Hasan TÜLKAY: JEAN-PAUL ROUX’dan “TÜRK”ÇE ESİNTİLER

JEAN-PAUL ROUX’dan
“TÜRK”çe ESİNTİLER

Hasan TÜLKAY

7 Mart 2015

Himalayaların eteğinde dünyaya gözünü açan insan Lut gölüne yolu düşmeden dünyanın çatısında yaşadığını fark edemez. Kıyas yeteneğimiz bilgimiz, görgümüz, ufkumuzla nispetlidir… Gurbette öğretmenlik yıllarımın en hazin (k)ayıplarından birisi Türk Dünyası uzmanı tarihçi, biraz da edebiyatçı bilim adamı Jean-Paul Roux’yu geç tanımamdır. Ülkemizin ve milletimizin özellikle Batı dünyasında tanıtımı açısından tek başına Avrupa’ya gönderdiğimiz yüzlerce kültür ateşesinden, “Türk öğretmen”den daha etkili bir misyon ifade eden bu Türklük bilgesi büyük şahsiyeti Nevzuhur’un geçen sayısında okuyucularımıza takdim etmiştim…

Jean-Paul Roux, Türk tarihi, Türk kültürü, sanatı ve edebiyatı konusunda derin araştırmalara dayanan bilgisiyle Türk dünyasıyla ilgili hemen her konuda görüşlerine itibar ve itimat edilecek otorite bir bilim adamıydı. Türklerle, Türklükle ilgili onca kitap, yüzlerce makale ve konferansları olmasa bile sadece Türklerin Tarihi bile O’na Türk’çe hürmet, muhabbet beslememize kâfidir.

Dünya çapında muteber meşhur internet ansiklopedisi wikipedia Türkçe yayınında Jean-Paul Roux’nun eserleri de listelenmiş:

“Jean Paul Roux’un ikiyüz makalesi ve yüzü aşkın araştırması ve bununla birlikte çoğunluğu Orta Asya ve Türk kültürüyle ilgili 25 kitabı vardır.

Türkçeye çevrilen eserleri:

Babür – Büyük Moğolların Tarihi (Babur – Histoire de L’Empire Mongol, 1986), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Nisan 2008, ISBN 975-997-125-9.

Eski Altay Halklarinda Ölüm (La Mort Chez Peuples Altaiques Anciens et Medievaux, 1963), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Kasım 1999,

Moğol İmparatorluğu Tarihi (Histoire de L’Empire Mongol, 1993), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Aralık 2001,

Orta Asya: Tarih ve Uygarlık (L’Asie Centrale-Histoire et Civilisations, 1997), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Şubat 2001,

Türklerin Tarihi (Histoire des Turcs, 1984), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Haziran 1998,

Türklerin ve Moğolların Eski Dini (La Religion Des Turcs et des Mongols, 1984), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Kasım 2002,

Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar (Faune et flore sacréés dans les sociétés altaiques, 1966), Kabalcı Yayınevi, 2000,

Tüm eserleri:

*Ghenghis Khan and the Mongol Empire (2003)

*Montagnes sacrées, montagnes mythiques(1999)

*L’Asie centrale, histoire et civilisation(1997)

*Le roi, mythes et symbole(1995)

*Histoire de l’empire mongol (1993)

*Tamerlan(1991)

*Jésus(1989)

*Le sang. Mythes, symboles et réalités (1988)

*Babur, histoire des Grands Moghols (1986)

*Histoire des Turcs(1984)

*Les explorateurs au Moyen Âge (1985, written with Sylvie-Anne Roux

*La Religion des Turcs et des Mongols (1984)

*Mustafa Kemal et la Turquie Nouvelle(1983)

*Les traditions des nomades de la Turquie méridionale : contribution à l’étude des représentations religieuses des sociétés turques d’après les enquêtes effectuées chez les Yörük et les Tahtaci (1969)

*Faune et flore sacrées dans les sociétés altaïques (1966)

*La mort (la survie) chez les peuples altaïques anciens et médiévaux d’après les documents écrits (1963)

Tarihçi değilim, fakat; Jean-Paul Roux’nun tarih araştırmaları konusunda yeterince akademik titizlik göstermediğini ileri sürenlere katılmıyorum. Türkiyat araştırmalarına ilgi duyan meraklı bir okuyucu sıfatıyla şunu söyleyebilirim: Tanıdığım ve anladığım kadarıyla garplı şarkiyatçılar arasında Türkler hakkında kaynaklara objektif değerlendirme ile yaklaşabilen nadir bilim adamlarından birisi, güncel isimler arasında belki birincisi Jean-Paul Roux’dur. Pek çok “yerli” aydınımız bile Azerî soydaşlarımızı ayrı bir millet gibi tanı(t)ma gafletine düşerken O, İran Azerîlerinden İran’da yaşayan Türkler diye bahseder. Emperyalizmin Türkî halkları aynı kökten gelen bir ağacın dalları gibi değil de, birbirine düşman kavimlere dönüştürme dayatmalarına karşın, O; Kırgız, Tatar, Türkmen, Kazak, Özbek, Azerî hepsini Türklük çatısı altında kardeş görmektedir.

O’nu okur iken kuru biyografik tarihçiliğin yavanlığından kurtulmanın, millî gurur ve onurunuzu nabız gibi hissetmenin heyecanını yaşarsınız, millî zaaflarınızla da yüzleşirsiniz: “… Kuzey ormanlarından çıkıp geldiler, cesur, dağınık, marifetli ve henüz yolun başındaydılar. Önce bozkıra, sonra Çin içlerine ve sonra da sonu başı belli olmayan bir sel gibi garba doğru yayıldılar… Türkler adıyla tarihe geçen bu boylar, aileler ve kavimler bütünü batılıların gözüyle çoğunlukla barbarlığın simgesi olsalar da Orta Asya’nın yüksek uygarlıklarından birini ve bazen küçük devletlerinin bazen de devasa imparatorluklarının sınırları dahilinde kültürler arası barışı ve huzuru tesis ettiler. Bazen memluk, bazen efendi ve bazen de birbirlerinin en amansız düşmanıydılar…”

Türklerin dışarıdan evlenme eğiliminde oldukları ve eşlerini Türk olmayanlar arasından seçtikleri, her kavimle karıştıkları için saf Türk ırkından bahsedilemeyeceğini söyleyen Jean-Paul Roux’dan ilginç bazı tespitler üzerinde durulmaya, düşünülmeğe değer:

*Türk; Türk diliyle konuşandır. İnsanlık tarihinde baştan beri var olan bu millet; kendine özgü yasaları, ayırt edici özellikleri olan canlı bir organizma, çok çeşitli ögelerden oluşmuş; ancak matematiksel bir bütün oluşturmuş ve kesin ve net tanımla Türk adını almış, aynı kültürden olan, aynı dili konuşan insan topluluğudur.

*Hollandalıların Avrupa’ya Boğaziçi’nden taşıdıkları lale, tulip adını, bu çiçeğin taç yapraklarının bir türbanı andırmasından dolayı tülbent sözcüğünden almıştır.

*Molier de Kibarlık Budalası adlı eserinde, haklı olarak, ‘Şu Türkçe ne hayran kalınacak bir dil!’ der ve sözünü şöyle sürdürür, ‘az sözcükle çok şey söyler.’

*Kimi zaman bazı halklar Türkler tarafından ezildiklerini söylemişlerdir. Ama genelde Türkler egemenlikleri altına aldıkları halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.

*Türklerde imparatorluk kurma eğilimi vardır. Türkler sözcüğün tam anlamıyla yeryüzünün hükümdarlarıdır.

*Türkler imparatorluk kurucuları olarak kavimlerini düzene koydukları gibi, dinleri düzene koymayı, onlara hak ettikleri yeri vermeyi, birinin diğerini ezmesine izin vermemeyi de kendileri için görev sayıyorlardı.

*Türklerde çadırın kapısı güneşin doğduğu yere saygı nedeniyle doğuya açılırdı. Eski Türkler tarafından kesin şekilde uyulan bu uygulama büyük bir olasılıkla X. yüzyıla doğru Çin etkisiyle değişecekti ve kapı bu kez de güneşin geçtiği en yüksekteki nokta göz önünde tutularak güney yönüne açılacak biçimde yapılmaya başlandı. Ana yönler, Çin tarzında bir renk adıyla ya da evrenin dört ana ögesinin adıyla anılırdı. Örneğin Osmanlılarda Karadeniz adı söz konusu denizin kuzeyde olması nedeniyle verilmiştir. Güneyde olan Akdeniz’in adı ise, yine bu nedenle ak olan denizdir.

*Acaba hangi uygarlık, Altaylılar gibi, av çemberinde kalan hayvanların bir kaçının kacmasına göz yumup türlerin yok olmamasını sağlamak istemiş, ya da meyve ağacında mutlaka birkaç meyve kalmasina dikkat etmistir? Toroslu bir oduncunun birazdan kesecegi ağactan özür dilemesini sağlayan nasıl bir duygudur? Ya da birazdan kurban edeceği horozun boynunu özenle, neredeyse şefkatle okşayan köylünün heyecanı nasıl bir heyecandır?

*Müslüman olsun ya da olmasın bütün Türk ülkelerinde kadınların konumu genelde İslam toplumlarının sergilediği genel görünüşe hiçbir biçimde uymuyordu. Dede Korkut’ta övünmekle avrat olunmaz denilirdi. Ancak kadın iyi düşünür, iyi konuşur ve onu dinleyen kocasına iyi öğütler verirdi.

*Türk kadını yüzünü saklamazdı ve hareme kapatılmazdı. Siyaset ve cemiyet hayatına tam bir özgürlükle katılırdı. Uyulması gereken yasa erkeklerin göbekleriyle dizleri arasını örtmekti. Avrupalılar Türk kadınlarının, ok attıklarını ve öküz arabalarını sürdüklerini görünce en az Müslümanlar kadar şaşırmıştır.

*Moğolların yarattığı tahribat dünyada atom bombasını elinde bulunduran ve onu kullanmaya karar veren gücün tahribatıyla karşılaştırılabilir.

*Timur’a göre dünya üzerinde sadece tek bir hükümdar, Türkleri yönetecek tek bir Türk olabilirdi. Timur iki efendi paylaştığı sürece dünyanın bir değeri yoktur diyordu.

*Oldukça dindar bir hükümdar olan Kanuni vaktinin çoğunu Kuran’ı Kerim’i istinsah ederek geçiriyordu. Onun elinden çıkma en az sekiz Kuran el-yazması bulunmaktadır.

*Safevî hanedanlığının kurucusu Şah İsmail uzun bir süre Türk olarak kabul edilmiştir. Annesi Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızıdır, dolayısıyla Türk’tür. Babası Haydar İranlıdır, ancak Türkçe konuşan ortamlarda büyümüş ve yetişmiştir.

*Babur Şah baba tarafından Timur’un Miran Şah kuşağından ve anne tarafından Cengiz Han’ın soyundan geliyordu. Onun kaderi Hindistan İmparatorluğunu kurmaktı.

*II. Mehmed ‘tahta çıkan her kimse dünyanın huzuru için kardeşlerini boğduracaktır’ yasasını çıkarmış. Süleyman bizzat üç oğlunu öldürmüş ve şunları demiştir. ‘Müslümanların oğullarımın arasında çıkan savaştan kurtulduğunu görecek kadar uzun yaşadığım için Allah’a şükrediyorum… Eğer tersi olsaydı mutsuzluk içinde yaşıyor olacak ve o şekilde ölecektim.

*XX. Yüzyılda Türklerden geriye hiçbir şey kalmamış mıydı? Balkan halklarına sadece danslarını, kumaşlarını, alkolü (rakı), konutlarını, bunun ötesinde tüm dünyaya ise şiş kebaplarını ve yoğurdu bırakmışlardır. Ancak bugün bunlar bile onlara atfedilmemektedir.

*Mustafa Kemal 23 Nisan 1920 de kasvetli bir bozkır kasabası olan Ankara’da Büyük Millet Meclisini topladı ve yetkilerini ona devretti. O tarihten sonra Mustafa Kemal, Türkiye’nin cisimleşmiş örneği, bütün bir halkın iradesinin temsiliydi ve ‘Türklerin Atası’ değil ‘Ata Türk’ yani ‘Ataları gibi Türk’ anlamına gelen Atatürk adını aldı.

*Kürtler ile Türkler arasında pek çok nedenden ötürü bir uçurum yoktur. Bu iki ulus binlerce yıldır bir arada yaşamaktadır. Kürtlerin gönderme yapabilecekleri bir tarihleri, devletleri ya da tamamen Kürt unsurlardan oluşan bir kültürleri yoktur. Kürt boylarından bazıları bir biçimde Kürtleşmiş eski Türkmen topluluklarıdır. Kürtler ve Türkler Kurtuluş Savaşında birlikte savaşmışlardır. Kürt lehçeleri çok farklılaşmıştır, en çok kullanılan dil zorunlu olarak Türkçedir. Kanun önünde tüm yurttaşlar eşittir, Kürtler Cumhuriyetin yönetim kadrolarında en üst görevlere kadar çıkmışlardır.

*İkibin yıl boyunca Türklerin dehalarına pek çok kez tanık olduk, Pasifik Okyanusundan Akdeniz’e kadar varlıklarını sürdürdüler. Eğer geçmiş geleceğin garantisiyse Türklerden çok şey beklenebilir, ancak süvarilerinin mutlak üstünlüğüne borçlu oldukları egemenliklerine bir daha asla ulaşamayacakları bir gerçektir. Okurumun konunun yoğunluğunun bilincine ulaşmasını sağlamışsam kendimi başarılı kabul edeceğim, en azından Türk dünyasının üzerine çöken adaletsiz sessizliği dağıtabileceğimi umacağım.

Meraklıların böyle nice altı çizilerek  düşününülecek cümleler bulabileceği Jean-Paul Roux’nun kitaplarının okunması, okutulması ne güzel olurdu. Türkçeye çevrilen eserlerinin satış grafiği nasıldır, bilmiyorum. Fakat elimde olsa kitaplarının bütün Fransızların kitaplıklarına girmesini sağlamaya çalışırdım. Herhalde biraz korkuyla karışık da olsa Avrupa’da müsbet bir Türklük algısının inşâsı mümkün olabilirdi.

O’nu en son 2005 güzünde Paris’te bir konferanstan sonra görmüştüm. Marcel Colombe gibi protokolden uzak, dost canlısı, heyecanlı bir hali yoktu. Soğukkanlı, sakin, aristokrat havalı bir bilim adamıydı. On-iki yıl önce güneyde bir küçük şehirdeki (Romans sur Isere-26100) büyük bir sinemada verdiği serî İstanbul konferanslarının bazı Türk gazetelerinin Avrupa baskılarında haber yapılmasını ve ilk defa konferanslarına Türklerden dinleyicilerin de gelmesini unutmamıştı. Histoire des Turcs (Türklerin Tarihi) kitabını imzalatmış, bir de afiş imzalatmak istemiştim; ben artist değilim diye karşılık vermişti. Kendisinin bizim için Fransa’nın cümle starlarından çok daha değerli önemli bir isim olduğunu söylememe rağmen poster imzası alamamıştım. Hayli yaşlanmasına rağmen yorgun, durgun görünmüyordu…

Dünya Türkoloji camiası bir anıt ismini kaybetmekle üzüntü duymuştur. Fakat İslam Türk dünyasının nabzını tutan bu büyük adamın kaybından dolayı herhalde Fransa daha çok müteessir olmuştur.

Ne diyebiliriz ki?.. Toprağı bol, bilim ahlâkı herkese örnek olsun!..

Hasan Tülkay 06.02.2015 – Antalya

Not: Antalya’da çıkan NEVZUHUR Edebiyat Kültür Sanat dergisinin Mart 2015 tarihli 44.sayısında yayınlanmıştır.