Geçmişin İntikamı ve Ülkücü Duruş – Naci AKKAYA (*)

1969 yılında Adana’da gerçekleştirilen ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) adının, Milliyetçi Hareket Partisine dönüştüğü kongre, Türk Milliyetçiliği açısından bir dönüm noktası olmuştur.

1944 olaylarıyla gündeme gelmesi dışında genellikle lüks salonlarda belli zümreler arasında konuşulan-tartışılan Milliyetçilik ve Türkçülük fikri deyim yerindeyse sokağa inmiş, 1969 Adana kongresi ile de halkta karşılığı olan ve çok geniş kesimlere ulaşabilen bir hüviyete bürünmüştür.

1969 Adana Kongresi pek çok özelliği bünyesinde barındırmasına rağmen, bu yazıya konu olan kısım; yalnızca İslamcılığı veya yalnızca Türkçülüğü reddederek “Türk-İslam” fikrinin kesin olarak harekete hakim kılınmasıdır.

Bu kongre esnasında iki ana görüş ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki Hüseyin Nihal Atsız’ın temsil ettiği ve İslam’ı arka plana iten Türkçülük fikri, ikincisi ise Necip Fazıl’ın temsil ettiği ve Türklüğü arka plana iten İslamcılık fikri…

Çetin tartışmalar ve hatta yer yer çıkan kavgalar sonucunda Rahmetli Başbuğumuz bu iki fikri de içinde barındıran ve en akılcı fikir olan Türk-İslam fikrinin Ülkücü Harekete egemen olmasını sağlamıştır. Ülkü Ocaklarının sembolü olan “Hilal içinde Bozkurt” bu tartışmalardan bize miras kalan somut bir belgedir.

Atsız ekibinin talebi sembolün Bozkurt olması, Necip Fazıl ekibinin talebi ise Hilal olması şeklindeydi. Başbuğ Alparslan Türkeş; fikirlerinde ki isabeti sembol noktasında da ortaya koymuş ve amblem olarak Hilal içinde Bozkurdu uygun görmüştür.

Burada verilen mesaj nettir; Hilal İslamiyet’i, Bozkurt Türklüğü sembolize ettiğine göre, fikrimiz de bu iki değerin birleşiminden ortaya çıkan Türk-İslam fikri olmalıdır.

Ülkü Ocaklarının bu kutsal sembolüne bir anlam daha yüklenmişti Başbuğ tarafından: Hilalin kuşattığı bir Bozkurt, İslamiyet tarafından çevrelenen bir Türklüğü sembolize etmekteydi.

Yani fikrin ana yapısı ortaya çıkmıştı “Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuzdur, ruhsuz beden de ceset gibidir.”

Bu kongreden bir süre sonra Türkçülük ve İslamcılık fikirlerini savunan gruplarla çok net çizgilerle olmasa da yollar ayrılmıştı. İlerleyen süreçte Atsız’ın temsil ettiği sadece Türklük fikri toplumda karşılık bulamayarak marjinalleşmeye ve dar bir çevreye sıkışmaya mahkûm kalmıştır.

Necip Fazıl’ın ana hatlarını çizdiği İslamcılık fikri ise yine aynı şekilde marjinalleşmiş ve bir süre sonra da yoluna dar bir çevrede devam etmiştir.

Ülkücü Hareketin geldiği nokta ise ortadadır. Bugün, bütün bir memleketi kuşatan hatta dünyanın her yerinde yüksek sesle dile getirilen ve mensupları milyonlarla ifade edilen dünyanın tanıdığı ve saygı duyduğu bir hareket kimliğindedir. Bu sonuca baktığımızda bile Rahmetli Başbuğumuzun bize çizdiği istikametin ve temellerini ortaya koyduğu fikrin sağlamlığını çok net görmüş oluruz.

Ülkücülük fikrini bir büyük nehre benzetirsek, bu nehre hayat veren ve bu nehri oluşturan irili ufaklı pek çok yan kolun, kaynağın olması gerekmektedir. Nihal Atsız’ın fikirleri, Necip Fazıl’ın fikirleri bu nehre hayata veren yan kollardandır ve bizler için çok değerlidir.

Bunun yanı sıra bu nehre hayat veren Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Dündar Taşer, Mehmet Akif Ersoy, Galip Erdem, Erol Güngör ve adını sayamadığımız yüzlerce düşünür ve fikir adamı bizler için ayrı ayrı değerlerdir.

Bu saydığımız kıymetler beşer olması münasebetiyle fikri anlamda hata da yapmışlardır, biz bu kıymetleri hatalarının da farkında olarak sevmeye devam edeceğiz. Ve bizler için lazım olan fikirlerini her zaman okuyacak, araştıracak ve değerlendireceğiz. Fakat şunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayacağız. Yer yer birbirine tamamen farklı düşünen bu şahsiyetleri ve temsil ettikleri fikirleri bir orkestra şefi edasıyla birleştiren ve ortaya bir şaheser çıkartan Alparslan Türkeş’i her zaman minnetle anacağız. Ülkücü olmanın bir gereği olarak da rahmetli Başbuğumuzun bu çabalarını ve çalışmalarını görmezden gelen, hatta hakarete varan saldırılarda bulunanlara en ağır cevabı her yerde ve her şartta vermeye devam edeceğiz.

Belli aralıklarla ortaya çıkan ve 1969’un rövanşını almak gayesiyle teşkilatlara sızmaya çalışan, gençlerimizin akıllarını bulandırmaya yönelik girişimlere şahit olmaktayız. Son dönemlerde buna benzer yapıların yine harekete geçtiğini gözlemlemekte ve takip etmekteyiz.

Kuru kuruya Türkçülük fikrini, yer yer ırkçılığa kadar ulaştıran bu akımlar hedef olarak kendilerine Ülkücü Hareketi seçmişlerdir. Adana Kongresinin sonucunu bir türlü hazmedemeyen ve her fırsatta Ülkücü Hareketi düşman safına koyarak saldırıya geçen bu gruplara net bir duruş sergilenmesi zorunluluk haline gelmiştir.

Buradan bir kez daha net olarak ifade ediyoruz ki: Ne Türklüğümüzden ne de İslamiyet inancımızdan vazgeçmeyiz. Ne Atsız’a olan sevgimizden, ne de Necip Fazıl’a olan saygımızdan taviz vermeyiz. Bizim için geçerli olan tek fikir Türk-İslam fikridir, bunun haricinde ki her fikri reddediyoruz.

Bizim ortaya koyduğumuz Milliyetçilik fikri belki de dünya da eşi olmayan şekilde kucaklayıcı ve birleştirici bir milliyetçiliktir. Milliyetçilik ve Millet anlayışımız; kan bağı arayışından ve ırksal arayışlardan uzak, mensubiyet fikrini temel alan ve bu mensubiyeti ilan eden herkesi kucaklayan Atatürk’ün tarif ettiği ve Alparslan Türkeş’in son şeklini verdiği bir Milliyetçilik anlayışıdır. Ayrıca bilimsel gerçekler, sosyolojik tespitler bu fikrin ne kadar geçerli olduğunu ortaya koymaktadır.

Seksen Milyonluk bir ülkede saf kan Türk arayışı yerine, kendisini Türk olarak ifade eden ve bunu haykıran insanları kucaklamak daha doğru değil midir?

Doğu ve Güneydoğu’da Türk Devletinin bekası için can veren, terör örgütleriyle savaşan fakat konuşma dili Kürtçe olan korucu kardeşlerimizin Türklüğe ve Türk Devletine hizmetlerini yok saymak nankörlük değil midir?

Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı için ter döken, kan döken konuşma dili Arapça olan Şehitlerimizin, Gazilerimizin hatıralarına küfretmek nankörlük değil midir?

Veyahut sıcak odalarda, konforlu masalarda ırk taassubu içerisinde önüne geleni Türklükten dışlamak ve kendini en büyük Türk olarak adlandırmak ne kadar akılcı ve mantıklıdır?

İddia ispatı gerektirir. Türklüğü sevmek, Türklüğe hizmet etmekle ispat edilebilir. Bu noktada doğuda PKK ile savaşan bir vatanseverle, İzmir’in loş salonlarında ırkçılık oynayanların ayrımını elbette aklı başında her insan yapabilir.

Tam da bu nokta da belirtmek isteriz ki “Türk-Kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir” sloganından rahatsız olmak başlı başına bir bölücülüktür. Zira bu slogandan en fazla rahatsızlık duyan PKK terör örgütüdür. Bu slogandan rahatsızlık duyanların bu pencereden bakarak kendi fikirlerini sorgulamalarında fayda olacağını düşünmekteyiz.

Sonuç olarak; Türk Milliyetçileri olarak kucaklayıcı ve ötekileştirmeyen bir fikrin temsilcileriyiz. Kendisini Türk hisseden ve Türklüğe hizmet eden herkes bizim açımızdan Türk’tür. Bunun dışında ki fikirler bizim ilgi alanımız dışındadır.

Nihal Atsız bizim için çok kıymetli bir şahıs olmakla birlikte, Necip Fazıl’da bizler için çok kıymetlidir. Her iki değere de saygımız sonsuzdur. Her ikisinin de fikirlerinden faydalanır, onları anlamak ve anlatmak uğrunda mücadele veririz. Fakat bizler için aslolan, Alparslan Türkeş’in ortaya koyduğu “Türk-İslam” fikridir.

Ne kuru kuruya bir Türkçülük, ne de Türklüğü inkâr eden bir İslamiyet bizim fikriyatımızı, hayat görüşümüzü temsil edemez.

Unutmuş olanlara hatırlatmak için kısa ve net olarak söylemek gerekirse…

     Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız!..

 

(*): Ülkü Ocakları Hatay İl Başkanı