Halim KAYA: “BİZİ BİZ YAPAN” HAYÂLLERİMİZ

Kenan Eroğlu Kitabı:

‘BİZİ BİZ YAPAN’

HAYÂLLERİMİZ VARDI

Halim KAYA

 

Vurgulayıcı, çarpıcı bir kitap ismi olarak çok uzun ancak bir devri anlatmak bakımından en kısa, en anlamlı, en özlü söz: “Bizi Biz Yapan Hayâllerimiz Vardı”
Bu bir kitap adı; hem ülkücü bir hayatın, hem de oluşum halindeki Ülkücülük devrinin anlatıldığı bir kitabın adı.

Berikan Yayınevi’nin bastığı kitap 2020 yılı başında yayınlanan beş yüz elli bir sayfalık gayet hacimli yeni bir eser. Yazar Kenan Eroğlu, anlattığı dönemde Yozgat’tan hiç uzun dönem şehir dışına çıkmamış, çeşitli Dernek ve Ocak’larda başkan ve yönetici olarak aktif görevler almıştır. Yazdıklarını “Anlattığım her şeyi ve değindiğim her konuyu bizzat yaşadım” diyerek ifade etmektedir.

Ülkücü oldukları halde yayınlarımızı pek takip etmeyen, faaliyetlere katılmayanlarla kendisinin baktığı ve anlattığı noktadan görünenler arasında farklılıkların olacağını belirtmiş, üstü örtülü olarak bazılarının bazı konulara vakıf olmayışını, eksik bilgilenmelerine bağlamıştır.

Kendi penceresinden “Ülkücüler olarak neleri başardık?”, “Nerede yanlış yaptık?”, “Neleri yapamadık?” sorularının cevapları yanında, devrin, o zamanın  “insan zihniyetleri”  üzerinde de durmuştur.

Ülkücü hareketin içindeki “görev adamları” ile “vitrin adamları” gibi farklılaşmalarını  kayık örneği ile anlatır: “Büyük bir kayık içinde herhangi bir menzile ulaşmak isteyen insanlar içindekürek çekenler”, “kayığı idare edenler“, “dümeni tutanlarolduğu gibi yolcularda vardır”. Kenan Eroğlu kayıktakilerin  bazılarını “kayık hareket etsin diye çaba sarf edenler” ve bazılarını ise  “sadece kayıkta bulunmak ve etraftaki manzarayı seyredenler” olarak tarif eder.  Dışarıdan bakanların kayıktaki insanların hepsini aynı yoldan aynı menzile gitmeye çalışanlar diye aynı kefeye koyduğunu şu sözlerle ifade eder:

Doğrudur; birçok kimsenin tesadüfen orada bulunduğu… Birçok kimsenin de canla başla çalıştığı doğrudur. Çok kahramanlıklar yapıldığı, çok mücadeleler verildiği ve çok çileler çekildiği de doğrudur.”  “Fakat bazılarının da ellerini soğuk sudan sıcak suya sokmadan ‘büyük dava adamı’ pozlarında ‘akıl verdikleri’ ve ‘pencereden sadece bakıp geçtikleri’ de doğrudur.”

YAZARIN HAYATINDAN KESİTLER
Daha erken denecek bir yaşta babasını kaybeden Kenan Eroğlu, henüz çocuk daha onbir yaşında. Evin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiş ve ayakkabı boyacılığı yapmış, amcasının kereste dükkânında, inşaatlarda, fırında çalışmıştır. Hangi ülkücü çalışmadı ki, çok az ülkücü çocukluk ve gençlik çağlarında çalışmamıştır. Genelde Ülkücülerin mensup olduğu aileler orta gelir seviyesinde, zar-zor geçinen ailelerdi. “Siz bizi yoruyorsunuz, hiç ara vermiyor habire çalışıyorsunuz” sözleri bana üniversite yıllarımda okuldan fırsat bulduğum bir tatil gününde Yozgat’lı Hüseyin’in taşeronluk yaptığı inşaata temel kazmaya gittiğimi hatırlattı. Ülkücü biri olan Hüseyin “istersen gel benim yanımda çalış, eline ailenin gönderdiğinden üç-beş kuruş fazladan geçer ihtiyaçlarını alırsın” dedi. Ben de kitap alırım düşüncesiyle gittim. Giderken amele pazarından 2 kişi daha aldık. Bu kişiler gündelik işlere giden kişilerdi.O gün öğleye kadar çalıştık. Ama ben sanki yanımda ki ameleler çalışsın diye onlardan fazla çalışıyorum. Kepçenin kazıp kaya çıktığı için bıraktığı temelden çıkan kayayı kırmak için balyozla habire vuruyorum. Eller alışık değil. Ellerimin içi su topladı şişti, soyuldu yara oldu. 12.00’de ki öğle paydosunda yemeğimi yedim, namazımı kıldım. Tam saat 13.00 de işe başladım ama işçiler gelmiyor. Saat 13.30 oldu gelince sordum: Siz neden geciktiniz, diye. İkisi birden öğle namazını kıldık, dediler. Ben de kıldım, siz size verilen molada neden kılmadınız? Adamın işinden çalıyorsunuz ya, demiştim.

ÜLKÜCÜ AYDINLARIN ETKİSİ
O zaman Ülkü Ocakları bir okul, ülkücüler de hayat boyu öğrencisiydi. Herkes okur, seminere gider, kendini yetiştirirdi. Ülkü Ocakları’na mensup ilkokul mezunları bile sıradan üniversitelilere taş çıkarırdı. O hengâme ve koşuşturma arasında her şeyin başlangıç aşamasında öyle bir kültür ortamı var ki yazanlar, dergiler, gazeteler bayağı fazla ve onları okuyan, takip eden bir Kenan Eroğlu.
O zamanlar ülkücü yayın organlarında yazan ve yazdıkları kitaplar ciddi bir şekilde okunan, yazar takımından hemen akla gelenler: Alparslan Türkeş, Taha Akyol, Prof. Dr. Erol Güngör, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, (İlteriş Metin müstear ismini kullanan) Galip Erdem, Arif Nihat Asya, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercılasun, Ahmet Kabaklı, Emine Işınsu, Prof. Dr. İskender Öksüz (Müstear ismi  Ayhan Tuğcugil) , Sadık Kemal Tural, Necdet Sevinç, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Ayvaz Gökdemir, Nuri Gürgür, Acar Okan, Şakir Gözübüyük, Cezmi Bayram, Nevzat Kösoğlu, Erdal Sargutan, Faruk Kadri Timurtaş, Mehmet Kaplan, Mehmet Eröz, Mustafa E. Erkal, Metin Öney, Dündar Taşer, Yetik Ozan (Turgut Günay), Mehmet Emin Kaplan, İbrahim Kafesoğlu, Ergun Göze, Prof. Dr. Kamil Turan, Tahsin Ünal, Zekeriya Beyaz, Prof. Dr. Osman Turan, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Fuat Köprülü, Yahya Kemal Beyatlı, Mümtaz Turhan, Hüseyin Nihal Atsız, Osman Yüksel Serdengeçti, Sadri Maksudi Arsal, Muharrem Ergin, Prof.Dr. Laszlo Rasonyı, Tuncer Gülensoy, Rasih Demirci, Orhan Arslan, Celal Er, Alaattin Korkmaz, Orhan Kavuncu, Alev Arık, Necmettin Sefercioğlu, Birol Emil, İsmail Aka, Hakkı Dursun Yıldız, Beyhan Karamağralı, Tevfik Ertüzün, Mustafa Kafalı, Mehmet Çınarlı, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Şevket Barutçu, Şevket Bülent Yahnici, Hüseyin Yeniçeri, Dilaver Cebeci, Muharrem Şemsek, Lütfi Şahsuvaroğlu (Derviş Edip mahlasıyla), Alper Aksoy, Mehmet Niyazi Özdemir, Amiran Kurtkan Bilgiseven, Göktürk Mehmet Oytun, Umay Günay Türkeş sıralanabilir. Bu isimler ülkücülük tarihinde  zengin bir kültür ortamı oluşturup besleyen ve beslenen,  yetişen ve yetiştiren bir nesil olarak tarihteki yerlerini aldılar.

Dergi ve gazetelerden Ortadoğu, Töre, Devlet, Millet, Bizim Anadolu, Türk Edebiyatı, Tercüman, Ötüken, Büyük Türkiye, Ocak, Bozkurt, Genç Arkadaş, Ülkücü Kadro, Hasret, Milli Eğitim ve Kültür, Milli Kültür, Milli Hareket Türk Milliyetçilerinin çıkardığı yayınlar olarak sayılabilir.

Kenan Eroğlu’nun anılarında okuduğu ve etkilendikleri olarak saydığı ancak bizim konuyu uzatmamak için saymadığımız daha nice yazar ve dergiler de var. Bir teşkilatçı ve yönetici biri olan Kenan Eroğlu’nun şahsında Ülkücü Hareket mensuplarının cephede bile kültür faaliyetleriyle iç içe olduğunu, Ülkücü hareketin aslında bir kültür hareketi olduğunu gösterip ispat etmiştir.

Konuşulanlara, kitap ve dergilerimizde yazılanlara bakılacak olursa biz başlı başına bir “fikir hareketi idik. Yüz milyonluk güçlü Türkiye’den, Milliyetçi Türkiye’den, kalkınmaktan, sanayileşmekten, cazibe merkezlerinden, tarım kentlerinden, çağlar üzerinden sıçramaktan, medeni ve gelişmiş ülkelerin en önüne geçmekten, ileri zamanlarda ise Nizam-ı Âlem davasından, İlay-ı Kelimetullah’tan söz ediyorduk.” (S.79) Ne oldu bu ideallere, acaba Türkiye ve Türk Milleti bu hedeflere ulaştı mı? Vaz mı geçti dün bunları yazan ve savunalar? Galip Erdemin dediği “Bizler ‘dâvâ’yı Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkaracaktık. Yola koyulduk, bin zahmet ve emekle, acılar çekerek dağa tırmandık. Zirveye vardığımızda sevincimiz sonsuzdu ama küçük(!) bir noksanımız olduğunu fark ettik: ‘Dâvâ’yı dağın eteklerinde unutmuştuk!? Meğer biz dâvâyı değil, kendimizi zirveye çıkartmışız.” gibi bazılarımız kendimiz yükseklere çıkarmış davayı inancımız aşağılarda bırakmış, kimimiz de tamamen terk etmişti. Geriye kalanlar yüklendi bütün yükü bu günlere geldik. Gidenler hem dünyada hem ahirette mesul oldu.

Kenan Eroğlu bizzat tanışamadığı Dündar Taşer’i Erol Güngör’ün kaleminden “Fikirlerinin yanında şahsiyetine ait vasıfları hesaba katmazsak onun başarısını yine açıklayamayız. Kendisini görme imkânı bulamayan gençler işte bu yüzden onun yaptığı işi kolaylıkla anlayamayacaklardır. Taşer bizim tarihimizdeki “Veli” ve “Alp” tiplerinin her ikisinin özelliklerini de üstünde taşıyordu. Gençler -ve tabii yaşlılar- onu kendilerine bu kadar yakı bulurken, efsane devirlerinden bu güne kalmış bir kahraman ona bütün benliklerini bağlarken bu vasıfların tesiri altındaydılar.” (S.317) aktarır. Ve ekler “Erol Güngör aslında bu son cümle ile Dündar Taşer kimdir ve bizim için neyi ifade eder sorularının kısa ve net cevabını veriyordu.”(S.317)

Aslında Erol Güngör hakkında çok uzun yazılar yazmak ve onu anlatmak, onun fikir dünyasına girmek, görüş ve düşüncelerinden örnekler vermek gerekir. O’nun kapsayıcılığı, Türk tarihine bakışını, sosyal olayları tahlil edişini tek tek ele almak gerekir. Onu yeni nesillere aktarmak birinci vazifemiz olması gerekir.” (S.323) Erol Güngör için başka ne söylenebilir ki. Dündar Taşer ile birlikte koca ülkücü kitlenin liderden sonraki iki fikir adamı olmuşlar.

İşin garip tarafı; toplumda bulunan her türlü karakter ve yapıda insan hareketimiz içinde kendisine yer bulabiliyor kendisini bu harekete mensup addedebiliyordu. Bir “tarikat mensubu” ile bir “sokak serserisi”, bir “aktrist şantöz” ile bir “mafya babası” bu harekete mensubiyet duyabiliyordu. Bu durum biraz garip gelebilir fakat Milliyetçi Hareketin merkezi ve Lideri Ankara’dan ne gibi fikirler ve sinyaller veriyorsa Anadolu’nun her tarafından bulunan her türden ve hatta birbirleri ile yan yana gelmesi mümkün olmayan insanları bile çekebiliyor ve etkiliyordu.” (S.80) Türkiye’yi yönetmeye talip bir partinin iktidar olabilmesi için Türkiye’nin farklı insan yapısından mensupları olması demokrasinin bir mecburiyetidir. Ama bu insanların hukuk içinde kalmalarını sağlayacak adalet sistemini kurmak da Milliyetçi Hareket Partisinin iktidardaki görevidir. Nitekim Milliyetçi Hareket Partisi koalisyonda olduğu zaman Gün Sazak beyin bakanlığında gümrük kaçakçılarıyla yaptığı mücadele ile destanlaşmıştır. Zaman zaman bu çeşitli insanların zararı olmadı mı tabi ki oldu en basitinden dışarıdan görenler açısından olumsuz bir imaj olarak yansıdı.

Bazı arkadaşlar da, derneğin haberi olmadan kendi kendilerini vazifelendirerek birkaç arkadaşı ile oralarda buralarda gezerler, kendilerince önlemler alırlardı. (…)  Bu davranışlar yeteri kadar kitap okumayan, yayınlarımız ve seminerlerimizi yakından takip etmeyen ve teşkilat terbiyesi almamış kişilerce kontrol dışında oluyor ve bilgisizlikten kaynaklanıyor, bu gibi arkadaşların tavırları kendilerini tatmin etmekten öteye geçmiyordu” (S.82) Hızla kitleleşilen zamanlarda teşkilatlar kendi insan profilini yetiştiremez, kitleyi de kontrol edemez. Ülkücü Hareket söylemleriyle ve inancına yakın bulması hasebiyle Türk Milletine cazip gelmiş ve hızlıca komünizm tehlikesinden kurtulmak için ona sığınılmıştır. Kendi yaptıkları ettikleri de “Ülkücülük kılıfı altında”  otomatikman ülkücülere mal edilmiştir. Hatta kendi şahsi meselelerini bile ülkücü kisvesiyle çözüp teşkilat destekli olduğunu ima edenler bile çıkmıştır. Kenan Eroğlu resmi bir yönetici olarak  “Biz Ocak’ta akl-ı selimle hareket etmeyi öğütler,’solun her hareketine bizim bir hareket geliştirmemizin’ hem mümkün olmadığını hem de ‘fikirlerimize uymadığını’ bizim kendi fikirlerimize ve kendi görüşlerimize göre hareket etmemiz gerektiğini ifade ederdik” (S.82) diyerek Ülkü Ocaklarının tutumunu beyan etmiştir.

Belki de bizi korkaklıkla suçlarlardı” (83) Her devirde aklıselim, bilgi ve mantık ile hareket edenlerin maruz kaldığı suçlama “korkaklık”dır. Ancak her zaman da başları sıkışanlar sıkıntılı hallerde, içine düştükleri durumdan kurtulmak için aklıselim hareket edenlerden yardım bekler durumuna düşmüşlerdir.

ÜLKÜCÜNÜN NİTELİKLERİ
Kitapta “Ülkücünün Vasıfları Konusu” adlı bir başlık açılmıştır. Olumsuz fiiller ülkücülerin vasıfları olamaz. Eroğlu “Hem pek çok uygunsuz hareket yapar hem de ülkücü olduklarını söylerlerdi.” (S.89) şeklinde böyle kişileri kabullenemediğini ifade eder. “Bu gibi insanlar ülkücü olduktan sonra Ülkücülük bu kişilerde bir değişikliğe sebep olmamıştı.” (S.89)

Hz. Peygamberin “İki günü eşit olan zarardadır” hadis-i şerifinde ifadesini bulan her gün müspet yönde tekâmül etme anlayışı hâkim bir Ocak yöneticisi olan Kenan Eroğlu’nda.

Toplum tarafından genel kabul görmüş ahlak kuralları vardı, biz bunlara dikkat ediyor, Ülkücünün temiz, düzgün, ahlaklı, milli konularda hassas olması için gayret ediyor kendimizde bu konularda örnek olmaya çalışıyorduk. Bize göre dernekte olması gereken buydu.” (S.93)

Teşkilat referans sisteminin yürümediğini herkesin ferdi referanslar kullanarak işlerini hallettiğini, bu ferdi referanslar dolayısıyla teşkilatın otorite ve disiplinin bozulduğunu, dağınıklık oluştuğunu vurguluyor. Büyükşehirlerden yaz tatillerinde kendi şehirlerine dönen ülkücülerin Ülkü Ocakları’na uğramadığı, kendi şehirlerdeki ülkücülerin teşkilat disiplinine uymadıkları, büyükşehir havasında davrandıkları, bireysel hareket ettiklerinden haklı olarak şikâyetçi oluyor Kenan Eroğlu.  Teşkilat referans sisteminin sağlıklı olarak çalıştırılamaması, “ağabey referans sistemi”  denilebilecek bireysel referans sistemi hâlâ aşılamamış bir problemdir. Büyük ve kozmopolit şehirlerdeki insan yapısının ülkücü camiayı da etkilediği, kontrol edilemeyen eğitim verilemeyen, başıboş, teşkilattan bağımsız hareket eden bir kitlenin Anadolu’nun ufak şehirlerinde yadırganması ve oralardaki teşkilat düzenini bozması konusu bugün de bir problem olarak durmaktadır.

“….Dernek ve teşkilat işlerinin genel merkez müdahalesi ile çözüme kavuşturulmalıydı. Bu genel merkez müdahalesi, her hareketimizin, her davranışımızın ve her yaptığımız işin genel merkez tarafından direkt emirle olması şeklinde değil de, genel merkez tarafından ortaya konulan teşkilat prensipleri- ilkeleri yoluyla olmasını/olacağını bekliyorduk. Elbette genel merkezin yön vermesi genel konularda talimat vermesi esastı. Genel olarak insanlar teşkilattan, disiplinden ve ortak hareketlerden bahsederdi… Herkes kendine göre disiplinden söz ediyordu, “bizde disiplin esastır” diyorsa bu disiplin o kişinin kendine göre bir disiplin şekliydi” (S.109)

Yazar Ülkü Ocakları teşkilat yapısında merkezi hiyerarşik bir yönetim şeklinin olmadığından, fazlaca teşkilat açıldığından, bazen dernek kurmak isteyenlerin ferdi bir referans bularak gidip yetki alıp geldiklerinden şikâyetçi oluyor. Sonradan bir birlik halinde toplanmaya çalışılsa da bazı problemlerin aşılamadığından dem vuruyor.

Eroğlu, başka cemaat ve grupların kişileri seçerek bünyelerine dâhil edip, temel eğitim ve kültür çalışmalarından geçirip, yavaş yavaş bilgi verdikten, bazı geleneklerini yerleştirdikten sonra yukarıya doğru çıkmasına müsaade ettiklerini, işlerine yaramayacakları dışladıklarını, ancak ülkücü derneklerin herkese açık ve herkesin serbestçe gelmesine gitmesine, girip çıkmasına müsait olduğunu, bu serbestliğin de yeni gelenlerin eğitim ve yetişmesine engel olduğunu (S.111) ifade eder.

Her zaman “İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar” sözünün geçerli olduğunu,  insanın inandıklarını hayatını yansıtması gerektiğini vurgular ve bu kuralı doğru bir yaşantının inandıklarını hayatına yansıtmak olduğuna iaşret etmek için kullanılır. Kenan Eroğlu da hayatında yanlışlıklar gördüğü kişileri “Bu kişiler ülkücü olduktan sonra  bu insanlara demek ki Ülkücülük hiç tesir etmemişti” (S.129) diyerek eleştirmektedir. Ülkücü olanın kumar, kâğıt oyun oynamayacağını dillendirir ve bunları bir ülkücüye yakıştıramaz.

Başbuğun bir sözü vardır. “Eğer CHP eski CHP olsa ben MHP’yi kurmazdım.” Türk siyasi hayatında AP ve CHP gibi iki parti var iken neden MHP gibi bir partiye ihtiyaç olmuştu? İkisi de milli moral değerlerden ve İslam’a dayalı maneviyattan uzaklaştıkları için, milli moral değerlere dayanan ve İslami maneviyatı hayata geçirme gayesi güden MHP’yi doğurmuştur. MHP siyasi tarihinde seküler söylemleri terk edip milli moral değerler ile İslami maneviyatı öne çıkardıkça başarılı olmuş ve mecliste temsil oranı artmıştır. CHP ve AP’ye ne kadar az benzerse o kadar başarı grafiği yükselmiş, halk nezdinde itibar görmüştür.

Ülkücü Hareket’in daha ilk zamanlarında da  siyasetçiler ile ülkücü gençler arasında adanmışlık konusunda anlaşmazlıklar çıkmış, milletvekili olmaya çalışan siyasetçi esnafı Ülkücü gençlerin dertlerine eğilmemiştir. “…Daha doğrusu, hayatını, sevgisini, ana babasını feda ederek atıldığı bu mücadelede, ikbal peşinde koşan ağabeylerinin durumu gençleri kırıyordu, üzüyordu, yıldırıyordu. Demek ki siyaset böyle bir şeydi. Ve biz de bu siyasete bulaştırılıyorduk. Komünist kurşunu, okuldan atılma, hapse girme tehlikesinin yıldıramadığı “Ülkücü Genç” bu meselede yoruluyor, takatsiz kalıyor ve o günlerde çok eleştirdiğimiz bu AP zihniyetli politika O’nun istikbali düşünmesine sebep oluyordu.”(154)

ELEŞTİRİLERE GELİNCE

Kitap bölümleri bir zaman aralığında başlıklandırılıp yazılmadığı için tekrarlara düşülmüş, bazen üç kere aynı konuya dönülmüştür. (*)

Dilde zaman zaman anlatım bozukluğu vardır. Eser gözden geçirilip kelimelerin anlamlarına ve Türkçedeki kullanım şekillerine dikkat edilmesi gerekir.

Kitap boyunca dernek olarak geçen yerlerin “Ülkü Ocakları” şeklinde ya da o zamanki ismi ile yazılması daha vurgulayıcı olacaktır.

CHP-MSP koalisyon iktidarı düştükten sonra (17 Kasım 1974) Ülkücülerin sayısı o kadar arttı ki aklımız almadı, nereden çıkmıştı bu kadar insan (ülkücü HK.)? Meğer kimler milliyetçiymiş de, kimler şurada burada mücadele ediyormuş da, hatta 1944’ten beri bu meselenin içinde olanlar varmış da haberimiz yokmuş. Demek ki insanlar iktidar baskısı yüzünden sinmiş vaziyetteymişler.”(S.160) İktidar değişikliklerinde bir gecede el değiştiren okullar, sokaklar, işyerleri, şehirler, akabinde samimi inanmış olanların uzaklaştırılması sürgünler mağduriyetler. Ama fırıldak gibi doğruya hakka değil de güce tapanlar hep menfaatlenmeye hep makbul adam olmaya devam ederlerdi.

Koalisyonun yıkılmasıyla “Tanıdık eş dost diye tayin yapanlar ve tayini yapılanlar derneklerle işbirliği yapmıyor, kendilerini derneklerin üstünde görerek çalışmaları nazarı itibara almıyorlardı. Bu durum genç arkadaşlar arasında dolayısıyla olumsuz etkiler yapıyor ve bölünmelere sebep oluyordu. Okullarda yüzlerce “Bozkurtlar”ının varlığından bahsedenler bunların arasında “Mücadelecilerin”, “Selametçilerin” ve “Komünistlerin” varlığından bahsetmiyorlardı. Eş dost akraba kayrılıyor, Büyük Ülkü Derneğinin hiçbir meselesi kale alınmıyordu.” (S.160)  Yakın zaman da 2000-2002 tarihleri arasında 57. Hükümet koalisyon zamanında bir Dernek başkanı Başkanı olduğum sendika alanında atanacakları görüşmek için çağırmış bir liste üzerinde anlaşmaya varmak üzereyken bir küçük bir cemaatin gazetesini her gün alıp okuyan birini listeye eklemiş, ben karşı çıkınca da “Bu benim çocukluk arkadaşım” demişti. Yazmak da ısrar edince “Başkanım siz tek başınıza verin; ben mesai arkadaşlığı dolayısıyla çok iyi tanıdığım bu kişiye Ülkücü diye referans olamam” dedim. Ve uzlaşmadan yanımdaki arkadaş ile oradan ayrıldım. Başkan bütün isimleri silerek kendi listesini sunmuştu.

Başka bir gruptan kişiler ile yapılan münakaşada çoğu kez çok saçma fikirler ileri sürülebiliyor ve bu ileri sürülen fikirlerin bazen bizimle ve hareketimizle bir alakasının olmadığı görülüyordu. Bazen de arkadaşlarımız karşıdaki kişinin fikirlerine sırf karşı çıkmak ve onun söylediklerinin tam tersini söylemek yoluyla doğruyu ifade ettikleri gibi yanlışlara düşebiliyorlardı.”(S.178)

Sorulduğunda filan arkadaş bizdendir, iyidir, sağlamdır, samimidir denilirdi. “Bizden” demekle ne anlaşılır ne çözülür, ya da ne halledilmiş olur orasını fazla bilmiyorduk. ”Bizdendir” diye bağrımıza bastığımız o kişiye bir dergi satamaz, aidat alamazdık, derneğe fazla gelip gitmez, toplantı ve seminerlere katılmazlardı” (S.177) “Evet, ölçü nedir, hangi kalıplardan geçirilerek “bizdendir” deniliyor o da bilinmemekle beraber pek çok arkadaşın kitap okumadığı, yayınlarımız takip etmediği için, kendi kafasına göre bir “Ülkücülüğü” vardır, “bizdendir” denir, “iyidir” denir her şey biterdi. Dolayısıyla türlü anlayışta düşüncede-ölçüde Ülkücüler türemeye başlardı.” (S.178)

Kenan Eroğlu bu türeme ülkücülerde görülen farklılıkları; Bozkurt amblemine karşı çıkan, sadece Türkçü olduğumuzu İslamiyet ile alakamız olmadığını söyleyen, Ülkücülük iyi ama falanca kötü, falanca şöyle. Kâğıt oynamakta, caz ile gece yapmakta Ülkücülük adına ne mahzur var? diyenler;  yılbaşı kutlamak isteyenler, gerici denmesin diye yapılan programda kızlarla kızları dans ettirenler, gecelere içkili gelenler, geceye para ödemeden girmek isteyenler olumsuzluk örnekleridir. Ülkücü gecelerde başka parti milletvekilleri sahneye çıkarılır, hepsine ülkücülük adına denilerek göz yumulur diyerek eleştirlerini sayar, bunları kabullenemez, ülkücülere yakıştırmaz.

Kenan Eroğlu ülkücülerde olması gereken vasıfları temizlik, ağırbaşlılık, efendilik, dürüstlük, güler yüzlülük, bilgililik, çalışkanlık diye sıralarken Ülkücülerin bir takım kaideleri olması gerektiği, Ülkücüyü ülkücü olarak tanıtacak vasıflarının hareketlerinin olması gerektiğini, bunu vasıf ve hareketleri edindirmeyi dar çevrede başarsalar da geniş çevrede başaramadıklarını, sayılar artıkça kontrolün güçleştiğini, kontrolün güçleşmesine okuyup yazmayan, bilgi edinmeyen kesimin desteklediğini yakınarak anlatmaktadır.

Arkadaş ülkücüdür, duvarlara yazı yazmaya, bildiri dağıtmaya, bir program nedeniyle gidilecek herhangi bir yere gelemez, gece dışarıya çıkamaz, fakat herhangi bir salonda gece program-piyes olduğunda o sokaktadır, başköşededir.” (S.186) Ülkücünün teşkilat görevlerinden kaçmaması, verilen görevleri yapması ve elini taşın altına sokması gerekir. İşine geldiğinde menfaatine olduğunda teşkilatı hatırlayan ülkücü olmaz.

“…Dernekte bulunan yöneticiler kendi aralarında kararlaştırarak, yeni gelen bir insandan neleri istiyorlarsa, o yapılacak işleri kendileri kendi hayatlarında uygulamalı, yapmalı ve örnek olmalıdır.” (S.192)  Kişi kendisini yapmadığı bir işi başkasına yap diye söylememelidir. Zaten kendi yapmadığı şeyleri başkalarına yapmasını söylemek söylenen kişi üzerinde tesir etmez. Bir yönetici tehlikeli veya toplum tarafından yapılmaktan kaçınılan tuvalet vs. temizlik gibi işleri önce kendisi yapmalıdır ki üyelerinde güven tesis etmiş olsun.

ÖZEL KİŞİLER
Ne mutlu ona ki Kenan Eroğlu gibi arkadaşı dostu var. Alparslan Serbes’i anlattığı 214-219 sayfalarda bir vazife adamını görüyorsunuz. “O bu mücadele en öndeydi, Derneğin-Ocağın yükünü neredeyse tek başına omuzlar, çevredekilere aldırmazdı. Neden bazıları seyrediyor, biz yük taşıyoruz demezdi. Dedim ya koşturmadığı iş, üstesinden gelemediği bir konu yoktu.” (S.219) Arkadaşını takdirini kazanmış Alparslan Serbes’ten Allah razı olsun. Kendisinin kıymetini bilen bir dostu çıkmış.

Bize bütün derneklere girip çıktığımız, faaliyetlere destek olmaya çalıştığımız için kendi tarafına çekemeyen teşkilat ve davaya hizmeti esas almamızdan rahatsız olan bir milletvekili “Bu nasıl biri? Her yere gidiyor her teşkilata girebiliyor” diye şikâyetçi olmuştu. Sayın vekil, daha sonra başka yerlerden vekil olmak için bir-iki kapı daha çaldığı halde biz hala teşkilatımıza hizmet etmeye devam ediyoruz. Yine teşkilatların hizmetlerine koşarken “Sen bilmem ne makama kadar gelmiş biriyken, teşkilatın ayak işlerini yapıyorsun” diyen ve bizi eleştiren hatta bu yüzden bizi kafasındaki ulaşılamayan, kendini ağırdan satan büyük ağabey göremeyenler de oldu. Biz bu konuda Alparslan Serbes kadar şanslı değildik.

Bu sıfatları vermeme sebep olan O’nun pala bıyıkları mıydı? Bakışı mıydı? Çalışkanlığı mıydı? Dürüstlüğü müydü? Fedakârlığı mıydı? Arkadaşlığı mıydı? Dost olduğu muydu? Güvenilir olduğu muydu? Yalan, riya bilmez olduğundan mıydı? Kendisi için hiçbir şey istemezdi ondan mıydı? Tiyatroyu sever, anlar ve yapar olduğu için miydi? Çok becerikli olduğu için miydi? Söylenen her konuyu anlar her konuya büyük bir vukufiyet gösterirdi ondan mıydı acaba? Gel dediğinizde, gidiyoruz dediğinizde neden, nereye, ne zaman demeden gidilecek yer neresi olursa olsun hiç ardına bakmadan gelirdi acaba bundan mıydı? O sağ kol gibi miydi? Onsuz olmayan ve her zaman lazım “Sol Kol” gibi miydi? Yoksa o etten kemikten ve kandan yaratılmış insan suretine bürünmüş bir “Kahramandı” da biz onu ondan mı seviyorduk?” (S.22) Bir insanda bu kadar vasıf sıfat olur mu? İnsanın ülküdaşı olunca Kenan Eroğlu, olur. Allah razı olsun hizmet eden Celalettin Doğru’dan.

Celalettin Doğru ve Alparslan Serbes’i anlatmak için bile bu kitap yazılabilirdi. Eğer yazılmasaydı meçhule gidenlerden kadir kıymetleri bilinemeyenlerden olurlardı.

Kenan Eroğlu sırasıyla Türkçü, Milliyetçi-Toplumcu ve “Milliyetçi-Ülkücü” adlarının kullanıldığı Ülkücü hareketin fikri yapısındaki değişimi de anlatmaya çalışmıştır.  “…ileriki zamanlarda “Toplumculuk”  kelimesi de pek kullanılamayıp değişecek veya az kullanılacak, bunun yerini “Milliyetçi-Ülkücü” tabiri alacaktı. Daha sonra “Milliyetçi-Ülkücü” tabiri yerine de sadece “Ülkücü” ve “Ülkücülük” tabiri kullanılacaktı. “Milliyetçilik” kelimesi ise son zamanlarda pek kullanılmayacaktı.” (S.232)

Her ne kadar Kenan Eroğlu bundan yakınsa da bence bu hareketin dinamizmini canlılığını gösterir. Toplumun ihtiyacına göre öne çıkardığı hususlar ile topluma cevap vermiştir. Zaten artısı eksisiyle bir hareket hesaplanıp plan çizilip ortaya konulamaz. Konulmaya çalışılsa da sadece anlık bir problemin çözümü gözetilmiş demektir ki yaşama şansı bulamaz. Nitekim İslam dini de peyderpey nazil olmuş ve toplumun ihtiyaçlarına göre ayetler inmiş hatta günlük yaşanan olaylara müdahil olmuştur. Doğrusu da ideolojinin toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenmesidir.

Esasen Milliyetçilikler “millete dayanan” fikirlerdir. Millete dayanmayan bir milliyetçilik asla ve asla düşünülemez ve mümkün de olmaz. “Toplumculuk” kelimesi ise ifade ettiği mana itibarıyla “topluma dayanan/toplumu kapsayan” bir ifade içermektedir. O toplum ise sokaktaki kalabalığın tamamını kapsamaktadır. Millet gerçeği bu toplum tabiri içersine biraz zor girmektedir. Veya hiç girmemektedir. “Ülkücülük” tabiri ise gelecekle ilgili bir ideali, bir davranış ve bir yaşayış biçimini ve bekli de ulaşılamayan bir hedefi ifade etmektedir. Bu gelecek ideali milleti kapsamadığı takdirde yine bir mana ifade etmekten uzak görünüyor. Ülkücülük tabiri içersinde millet gerçeği maalesef görülemiyor. Ülkücülük daha çok ferdi ve o ferdin davranışı ile ilgiliydi.” (S.234)

Kenan Eroğlu çok doğru tespitler yapmış ancak “Ülkücü” kelimesinin Ülkücüler tarafından isim olarak kullanılmasını uygun görmemesi düşüncesine katılmıyorum. Çünkü ülkemizde envaî çeşit milliyetçilik tarifinin yapıldığı ve komünizm/sosyalizm etkisindeki Ulusalcılar, Anadolucular, Seküler Milliyetçiler, Maneviyatçı milliyetçiler vs. grupların olduğu bir yerde Ülkücülerin de kendilerine has bir Milliyetçilik tarifi olacak ve ona dayanacaktır. Ülkücülük bir yaşam biçimidir. Merhum Galip Erdem’in dediği gibi Herkes milliyetçi olabilir ancak ülkücü olamaz.”

“Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümanız” sloganından yola çıkarak dine bakış açısındaki ikiliği eleştiren, İslam’ı yaşam şekli olarak görmeyenlerin davayı ve ülkücüleri bu konularda eleştirilir duruma soktuklarını dillendiren Kenan Eroğlu “… yeni ahlak kaide ve kuralları üretmenin de bir manası yoktu. Dinimiz İslamiyet ve onun kuralları vardı. Çünkü biz milliyetçiyiz diyorduk. O halde milletin değerlerine de azami titizlik göstermeli, milletin değerlerini de savunmalıydık. Dinimiz İslamiyet ise en az bin yıldan beri müşerref olduğumuz ve hayatımızın her yönünü kapsayan bir inanç sistemimizdi. Bizim buna bigâne kalmamız elbette düşünülemezdi. Dini ciddiye almayan bir hareket düşünülemezdi” (S.247) der.

Tam buraya denk geldi liderin din anlayışını yansıtması dolayısıyla bir büyüğüm olan Merhum Tuğman Ciranoğlu’ndan dinlediğim bir tespitiyle bizzat kendimin şahit olduğum iki hatıramı yazmak isterim. Tuğman Hoca Bursa Eğitim Enstitüsünde derslere girmiş, Seyit Ahmet Arvasi’nin de akrabası olan birisidir. Ankara’da Ülkü-Bir yönetimindeyken Başbuğ Türkeş  ile aynı binada  çalıştıklarını ve kış gününde binada yakacak olmadığı için, soğuk olduğu bir gecede geç vakitte battaniye sarılmış çalışırken kalkıp soğuk su ile abdest alıp yatsı namazını kıldığını ifade etmişti. 1986’nın son ayları ya da 1987’nin ilk aylarında Bursa’da Ülkü Ocakları açılışı yapacaktık. Başbuğ Türkeş Bursa’ya geldi diye açılışı öne çektik ve hazır olmayan lokali o gece tefriş ettik. Sabaha kadar uyumadık ve hazırlandık, ancak saat 10.00’da açılışa gelen Başbuğ gördüğü ufak tefek aksaklıklar üzerine bizi tatlı-sert babacan bir edayla azarladı. “Siz namaz kılmıyor musunuz? Sabah namazına kalksanız şimdiye kadar bu eksikleri tamamlardınız” dedi. MÇP il başkanından gerçeği öğrenince de gönlümüzü aldı. Başka bir gün Bursa’ya geldiğinde, her gelişinde namazını Emir Sultan Camii’nde kılıdığını, yine orada kılacağını öğrendim. Belki orada görürüm diye gidip imamın arkasına oturdum. Başbuğ Türkeş biraz gecikmiş ve hemen hemen namaza başlanmak üzereyken  yanındaki kalabalıkla içeri girdi. Cami de dolmuştu, ben kalktım yerimi Başbuğa verdim, kendim en arka saflarda bir yerde sıkışarak namazımı Başbuğ’la kıldım.

Ülkücüler arasında tek tip olmayan insan yapısı nedeniyle din konusunda bir baskı yoktu, ibadet herkesin isteğine bırakılmıştı. Ama herkes Ülkü Ocaklı olanlardan her gün daha mükemmele ulaşmasını, kemale ermesini iki gününün aynı olmamasını bekliyordu.

16 KURAL
Ülkü Ocaklarında olması gerekenlerden ve olmaması gerekenlerden bahseden yazar Ülkü Ocaklarında bulunması gereken 16 kuralı 267-269 sayfalarda veriyor. Daha sonra Ülkü Ocaklı gençler ve partililer arasındaki cereyan eden olumsuzlukları sıralıyor ve nihayet bir toplantı da söylenilen “sizler partiyi kademe kademe ele geçireceksiniz, o zaman bu gibi problemler olmaz” (S.276) sözü edilince artık geçleri kim tutabilirdi? diye soruyor ve gençlerin partiyi ele geçirmeye çalıştığından bahsediyor.

Şahsi düşünce ve anlayışının tesiri ile yahut da inanç zayıflığı yüzünden, Lider’in emirlerini dinlemeyip disiplin dışına çıkanlar tam bir ülkücü sayılmazlar. Bir Ülkücü, herhangi bir grup içine girmeden tek bir fert olarak da çalışsa, gene davasının gerektirdiği disipline uymak zorundadır.” (S.355).

Ülkücülerde olması gerekli disiplini Necmettin Hacıeminoğlu’ndan aktaran Kenan Eroğlu, “Hal böyle iken, peki; nerede kalmıştı bizim teşkilatçı ve disiplinli bir örgüt olduğumuz, bizim için düzen ve intizamın çok önemli olduğu konusu gibi davranışlara ne olmuştu? Çok disiplinli gibi görünüyor, yerine göre de öğünme meselesi yapıyorduk. Neden böyle davranıyorduk bir türlü mana veremiyordum. Biz aslında zaten böyle miydik? Ya da böyle değil miydik? Biz neydi? Nasıldık? Nasıl bir teşkilattık? İnsanlarımıza düzen ve intizam duygusunu verememiştik, veremiyorduk.” (S.355) soruyor ve cevaplıyor.

Sorduğu soruların iki cevabı var: Birincisi kontrolsüz büyümeye dayalı yeni gelenleri massedememek, eğitip kendileştirememek, gelen kişilerin eski alışkanlıklarını devam ettirmesi; ikincisi de kitle psikolojisi, kalabalıklarda bir kişinin bir hareketi bir anda bütün düzeni bozar herkes o kişini ardına takılır.

Teşkilatların ve yöneticilerinin bilgisi ve emirleri haricinde hareket edenler “Kavga eden, yaralanan veya hapse giren bir kişi diğer arkadaşları için “ben sizin için kavga ettim, yaralandım, hapse girdim, siz okudunuz bir yerlere geldiniz” gibi düşünceler taşıyor olabilirler. Fakat işin garip tarafı bu gibi düşünceleri bu insanlar kavga ettikten, yaralandıktan veya hapse girdikten sonra söylüyorlardı. Sanırım Kavganın başlangıcında bu gibi düşünceler taşıyan insanın olabileceğini düşünmek elbette pek mümkün değildi. “Ben bu değerler için kavga ediyorum, bu değerler için yaralanacak veya hapse gireceğim” gibi bir düşünce ile hareket etmekten ziyade pek çok olay bilgi ve karalarımızın dışında gelişiyor ve biz o olayın içinde kendimizi buluyorduk.” (S.370)  savunma geliştirip kendi fedakârlıkları üzerinden camiaya etki etmeye çalışmışlardır. ”Tedbir almamak, tedbirli olmamak sonucu doğan durumun vebalini başkalarına ve siteme yüklemek gibi bir eğilimiz var” (S.371)

Bozgunculuk, “firak” virüs gibidir, girdiği her yeri bozar, girdiği her yeri darmadağın eder, orada artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Eski düzenden eser kalmaz. Düzeltilemez de, çünkü eski düzen artık bozulmuştur.” (S.373) “…. çeşitli şekillerde ve çeşitli araçlarla karşı gurupta bulunan insanlara dahi yapılmayan tarzda Milliyetçi olmaktan, dürüst, ahlaklı ve faziletli olmaktan başka bir şey yapmayan kendi arkadaşlarımıza karşı tehditkar davranışlar içine girmeler, farklı düşüncelere tahammül edememeler gibi Ülkücüye asla yakışmayan durumlarla karşılaşılacaktı. O ileri günlerin tohumları “firak”çılar tarafından bu günlerde atılıyordu.” (S.374)

Kenan Eroğlu çoğunluk insanların doğru dürüst, samimi, ahlaklı, düşündüğü gibi yaşayan ve bir yaşam biçimin yaşanmasını öğütleyen yöneticileri sevdiklerini, ancak yaptığı faaliyetlere katılarak, yayınları alarak, aidatları ödeyerek yanında durmayı, onlara destek olmayı ihmal ettiklerini ancak başlarına buyurgan, aga tipi, dayatan, ukala, zorba,, vitrine oynayan, mütevazilikten eser bulunmayan insanlar geldiğinde durumun vahametini anladığını, bu durumlarından pişman olduklarını ifade ediyor.

Kenan Eroğlu bu kitapta taşra ile merkez ülkücüleri arasında homojenlik olmadığını, belediye başkan ve milletvekili adaylarının her zaman davayı bilen ve yaşayan insanlardan seçilmediğini, teşkilatlarda yönetici olacakların önceden bir eğitimden geçirilmediğini, olayların önceden planlanmadığını olayların peşinden gidildiğini ve bu durumların teşkilatlarda ve Ülkücü Harekette açmış olduğu yaraları uzun uzun anlatıyor.

“… İyi Ülkücü olmak için öncelikle o kişi derneğe gelmeli ve devam etmeliydi, derneğe gelen ve devam eden kişinin ilk işi ise yayın organımızı takip etmek, almak, okumak olmalıydı. (…) Bilgi, kültür ve düşünceye önem verildiği takdirde hem insanlar kendilerini daha güçlü hissedecekler, hem de milletin meseleleri konusunda daha tutarlı fikirlere sahip olacaklar ve her ortamda bu fikirleri ileri sürecekler ve savunacaklardı.”  (S.438)

Görevin büyüğü küçüğü yoktur. Hareket için tuvalet temizlemek te görevdir.” (S.513) 31 Ekim 1975 yılında Millet Gazetesinde çıkan “Teşkilat ve Toplum” başlıklı yazısından Kenan Eroğlu beni anlatmış sanki. 1986 yılının sonu ya da 1987 yılının başları yanı 1986-1987 eğitim öğretim yıl, 12 Eylülden sonra ilk kez Bursa’da Ülkü Ocakları Lokali olacak iki katlı kâgir bir binanın bugün ki tabirle 1+1 dairesini 70 yaşlarında emekli bir subaydan kiralamıştık, adam eve gidip genç hanımına “Evi gençlere kiraya verdim” dernek lokali yapacakmışlar, deyince, kadın sabah saat 09.00 da hemen binaya gelmişti. Biz de arkadaşlar ile temizlik yapıyorduk. Kadın bütün daireyi gezdi. Arkadaşların bir kısmı süpürüyor, bir kısmı camları siliyor, bir kısmı mutfak tezgâhlarını temizliyor, ben de ev sahibesinin geldiğinden habersiz kapı açık olduğu halde alafranga tuvaleti elimde sünger vim temizlik maddesi döküp elimle ovarak temizliyorum. Arkamdan bir kadın sesi “Sen 20 yaşında bir erkek genç olarak bu tuvaleti temizliyorsun o zaman ben de anahtarı almıyorum” dediğini duydum. Geri dönüp baktım bir kadın ve yanında da evi kiraladığımız 70 yaşlarındaki subay vardı. Kadın “Akşam eşim evi gençlere dernek yapmaları için gençlere verdim deyince, kira alamayız diye anahtarı almaya gelmiştik, ama bu evden bir aile çıktı. Siz bir bayanın yaptığı temizliği beğenmemiş ellerinizle tuvaleti temizliyorsunuz. O zaman almıyorum anahtarı sizden” deyip gitmişti. Biz bu lokali bir iki gün sonra Bursa’ya gelen Başbuğa açtıracaktık.  Kenan Eroğlu’nun tabiriyle ben de büyük bir teşkilat görevi icra etmiştim.

5 Mayıs 1980 tarihinde Ankara’da yapılan ve Türkiye genelinden gelen yaklaşık 30 kişilik eğitimde ilk dersi veren Başbuğ Alparslan Türkeş’in şu “… Kuvvetli olurken hakka dayanmak mecburiyetindeyiz. Hakka dayanmayan kuvvet zulüm olur. Kuvvete dayanmayan hak ise aciz olur… Vatanı korumak, milleti yaşatmak için kuvvetli olmalıyız. Güçlü olmayan ezilir. Kuvvetli olmak için: Şuurlu, akıllı, bilgili olmak, ahlaklı milli şuur sahibi olmak gerekir. ÖNCE İNANÇ ve İMAN… Temel; İslamiyet-Türklük sevgisi. Görev: Milleti uyandırmak ve teşkilatlandırmak” ifadeleriyle aktarıyor Kenan Eroğlu Biz Biz Yapan Hayallerimiz Vardı adlı kitabında.

12 EYLÜL
Silahlı kuvvetler duruma neden el koymuştu, neden el koymak için bu kadar beklemişti, 12 Eylül 1980 sonrasında elinde bulunan yetkiler 12 Eylül 1980 tarihinde yok muydu, yoksa vardı da kullanmamış mıydı, kullanmamışsa neden kullanmamıştı. Hükûmetler terörün önlenmesi ve kardeş kavgasının bitmesi konusunda Türk Silahlı Kuvvetlerine gereken yetkiyi vermemiş miydi, bu yetkileri özellikle de en son iktidar mevkiinde bulunan Demirel vermemiş miydi, vermemişse neden vermemişti. Bu yetkiyi vermişse Askerlerimiz bu yetkiyi neden kullanmamışlardı da 12 Eylül sabahını beklemişlerdi” (S.506) “12 Eylül Askeri darbesinden sonraki yıllarda öğrenecektik ki o günün iktidarı askerlerimize her türlü yetkiyi vermiş, terörü bitirmek için ne gerekiyorsa yapın demişti.” (S.507) “12 Eylül darbesi ile birlikte gerçi iç endişelerimiz kartal ve ok muhabbetimiz sona ermiş olmasına rağmen görüldü ki teşkilatımız darmadağın oldu.” (S.507)

Kenan Eroğlu 12 Eylülden önce teşkilat dışında teşkilatın haberi olmadan yapıldığı sanılan vakaların 12 Eylülcülerle bağlantılı olduğunu ima ediyor. Şu sözler Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’e ait: “Müdahaleden önce bir yıl düşündük, bir yıl önce planladık ama şartların olgunlaşmasını bekledik.” Evren’in bu sözleri, yıllar sonra sürecin daha iyi okunmasını sağlıyor. 12 Eylül Darbesi yapıldığında darbecilerin Amerikalı ağababalarının şu manada bir cümle söyledikleri ifade edilir.“Bizim çocuklar Türkiye’de işi başardı; iktidarı Türkeş’e bırakmadılar.”

SONUÇ

Kenan Eroğlu’nun yazdığı  “Bizi ‘Biz Yapan’ Hayallerimiz vardı” adlı hatıralarında katıldığımız, doğru bulduğumuz yerler çoğunlukta; bazı katılmadığımız noktalar da var. Kenan Eroğlu kendisi şahit olduğu uzun bir dönemi anlatarak hem kaybolup gitmesini, unutulmasını önlemiş; hem de ileride yazılacak “Ülkücülerin Tarihi” olacak bir çalışmaya kaynak malzeme hazırlamıştır.  Zaten ben de çok yakında, böyle bir çalışma içinde olan Trabzon ile ilgili iki kitap yazmaya çalışan Trabzonlu olup Bursa ile de irtibatlı olan Ahmet Selimoğlu’na “Her il kendi ülkücü tarihini yazmalı”, diye  bir mesaj atmıştım. Bu hatıratlar üzerinden sosyolojik incelemeler yapılarak ülkücülerin mazide yaptığı önemli işlerin unutulmaması yanında Türkiye’nin toplum yapısını ortaya koyan veriler kayda girmiş olacaktır.

28.04.2020

____________________________
(*) Kitabın yeni baskısında bu hatalar giderilecek, eser daha kısaltılıp okunması daha kolay hale getirilecektir. (Editör)