hocası Akşemseddin’den fethin bir an önce gerçekleşmesi için himmet buyurmasını istemiştir.
Henüz şehzadelikte iken hocası Akşemseddin’den “Elem çekme begüm, İstanbul fethi size nasip olacak” diye müjde alan Sultan Fatih, 28 Mayısı 29 Mayısa bağlayan gece bir müjde daha alır. Akşemseddin:
“-Yarın sabah şu kapıdan (Topkapı) hisara yürüyüş ola. İzni Hüda ile bâb-ı zafer feth olup ezan sadâsı ile surun içi dola. Gün doğmadan Gâziler sabah namazını hisar içinde kılalar” diyerek kat’i müjdeyi ve günü bildirdi. (O.Turan, T.C.H.M. 2. cilt, s.55) )
Padişah II. Mehmet ve hocası Akşemseddin, bu son hücumun başlayacağı gece sabahlara kadar Allah’a yalvarmışlar ve dua da bulunmuşlardır. Şafakla birlikte, top sesleri, tekbirler ve mehterin vurduğu coşturucu marş sesleri altında Türk ordusu hücuma geçti. Artık bu iman ordusu karşısında Bizans’ın yapacağı bir şey yoktur.
Gerçekten 29 Mayıs 1453 gecesi ilahi müjde gerçekleşiyor, Allah, Allah sesleri ve tekbirlerle, tıpkı Hz. Peygamberin hadislerinde belirttiği gibi gâziler sabah vaktinde surları aşmış bulunuyorlardı.
Hücum kollarının birisinin başında bulunan Ulubatlı Hasan, üç hilalli Türk sancağını surların tepesine dikmiş ve kendisi de bu sırada atılan oklarla şehadet şerbetini içmiştir. Onu bir sel gibi akan gaziler takip etmiş, böylece İstanbul’un fethi gerçekleşmiştir.
Bütün İslâm dünyasını sevince boğan bu fetih için yazılan:
“Feth-i Kostantin’e fırsat bulmadılar evvelûn
Fetih idüp Sultan Muhammed yazdı, tarih, âhirun”(Tacü’t-Tevarih 2. cilt, s.286)
Beytinin sonundaki “âhirun” kelimesi de tıpkı Kur’an-ı Kerim’deki Sebe suresi 15. ayette geçen “Beldetün tayyibetün” kelimesi gibi ebcet hesabı ile fetih tarihi olan Hicrî 857’yi, (Miladi 1453’ü) gösterir.
İstanbul’un fethi ile bin yıllık Bizans tarihin derinliklerine gömülüyor, İslâm’ın sekiz yüz yıllık ülküsü gerçekleşiyor, İstanbul Kızıl Elması da Türklerin eline geçiyor ve Türk ve dünya tarihinin yeni ve parlak bir devri başlıyordu. Padişahım çok yaşa! Padişahım çok yaşa! Sesleri içerisinde şehre giren Fatih, Allah’ın ordusu ve İslâm’ın askerleri ve Hz. Peygamberimizin övdüğü askerler olmak şerefine erişen gâzilere şöyle sesleniyordu:
“Ey kahraman mücahitler! Allah’a hamdü senâlar olsun. İşte bundan böyle sizler Kostantiniyye Fatihlerisiniz. Hz. Peygamberin, Kostantiniyye şehri elbette feth olunacaktır. Onun fethine muvaffak olan hükümdar, ne güzel hükümdar ve askerleri ne kahraman askerlerdir” buyurduğu ve Lisan-i Peygamberin şereflendirdiği şerefli askerler siz oldunuz. Gazanız mübarek olsun. Zinhar çocukları, din adamlarını, sizinle harp etmeyen insanları öldürmeyin, kadınlara dokunmayın. Peygamberin size layık gördüğü şerefe layık olasınız” (Z.Kitapçı, a.g.e. 2. cilt, s.146)
Hz İsa’nın ruhaniyetine sığınan ve Meryem Ana’nın gelip te kendilerini kurtaracağına inanan Hıristiyan halk Ayasofya’ya doluşmuştu. Fakat Rumlar karşılarında Meryem Ana’yı değil Fatih Sultan Mehmed Han’ı bulmuşlardı. Ayasofya’nın yanına gelen genç padişah atından indi; Allah’a şükrederek yere kapandı, sonra Ayasofya’ya girdi. Patrik ve halk yerlere kapanarak ağlaştılar. Sultan Fatih, onlara elleriyle susmalarını emretti ve şöyle dedi:
“-Ayağa kalk! Ben Sultan Mehmed, sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki; Bu günden itibaren ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız.”(M.Doğan, Kur’an-ın Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, s.181)
İstanbul’un fethi bütün dünyada yankılar uyandırmış, Fethi, Avrupa korkunç bir felaket olarak nitelendirirken, İslâm dünyasını büyük bir sevinç kaplamış, her tarafta şenlikler yapılmıştır. Bu şenliklerin en önemlisi Mısır’ın başkenti Kahire’de yapılmış, şehir baştan başa ışıklandırılmış, şenlikler günlerce sürmüştür. Memlûk sultanı Fatih’e elçiler göndererek kendisini tebrik etmiştir.
Fetihten sonra Fatih, hocası Akşemseddin’den Hz. Peygamberin ashabının ulularından Ebû Eyyûbe’l Ensari’nin mezarını bulmasını rica eder. Şeyh yerden çıkan ışıklara göre mezarı bulur. Padişah daha müspet bir delil isteyince de Akşemseddin orada üzerinde eski yazı bulunan bir mermer taşın çıkacağını da söyler. Bu da tahakkuk eder; Fatih hayrette kalır ve çok sevinir. Beş sene sonra orada türbe, cami, medrese ve imâret inşâ eder. Rivayete göre Akşemseddin, mezara yaklaşınca Ebû Eyyûb kendisiyle konuşur; bu büyük fetihten dolayı şeyhi tebrik eder ve mezarının Müslümanların eline düştüğünden dolayı da Allah’a şükreder. (O.Turan, T.C.H.M. 2. cilt, s.57)
Fetihten üç gün sonra şehre giren Fatih, Ayasofya’yı temizletir ve ilk Cuma namazı Ayasofya’da kılınır ve Fatih adına hutbe okunur. İstanbul’un imarı sırasında Ayasofya için büyük vakıflar kuran Fatih, Ayasofya’nın kıyamete kadar bu şekilde cami olarak devamını vasiyet eder, şartı yerine getirmeyenlere de lanet eder.
Sultan Fatih, İstanbul’u aldıktan birkaç gün sonra papaz Gennadios’u bir dost olarak, huzuruna davet etti; ona geliş ve dönüşünde tantanalı merasimler yaptı. Kendisine verdiği imtiyaz fermanı ile onu patrik tayin etti; patriğe bir at ve bir de murassa patriklik âsası ve alâmetleri hediye etti. Patrikhaneye dîni ve kültürel tam bir hürriyet bahşeyledi. Böylece Bizans tarihinde imparatorların emrinde, çok zaman, bir siyasi vasıta olarak kullanılan patrikhâne, ilk defa olarak, Türk idâresinde muhtariyete kavuştu. Fakat daha mühimi Rumların dinlerini Katolik papaya satmaktan kurtulmaları idi . Rumlara göre Avrupalılar barbar, zalim ve dinlerine göz dikmiş ve Hıristiyanlıktan çıkmış insanlardı. Avrupalılar da Bizanslıları, Râfızî, hilekar ve Hıristiyanlığa hıyanet etmiş sayıyorlardı. İki mezhep arasındaki bu kadim düşmanlık Dördüncü Haçlı seferinde Latinlerin İstanbul’u ve Bizans’a ait bir takım ada ve sahilleri işgaliyle artmıştı.(O.Turan, a.g.e. s.63)
Dördüncü Haçlı seferinde İstanbul’u işgal eden ve burada bir Latin Kırallığı kuran Haçlılar, 1204 Nisanının 9. günü şehre girdiler. Şehri yakıp, yıkıp, yağmaladılar. Olayda hazır bulunup bu seferin tarihini yazan Villehardouin, “Fransa’nın en büyük kentlerinden üçünün toplam evlerinden fazla ev yandı” demektedir. (Râşit Erer, Türklere Karşı haçlı Seferleri, s:101) Villehardouin diyor ki: “Yağma edilen altın, gümüş, mücevherler, ipekli kumaşlar, kürkler, hiçbir kimsenin hesap edemeyeceği çokluktaydı. Dünya yaratıldığından beri hiçbir kentte bu kadar yağma olmamıştır…”(R.Erer, a.g.e. s.102)
Haçlı seferleri sırasında ve Bizans’ın baskılarından bıkıp İstanbul’u terk eden Hıristiyan halk, İstanbul’un Türkler tarafından fethinden sonra tekrar İstanbul’a yerleştiler. Böylece İstanbul’a Türklerden çok Hıristiyanlar üşüşmüş oldu.
Fransız kaynaklarında 1204 yılında Latinlerin işgalinden sonra isteyenlerin gitmesine izin verilince Rumların İstanbul’dan kaçışı şöyle anlatılır:
“Zenginler, kaçarken yırtık pırtık elbise giyip yoksul görünmek sayesinde kurtulma umuduna kapılanlar, kızlarının ırzını korumak amacıyla o zavallıların yüzlerine çamur sıvayanlarla Senato üyeleri de bunların arasındaydı. İstanbul Ortodoks Patriği ise, yalnız başına, âdeta çıplak bir kılıktaydı. Ayakkabılarını bile Haçlılar almış oldukları için bir köylünün verdiği eşeğe binmiş, bu cefa diyarından kaçabilmek umuduyla kıyıda dolaşıp bir kayık aramaktaydı. Haçlılardan canlarını, ırzlarını kurtarmak isteyen Rumlar, işte ancak böyle kurtulabildiler.”(Larousse, cilt 6, s. 365’ten nakil, R. Erer, Türklere Karşı Haçlı Seferleri, s:104) Bizans’ta Latinlerin hüküm sürdüğü elli yedi boyunca Ortodoks mezhebi yasak edilmiş ve on sekiz tane Katolik Patriği seçilip, her biri Roma’ya giderek Papa’nın duasını, bu arada icazetlerini de almıştı. (Gibbon’dan nakil, R. Erer, s.110)
İşte bu yüzdendir ki İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesi Hıristiyan halk için bir felâket değil saâdet getirdi. Çünkü Ortodoks Hıristiyanlar, Türkler sayesinde din hürriyetine kavuşmuşlar, Ortodoks tapınaklarına ve dinine hakaret etmeyi günah ve ayıp saymayan Katoliklerden Türkler sayesinde kurtulmuşlardı.
İstanbul Fetihnâmesi
Taci-zâde Cafer Çelebi’nin İstanbul Fetihnamesi’nde İstanbul’un fethi ve fetih hazırlıkları hakkında çok geniş bilgiler vardır. Şimdi sözü O’na verelim:
Bir sabah devletin ileri gelenleri ve görevlileri toplanıp, Osmanlı protokolü üzere yerli yerini almış, yemekler yenip, dualar edilmişti. Daha sonra idari tecrübesi olan vezirler, halkın işlerini padişaha arz ettiler. Halkın işleri görülüp, emir ve yasaklar konup, gereğinin yapılması emr edildi. Sultan tekrar divan toplayıp onlara şöyle hitap etti:
-Uzun zamandan beri gönül aynamda bir resim şekillenir. Onu sizin ile görüşmek isterim. Çünkü “Sırf kendi görüşü ile yetinenler mutlu olmaz ve istişare eden de mutsuz olmaz.” İnsan ne kadar akıllı ve tecrübeli olursa olsun, onun diğerleri ile görüşmekten kaçınması doğru olmaz. Bütün yaratılmışların efendisi Hz. Peygamber bile “İşlerinde müşâvere et” (K.Kerim, Âli imran suresi, âyet 159) emrine muhatap olmuştur.
Bunun üzerine vezirler:
-Sizin neler düşündüğümüzü bilmek bizim için imkansızdır. Güneşin yanında zerreye, denizin yanında damlaya yer yoktur. Müjdeler dolu bir işaretin bilinmesini isteriz. Çünkü,
“Hatırı şahin tecelli-i câmi’dir.
Her ne kim yorunsa, Hakk ilhamıdır.”
Sultan söze başlayıp şöyle hitap etti: “Değerli atalarım ve dedelerim, dünya saltanatının geçici olup burada herkesin öleceğini, yaratılıştan maksadın Allah’ı bir bilip mümkün mertebe O’na yakınlaşmak olduğunu bilmekte idiler. Ebû Said Hudrî’den (r.a.) nakledilmiştir ki, bir gün bir şahıs gelip Hz. Peygamber (s.a.v.)’e İnsanların en üstünü kimdir? Diye sorduğunda, Hz. Rasül, “Malı ve canı ile Allah yolunda savaşan mü’mindir” diye cevap vermişlerdir. Bunun sırrına erişen atalarım, inkarcı ve sapıklara karşı savaşmakta dakika kaybetmemişlerdir. Savaşsız bir yılları, olaysız bir ayları bile geçmemiştir. İşte ban de “İşte bunlar Allah’ın doğru yola eriştirdikleridir. Onlara uy” (K.Kerim, En’am/90) yüce emrine uyarak, Allah’ın kelâmını yüceltmeğe ve Rasul’ün sünnetini diriltmeye bütün gücümü harcayacağım. Tâki dünyada iyilikle anılıp, âhirette bolca ecir kazanmaya vesile olsun.
İrem bağı sadece kendinden bir köşe olan güzel Kostantiniyye, adı ve şanı ile dillerde söylenmiş, illerde ünü tanınmış ve tarih kitaplarında yazılmıştır. Ne sebep ile böyle güzel ve değerli bir yer benim ülkemin ortasında ve idarem arasında olup da, saltanatım günlerinde küfür ocağı, taşkınlar yatağı ve âsiler durağı olsun. Kısacası Bizans’ın üzerine gitmeye niyetliyim ve kesin kararlıyım. Bu yıl bahar başında, sabah rüzgârı ile konca kalaları açılıp dağlar kırmızı laleler ile donandığında karar dizginini onun fethine çevireceğim. Umarım ki tedbirimiz Allah’ın takdirine uygun düşer. Bu işi bitirmeden başka önemli bir işe başlamayacağım. Bu konuda sizler ne düşünüyor iseniz açıklayınız…”
Allah Dilerse..
Vezirlerin değişik görüşleri geldi. İsabetli görüşleri olan zeki vezirler, bu düşünceyi yerinde bulup, gerekenin yapılması için hazırlıklara başlamayı teşvik ettiler. Bir kısmı ise, kalesinin yapısının sağlamlığı, giriş ve çıkış noktalarının zorluğunu söyleyerek, elde edilmesini Anka kuşuna benzetip, zapt edilmesi gök kubbenin fethine denk sayılacağından, bundan vazgeçilmesinin daha uygun olacağını söylediler.
Bunların fikirlerini gören Sultan onlara cevaben şöyle dedi:

“Alışılmış nice imkânsızlıklara, Allah’ın dilemesi ve takdiri olunca, bütün kâinat onların aksine çalışsa bile, bir faide vermez. Bunun aksine, basit ve elde edilmesi kolay bir işi de, eğer Allah dilemez ise, cümle âlem onu yapmaya yönelse başaramaz. Bu hususta güvencem ve ümidim, ne mal ne mülk bolluğuna, ne de ordu ve kahramanların çokluğuna, ne de savaş alet ve vasıtalarının fazlalığınadır. Tam aksine, yalnız Hakk’ın lütuf ve yardımınadır. Esas gayem de İslâm’ın yüce prensiplerini onlara göstermek olup, başka gayem yoktur. Eğer o kalenin benim tarafımdan fethi takdir buyurulmuş ise, kale burçları taş ve topraktan değil, saf demirden de olsa, öfke ve kahır ateşi ile onu eritip, mum gibi yumuşatırım…”
Fetihnâmede hazırlıkların tamamlanmasından sonra ordunun surlar önüne gelişi ve kuşatmanın başlayışı şöyle anlatılır:
Yola çıkan sancak ve ordu, her gün bir yeri şereflendirirdi. Seyir süresi bitip kaleye bir konaklık yol kalmıştı. Cebeci başına askere cephane dağıtması emredildi. Cephane sandıkları açılıp askere o günün en modern silahları dağıtıldı. Sultan hazırlanıp “Burak” misali rahvan bir ata bindi. Bunu gören bütün Alp erenler de atlarına bindiler. Herkes harp düzeninde yerli yerini alıp, alaylar bağlanıp, saflar düzüldü. Askerlerin ellerindeki mızraklarla, sanki alan bir kamışlığa döndü. Her yerden davul ve kösler, baharda gök gürlemesine benziyordu. Kırmızı bayraklardan hava bir lale-zar gibi olup, atların ayakları yerdeki tozları tâ güneşe arkadaş etti. Böyle bir heybetle, o büyük ordu gelip, Bizans surlarına karşı alaylar bağlayıp durdu. Bunların heybetinden denizdeki balıklar zırha bürünmüş, atların nallarından yer yüzü demir kuşanmış gibi olup, kâfirlere ise, yer yüzü dar geldi ve karanlık oldu. Papazlar ve keşişler onlara şimdiye kadar şöyle söylüyorlardı: “Yeryüzünde Hz. İsa’ya inanan Hıristiyanlardan tek bir kişi bile kalmasa ve bütün dünya onlara düşman olup, hepsi de bu kalenin fethine çalışsalar, bu İstanbul surlarının taşını bile alamazlar.”
Bu söze ve Hıristiyan âleminden gelecek yardıma güvenerek, Bizanslılar da Türklerle cenge yöneldiler… İslâm ordusu da gelip kondu. Sultanın çadırının etrafını yeniçeri ve devlet erkânı yerli yerince sardılar. Bizans surlarını temâşâ edip gördüler ki, burcu ve bedenleri semaya yükselmiş, temelleri yerin dibine inmiş Elburz ve Kaf dağı gibi; etrafı bijan kuyusu dedikleri hendeklerden ibaret, hendeğin genişliği ise göz alamaz derecede, dilin anlatamayıp aklın alamayacağı derecede silah ve mühimmatla dolu.
Âyetlere Göre
O gün asker dinlendi. Ertesi gün yapılacak işlerle ilgili ferman çıktı ki, askerler siper kazıp, toplar kurarak, lağımlar açıp, hendekler doldurarak savaşa başlasınlar. Bu emre uyarak savaş başladı. Harbin ateşi alevlendi. Topların dumanı, yıldırım yüklü bulut olup, göklere ağdı. Nâvek (ok), çarh ve zemberek, gazilerin elinde, hisar içine, yağmur gibi yağdı. Ok seferi, İslâm askerinden kale halkına, “Nerede olursanız olunuz, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile, ölüm size yetişecektir” (K.K. Nisa suresi/78) haberini tebliğ için giderdi. Her köşeden mancınıklar, “Biz de zalimlere, yoldan çıkmalarından dolayı, gökten azap indirdik” (K.K. Bakara suresi/59) âyetini okurdu. Saykalar ve peztailer sanki “Ondan karanlıklar, gök gürlemeleri ve şimşek vardır” (K.K. Bakara/19) âyetini açıklıyordu. Bunlar aralıksız olarak düşmana atıldıkça “Ölüm korkusundan parmaklarını kulaklarına tıkarlar” (K.K Bakara/19) işareti onların durumuna uygun düşerdi. Havada patlayan toplar, gök yüzüne çıktıkça, nusret ve zafer müjdesi verirdi. Gökten yere inip, bedenleri yok ettikçe, “Gözleriniz göre göre, sizi yıldırım çarpmıştır” (K.K. Bakara/55) âyetine muvafık oluyordu. Bu minval üzere bir süre savaş olup, duvarlar yıkılıp, surlardan gedik açıldı. Günahkâr Kâfirlerin iç yüzü “Onlara yoksulluk ve düşkünlük damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerindendir” (K.K. Bakara/61) âyetinin sırrı ile açığa çıkmaya başladı.
Gemiler Karadan Yürütüle
…Sultan yine âsâr-ı acibe izkâr edip emretti ki, ağır yük çekme ve kaldırma ilminde ne kadar usta ve mühendis var ise toplansınlar, sanat ve hünerlerini ortaya koyup tedbirler ideler ki, gemiler nasıl denizde seyredip giderse, karada da öyle yürüteler. Her ne kadar bu teklif güç ve muhal gibi görünüyor ise de, “Her kolaylık, yaratıldığı şey içindir” ata sözünü hatırlasınlar.
Dünyanın usta, sanatkâr ve hüner sahibi mühendisleri bir araya gelerek, güçlerini ve düşüncelerini sarf idüp, akılları hayrete bırakacak planlar yaparak, gemileri dağ ve ovalarda yürütüp bir yerden bir yere geçip gitmelerini gerçekleştirdiler. Artık kaybedecek bir vakit kalmadığında, sultan askerlerine emretti: Kırk elli pare gemi, her türlü teçhizat ve askerle donatılıp, düşmana karşı Galata arkasında olan tepeden ki çok yüksek bir yerdir, yürütüp denize indirdiler. Böylece surlar, karadan olduğu gibi, denizden de kuşatıldı. Din ve devlet düşmanları, İslâm askerinin başardığı bu güç işi görünce, yaşamaktan ümitlerini kesip, canlarından ümitsiz oldular. Bir ara anlaşmak ile hisarı teslim etmeyi düşündüler ise de, deniz yolu ile Hıristiyan âleminden yardım gelebileceğini düşünerek, sulhu birkaç gün geciktirmeyi uygun buldular. O sırada, düşmanın isteği doğrultusunda, içi harp aleti ve asker dolu gemiler, onlara yardım amacı ile gelip, hisara girerek Osmanlı gemilerine saldırdılar… Bu durum İslâm ordularına durgunluk ve şaşkınlık verdi. Bunu gören Sultan derhal divan emretti. Beyler, vezirler ve bütün yiğitler toplandığında onları teselli ederek şöyle hitap etti.
“Üç dört parça gemi gelmek ile şikeste-hatır olup savaşa gevşeklik göstermek doğru değildir. Ümit kesmeyin. Gaza ve cihat emrolunduktan bu yana, kafirlerin boyunları, gazilerin kılıçlarının kınıdır. Kimse ecelinden önce ölmez ve eceli gelince de tehir olmaz. Öyle ise düşmanın çokluğundan üzüntü ve kedere gerek yoktur. Şöyle ki, bize şehitlik nasip olursa mutluluk bizim. Eğer onları yener isek, dünyada iyi bir ad, âhirette ecre nâil oluruz. İki yönden de biz kârlıyız. Er olan düşmandan gocunmaz ve Müslüman olan kâfirden kaçmaz. Onların yardımcısı lanetli kâfirler ise, sizin ki, Allah tarafından gönderilen meleklerdir. Sonunda ölüm kaçınılmaz olduktan sonra, bin yıl rezillikle yaşamaktansa, bir gün eyü adla yaşayıp gitmek daha iyidir. “Şeytanın dostları ile savaşın, esasen şeytanın hilesi zayıftır” (K.K. Nisa/76)
Bu konuda Sultan daha pek çok şey anlattı. Bunu duyan devlet adamlarına yeniden güç ve gayret geldi. Duâlar ederek şöyle dediler.
“Bütün başımız ve canımız yoluna fedâ olsun dediler. Düşman ne kadar ateş gibi şiddet gösteriyor ise de, Allah’ın yardımı ile toprağını yele verip, padişahın devletine şan-şeref alacağız.” Deyûp yerlerine gittiler… (Bunun üzerine Sultan Mehmet Han, Yüce Mevlâ’dan ve Hz. Peygamberin yüce ruhundan yardım dileyerek hücum emrini verdi.)
Surlardan İçeri
Önce toplar, gök gürler gibi kaleyi dövmeye başladı. Onların ardından gaziler de sabahın karanlığında hücum ettiler. Sabahla beraber iki taraf da hazır bir şekilde savaş başladı. Aşağıdan ve yukarıdan ejderhalar gibi silahlar birbirine girdiler. Oklar atılıp, yaylar çekilirdi. Mızraklar, kılıçlar can alıp, sancak göğe el açıp, yere ulaşmak için yalvarırdı. Tuğlar baş açıp, kâfirler yenilsin diye dua ederlerdi… Edirnekapı tarafında savaşan gazilerden beş on tanesi gedikleri aşıp, surlar üzerine çıkarak sancağı dikti ve tekbir, tahlil, temcid sesleri göğe yükseldi. Bunu gören bütün asker, son hızla ve hep beraber, gökten inen felaket gibi, kalenin içine döküldüler… Düşmanı önüne katan Müslümanlar, onları kovalamaya başladılar. Kadın ve çocuklar bu durumu görüp kiliselere koştular. Sanki kıyamet günü idi. Babanın oğluna, oğlunun babaya bakacak hali yoktu. “O gün kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından kaçar” (K.K. Abese/34-35-36) âyetinin sırrı açığa çıktı.
Sultan atından inip, secdeye varıp Cenâb-ı Hakk’a şükretti ve tekrar çadırına döndü.
Fatih’in Şahsiyeti ve Nizâm-ı Âlem Düşüncesi
Babası ve devrin en büyük âlimleri tarafından çok büyük işler başarmak için yetiştirilen Fatih Sultan Mehmet, çok akıllı, iradeli, sabırlı, âlimlere, sanatkârlara karşı son derece saygılı, âdil, insan hak ve hürriyetlerine son derece bağlı, büyük hedefler ve düşünceleri olan ülkücü bir insandı.
“Tarihçi D. De Lamartine Fatih için şöyle der: “Venedikli ve Cenevizli tarihçiler II. Mehmet’in Manisa ve Bursa’daki devirlerinde en ileri görüşlü fikirlere açık bir eğitimi desteklediğini ittifakla yazarlar. Arapça, Farsça, Kaldece, İbranice, Latince ve Rumca’yı o dillere ait konuları tartışabilecek kadar iyi bilirdi. Venedikli ve Cenevizlilerin kendi şerefine kaleme aldıkları Latince şiirleri okur, âlicenaplık örneği göstererek sarayına çağırdığı İtalyan ressam ve müzisyenleri ile samimiyet kurardı. Dini hoşgörülüğünün taassuptan ziyade dinsizliğe karşı olduğunda herkes görüş birliğine varmıştır…” (A. de Lamartine, İmparatorluk Yolu, 2. cilt s.431)
Bu gün Türk milleti aleyhine bir takım faaliyetlerde bulunan Fener Rum Ortodoks Patrikhânesi, Katolik Avrupa’nın baskısından ve zulmünden Fatih sayesinde kurtulmuş ve muhtariyet kazanmıştır.
Bu gün “Yeni Roma-Yeni Bizans” hayaliyle yaşayan ve İstanbul’da Vatikan benzeri bir din devleti kurmak isteyen ve kendisini “Ekümenik Patrik” (Dünya Patriği) olarak ilan eden, Fener Rum Patrikhanesi’nin ve Patriği’nin bu tür faaliyetleri başta ABD ve AB olmak üzere batılı devletlerden destek görmektedir. Patrikhâne bu tür faaliyetleri icra ederken Türkiye’yi idare edenlerin gafletinden ve batılılarla iş birliği içerisinde olan bir kısım çevrelerden de destek görmektedir. Patrikhâne’nin bu tür faaliyetleri dini olmaktan uzak olup siyasidir ve Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne yöneliktir. Türk milleti bu konularda uyanık olmalı ve Patrikhâne’nin bu tür siyasi faaliyetlerine asla fırsat vermemelidir.
Ataları gibi dünya nizamını kurmakla görevlendirildiğine inanan Fatih, kendisini “Dünya İmparatoru” olarak görüyor ve Dünya nizamı-Dünya barışı dâvasını (Nizâm-ı âlemi) benimsiyordu. Tarihçi Kritovulus eserini Fatih’e ithaf ederken ona:
“Allah’ın iradesiyle muzaffer, galip, yenilmez, deniz ve karaların efendisi, hükümdarların hükümdarı, imparatorların en büyüğü Mehmed’e“ ifadesini kullanıyordu. Diğer bir Rum müellifi de ona: “Senin Romalılar imparatoru olduğundan kimse şüphe etmesin. Zira Roma imparatorluğunun merkezi İstanbul’dur ve bu şehri elinde tutan kimse de imparatordur” diyordu. Fatih, İtalyan Langusto’ya Roma ve diğer kavimlerin tarihini okutuyordu. Bu müellif genç sultanın, İstanbul’un fethinden birkaç yıl sonra, 1456’da 26 yaşında iken, Avrupa hakkında bilgi edinmeye çalıştığını ve Garp-Batı ülkelerinin haritasını önünde tuttuktan sonra Fatih’in:
“Dünyada tek bir imparatorluk, tek bir iman, tek bir hükümdarın olması gerektiğini ve birleşmiş bir dünya için de İstanbul’dan daha münasip bir payitaht mevcut bulunmadığını, Hıristiyanlara hakimiyetin bu şehir sayesinde gerçekleşeceğini” söylediğini belirtir. (O. Turan, T.C.H.M. 2. cilt, s.65)
Dünyanın bir nizama, barışa ihtiyacı olduğuna ve bu barışın Türkler tarafından sağlandığına inanan tarihçi Lamartine de:
“Dünyanın bilinen üç kıtası üzerinde Asya, Afrika ve Avrupa’da nizamı sağlayacak bir güce ihtiyaç olduğunu, halkın kurtuluşu için tabiatın Osmanlılara yardım ettiğini belirtir” ve yukarıdaki görüşlere uyar. (M. Doğan, Kur’an-ın Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, s. 145)
Yine Sultan Fatih’in Allah’ın adını cihana hâkim kılmak ve İslâm dini ile âleme nizam vermek dâvası için Trabzon üzerine giderken “valide” diye hitap ettiği Uzun Hasan’ın annesi Sâra Hatun’a verdiği cevap çok mânidardır. Sarp yollarda bir çok zahmete katlanan, zaman zaman atından inerek yürümek zorunda kalan Fatih’e Sâra Hatun’un, “Oğul, ufacık Trabzon için tatlı canına bu kadar eziyet değer mi?” sözlerine Fatih, “Vâlide, İslâm’ın kılıcı bizim elimizde; Cihad sevabına nail olup Allah’ın rızasını tahsilden başka gayemiz yoktur” sözleriyle (Abdülkadir Özcan, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Mayıs 1994) cevap vererek “Nizâm-ı Âlem” ve “İ’lâ-yı Kelimetullah” ülkülerinin takipçisi olduğunu ifade etmiştir.
Fatih’in “Nizâm-ı Âlem Ülküsü” nü hazırlatmış olduğu “Kânunnâmesi”nde de görmekteyiz. Kânunnâmenin en önemli kısımlarından birisi, “Her kimseye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizâm-ı Âlem için katletmek münasiptir. Ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar”(O.Turan, a.g.e. s.14) hükmüdür.
Fatih, kendisinin “Allah tarafından teyid edilmiş” olduğunu ifade eder, “Müslümanların rehberi, gâzi ve mücahitlerin efendisi, Rabbülâlemin’in teyidiyle müeyyed, Saltanat ve Hilâfet semâsının, dünya ve dinin güneşi Ebu’l-Feth Sultan Muhammed Han” unvanlarını kullanırdı… Nitekim fatih’in Uzun Hasan’a karşı kazandığı zafer münasebetiyle Hüseyin Baykara’ya gönderdiği bir fetih-nâmede “Allah teâla inâyeti ile Sultan Muhammed Han sözüm” ibaresiyle başlar.(O.Turan, a.g.e.s.61) Hiç şüphesiz başta Fatih olmak üzere diğer Osmanlı padişahlarının bu ve buna benzer ibâreleri kullanması, İslâm öncesi devirlerde Türk hakanlarının “Mengü Tanrı Gücinde” (Allah’ın gücü ve kudretiyle) ibaresini kullanma geleneğinin İslâmileşmiş bir şekilde kullanıldığını gösterir. Bu durum Osmanlı Padişahlarının eski Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsüne ne derece bağlı olduklarını göstermesi bakımından dikkate değerdir.
Sevgili Peygamberimizin hedef gösterdiği ve fethini müjdelediği İstanbul,un Türkler tarafından fetholunmasından sonra, Artık Türk’ün yeni Kızıl Elması “Roma”’dır.
İstanbul’un fethinden sonra Türk milleti için Kızıl elma Roma’ya, St.Pierre’nin kubbesine taşınır. Burası Katolik dünyasının kalbidir. Türklerin hedefi artık Roma’dır. Zira Fatih döneminde yapılan Otranto (İtalya) seferinin sebebi de budur. Roma Kızıl elmasının düşürülmesidir. Atilla’dan sonra Roma’yı düşürmek Osmanlı Türklerinin büyük hedefleri arasındadır. Ne yazık ki bu Kızıl Elmayı koparmağa Fatih’in ömrü yetmeyecektir.
İstanbul’u fethederek ehl-i salibin son kal’asını yıkan, Hz. Peygamberin övgüsüne nail olan Fatih Sultan Mehmed’i ortadan kaldırabilmek için Venediklilerin on dört defa suikast girişiminde bulunduğu bilinmektedir. Venedikliler bu on dört suikast girişiminde de başarılı olamamışlar, ancak on beşincisinde bu büyük Türk hakanını bir Yahudi’ye zehirlettirerek öldürtmüşlerdir.
Maestro Jacopa adlı Venedikli bir Yahudi, sözde Müslüman olarak “Yakup” adını almış, daha sonra paşa unvanını da alarak “Yakup Paşa” olan bu Yahudi dönmesi bu dönemde Fatih’in özel hekimliği mevkiine kadar yükselmiştir. Venedikliler bu dönme Yakup Paşa ile iki yüz elli bin düka altın karşılığında Fatih’i zehirlemesi için anlaşmışlardır.
Cennetmekan Fatih Sultan Mehmed Han, 27 Nisan 1481 günü, emrindeki üç yüz bin kişilik bir ordu ile İtalya üzerine yürümek maksadıyla İstanbul’dan hareket etmiştir. İşte o gün Yakup Paşa adlı bu Yahudi dönmesi Fatih’i zehirlemeye başlamıştır. Yahudi hekimin zehirin miktarını giderek artırması sonucunda, Fatih’in ciğerleri parçalanmaya başlamıştır. Daha sonra padişah kan kusmaya başlamış ve 3 Mayıs 1481 Perşembe günü, Üsküdar’la Gebze arasındaki Hünkar Çayırı (Maltepe) denen yerde vefat etmiştir. Padişaha suikast yapıldığı hemen duyulmuş ve Yahudi dönmesi Yakup Paşa altınlarına kavuşamadan askerler tarafından paramparça edilmiştir.
Fatih’in vefat haberi üzerine Avrupa’da büyük şenlikler yapılmış ve papanın emriyle kiliselerde üç gün boyunca çanlar çalınmıştır.
“Avni” mahlasıyla şiirler yazan ve yazdığı şiirleri küçük bir divanda toplayan Fatih, zamanın usta şairleri arasında gösterilir. Aşağıdaki şiir O’nun din ve dünya görüşünü göstermesi açısından dikkate değerdir.
“İmtisal-i “câhidü fillah” olupdur; niyyitüm
Din-i İslâm’ın mücerred gayretidür gayretüm.

Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullah ile
Ehl-i küfri ser-te-ser kahr eylemekdür niyyetüm

Enbiyâ vü evliyâya istinâdüm var benim
Lûtf-i Hakk’dandur hemân ümmîd-i Feth ü nusretüm

Nefs ü mâl ile no’la kalsam cihanda ictihad
Hamdü-lillah var gazâya sâd hezârân rağbetüm

İy Muhammed mu’cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile
Umarım gaalib ola a’dâ-yı dîne devletüm.
(Niyetim Allah yolunda cihad etmektir. Bütün gayretim sadece İslâm içindir.
Niyetim, Allah’ın inâyeti, mâneviyat erlerinin himmeti ile, dinsizleri baştan başa kahr eylemektir.
Ben, Peygamberlere ve evliyalara dayanırım. Fetih ve başarı ümidim, sadece Allah’ın lütfuna bağlıdır.
Dünyada nefsim için çalışsam ve mal çokluğu ile güç kazansam ne önemi var. Allah’a hamd olsun, benim rağbetim gazayadır.
Ey Muhammed (s.a.v.) umarım ki, senin mucizelerinle, davletim din düşmanlarına galip gelecektir.)
FATİH’İN İLMİ ŞAHSİYETİ VE FATİH MEDRESELERİ
Osmanlı devleti pek çok konuda olduğu gibi bilim, kültür ve sanat hayatı açısından da Türk-İslâm geleneği temelleri üzerine oturmuştur. Devletin kuruluşundan itibaren Osmanlı padişahları bilime ve bilim adamlarına çok büyük bir değer vermişler, bilim adamlarını danışman, müessese kurucusu ve devlet yöneticisi olarak yanlarından ayırmamışlardır. Bu amaçla bilimsel çalışmaları teşvik etmişler, bir taraftan da bilimsel kuruluşları tesis etmeyi devlet politikası haline getirmişlerdir.
Kendisini “Dünya İmparatoru” olarak gören ve Nizâm-ı Âlem Ülküsünün takipçisi olan Fatih, devrin en büyük bilim, kültür ve sanat adamlarını etrafında toplayarak, İstanbul’u devrin en büyük bilim ve medeniyet merkezi haline getirdi. Molla Gürani, Hoca Zâde, Molla Hüsrev, Molla İlyas, Siraceddin Halebi, Hasan Samsuni, Akşemseddin, Hızır Bey, Ali Kuşci gibi bilim adamlarını etrafına toplayan Fatih, onların sohbetlerinden ve bilgilerinden istifade ediyor, onların ilmi münakaşalarına katılıyordu. Fatih Sultan Mehmed, sadece Türk-İslâm alimlerine değil, Rum ve İtalyan bilim adamlarına da büyük bir değer veriyor, onları himayesine alarak büyük bir kültür ve bilim merkezi kurmaya çalışıyordu.
Fatih, İslâm rönasansının yaşandığı Ortaçağ’da, Gazali ile İbn Rüşd arasında geçen çok seviyeli tartışmalarla fikir hayatının fevkalâde canlanmasına sebep olan Yunan ve İslâm felsefesi münakaşasını kendi çağının alimleri tarafından yeniden değerlendirilmesini istemişti. Hoca zâde ile Ali Tusi tarafından büyük bir topluluk huzurunda yeniden değerlendirilen ve günlerce süren Gazâli İbn Rüşd tartışmalarına kendisi de bizzat katılmış, sonunda Hoca zâde, Gazali’nin fikir ve delillerinin daha sağlam olduğunu bir eser (tehâfut adlı eser) ile ortaya koymuştu. (Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Tarih ve Medeniyet Dergisi, s. 27, Mayıs 1994, O.Turan, T.C.H.M. 2. cilt, s.66) Fatih, bilimin dayanağı olarak kabul ettiği kitap ve kütüphane konusuna da büyük bir önem vermiş ve büyük kütüphaneler kurmuştur.
II.Murat zamanında Edirne sarayında yüksek seviyeli ve kaliteli idareciler ve askeri personel yetiştirmek amacıyla kurulan Enderun teşkilatı asıl hüviyetine Fatih zamanında kavuşmuştur. Bu nedenle Enderun teşkilatının gerçek kurucusu olarak Fatih kabul edilir.
Ülkemizdeki en eski ilim kuruluşu olan İstanbul Üniversitesi’nin temelini oluşturan Fatih Medreseleri, o zamana kadar İslâm dünyasında görülmeyen farklı bir mimari üslup ve programla Fatih tarafından yaptırılmıştır.
İstanbul’un fethinden sonra ilk olarak sekiz kilise medreseye çevrilmiş, arkasından Ayasofya medresesi teşkil edilmiştir. Bu medreselerde eğitim öğretim devam ederken, 1463-1470 yılları arasında Fatih’in kendi adını taşıyan külliye tamamlanmıştır. Ders programları Türk-İslâm dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip olan Ali Kuşçu tarafından hazırlanmıştır. “Batı ve Doğu bilim dünyası onu 15. yüz yılda yetişen müstesnâ bir âlim olarak tanır. Öyle ki, müsteşrik Barthold, Ali Kuşçu’yu ‘On beşinci yüz yıl Batlamyos’u olarak adlandırmıştır.” Lütfi Göker, Fen Bilimleri Tarihi, s. 307)
Külliyeye Fatih camii merkez olmak üzere, dördü Akdeniz (Marmara), dördü de Karadeniz tarafına simetrik olmak üzere sekiz adet “Sahn” medresesi yapılmıştır. Bunlara paralel olarak arka tarafa da sekiz adet “Tetimme” medresesi yapılmıştır. Dârüş-şifa, İmaret, Misafirhâne, Tabhane medresesi, Dârüt-ta’lim ve Fatih’in eşi Gülbahar Sultan türbesi külliyeyi oluşturan diğer birimlerdir.
Sahn medreselerine öğrenci yetiştiren Tetimme medreselerinde de 120 oda bulunmaktaydı.
Sahn-ı Semân ve Medaris-i Semâniye adlarıyla anılan medreselerin her birinde kubbeli 19 oda ve birer dershâne bulunmaktadır. Odaların dördü müderris, asistan ve diğer görevlilere, 15 tanesi de öğrencilere tahsis edilmiştir. Külliyede 120 öğrenci ders görmekte ve her öğrenciye günde iki akçe burs verilmekte idi.
Medresedeki öğrenci sayısının az tutulması, kalitenin yüksek olmasına yöneliktir. 17. yüz yılda öğrenci sayısı artmış fakat eğitimin kalitesi azalmıştır.
Her medresede birer kütüphâne bulunmakla beraber, esas büyük kütüphane Fatih camii içinde yer almıştır. Fatih, Sahn medreselerine çok sayıda kitap vakfetmiştir.
Fatih medreselerinde sekiz müderris ders vermekte, onlara da sekiz muid (asistan) yardım etmektedir.(M. İbşirli, a.g.e. s. 28) Bir profesöre 15 öğrenci düşmektedir. Yine 15 öğrenciye bir asistan düşmektedir. Bu rakamlar medreselerde kaliteli bir eğitimin verildiğini göstermektedir.
Fatih’in bilim ve bilim adamlarına verdiği büyük değer ve bunu devlet politikası haline getirmesi sonucunda İstanbul devrin en büyük bilim ve sanat merkezi haline gelmiştir. Bu şekilde devrin en büyük Dünya Devleti vücuda getirilmiştir.

Kaynaklar
1. Tarih ve Medeniyet Dergisi, Mayıs 1994
2. Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk varlığı, Konya 1994
3. Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Dünyası El Kitabı, Ank. 1992
4. Augoste Baılyy, Bizans Tarihi, c.2, tercüman 1001 Temel Eser
5. Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, 4. baskı, Boğaziçi yayınları
6. Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi c.2, İst. 1969
7. Dîvânü Lügaati’t-Türk, Besim Atalay tercümesi
8. Mehmet Doğan, Kur’an-ın Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, İst. 1978
9. Raşit Erer, Türklere Karşı Haçlı seferleri, İkinci baskı, Mayıs 1993
10. Tacü’t-Tevarih, c. 4, Kültür Bakanlığı
11.Sahih-i Müslim ve Tercemesi, Mehmet Sofuoğlu, 8. cilt,İst. 1970
12.İsmail L. Çakan, Fetih, Fatih ve İstanbul Sempozyumu Bildirileri )
13. Müneccimbaşı Tarihi 1.cilt, tercüman 1001 Temel Eser