İSLÂM’DA ŞÜKÜR VE ÖNEMİ

İSLAM’DA ŞÜKÜR VE ÖNEMİ
O MÜMİNLER HER AN ALLAH’A ŞÜKREDER VE HAMD EDERLER Muharrem Günay
Şükretmek ve Allah’a hamd etmek bir Müminde bulunması gereken özelliklerin başında gelir. Özellikle Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği sayısız nimetleri yemek ve içmek suretiyle yararlandıktan sonra “Yâ Rabbi şükür.” veya “Elhamdülillah.” demek en zahmetsiz yapmış olduğumuz ibadetlerin başında gelir. Kul elhamdülillah ve Yâ Rabbi şükür demekle kendisine nimet vereni bilmiş ve bu nimeti veren Allah’a hamd etmiş, teşekkür etmiş olur. Allah’a şükür ve hamd etmiş olmak için “Yâ Rabbi şükür, elhamdülillah” demek elbette tek başına yetmez, bunun yanında Allah’a ibadet ve itaatle kulluk etmek gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, İnsanı kendisine kulluk ve ibadet etmesi için yaratmıştır. Kur’an-ı kerimde 75 kadar ayet-i kerimede geçen şükür kelimesi, küfrün ve nankörlüğün zıddı olarak kullanılmıştır:
“İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiran ve immâ kefûran. Şüphesiz biz ona, doğru yolu gösterdik. İster şükredici olur (kulluğunun gereğini yapar), isterse nankör (olur.)” (İnsan, 76/3)
“Fezkürûni ezkürküm veşkürûli velâ tekfürûn. O halde zikirle, şükürle, ibadetle, dinimi, şeriatımı anlatarak beni anın ki, ben de size lütfumla muamele yapayım. Bana şükredin, bile bile beni inkâr ederek, ihsan ettiğim nimetlere nankörlük etmeyin. (Bakara, 2,152)
“Hani Rabbiniz, (size) şöyle bildirmişti: “Andolsun ki eğer şükrü yerine getirirseniz, elbette size (nimetimi) artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.” (İbrahim, 14/7) [krş. 2/152; 18/29; 47/15]
Hasan Tahsin Feyizli bu ayetin açıklamasını şöyle yapar:
Allah’a karşı şükrü yerine getirmek; emirlerine itaat, zikir ve verdiğinden vermekle gerçekleşir. Şükrü yerine getirmek, Rabb’ın rahmetinin, şefkat ve iltifatının şükür sahibine yönelmesini sağlar, basireti açar. Şükrü yerine getirmek, nimetleri verenin tanındığına ve kalpteki imanın dinamikliğine işarettir/delildir. Yediğimiz, içtiğimiz helal rızıklar son derece kıymetli bir hazine olduğu halde, şükrü yerine getirmeme/şükürsüzlük, onları, hayvânî zevklerin tatmin edildiği ve sorumluluğu ağır olan nesneler haline getirir. Şükürsüzlük nankörlüğe, nankörlük ise nimetin er geç elden gitmesine, helak ve azaba sebep olur.”) (Feyzü’l-Furkan, İbrahim suresi, 14/7) (bk. Bakara, 2/152-153
Kur’an-ı kerim baştan sona iman ve küfrü karşılaştırmalı olarak işler ve insanlara taraflarını belirlemeleri için birçok örnekler ortaya koyar. İman tarafında başta peygamberlerin sonra da Allah’ın salih ve iyi kullarının olduğunu küfür tarafında da şeytanın yolundan giden, nankörlükte, azgınlık ve zulümde öncü insanların varlığını gözler önüne serer. Aynı şekilde şükrü ve nankörlüğü, bahşetmiş olduğu sayısız nimetlere karşılık gösterilen iki zıt tavır olarak anlatır. Allah’ın insana verdiği nimet ve ihsanlara karşı şükrün gerekliliğini göstermeyi amaçlayan Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin ve Müminlerin şükründen bahsederken kâfirlerin de nankörlüğünü gözler önüne serer, akıbetlerini de gösterir.
Yüce kitabımızın ilk suresi olan Fatiha, Cenâb-ı Hakka şükretmenin en güzel ifadesi olan “Elhamdülillah” ile başlar. Şükür kelimesi, Arapça şe-ke-ra fiilinden türetilmiş bir kelime olup, nimet ve iyiliği anmak, sahibini övmek, mükâfat vermek manalarına gelir. Dilimizde şahsımıza karşı yapılan iyiliklere memnuniyetimizi belirtmek açısından “Teşekkür ederiz.” şeklinde kullanılır.
“Eş-Şekur” Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Anlamı, kendisinin rızası için amel edenlerin çabalarını zayi etmeyen, bilakis kat kat fazlasıyla karşılık veren demektir. Allah (c.)’ın şekûr olmasının manası; kullarını şükür etmelerinden ötürü mükâfatlandırır demektir. (Risale-i Kuşeyri, Şükür Bahsi, s. 223, Mütercim. Ali Arslan, İstanbul 1980)
Fatır Suresi 30. Ayette “Çünkü (Allah), onların mükâfatlarını eksiksiz öder ve lütfundan onlara fazla fazla verir. Çünkü O, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını bol bol verendir.” buyurulur. Allah’u Teâlâ, Kuran’ı Kerim’de Al-i İmran suresi 144. Ayette, verdiği sayısız nimetlere karşı Allah’ı öven, O’na iman edip itaat ile birlikte salih ameller işleyen kullarının vasfı olarak, “şakir” kelimesini ‘ve se yeczîllâhuş şâkirîn’ şeklinde kullanır.
Dini bir terim olarak şükürü Ragıp El İsfehâni şöyle tarif eder:
“Allah’ın kullarına verdiği nimetlerin etkisinin onların dilinde övgü olarak, kalbinde sevgi olarak, organlarında da itaat etme/boyun eğme olarak ortaya çıkmasıdır.” (İsfehani, Rağıp, el-Müfredat fi Garibi’l-Kur’ân, s.265. Mısır,1961. İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, Daru’l-Maarif Mısır, ts. IV,.2305.)
Şükür, nimeti vereni bilmektir. Şükür, nimeti değil, vereni görmektir. Şükür, şükür etmekten aciz olmanın bilinmesidir. Şakir, verildiği zaman, şekür geciktirildiği zaman şükredendir. Şükür bir anlamda nimetin artmasını istemektir. Şükrün yararı, onu yapanadır. Şükür, insana hem bu dünyada hem de ahrette menfaat sağlar, hem de insanın Allah (c.) katındaki değerini yükseltir. Nitekim Allah (c.):
“Her kim şükrederse kendi iyiliği için şükretmiş olur. Kim de nankörlük yaparsa bilsin ki Rabbinin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve O kerem sahibidir” (Neml, 27/140); “Kim gönülden iyilik yaparsa karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrün karşılığını verendir ve bilendir.” (Bakara, 2/158) buyurmuştur.

Kur’an-ı kerim’in birçok ayetinde; Allah’a şükreden, elindeki her türlü nimet ve imkânları, maddi ve manevi değerleri, sadece Allah’ın ihsanı olarak bilen, bundan dolayı Rabbine minnet ve şükran borcu olduğunu kabul eden, her zaman Allah’ı hamd, sena ve övgüyle anıp yücelten, O’na kulluk borcunu yerine getirmeye çalışan insanları Allah’ın övdüğü, onlara verdiği nimetleri artırma vadinde bulunduğu görülür. (Al-i İmran, 3/143-144, İbrahim, 14/7, Zümer, 39/7)
İnsanın şükrü, Allah’ın yoluna uymaktır. Allah’ın yolu, insanın düşüncesini,
davranışını ve hareketini yönlendirecektir. Yani insanın Allah’a şükrü, sadece dil ile
teşekkürden ibaret değildir. İnsanın, davranışlarını hidayet noktasında değiştirmesidir

Cenâb- Allah Yüce Kitabımızda bizden şükretmemizi istiyor ve şöyle buyuruyor:
“Yâ eyyuhâllezîne âmenû kulû min tayyibâti mâ razaknâkum veşkurû lillâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn(ta’budûne).”
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz/helal olanlarından yiyin; eğer sadece O’na kulluk ediyorsanız, Allah’a şükredin. (O’na karşı diliniz, bedeniniz ve malınızla, kulluk borcunuz olan şükrü yerine getirin.)” (Bakara, 2/ 172)
Allah’a karşı kulluk vazifelerimizden birisi, O’nun ihsan etmiş olduğu nimetlere şükretmektir. Bize sayısız, nimetler veren ve nimetleri saymakla bitmeyen Allah’a şükretmek her Müslüman’a farzdır.
İmam-ı Rabbani Hazretleri, “Kendine nimet verilen kişinin, nimet verene aklen ve şer’an şükretmesi vaciptir.” (Mektubat, c.1 s: 71) Yâni farz hükmündedir buyurmuşlardır.
Rabbimizin bize ihsan etmiş olduğu nimetleri birer birer saymamız mümkün değildir. Nimetlerinin sayısızlığı ve sonsuzluğu konusunda Rabbimiz buyuruyorlar ki;
“Ve âtâkum min kulli mâ seeltumûhu, ve in teuddû ni’metallâhi lâ tuhsûhâ,innel insâne le zalûmun keffâr(keffârun). (O Allah), kendisinden isteyebileceğiniz her şeyden size verdi. Öyle ki Allah’ın nimetini sayacak olsanız, sayamazsınız. (Buna rağmen) doğrusu insan (yine de) çok zalim, çok nankördür.” (İbrahim, 14/ 34)
Rabbimizin bizi insan olarak yaratması, anlamak için akıl, görmek için göz, işitmek için kulak ihsan etmesi hepsi birer nimettir. Zaten nimet olmasaydı şükür emredilmezdi.
Bize verilen nimetlerin başında günde yaklaşık olarak 24 bin defa alıp verdiğimiz nefes gelir.
Her nefesin alınması bir nimet, verilmesi ise başka bir nimettir. Şu halde her nefes için Allah’a iki defa şükretmek gerekir. İşte bunun imkânının olmadığını bilen Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri
“Sana hakkı ile şükredemedik Ya Meşkûr.” diyerek acziyetimizi ifade etmiştir.
Allah’u Teâlâ, Bakara Suresi 152. ayette “Fezkürûnî ezkürküm veşkürûli velâ tekfürûn. O halde beni (ibadet ve itaatle) hatırlayın ki ben de sizi (sevap ve mağfiretle) anayım; bana şükredin (ibadetsizlik ve itaatsizlikle) bana nankörlük yapmayın.” buyurur. (Bakara, 2, 152)
Elmalılı Hamdi Yazır Hoca, bu ayetin tefsirinde,“Yaratılış-kulluk başlangıç, şükür nihayettir. Kısaca kulluğun başı zikir, sonu ise şükürdür. ” der. Bakara suresi 152. Ve 153. Ayetleri Fatiha Suresinin 6. ayet olan “Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım isteriz.” ayeti ile bağlayarak; Şu halde her mümin: “Beni zikrediniz!” emri karşısında acizliğini hissederek önce “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz.” (Fâtiha, 1/4) şeklindeki kesin sözünü hatırlayacak ve buna şükretmek için Allah’tan yardım dileyecektir. “ der. (Hak Dini Kur’an Dili C.1/ Bakara suresi tefsiri)
Şükür nimetin Allah’tan geldiğini bilmek ve itiraf etmektir. Davud (a.), “Ya Rabbi! Sana nasıl şükredeyim? Oysa şükrüm de senden gelen bir nimettir.” diye dua ettiğinde Cenâb-ı Hakk, O’na “İşte şimdi (tam manasıyla) bana şükrettin.” diye vahiy göndermiştir.
Musa (a.) Rabbimize münâcâtında:
“Ey Mâbudum! Âdemi kudret elinle yarattın. Şunu yaptın, bunu yaptın. (Ona ruh üfledin… Cennetine koydun… Meleklerine emrettin. Ona secde ettiler…) Acaba sana nasıl şükretti deyince, Cenâb-ı Hakk, “Onun benden olduğunu bildi. Onun o bilmesi bana teşekkür etmesidir.” buyurdu. (Risale-i Kuşeyri, Şükür Bahsi, s. 223.)
Cenâb- Hakk’ın bize Hz. Muhammed’i peygamber olarak göndermesi ve bize Kur’an-ı kerim gibi bir hidayet rehberi vermiş olması en büyük şükür sebebidir. Kur’an-ı kerim’de bu gerçeğe dikkat çekilerek şöyle buyrulmuştur:
“Nitekim (size nimetimi tamamladığım gibi) içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (şirkten, maddî ve mânevî kirlerden ve kötülüklerden temizleyen), size Kitab’ı ve hikmeti (ve O’nun hükümlerinin uygulamasını) öğreten ve bilmediklerinizi bildiren bir Resul gönderdik. [bk. 3/164; 62/2]; O halde beni (ibadet ve itaatle) hatırlayın ki ben de sizi (sevap ve mağfiretle) anayım; bana şükredin (ibadetsizlik ve itaatsizlikle) bana nankörlük yapmayın.” (Bakara, 2/ 151, 152)
İnsanlardan bir kısmı sahip olduğu dünyalıklarla sevinmekte, övünmekte, diğer bir kısmı da maddî/teknolojik ürünleri icat edenleri veya kendisinde güç görüp kahramanlaştırdığı şahsiyetleri övmekte ve onları şükranla anmakta iken; buna karşılık kendisini yaratan ve sayısız nimetler lütfeden Allah’ın yüceliğini ve O’na şükrünü, kulluk borcunu unutmaktadırlar ki bu da tam anlamıyla nankörlüktür. Allah’a ibadet ve itaatle şükrü yerine getirmek, nimeti artırır, basireti açar, berekete vesile olur. Emirlerine muhalefet etmek/karşı çıkmak ve itaatsizlik ise, küfür ve nankörlük olup azabı artırır.) [bk. 14/7] (H. T. Feyizli, Feyzü’l Furkan)
Allah’ın bize verdiği nimetlerin en büyüğü hiç şüphesiz iman ve hidayet nimetidir. Bu nimet ahiret hayatının ebedi nimetlerini elde etmeye bir vesiledir. Onun içindir ki Yüce kitabımızın başında yer alan Fatiha suresinde “İhdinassıratalmüstegîm.” diye Yüce Allah’tan hidayet talebinde bulunup bizi sıratı müstegimde bulundurması için Allah’a dua edip, yalvarıyoruz.

Rivayet olunur ki İsa (as) cüzam hastalığına yakalanıp etleri dökülen, kör olan ve her tarafı çürüyüp perişan olan yatalak bir hastanın;
“Mahlûkatın çoklarından beni üstün kılıp, faziletlendiren ve müptela olduğu belalardan bana sıhhat ve afiyet veren Allah’ıma hamdü senalar olsun.” diye dua ettiğini görünce “Sana gelmeyen bela mı kaldı?” diye sorar. Bunun üzerine hasta,
“Ey Allah’ın nebisi! Her ne kadar benim vücudumun her tarafı yara bere ve çürük olsa da hamd olsun ki iman ve marifet sahibiyim.” Yani kalbim sağlam çürümedi ve imanımı muhafaza ediyor diyor.
Bu cevaptan çok memnun olan Hz. İsa hastanın iyileşmesi için Allah (c.)’ dua eder ve Alllah (c.)’ ta bu hastaya şifa verir.

Hz. Sehl’e birisi gelerek “Ya Sehl evime hırsız girdi. Kıymetli eşyalarımı çaldı.” diye şikâyet edince, mübarek zat “Dua et! Şükret ki nefis ve şeytan hırsızı kalbine girip imanını çalmamış.” diye onu hem teselli ediyor, hem de en büyük zayiâtın imanını kaybetmek olduğunu açıklamakla daha önemli bir konuya dikkat çekmiş oluyor. (Risale-i Kuşeyri, s. 226)

Şükreden Bir Kul Olmayayım mı?

Peygamber Efendimiz, şükür konusunda da bizlere örnek olmuş ve hayatını şükreden bir kul olarak yaşamış ve tamamlamıştır.
İbn-i Ata’dan bir rivayette; bir gün Hz. Aişe (r.)’a gittim. Allah’ın Rasulünde gördüğün en büyük hallerden birini bana anlat dedim. Hz. Aişe (r.) ağlayarak:
“Onun her hali önemli ve akıllara durgunluk verecek mahiyetteydi. Ancak birini sana anlatayım.
Bir gece yanıma geldi. Yattı ve bana,
“Ey Ebu Bekrin kızı müsaade eder misin Rabbime ibadet ve kulluk edeyim.” dedi.
Bende ‘Senin Allah’a yaklaşmanı isterim.’ dedim. Hemen kalktı ve acele abdest aldı. Ağlayarak namaz kılmaya başladı. Kıyamda, rükûda, secdede ve namazın sonunda gözyaşları devam etti. Öyle ki gözyaşları göğsüne kadar indi. Bunun üzerine kendisine;
”Senin gelmiş ve gelecek günahların bağışlanmıştır. Neden bu kadar üzülüyorsun?” dediğimde; “Ben Rabbime karşı şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdular.” (Tirmizî, Salât, 187) Ondan sonra da şu ayetleri okudular:
“İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri vel fulkilletî tecrî fîl bahri bimâ yenfeun nâse ve mâ enzelallâhu mines semâi min mâin fe ahyâ bihil arda ba’de mevtihâ ve besse fîhâ min kulli dâbbe(dâbbetin), ve tasrîfir riyâhı ves sehâbil musahhari beynes semâi vel ardı le âyâtin li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne). Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanların yararı için denizde (süzülüp) giden gemilerde, Allah’ın semadan indirip onunla, öldükten (kuruduktan) sonra toprağı dirilttiği suda, orada (yeryüzünde) yaydığı her türlü canlıda (ve onları yaymasında), rüzgârları (dilediği gibi) estirişinde, gök ile yer arasında (Allah’tan gelecek) emre hazır bekleyen bulutta, elbette düşünen bir kavim için, (Allah’ın varlığına ve birliğine) nice deliller vardır.” (Bakara, 2/164)
Peygamber Efendimiz, namazlarında şöyle dua ederdi:
“Allah’ım senden işlerde sebata, doğruluğa ve kemale karşı gayret istiyorum. Senden nimetlerine şükür, sana güzel ibadet etme gücü vermeni istiyorum.” (Tirmizi, “Dua”, 23; Nesai, “Sehv”, 61.)
Ayrıca Peygamberimiz (s.), Allah (c.)’ın insanoğluna verdiği tüm nimetlere dikkat çekmiş ve bunlara karşı şükredilmesi gerektiği üzerinde durmuştur. Rasulullah (s.):
“Kim sabaha erdiği zaman, “Allah’ım benimle veya mahlûkatından herhangi biriyle hangi nimet sabaha ermişse bu sendendir. Sen birsin, ortağın yoktur hamdler sanadır, şükür sanadır.” derse, o günkü şükür borcunu ödemiş olur. Kim de aynı şeyleri akşama erince söylerse o da o geceki şükür borcunu eda eder.” buyurmuştur.(Ebu Davud, “Edeb”, 110.)
Peygamberimiz (s.), yine bize verilen nimetleri hatırlatarak: “İnsanın her bir eklemi için her Allah’ın günü bir sadaka vermesi gerekir.” buyurmuşlardır. (Buhari, “Sulh”, 11, “Cihad” 72; Müslim,”Zekât”, 56.) Bu nimetlerin şükrünün onları ikrar ve izhar etmekle başladığını gösteren sözlerinde Peygamberimiz (s.): “Allah’ın verdiği nimet ve ihsanını ikrar (dil ile söylemek) şükür, onun terki ise küfürdür.” (Ahmed b. Hanbel, IV, 258-375.)
Yine Peygamberimiz(s.) zamanında halk yağmura kavuşmuş, bunun üzerine Rasulullah (s.): “İnsanlardan bazısı şükrederek, bazısı küfrederek sabahladı. Bazıları, “Bu Allah’ın rahmetidir.” dediler. Bazıları da,” Gerçekten şu ve şu yıldızın gösterdiği doğru çıktı dediler.” buyurmuşlardır.” (Müslim, “İman”, 126.). Yani bir olayı veya bir nimeti Allah’tan bilmeyi şükür, Allah’tan başkasından bilmeyi küfür saymışlardır.
Bir başka hadiste Peygamberimiz (s.): “Allah bir kuluna nimet verince kulunun üstünde o nimetin izini görmek ister.” buyurmuştur. (Tirmizi, “Edeb”, 54)
Burada nimetin izinden kasıt şükürdür, o nimeti başkalarıyla paylaşmaktır. Bazı Müslümanlar bu hadisi şerifi yanlış yorumlayıp zenginliğimizin üzerimizde izi görünsün diye çok pahalı elbiseler giymekte, ziynetler takınmakta, lüks arabalara ve ciplere binmektedirler. Bunların tamamı bu hadis-i şerifin ruhuna terstir, israf ve haramdır. Görülüyor ki nimetin şükrü onu ikrar ve izhar etmektir. Yani nimetin Allah’tan geldiğini anlamak, bunu tasdik etmek ve bu inancımızı söz, davranış ve duygularımızla göstermektir.
Peygamberimizden öğreniyoruz ki; şükrün göstergelerinden biri de secdedir. Çünkü o sevinçli bir hadiseyle veya sürur veren bir olayla karşılaşınca Allah’a şükretmek için secde ederdi. (Ebu Davud, “Cihad”, 174; Tirmizi, “Siyer”, 25.) Rivayete göre Bedir’de Ebu Cehil’in öldürüldüğünü duyan Peygamber Efendimiz şükür secdesi yaptı. Yine Rasulullah (s.) Sad suresinde secde etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Davud (a.s.) tövbe olmak üzere secde etmişti. Biz de şükür olarak secde ederiz.” ( Nesai, “İftitah”, 48.)
Yine Hz. Peygamber: “Kim bir musibete uğrayınca sabreder, nimet verilince şükreder, kendisine zulmedilince affeder ve kendisi zulmedince istiğfar ederse.” buyurunca ashabın, “Onun hali nedir?” sorusuna “İşte onlar korkudan emin olmuş ve hidayete ulaşmış kimselerdir.” (İbn Mace, “Edeb”, 55.) cevabını vermiştir.
İslâm’a göre, varlıkta, yoklukta, hastalıkta, sağlıkta, zenginlik ve fakirlikte imtihan sebebidir. Gerçek Mümin her hal ve şartta şükreden ve sabreden bir kul olmak zorundadır. Nitekim Bakara surersi 155. Ayette buna dikkat çekilerek şöyle buyrulur:
“Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât(semerâti), ve beşşiris sâbirîn(sâbirîne). Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber! ) Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155)
Peygamberimiz(s.a.v.) hayrı-şerri, zararlıyı-faydalıyı hep iyi görmüş, iyi karşılamış ve bize de bunu tavsiye etmiştir. Hatta “Allah hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar.” buyurmuştur. ( 54 Buhari, “Merdâ”, 1.) Kendisine gelen sıkıntıları böyle karşılamıştır.
İnsan, fıtratı gereği kötüyü istemez, kendisine zarar dokunmasını arzu etmez. Hep iyiyi ister, nimet ister, zenginlik ister. Şerre, kötülüğe, zarara ve mutsuzluğa razı olmak akıl kârı değildir. Fakat zarardan kaçınıp iyiliği isterken de ölçülü olmalıyız. Hz. Peygamber’in öğretisine göre şükredemeyeceğimiz iyiliğe karşı çok da iştiyaklı olmamalıyız. Bu konuda Peygamberimiz (s.) şöyle buyurmuştur: “Meryem oğlu İsa şöyle derdi: “Ey İsrailoğulları: Saf su için, karada biten yeşil sebzeleri ve arpa ekmeğini yiyin. Buğday ekmeğinden sakının. Çünkü siz onun şükrünü yerine getiremezsiniz.” (Malik b.Enes, Muvatta, “Sıfat-ı Nebi”, 27.)
Asıl olan Cenâb-ı Hakk’tan çok mal istemek değil, şükrünü edâ edebileceğimiz mal istemektir.
Anlatıldığına göre; Hz. Davud’un, Allah u Teâlâ’dan istediği dört şey, Allah’ı anan bir dil, Allah’a şükreden bir kalp, sabırlı bir beden, dünya ve ahiret işlerinde yardımcı bir zevcedir. (Tenbih’ul-Gafilin Ebulleys Semerkandi, s..586)

Allah’a Ne Kadar Şükretsek Azdır
Allah (c.)’ın vermiş olduğu nimetlere karşı ne kadar şükredersek edelim, ne kadar ibadet edersek edelim O’na olan şükür ve kulluk borcumuzu ödeyebilmemiz mümkün değildir. Sevgili Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:
“Hiç kimse kendi ameliyle felâha eremez. Cennet sahibi olamaz.”
-Sen de mi Ya Rasûlullah?
-Evet, ben de… Ama Rabbim beni rahmetine gark etmiştir.” (Buhari, Rikak, 18; Müslim, Münâfıkin, 71-73)
El-Münziri’nin Terğib vetterhib isimli kitabında Hakim’den sahih isnadı ile yer alan bir hadiste bir kimsenin kendi ameliyle cennete giremeyeceği Peygamber Efendimizin diliyle şöyle anlatılmaktadır:
İki cihan güneşi Sevgili Peygamberimiz (s.) anlatıyor:
– Arkadaşlar az önce yanımdan ayrılan Cebrail (a.) “Ey Muhammed! Seni insanlığa aydınlık yolu göstermek üzere hak peygamber olarak gönderen Allah’a and olsun ki diye söze başlayarak bana şu ibret dolu hikâyeyi nakletti:
-Vakti zamanında bir Mümin dünyadan el-etek çekerek deniz ortasında ıssız bir adaya yerleşir. Burada insanlardan ve dünyalık işlerden uzak, ibadet etmeye koyulur. Bir süre ibadet ettikten sonra acıkmaya ve susamaya başlar. Ama nerede? Adada yalçın kayalarla, kıyıyı döven azgın acı deniz suyundan ve bir de kendinden başka bir nesne yoktur. Günler haftaları haftalarda ayları kovalarken abid kişi gittikçe güç ve takatten düşmeye başlar. Bu arada benzi solan, yüzü sararan abid ibadetlerinin ardından durmadan, Ey Rabbim bana yiyecek ve içecek bir şeyler ihsan et ki, ibadet etme gücümü kaybetmeyeyim diye Allah’a yalvarıp yakarır.
Günlerden bir gün kudretine nihayet olmayan Allah (c.) yalçın kayalar arasından buz gibi soğuk, şerbet gibi tatlı bir kaynak fışkırtarak, etrafında kor gibi narlarıyla boy salmış koca bir nar ağacını dalgalandırarak O’nun bu dileğini yerine getirir. Artık bütün gün ibadet ettikten sonra kaynağın başına iner, nar ağacından tek narını koparıp yer ve abdestini alarak tekrar namaz kılmaya koyulur. Namazlarının ardından da, Ey Rabbim! Canımı secde ederken al, beni öldürüp de cesedimi toprak içinde çürütme, beni kıyamete kadar secde etmekten mahrum bırakma diye dua eder. Bu böyle tam beş yüz yıl sürüp gider. Nihayet bir gün Yüce Allah (c.) dileğine uygun şekilde ruhunu teslim alır. Bundan sonrasını Cebrail (a.s) şöyle anlatıyor:
“Gerçekten biz o ıssız adaya iniş ve çıkışlarımızda gerçek Allah bağlısı Mümini hep secdeye kapanmış Allah’ı zikrederken gördük. Kıyamet kopup bütün insanlar dirilerek mahşer toplantısına getirildiklerinde onu yine ilahi sırlara dalmış ibadet eder bulacağız. Herkesin bir bir Allah’ın huzuruna çıkarak hesaba çekilirken o da gelecek. Yüce Allah(c.) ona şöyle seslenecek:
Ey abid kulum, seni yaygın rahmetim sayesinde Cennete sokuyorum, buyur gir.
Abid ise şöyle cevap verecek:
-Hayır, Ey Rabbim! Amelim sayesinde Cennete girmeye hak kazandım.
Allah:
– Ey melekler, kulumun işlediği ibadet ve amellerle kendisine ihsan ettiğim nimetleri bir bir karşılaştırın.
Abidin amelleriyle Allah’ın kendisine verdiği nimetler karşılaştırılarak ölçü ve tartıya vurulacak. Bir tek gözü beş yüz yıl ibadetlerden ağır basacak. Geri kalan diğer nimetlere karşılık ibadet düşmeyecek.
Ardından Allah:
-Bu kulumu Cehenneme atın, diye emredecek.
Abid:
– Ey Rabbim, yanılmışım, bağışla. Yaygın rahmetin sayesinde Cennete girebilirim elbette, diye haykıracak.
Allah:
– Onu buraya getiriniz.
Abid, Allah huzuruna varacak duracak.
Allah:
– Ey kulum, söyle bakalım. Seni yoktan kim var etti?
Abid:
– Sen Ey Rabbim!
Allah:
– Bu var etme olayı senin amelinle mi, yoksa benim geniş ve yaygın
rahmetimle mi meydana geldi?
Abid:
– Şüphesiz ki senin rahmetinle.
Allah:
– Beş yüz yıl gibi uzun bir süre sana ibadet etme gücünü veren kim? Issız adada seni tatlı suyla, her gün narla besleyen kim? Ve yine secde ederken ruhunu teslim alan kim?
Abid:
– Sensin Ey Rabbim!
Allah:
– İşte bütün bunlar benim geniş ve yaygın rahmetim sayesinde meydana gelmiştir. Bunları kabul ettikten sonra mesele kalmadı. Şimdi gir Cennetime. (Muharrem Günay, Namaz ve Namazı İkâme Etmek, s. 80-81)
Bu hikâyede de anlatıldığı gibi, bize nimet olarak verilen bir göz için yapılan beş yüz senelik ibadet bile azdır. Ne kadar ibadet edersek edelim, Allah’a şükrümüzü tan manasıyla yerine getirmemiz mümkün değildir. Önemli olan fazla ibadet etmek değil, sağlam itikat- Ehl-i sünnet üzere olmak ve salih amel işleyip Allah’ın rızasını kazanmaktır. Çünkü cennete çok ibadet etmekle değil Allah’ın rızasını kazanmakla girilebilir. Sevgili Peygamberimiz Hz. Ali’ye,
“Ey Ali! Amellerinin çok olmasına değil; sâlih olmasına dikkat et.” buyurmuştur.
Sabreden kul olmayı Hz. Eyyub’ten, iffetli kul olmayı Hz Yusuf’tan, helal kazancı Hz. İdris ve Hz. Zekeriya’dan öğrendiğimiz gibi, şükreden kul olmayı da Allah’ın bizlere doğru yolu göstermek için gönderdiği peygamberlerden öğrendik. Sevgili Peygamberimizin atam dediği Hz. İbrahim, sadece canı ve evladı ile değil malı iler de imtihan edilmiş ve şükür konusunda da bizlere örnek olmuştur. Denilir ki:
“Halil İbrahim(r.a.), malını ihvana, canını ateşe, oğlunu da Rahman’a esirgemeden verdi.”
Anlatıldığı üzere, Hz. İbrahim’in 12.000 hayvandan oluşan sürüleri vardı. Hz. İbrahim’in. Sürüleri koruyan birçok köpeği vardı ve her birinin boynunda dünya malına meyletmediğini göstermek amacıyla altından tasmalar taktırmıştı.
Hz. Cebrail (a.), bir gün, Hz. İbrahim’e insan suretinde gelerek, sürülerin kime ait olduğunu sorar. Hz. İbrahim, sürülerin Rabbine ait olduğunu, kendisinin ise sadece emanetçi olduğunu söyler. . Cebrail (a.), sürüleri kendisine satmasını, bir rivayete göre kendisine, ihtiyacına binaen tasadduk etmesini ister. Hz. İbrahim:
“Rabbimi bir kez zikret, üçte birini; üç kez zikret, tamamını al götür.” der. Hz. Cebrail:
“Subbuhun Kuddusun Rabbüna Rabbül Melaiketi VerRuh.”deyince Hz. İbrahim, üçte birini; Hz. Cebrail, aynı tesbihi üç kez tekrar edince hepsini alıp götürmesini söyler.
Hz. Cebrail, kendisinin melek olduğunu bildirerek alamayacağını söyler. Hz. İbrahim de Halilürrahman olduğunu, verdiğini geri alamayacağını bildirir. (Nebiler silsilesi O. Nuri Topbaş 1.cilt s.363 Erkam Yay.)
Nihayet Allah’u Teâlâ’nın da ilhamıyla, Hz. İbrahim, sürülerini fakirlerin, miskinlerin, yoksulların, yolcuların ihtiyacı için kullanır. Onların tutan eli, gören gözü, yürüyen ayağı olur. Şehri gezerek aç, yoksul, kimsesiz insanları araştırır; ihtiyaçlarını karşılar. İnsanlara, her gün üç öğün sofrasını açar. Büyükler:” Helal malın adabı, haram malın hesabı olur. Misafire ikramın sorgusu olmaz.”derler. Hz. İbrahim de, insanları evine davet eder, misafir olmadığında yoldan geçen insanları çağırır, kimse olmazsa sofraya oturmaz, oruca niyetlenirdi.
Şükür Salih Kul Olmanın Belirtisidir
Şeytan, kibrine yenik düşerek, Allah u Teâlâ’ya isyan edipte, O’ndan(c.) kıyamete kadar müsaade aldığında, hile ve desiselerle, insanları kulluktan özellikle de şükürden alıkoymak için çalışacağını söyler. A’raf Suresi 17. ayet-i celile şöyledir:
“Sonra and olsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından, kendilerine geleceğim. Sen de, onların çoğunu şükredici kimseler bulamayacaksın.”
Allah’u Teâlâ ise İsra Suresi 65. Ayette görüldüğü gibi şeytana şöyle cevap verir:
“Şüphesiz, (halis)kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!” Demek ki halis ve salih kulların en belirgin özelliği şükreden kullar olmalarıdır.
İmam-ı Gazali Mükâfeşetül Kulüb adlı eserinde şöyle der:
“ Bilesin ki, şükür hem kalbi, hem dili ve hem de vücûdun belli başlı organlarını ilgilendirir.
1 — Kalbi ilgilendiren sükür, iyilige yönelmek ve bütün canlılar için iyilik duygusu beslemektir.
2 — Dili ilgilendiren şükür, hamd mânâsi ifâde eden sözleri Allah (c.)’i şükür için dile getirmektir.
3 — Baslıca vücud organlarını ilgilendiren şükür. Allah (c.)’in verdiği nimetleri O’na kulluk maksadı ile kullanmak, O’nun emrine aykırı şekilde kullanmaktan sakınmaktır.
Buna göre gözler vasıtası ile yapılacak şükürden biri, Müslüman’ın görülen küsurlarına göz yummak, kulak ile yapılacak bir şükür çeşidi de Müslüman hakkında işitilen bir kusuru saklamaktır..
Peygamber’imiz (s.) bir sabah sahabelerden birine:
“Gecen nasıl geçti.” diye sorar. Sahabi de: “İyi geçti.” diye cevap verir. Peygamber’imiz üçüncü seferinde, “Allâh (c.)’a hamd ve şükürler olsun, iyi geçti.” cevabını alıncaya kadar aynı soruyu arka arkaya tekrarlar. Nihayet son cevabı alınca “Senden aradığım buydu.” diye buyurur.
Eski örnek Müslümanlar birbirlerinin halini sormayı gelenekleştirmişlerdi. Maksatları Allâh (c.)’a şükretmeye fırsat hazırlamaktı. Böylece hem şükreden ve hem de ona bu imkânı verdiği için hal hatır soran birlikte ibadet etmiş oluyordu. Yoksa amaçları, karşı tarafa ilgi ve iltifat gösterip riyakârlık etmek değildi. (Kalplerin Keşfi İmam-ı Gazali s. 260 Merve Yay.)
Tüm insanlığa yaşantısıyla örnek olan Peygamberimiz (s.), ömrü boyunca zâhidane bir hayat yaşamış, dünyaya değer vermemiş, elde ettiklerini infak etmiş, sıkıntılara sabretmiş, bulunduğu hiçbir durumdan şikâyet etmemiş, her durum karşısında şükrünü sürdürmüştür. Peygamberimizin dünyaya bakış açısını şu hadis-i şerif gayet güzel bir şekilde anlatmaktadır. Rasulullah (s.) şöyle buyurmuştur:
“Kimin himmet ve kaygısı dünya olursa Allah onun işini dağıtır, fakirliğini gözünün önüne koyar. O kimseye nasibinden fazla dünyalık verilmez. Niyet ve himmeti ahret olanın işini Allah toplar ve gönlüne zenginlik verir. O arkasını dönse de dünya ona gelir.” (İbn Mace, “Zühd”, 5.)
Hz. Ömer (r.), bir gün sessizce, dinlenmekte olduğu odaya girer. Bir an çevresine göz gezdirir. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Rasûlü’nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Bu manzara karşısında ağlamaya başlayan Hz. Ömer (r.)’in hıçkırıkları O’nu uyandırır. Kalkınca hasırın vücudunda iz yaptığını, kan oturduğunu gören Hz. Ömer (r.) ise omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Hz. Muhammed (s.) hayretle sorar:
“Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?”
“Ey Allah’ın Elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen ki Allah’ın Elçisisin. İzin versen de biz de seni…”
Maksat anlaşılmıştır, Allah’ın Elçisi, gelecekteki halifesinin sözünü hüzünlü bir tebessüm, tatlı bir el işareti ile keser ve “Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı. “(Ankebut, 29/64) ayetini okuduktan sonra ekler:
“İstemez misin ey Ömer? Dünya onların olsun, ahiret te bizim!“ (M. Yusuf Kandahlevî, Hayatü’s Sahâbe, 11:412)
Peygamber Efendimiz bir gün nafile olarak kıldığı bir namazı oturarak kılmıştı. Ebû Hüreyre (ra), namazdan sonra sordu: “Yâ Resûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kıldınız?” Peygamber Efendimiz: “Ey Ebû Hüreyre, günlerdir ağzıma koyacak bir şey bulamadım. Açlık takatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.” buyurdular. (Kenzü’l-Ummâl, 6/755, 7/348)
İşte Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (s.) böyle bir insandı, her konuda olduğu gibi sade yaşantısı, haram ve şüpeli şeylerden kaçınma konusunda da bize en güzel örnekti. (Muharrem Günay, Namaz ve Namazı İkâme Etmek, s. 255)
Sahabe de aynı şekilde dünyaya tamah etmemişler, zenginleri infakta yarışmış, şükretmiş, fakirleri de tevekkülle, sabırla, hatta şükürle zorlukları göğüslemişlerdir. Bunun en güzel örneği Ashab-ı Suffe’dir. İaşeleri Peygambere ait olan bu aşk ve ilim ehli insanlar, hayatlarını dine vakfetmiş, yokluğa ve açlığa peygamber sevgisiyle sabretmiş, Allah aşkıyla şükretmişlerdir.
Tasavvuf ehlinden olan Râbiatü’l-Adeviyye’nin sabaha kadar namaz kılıp sabahleyin Süfyan’ın; “Bunu bize nasib eden Allah’a şükredelim.” demesine karşılık, “Öyleyse bugün oruç tutalım.” demesi, tasavvuf ehlinin şükre bakış açısını göstermektedir. Nitekim mutasavvıflar şükrün rıza makamından daha yüce bir makam olduğunu, şükrün rızayı ve daha fazlasını içine aldığını söylemişlerdir. (Firuzâbâdi, Besair, s.335.)
Mutasavvıflar nezdinde de şükrün, çok geniş yelpazede bir karşılığı vardır. Nimete şükürden, fena fillaha kadar şükrün dereceleri vardır. Mesela Tabiin’in meşhur âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden olan İbrâhim b. Edhem, “Kendisine ‘Allah (c) : Dua edin kabul edeyim! (Ğafir, 40/60) buyuruyor, fakat bazen dualarımız kabul olmuyor.” diyen birisine “Allah’ı biliyor ona itaat etmiyoruz, Rasulünü tanıyor sünnetine uymuyoruz, Kur’an okuyor onunla amel etmiyoruz. Allah’ın verdiği nimetleri yiyor şükretmiyoruz, inananlar için cennetin hazırlandığını biliyor ona talip olmuyoruz…” diye cevap vermiştir. (Attar, İbrahim Feridüddin, Tezkiretü’l-Evliya (trc.Süleyman Uludağ), Erdem Yay., İst., 1991, s.159.)
Burada şükrün nimete karşı yapılan şey olduğunu görüyoruz. Hakiki şükrün takva olduğunu, yani Allah’ın kullarına emrettiği tüm ibadetler olduğunu (Bkz.Azime, Salih, el-Mustalahatu’l-Kur’aniyye, Beyrut, 1994, s. 240.) söyleyenler olduğu gibi, avâmın şükrü: mün’imden (Nimet veren, yedirip içiren Allah’tan ) gelen nimeti görür, ihsanından dolayı O’nu över, o nimetin gereğini yerine getirir, nimeti ikrar ve itiraf eder. Havassın şükrü ise: Nimetin durumunu görmez, önce mun’imi/nimeti vereni Allah’ı görür. (Azime, el Mustalahat, s. 242,) diyenler de vardır. Mutasavvıfların şükre bakışlarını gösterme açısından yaptıkları bazı tanımlamalara değinecek olursak: Mesela Harraz: “Şükür, nimeti vereni tanımak ve onun nimet ve ihsanını ikrar etmektir.” demiştir. (Kelâbâzi, Ebu Bekir Muhammed, Doğuş Devrinde Tasavvuf, (haz. Süleyman Uludağ), Dergah Yay., İst., 1992, s. 150.)
Rüveym b. Ahmed “Şükür, şükretmek için bedenin bütün gücünü sarfetmektir.” (Kuşeyri, er-Risale, s. 315) demiştir.
Kuşeyri, meşhur mutasavvıfların şükür hakkındaki sözlerini topladığını söyleyerek şükür hakkında şunları söylemiştir:
“Şakir vardır mevcut olana şükreder. Şakir vardır mevcut olmayana şükreder. Şakir vardır faydalı olana şükreder, şakir vardır zararlı olana da şükreder. Şakir vardır ihsana ve iyiliğe şükreder, şakir vardır belaya da şükreder.” Mutasavvıfların şükürle ilgili görüşlerini de şöyle sıralamıştır:
“Şükür, nefsini nimete ehil görmemendir”. “Şükür, nimeti değil mün’imi (Nimeti vereni) görmektir”. “Herkesin şükrü yiyecek ve elbiseye, havassın şükrü de manadan kalbine varid olanadır.” “Şükür, Allah’ın nimetlerinden günaha götüren bir şeyi istememektir” (Bkz. Azime, el-Mustalahat, s. 241.)
Mutasavvıflar dille ve bedenle yapılan şükrü dikkate almışlar, dille şükrü, hayatlarının ayrılmaz bir parçası yapmak için virdler edinmişler ve kendilerine mahsus zikir çeşitleri geliştirmişlerdir. Bedenî şükürde ise; ibadetlere büyük önem vermişler, farzların yanında nafile olarak da namaz ve oruç gibi ibadetlere ağırlık vermişlerdir. Ayrıca bedenî şükrün bir başka çeşidi olan haramlardan uzuvları koruma hususunda da oldukça titiz davranmışlardır. Fakat mutasavvıflar kalbî şükre ayrı bir önem vermişler ve rabıtayı da bir nevi şükür olarak görmüşlerdir. Örneğin Hâkim et-Tirmizi, şükrü; “Kalbini, nimet veren zata bağlamandır.” diye tarif etmiştir. (Cami, Molla Nureddin, Abdurrahman b.Ahmed, Nefehatü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds, (sad. Abdülkadir Akçiçek), Sağlam Kitabevi, İst., 1981, s. 306.)
Tasavvufta şükür, ubudiyet ve mahbubiyyet tarikinin dört esasından en üstünüdür. (Nursi, Mektubat, s. 367.) Şükür makamı, rıza, sabır, tevekkül, inabe, tevazu, sevgi, huşu ve reca makamlarını içine alır. Bütün bu makamlar, şükür makamının içinde toplanmıştır. Tasavvuftaki bazı makamlar bazılarını içine alır. Şükür makamı ise imanın tüm makamlarını içine almaktadır ve şükür, iman etmenin zorunlu bir sonucu olmaktadır. (Şatana, İlker, eş-Şükrü lillahi, Yeni Dünya Yay., İst., 1999, s. 26-28.)

( Rıza: Kalbin Allah’ın hükümleri ile sükûn bulması, Allah’ın kendisi için razı olduğuna ve tercih ettiğine muvafakat etmesi ve hiçbir şeyden şikâyetçi olmamasıdır. Bkz: Uludağ, Süleyman, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyri Risalesi, Dergah Yay., 2003, s. 277. Ayrıca Bkz: Erginli, Zafer vd., Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kalem Yay. İst., 2006, s. 800.
İnabe: Tevbe ve evbe ile aynı anlamdadır. Kulun günahlardan pişman olup dönmesidir. Bkz: Erginli, a.g.e., s. 1089.
Tevazu: Hakka teslim olmak, insanlara şefkatle ve yumuşak davranmaktır. Bkz: Uludağ, a.g.e., s. 235; Erginli, a.g.e., s. 1067.
Huşu: Hakka boyun eğmektir. Kalbin Allah huzurunda büyük bir himmetle çarpmasıdır. Bkz: Uludağ, a.g.e., s. 233; Erginli, a.g.e., s. 392.
Reca: İlerde husule gelecek olan, arzu edilen bir şeye karşı kalbin duyduğu ilgidir. Bkz: Uludağ, a.g.e., s. 222; Erginli, a.g.e., s. 335.)

İNSAN ÇOK ZALİM VE NANKÖRDÜR
Müminlerin özelliklerinin anlatıldığı Mü’minun suresinde “Ve huvellezî enşee lekumus sem’a vel ebsâra vel ef’idete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne). Hâlbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (Mü’minun/78) Yine Mülk suresi 23. Ayette “Gul huvellezî enşeekum ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(ef’idete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne). De ki: “Sizi inşa eden (yoktan yaratıp var eden) ve size işitme, görme ve idrak etme hassalarını veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz?”(Mülk 67/23) buyrularak insanın az şükrettiğine ve İbrahim suresinde ise insanın çok zalim ve nankör olduğuna dikkat çekilir:
“(O Allah), kendisinden isteyebileceğiniz her şeyden size verdi. Öyle ki Allah’ın nimetini sayacak olsanız, sayamazsınız. (Buna rağmen) doğrusu insan (yine de) çok zalim, çok nankördür.” (İbrahim suresi, 14/34)
Ayetlerde insana göz, kulak gibi nimetler verildiğine ve en güzel şekilde inşâ edildiğine, yaratıldığına ve nice nimetleri verildiğine dikkat çekilmektedir. Bu ayetlerden anlaşıldığı üzere her nimetin şükrü kendi cinsindendir. İslam büyükleri “şükür 3 aza ile olur” buyurmuşlardır:
1- Kalple şükür: daima kalben hayrı kastetmek ve bütün mahlûkata bu kalbi şükrü gizlemek, içten yanmak, içten pişmek, içten hakiki Mümin olmak iledir.
2- Dil ile şükrü eda etmek: ‘Elhamdülillah’ ve ‘eşşükrü lillah, Yâ Rabbi şükür ’ demekle yapılan şükürdür.
Şüphesiz ki Cenab-ı Hakk, bir et parçası olarak yaratıp da konuşma gibi büyük bir nimet ihsan ettiği dilden, her şeyden evvel kendine hamd ister. Nitekim ilk insan Âdem (a.s.)’ı halk edip Cebrail (a.s.) vasıtasıyla ona ruh üfürdüğü zaman, ruh burna geldiğinde Âdem (a.s.) aksırmış ve dilinden dökülen ilk kelime ‘Elhamdülillah’ olmuştur. Bu sebepledir ki
Aksıran kimsenin Elhamdülillah (Allah’a hamd olsun) diyerek rabbine şükretmesi sünnet olmuştur.
Bu olaya şahit Müslüman da Yerhamukeallah (Allah sana merhamet etsin) demelidir. Hapşıran kişi de yerhamukeallah diyen Müslüman kardeşine Yehdina ve yehdikumullah (Allah bize ve size hidayet versin) demelidir.
Hapşırmadan sonra elhamdülillah demek sünnet, yerhamukeallah demek Müslüman kardeşimiz üzerine bir vazife ve haktır.
Ebu Hureyre radiyallahu anh anlatıyor:
“Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Allah hapşırmayı sever, esnemeden hoşlanmaz. Öyleyse sizden biri hapşırır ve Allah’a hamd ederse, bunu işiten her Müslüman üzerine, yerhamukeallah demesi hak (bir vazife)dir. Ancak esnemeye gelince, iste bu, şeytandandır. Biriniz namazda esneyecek olursa, imkân nisbetinde kendini tutsun ve hah diye ses çıkarmasın. Zira bu şeytandandır, şeytan kendisine gülüyor demektir.” Buhari, Edeb 125, 128, Bed’ül-Halk 11; Müslim, Zühd 56, (2994); Ebu Davud, Edeb 97, (5028); Tirmizi, Salat 273, (370), Edeb 7, (2747, 2748).
3- Azalarla yapılan şükürdür: Hz. Allah’ın kendi hazinesinden ihsan etmiş olduğu nimetleri yine Allah’ın rıza ve hoşnutluğu yolunda harcamak, kullanmakla yapılan şükür. Vücudun bütün azalarının şükrü vardır.
Gözün şükrü: harama bakmamaktır. Lisanın şükrü: daima Allah’ı anmak, kötü sözleri dilinden çıkarmak iledir. Ellerin şükrü: elleri harama uzatmamaktır. Ayakların şükrü, ayaklarla Cenab-ı Hakk’ın men ettiği yerlere yürümemektir. Midenin şükrü, haram lokma yememek iledir.
Görüldüğü gibi şükrün derece ve mertebeleri vardır. Şükür ziyadeleştikçe karşılığındaki in’am ve ihsan da ona mütenasip olarak büyümektedir.
Hadis-i şerifte “Kim nimete şükrederse Hz. Allah’ı daha fazla anlamış olur ve elinde ki nimeti hiçbir zaman kaybolmuş olmaz.” buyruluyor.
Nimet karşı şükredildiği takdirde ziyadeleştiği gibi, nankörlük yapılıp şükür terk edilecek olursa karşılığı da Allah’ımızın çetin azabıdır. Aynı zamanda kıymeti bilinmeyen nimeti elde tutmak çok zordur.
Kim dünya hususunda kendisinden düşük olana, din hususunda kendisinden üstün olan bakarsa Allah o kimseyi sabredici ve şükredici olarak yazar.
YEDİKTEN VE İÇTİKTEN SONRA ŞÜKÜR ETMEK VE ELHAMDÜLİLLAH DEMEK
Allah (c.)ın bize verdiği nimetlerin helalinden ve temiz olanlarından yedikten ve içtikten sonra şükretmek ve elhamdülillah diyerek Allah’a hamd etmek hepimizin üzerine düşen dini bir görevdir. Üstelik bu görevi yerine getirmek çok kolay ve zahmetsiz bir iştir. Yedin “Yâ Rabbi şükür, Elhamdülillah” diyeceksin, içtin yine “Yâ Rabbi şükür, Elhamdülillah” diyeceksin ve bu sayede Allah’a hem şükretmiş hem de hamd etmiş ve sevap kazanmış olacaksın. Bu alışkanlığı her Müslüman’ın kazanması ve küçük yaştan itibaren de çocuklarımıza kazandırılması gerekir. Yeme ve içmeye Eûzü besmele ile başlamak ve sonunda Ya Rabbi şükür elhamdülillah demek sofranın bereketlenmesine, rızkımızın artmasına ve yediğimiz ve içtiğimiz şeylerin şifa olmasına vesiledir.
Nimete şükür, bize verilen nimetlerin artıp çoğalmasına, şükürsüzlük ise azalmasına vesiledir. Kendisine verilen nimetlerin artmasını isteyen kul iki şeye dikkat etmelidir. Bunlardan birincisi şükretmek, ikincisi kendisine verilen nimetleri başkalarıyla paylaşmaktır.
“Hani Rabbiniz, (size) şöyle bildirmişti: “Andolsun ki eğer şükrü yerine getirirseniz, elbette size (nimetimi) artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.” (İbrahim, 14/7) [krş. 2/152; 18/29; 47/15]
Ayette geçen şükrü yerine getirmekten kasın onu insanlarla ve hayvanlarla paylaşmaktır. Ömrünün uzun, rızkının geniş olmasını isteyen sahip olduğu nimetleri başkalarıyla paylaşsın. Paylaşmak hem ömrün hem de rızkın artmasına vesiledir. Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki şükürsüzlük, nankörlüğe, nankörlük ise eldeki nimetin eninde sonunda elden gitmesine, helâke ve azaba sebep olur.
Peygamber Efendimiz (s.) buyuruyorlar ki:
“Nimet ürkek bir şeydir kıymeti bilinmezse sahibinden kaçar. Onu şükür bağıyla bağlayın.” (Ruhul beyan c: 6 sf: 335)
“Hz. Allah kuluna bir nimet ihsan ettiği zaman o kul ‘Elhamdülillah’ derse şükür vazifesini eda etmiş olur. Tekrar hamd ederse günahları af olunur.”;
“Kim yemeğini yer, karnını doyurur, sonra ‘beni yedirip doyurana, içirip kandırana hamd ederim’ derse anadan doğmuş gibi günahsız olur.”
Bir hadis-i şerifte “Zikreden dil, şükreden kalp, sabırlı beden, saliha ve mü’mine bir kadın, bu dört şey ki bunlar bir kimse de olursa ona dünyanın ve ahretin hayrı verilmiş demektir.” buyruluyor.
Şükrü eda edilen bir nimet sahibi için bir baldır. Onun için hadis-i şerifte “Şükrünü eda ettiğin az bir şey, şükrüne güç yetiremediğin çok şeyden hayırlıdır.” buyruluyor. Öyle ise bir Mümin Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği nimetlere karşı şükretmeli, elde olana kanaat göstermelidir.
Allah cümlemize şükrünü eda edebilecek nimetler ihsan etsin, ihsan ettiği nimetlerin şükrünü eda edebilmeyi nasip etsin.
ŞÜKÜR İLE HAMD ARASINDAKİ İLİŞKİ
Yüce kitabımızın ilk suresi olan Fatiha “Elhamdülillahi rabbil âlemin. Hamd Alemlerİn Rabbi olan Allah’adır” ayeti ile başlar. Bu ayet ve devamındaki ayetlerden anlaşılacağı gibi, hamd ve kulluk sadece Allah’a yapılır. Allah’tan başkasına ham edilmez ve kulluk yapılmaz. Allah’a hem hamd hem de şükür edilir Şükür ve teşekkürde ise böyle bir sınırlama yoktur. Bize iyiliği ve faydası dokuna herkese teşekkür edilir.
BİRBİRİMİZE TEŞEKKÜR ETMEK
Şükür ile teşekkür arasında hem anlam, hem de sebep sonuç bakımından bir ilişki vardır. İnsanlardan gördüğümüz iyilik ve güzel davranışlar işin teşekkür ederiz. Bu teşekkürü ya “Teşekkür ederim.”, ya da “Sağ ol.”, “Allah razı olsun.” gibi sözlerle yaparız. Peygamber Efendimiz, “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez.” buyurmuştur. (Ebu Davud, Edeb,12)
Buna göre teşekkür, şükür için bir tür eğitim uygulamasıdır. İnsanın insandan gördüğü iyiliğe karşı minnettarlıkla karşılık verip, teşekkür etme alışkanlığı kazanmış olması Allah’a karşı şükür etmesi açısından örneklik teşkil edecektir.
Kur’an-ı Kerim’de insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen birçok emir ve yasaklar mevcuttur.
İslam’ın temelleri olan namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlere ve selamlaşma, yardımseverlik, komşuluk, diğergamlık gibi erdemlere baktığımızda, hep insanların birbirleriyle olan bağlarını güçlendirici unsurlar içerdiklerini görürüz. Bu erdemlerden birisi de insanlara karşı şükretmektir. Buna biz teşekkür de diyebiliriz.
Kur’an-ı Kerim’de insanlara karşı da şükür olabileceğini gösteren en açık ifade şu
ayet-i kerimedir:
“Biz insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir.
Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl
içinde olur. (İşte bunun için) önce bana sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede
bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.” (Lokman, 31/14)

Bu ayette Yüce Allah ana-babaya şükrü (teşekkürü) kendisine şükürle birlikte
zikrederek önemine işaret etmiştir. Burada Allah (c.), verdiği nimetlerden dolayı kendisine şükür isterken, terbiye edip kuvvet buluncaya kadar meşakkatlere katlandığından dolayı da anne-babaya teşekkür istemektedir. Dönüş Allah’adır. Kimin Allah’a ana ve babasına şükredip etmediği o gün sorulacaktır. (Taberi, a.g.e, XXI, 40-41.)
Yüce Allah fazlıyla insanı ana-babadan meydana getirmektedir. Hakikatte yaratan Allah’tır. Anne-baba ise dünyaya gelmeye sebeptir. Bundan dolayı Allah’a ve anne-babaya şükür istenmektedir. Ancak anne-babanın nimetleri dünyaya mahsustur. Allah’ın nimeti ise hem dünyada hem de ahirette olacaktır. Elmalılı da demiştir ki: “Ana-babaya şükür, haklarını gözetip, itaat ve ihsanda bulunmak ve dua etmekle olur.” (Elmalılı, a.g.e. VI, 3845.)
Bu ayet ve hadislere baktığımızda görüyoruz ki insanlara teşekkür, emredilen bir şeydir. Fakat bir iyilik yapıldığında karşılığını beklemekte iyi bir şey değildir. Böylece İslam, prensipleriyle güzel bir denge kurmuş ve birbirine saygılı, hürmet duyan, görev ve sorumluluklarını bilen, nerede nasıl davranılması gerektiğini idrak etmiş bireylerden oluşan huzurlu toplumlar oluşturmayı hedeflemiştir.
Zikreden bir dil ve şükreden bir kalbe sahip olmak, en büyük zenginliktir. Hz. Ömer ve Sevban (r.a.)’ın: “Hangi maldan servet edinelim Ey Allah’ın Rasulü?” sorusuna
Peygamberimiz(s.a.v.): “Siz zikreden dil ile şükreden bir kalbe sahip olunuz.” cevabını vermiştir.“ (Ahmed b.Hanbel, V, 278; Tirmizi, “Tefsiru’s Sure”, 9; İbn Mace, “Nikâh”, 5.)

CANLI VE CANSIZ VARLIKLARA KARŞI YAPILAN ŞÜKÜR-TEŞEKKÜR
Yer ve göklerde gördüğümüz ve göremediğimiz canlı ve cansız varlıklar Cenâb-ı
Hakk’ın Hakîm ismi gereği bir görev için yaratılmıştır. Hiçbir şey oyun ve eğlence için (Bkz. Duhan, 44/38) boş yere (Bkz. Sad, 38/27) yaratılmış değildir. Aşağıdaki ayetlerde bu duruma dikkat çekilir:
“Ve mâ halaknâs semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ lâibîn(lâibîne. Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.” (Duhan 44/38)
“Ve mâ halaknâs semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtılâ(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri). Biz, göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna, anlamsız yaratmadık. Bu, sadece inkârcıların zan ve iddiasıdır. Ateşten vay o kâfirlere! “ (Sad, 38/27)
Allah (c), insanı da bütün mahlûkattan farklı olarak en güzel surette yaratmış (Bkz. Tin, 95/4) ve yeryüzüne halife kılmıştır. (Bkz. En’am, 6/165; Fatır, 35/39) Ayrıca varlıkları bizim hizmetimize vermiş, güneşi, ayı (Bkz. İbrahim, 14/33; Nahl, 16/12; Ankebut, 29/61), denizi (Bkz. Nahl, 16/14; Casiye, 45/12), nehirleri, gemileri (Bkz. İbrahim, 14/32-33-34), hayvanları (Bkz. Nahl, 16/14) yer ve göklerdeki tüm şeyleri bizim emrimize vermiştir. (Bkz. Lokman, 31/20; Casiye, 45/13)
“Ve sehhara lekumuş şemse vel kamere dâibeyn(dâibeyni), ve sehhara lekumul leyle ven nehâr(nehâra). O, âdetleri üzere (Sünnetullah gereği) hareket eden güneşi ve ayı sizin hizmetinize sunan, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verendir.” (İbrahim, 14/33)
“E lem terav ennallâhe sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı ve esbega aleykum niamehu zâhiraten ve bâtıneten, ve minen nâsi men yucâdilu fîllâhi bi gayri ilmin ve lâ huden ve lâ kitâbin munîr(munîrin).Göklerde, yerde ne varsa hepsini Allah’ın sizin hizmetinize verdiğini ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi? Yine de insanlar arasında, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışıp duranlar vardır.” (Lokman, 31/20)
En küçüğünden en büyüğüne, bütün yaratılmışların bir görevi olduğuna göre, her şeyin insanın yararı için yaratıldığına göre, insan da elbette boşuna yaratılmış ve başıboş bırakılmış değildir. İnsanın görevi de Rabbine inanmak, itaat ve ibadetle kulluk etmek (Zariyat, 51/56) ve Allah’ın verdiği tüm bu nimetlere şükretmektir. (Bkz. Hac, 22/36; Casiye, 45/12)
İnsanın Allah’a karşı şükür görevi olduğu gibi, mahlûkata karşı da bir şükür görevi vardır. Yani mahlûkata karşı yerine getirmesi gereken bir görev ve sorumluluğu vardır. Şükrün bir manası da insanın kendisine verilen nimetleri Allah’ın bir emaneti olarak görüp, yerli yerinde ve yaratılış gayesine uygun kullanmasıdır. Bu açıdan baktığımızda insanın tüm mahlûkata karşı takındığı tavır, onlara olan şükrünün derecesini gösterir. İnsan, hizmetine verilen tüm mahlûkata karşı duruşunu, dinin emir ve yasakları doğrultusunda şekillendirmelidir. Öncelikle insanın, nimeti verenin Allah olduğunu bilmesi, bir mahlûku Allah’a nisbet etmesi ve onun için Allah’a nankörlük etmeyip, şükretmesi, o nimete karşı bir teşekkür ve onun değerini yükseltme anlamına gelir.
Mahlûkatın, insana hizmet etmenin yanı sıra Allah’ı tesbih gibi başka görevleri de vardır. Melekler zaten daima Allah’ı (c.) tesbih etmekte ve O’nu hamd ve sena ile yüceltmektedirler. (Bkz. Zümer, 39/75; Şura, 42/5)
Kur’an-ı Kerim’de genel olarak yer ve göklerdeki her şeyin Allah’ı tesbih ettiği zikredilmiştir:
“Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinne, ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûran). Yedi (kat) gök, yer ve onların içindekiler O’nu tesbih eder. O’na, hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlayamazsınız. Doğrusu O, Halîm’dir (cezaya acele etmez ve) çok bağışlayıcıdır.” (İsra, 17/44) “Görmüyor musun ki göklerdekiler, yerdekiler, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu, şüphesiz bizzat Allah’a secde ediyor. (İnsanlardan) birçoğunun da üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi hor kılar (alçaltır)sa, artık onu yükseltecek yoktur. Şüphe yok ki Allah ne dilerse (onu) yapar.” (Hacc, 22/18) Ayrıca bak; Hadid, 57/1; Haşr, 59/1, 24; Saff, 61/1, Cuma, 62/1) Özel olarak da gök gürültüsünün (Bkz. Ra’d, 13/13) kuşların (Bkz. Enbiya, 21/79; Nur, 24/41), dağların Allah’ı tesbihi (Bkz. Sad, 38/18) anlatılmıştır. Hatta taşların bile Allah korkusundan yuvarlandığı (Bkz. Bakara, 2/74) bizlere birer ibret vesikası olarak sunulmuştur. İşte bunlardan ibret alıp kâinata bu gözle bakan, onları Allah’a nisbet eden, onların görevlerinin idrakinde olan ve onlara karşı duruşunu bu düşünceye göre şekillendiren insan, hem onlara karşı hem de onları yaratan Allah’a karşı teşekkür borcunu ödemiş olur.
Örneğin İslam dini, ihramlı insanlara bitkileri koparma ve avlanma gibi konularda yasaklar koyarak onları çevreye saygı konusunda eğitme yoluna gitmiştir. Peygamberimiz (s.), “Müslüman bir kişi bir ağaç diker de ondan insan, hayvan veya kuş yerse bu yenen şey kıyamet gününe kadar o Mümin için sadaka olur.” (Müslim, “Musâkât”, 7,9,12; Ayrıca bkz. Buhari, “Hars”, 1, “Edeb”, 27.) buyurarak, Müslümanların çevreye bakışını şekillendirmiştir. Yine Peygamberimiz (s.), havyanlar geçtiği ve böcekler gecelediği için yollarda konaklanmaması gerektiğini (Bkz. Müslim, “İmâre”, 178) hayvanlar hakkında Allah’tan korkulması gerektiğini, hayvanların çok yorulmaması ve aç bırakılmaması gerektiğini ( Bkz. Ebu Davud, “Cihad”, 44) bildirmiştir. Hayvanların yüzünü dağlayanlara lanet etmiş (Bkz. Müslim, “Libas”, 107; “Selam”, 151,152, “Birr”, 133,134) ve bir kadının ölünceye kadar kediyi hapsettiği için azap gördüğünü ve cehenneme girdiğini (Bkz. Buhari, “Enbiya”, 17; Müslim, “Selam”, 151,152, “Birr”, 133,134) söylemiştir.

Bütün bu örneklere baktığımızda, canlı-cansız, bitki-hayvan, her şeyle olan ilişkimizi, Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde tutmamız gerektiğini görürüz. İşte bu çerçeve içi davranışlarımız şükrümüzü, yani onlara karşı teşekkürümüzü, çerçeve dışı davranışlarımız da onlara karşı nankörlük ve zulmümüzü ifade eder.
Yeryüzü ve gökyüzü insanların gözü önüne bir kitap gibi serilmiş ve insanların bu kitabın sayfalarına bakıp ibret alması istenmiştir. Allah (c), yediğimiz şeylere (Bkz. Abese, 80/24), içtiğimiz süte (Bkz. Nahl, 16/66), devenin yaratılışına (Bkz. Gaşiye, 88/17), yeryüzünün baharda yeniden dirilişine (Bkz. Rum, 30/50), dağlara (Bkz. Araf, 7/143), gökyüzüne (Bkz. Hicr, 15/16) vb. şeylere bakmamızı istemiş ve bunlardan ders çıkarmamızı istemiştir. İşte bütün bunlara tabiat kanunlarının bir sonucu değil de Allah’ın Hâlık, Rahmân, Rahîm, Rezzâk, Kadîr vb. sıfatlarının bir sonucu olarak bakmak ve bunları İslâmi usullere göre kullanmak ve bunlardan usulünce yararlanmak mahlûkata teşekkür olduğu gibi onları yaratan Allah’a da şükürdür.
Cennet Şükür Ve Hamd Edenlerin Mekânıdır
Ulu Allah (c.) su iki âyette cennetliklerin ilk sözlerinin şükür olacağını belirtmektedir.
Ulu Allah (c.) söyle buyuruyor:
“— Bize verdiği sözü yerine getirerek istediğimiz yerde oturmak üzere cenneti bağışlayan Allah’a hamd (şükr) olsun.” (Zûmer, 74)
“— Cennetliklerin (oraya girince) söyleyecekleri sözlerin son cümlesi “Âlemlerin Rabb’ına hamd (şükr) olsun” dur.” (Yûnus, 10)
Bu konudaki hadislere gelince Peygamberimiz (s.) buyuruyor ki:
“Yediğine şükreden kimse, açlığa katlanarak oruç tutan kimse gibidir.” (Peygamberimiz (s.) burada nafile orucu kastetmektedir) (Gazali Kalplerin Keşfi, şükür bahsi)
Peygamberimiz (s.) buyuruyor ki:
“— Kıyamet Günü «hamdediciler ayağa kalksın» diye ses gelir, bu ses üzerine bir zümre ayağa kalkar, onlara özel bir sancak verilerek hepsi cennete gönderilir.”
Sahabiler “hamdediciler kimlerdir?” diye sorarlar. Peygamber’imiz: “Her durumda Allâh (c.)’a sükredenlerdir.” (Baska bir rivayete göre): “Rahatlıkta ve sıkıntıda Allâh (c.)’a şükredenlerdir)” diye buyurur.
Peygamberimiz (s.) “Hamd (şükür) Rahman’ın elbisesidir.” buyurmuştur.

Ulu Allah (c.) Hz. Eyyûb’e (a.) uzun bir konuşmada:
“Ben sevdigim kullarımın sükrünü mükâfat olarak kabul ederim.” diye vahyetti.
Ulu Allâh (c.), yine Hz. Eyyûb’e sabırlı kullar hakkında:
“Onların yurdu “Dârusselâm”dır. Oraya girdiklerinde onlara şükretmeyi ilham ederim, o sözlerin en hayırlısıdır. Şükrettikleri zaman onlara verdiklerimi artırırım, beni görmelerini nasip ederek onlara verdiğim nimetleri artırmış olurum.” diye vah yetti.
Yüce Allah cümlemizi şükreden kullardan eylesin.

BUNCA NİMETE KARŞILIK NANKÖRLÜK EDİLİR Mİ?
Yüce Allah, insanı özene bezene yaratmış melekler dâhil yarattıklarının hiç birine vermediği özellikleri ve sıfatları insana vermiştir. İnsani kendine mahsus sıfatları ile donatmıştır. Akıl başta olmak üzere, Semi( işitmek), basar(görmek), kelam (konuşmak), irade kudret, gibi sıfatlarından sınırlı da olsa insana vermiştir.
İnsana, yeryüzünde ihtiyacı olacak her türlü nimet bahşedilmiştir. Yeter ki aklını kullansın ve neyi nasıl elde edeceğini bilsin. İşte bu açık gerçeği görüp fark etmeyen, bunun farkında ve şuurunda olmayan, Allah’a minnet duymayan, O’na şükür duygusu içinde yalvarıp yakarmayan ve O’na isyan eden kimse kâfirdir. Çünkü Allah’ın lütuflarını yok sayarak bir gerçeği örtmekte, görmezden ve bilmezden gelmektedir. İşte böyle bir insan hem gerçeği örtme, gizleme manasında, hem nankörlük etme hem de inkâr etme manasında kâfirdir.
Oysa Allah insanı önce topraktan, sonra bir damla meniden yaratmış, bilahare onu ‘adam’ etmiştir. (Kehf 18/37). Anılmaya değer bir varlık değilken (İnsan, 76/1; Meryem 19/,67) anılmaya layık, varlığını hissettiren bir kimse ve halife kılmıştır. Böyle bir gerçek nasıl görülmez, nasıl kör olunur? Bu körlüğe küfür ve bu gerçeği görmeyen, görmek ve bilmek istemeyen insana da nankör ve kâfir denmez mi?
Yüce kitabımız Kur’an-ı kerim’e göre; Mülk Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü ve hükümranlığı Allah’a aittir. Dolayısıyla Allah ganîdir. Kur’an’da ve hadisi şeriflerde bu gerçeğe sıkça vurgu yapılır.
“Göklerin ve yerin mülkü (ve hükümranlığı) Allah’ındır.” (Ali İmran/189) “Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O’nundur”.(Taha Suresi, 6)
“Bir başka ayette ise şöyle bildirilir: “Göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğunu bilmiyor musun? O, kimi dilerse azaplandırır, kimi dilerse bağışlar. Allah, her şeye güç yetirendir.”(Maide Suresi, 40)
Şurası iyi bilinmelidir ki, yerde ve gökte (bütün evrende) her ne varsa hepsi Allah’ındır. (4/131). Dolayısıyla Allah ğanîdir, zengindir, varlığı bol olandır. Kimseye ihtiyacı yoktur. Çok kerem/ikram sahibidir.(Ali imran 3/97; Neml 27/40; Lokman 31/12; Teğâbün 64/6).
Allah ‘Samed’ dir. Her varlık O’na muhtaçtır. O Hiçbir şeye muhtaç değildir. (İhlâs 112/2) Kendisi’ne insan sığınma ihtiyacı duyar. İnsan Allah’a mutlak surette muhtaçtır.
Allah’a muhtaç olmadığını sananlar ve O’na inanmayanlar bile Allah’a muhtaçtır. Çünkü onlar da diğer canlılar gibi kendilerine Allah’ın ihsan ettiği nimetler sayesinde hayatlarını devam ettirmektedirler.
Yeryüzünde yaşayan insanların tamamı toptan şükretmeyip, nankörlük etseler, Allah’ı inkâr etseler bile Yüce Allah yine ğanidir, yine müstağnidir. (Bak. İbrahim 14 /8) Allah’ın nankörlerin, küfre sapanların imanına, inanmasına ve şükrüne ihtiyacı yoktur. (Zümer 39/7)
Bu inkârın ve şükürsüzlüğün Allah’a herhangi bir etkisi olmaz. Allah, bunların küfürlerinden bir zarar görmez. Kim küfre saparsa ve nankörlük ederse küfrü/inkârı kendi aleyhinedir. Kimde iman edip, şükredip, sâlih amel işlerse, kendileri için (cennetteki) yerlerini hazırlamış olur. Kâfirlerin küfrü (ve nankörlüğü) yine kendilerine bir hüsran (ve felaket)ten başkasını da artırmaz. (Rum30/44; Fatır 35/39).
Şükür; “Allah’ın kullarına verdiği nimetlerin etkisinin dilimizde övgü olarak, kalbimizde sevgi olarak, organlarımızda da itaat etme/boyun eğme olarak ortaya çıkmasıdır.”
Şükür, nimeti vereni bilmektir. Şükür, nimeti değil, vereni görmektir. Şükür, şükür etmekten aciz olmanın bilinmesidir. Şakir, verildiği zaman, şekür geciktirildiği zaman şükredendir. Şükür Allah’tan gelen iyiliğe de, imtihan vesilesi olarak gelen kötü sandığımız şeylerede teslimiyettir. Şükür bir anlamda nimetin artmasını istemektir. Şükrün yararı, onu yapanadır. Şükür, insana hem bu dünyada hem de ahrette menfaat sağlar, hem de insanın Allah (c.) katındaki değerini yükseltir. Nitekim Allah (c.):
“Her kim şükrederse kendi iyiliği için şükretmiş olur. Kim de nankörlük yaparsa bilsin ki Rabbinin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve O kerem sahibidir” (Neml, 27/140); “Kim gönülden iyilik yaparsa karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrün karşılığını verendir ve bilendir.” (Bakara, 2/158) buyurmuştur