Galip ERDEM: İBRET DERSİ

İBRET DERSİ

Galip ERDEM

Türk milletinin düşmanları, cihana hükmettiğimiz mutlu çağları unutamamışlardır. Türk’ün yeniden kendine dönmesi ihtimalini daima hesaba katar, millî şuurun uyanmasından daima ürker, birlik ve beraberlik ruhuna dönmemizi önlemek için her çareye başvurmaktan çekinmezler. Milletimizin güçlenmesine imkân vermemek ve ufak parçalara bölünüp kolaylıkla yutulacak lokmalar haline gelmesini sağlamak için çeşitli denemeler yapılmış, şeytanı bile kıskandıracak ustalıkta oyunlar düzenlenmiştir. Son yüzyıldan beri uygulanan yıkıcılık yollarından biri, hattâ birincisi, milliyetçilik ve Müslümanlık ikiliğinin yaratılmak istenmesidir.

Düşmanlarımızın kurnazlıklarından mı, yoksa bizim akılsızlığımızdan mıdır, bilemem; ama milletimizi parçalamak için çalışanların varlığı da inkâr edilemez. Aslında, düşmanlarımızın davranışını kınamak da mümkün değildir. Çünkü düşmanlarımızın varlığı, bizim yokluğumuzla, en azından, zayıflığımızla güçlenir. Fakat milletimize dost olanların, böylesine açık bir oyunu görmemelerini anlayamıyorum. Daha doğrusu, anlamaktan korkuyorum. Şahsım adına değil, düşmanın tuzağına düşenler adına ve oyunu kolaylaştıranlar adına korkuyorum. İtiraf edeyim ki, bildiklerimin çoğunu yazmıyor, kendime saklıyorum. Milliyetçilikle, Müslümanlığı çatıştırmak, çeşitli tecrübeler sonunda ispatlanmıştır ki, hem Türk milletinin, hem de İslâmiyet’in zararınadır.


Sadece, Türkistan’ın Sovyet orduları, tarafından istilâsından önceki durumunu hatırlamak, nasıl bir gaflete itildiğimizi anlamağa yeter de artar. Gerçekten Türkistan’da, yirminci yüzyılın başlarında, isimler değişik olmakla birlikte, mâna ve mahiyeti bakımından, milliyetçiler ve İslamcılar çekişmesi sayılacak bir mücadele vardı. Uzun hikâyenin özeti şudur: Kanlı bir iç harbin yorgunluğunu üzerinden henüz atamamış olan komünistler, bu mücadelenin hem hazırlayıcısı, hem de kışkırtıcısı idiler.

Tarafları birbirine kırdırmanın keyfini sürüyor, kâh birini, kâh diğerini tutuyor; milliyetçilere bağımsızlık, İslamcılara da din hürriyeti vaad ediyorlardı. İslamcıları milliyet düşmanı, milliyetçiler de din düşmanı bir havaya sokmak için çalıştılar. Netice alamadıkları söylenemez. Bazı din adamlarının milliyetçiliği kâfirlik saydığı, bazı milliyetçilerin de tutsaklığın ve geri kalmışlığın acısını İslâmiyet’in sırtına yüklemeğe yeltendiği görülmüştür.

Sonra ne oldu? Tarihler, ne olduğunu gayet açık yazıyor! Bilmeyen okusun. Okuyup anlamayan da Allah rızası için, lütfen bu işlere burnunu sokmasın. Türkistan, komünist Sovyet ordularının karşısına birbirine kenetlenmiş bir bütün halinde çıkabilseydi, öyle bir çırpıda yutulmazdı. Milliyetçilik ve dincilik çekişmesinin bedelini ibretle hatırlamalıyız.


DEVLET Dergisi (13.10.1969) / SAYI: 28:5