Dr. Hayati BİCE: “POSTMODERN MEHDİ”

“POSTMODERN MEHDİ”

BU YIL GÜNCELLENİR Mİ?*

Dr. Hayati BİCE

 

“Âhir Zaman” konusunun bütün zamanlarda müslümanların ilgi alanında olduğu Hoca Ahmed Yesevî şiirlerinden de kolayca anlaşılabilir. Günümüzden 900 yıl kadar önce yaşamış olan Pîr-i Türkistan’a izafe edilen şiirlerde, Hz. Rasûlullah (S.A.V.)’in vefatından henüz 500 yıl geçmemişken “âhir zaman” sorgulaması yapılması ilginçtir. (1)

“Âhir Zaman” ilgisinin bu derecede ilgi çekici oluşunun nedenleri üzerinde düşünüldüğünde hadis külliyatında “Kıyamet Alâmetleri” olarak tasnif edilmiş haberlerin büyük etkisi olduğu hemen anlaşılır. Kıyametin kopmasının yaklaşıldığı dönemde ortaya çıkacak kevnî (tabiatla ilgili) değişiklikler, “melhame” olarak adlandırılan büyük savaşlar ve nihayet “Deccâl” ile “ Mehdî” kodları ile tasvir edilen “âhir zaman şahısları” bu alâmetlerin başlıcaları olarak öne çıkar. Tarih boyu bu konudaki hadisler ve hadislerde tarif edilen olaylar ve şahıslar üzerinde konuşulmuş, tartışılmış ve bu tür haberleri derleyen risaleler vücuda getirilmiştir. (2)

“Mehdi” konusunda ortaya çıkan ilginin analitik düşünceye yabancı olan kitleleri ifsad etme ihtimali tarih boyu söz konusu olmuş ve konunun istismara sonuna kadar açık oluşu tehlikesi, başta konu ile doğrudan ilgili tasavvufî çevrelerden bazı ilim adamları olmak üzere kendisini topluma karşı sorumlu hisseden müslümanları bu konuda düşünme ve toplumu uyarma görevini yerine getirmeye sevketmiştir. Bu yazım -ve muhtemelen yazacağım bu konu ile ilgili sonraki yazılar da- sadece ve sadece bu çerçevede değerlendirilmelidir. Önce istihbarat örgütlerinin “İslam ülkelerini yönlendirme” kapsamında “Mehdî” konusuna nasıl yaklaştıklarını gözler önüne seren bir senaryoyu sunduktan sonra tasavvuf çevrelerinin “âhir zaman ve Mehdî” yaklaşımını somut örnekleri ile ele alıp günümüzdeki güncel gelişmelere değinmek istiyorum.

***

“Mehdi” konusu sözkonusu olduğunda hiç unutamadığım Muhammed Han Kayani imzasını taşıyan önemli bir araştırma vardır.  İnternet sitelerinin henüz oluşturulmağa başlandığı dönemde yayınlandığı için internet sitelerinde bulunamayacak bu yazı dizisi Yeni Şafak gazetesinde 18-22 Mart 1997 günlerinde yayınlanmıştı.

Kayanî’nin yazı serisi  “Postmodern Mehdi ve Taliban Hareketi” başlığını taşıyor ve dünyanın önde gelen istihbarat örgütlerinden birisinin İslam dünyasını manüple etmek üzere nasıl bir ‘Mehdî Üretim Projesi’ yaptıklarını ayrıntılı olarak dile getiriyordu. (3) Tarihî bir önemi olan bu araştırmadan önemli bir kısmını ilgili okurun hafızasında ve daha da önemlisi artık en önemli bilgi kaynağı haline gelen internet arşivinde yer almasının yararına inandığım için hemen hemen hiç kısaltmadan naklediyorum. (İlgili metin yazı içerisinde hemen fark edilmesi için italik olarak verilmiştir) :

Postmodern Mehdi

İran Devriminden (1979) hemen sonra, CIA’nin Operasyon Dairesi Müdürü Morton Hawke tesadüfen Kuala Lumpur’da bulunuyordu. Hawke, Asya turunun son ayağındaydı ve bölgedeki bir adamı ona, Malezya’nın başkenti dışındaki sakin ormanlık tepelerde yarı inziva hayatı yaşayan ünlü bir meslekdaşına nezaket ziyaretinde bulunmasını tavsiye etti. Pritchard adlı meslekdaşı İngiliz idi; ya da öyle olduğu sanılıyordu. Ortadoğu’da, İngiliz Savaş Dairesi’nin bir bölümünde çalışırken tanınmıştı. Kahire’de Arap bir kadınla evlenmiş, daha sonra Türkiye’ye gitmişti. Oxford’da okuyup Saygon’a ve oradan da Endonezya’ya gitti. Bazıları O’nun Hollandalılar tarafından da kullanıldığını düşünmekteydiler. (…) Öyle görülüyor ki Pritchard sadece Fransız, Hollanda, Japon, Rus hükümetleri ve birçok diğer hükümetler için ikili ajan olarak çalışmakla kalmamış, aynı zamanda bu hükümetlere karşı olan çeşitli örgütler için de çalışmıştı.

Hawke düşünmeye başladı: Neden İngilizler bu ikili oyuna izin vermekteydiler ve nasıl oluyor da Pritchard’ın bu zamana kadar yaşamasına izin verilmişti? Pritchard’a göre bunun cevabı basitti; İngilizler’e teslim ettiği her rapordaki bilgiler gerçekti ve yararlı olmuştu. Bu durum diğer hükümetlere verdiği raporlar için de geçerliydi. O “usta bir casus” ve bir “efsane” idi, ama aynı zamanda bir bilmeceydi. Hawke onun yüzündeki baskın bir hususiyetten, büyük ve kancalı olan burnundan etkilenmişti.

Pritchard sorar: “Ortadoğu’dan ne haber?”‘

Hawke şaşırır: “Ne olmuş Ortadoğu’ya?”

Pritchard kendi fikrini ortaya koyar: “Din.”

Hawke yine sorar “Ne olmuş dine?”

Böylece Pritchard tezini takdim eder: “İslam gittikçe yayılan saldırgan ve genç bir dindir. Onun otoritesine sahip olursak dünya üzerindeki bir milyar kadar Müslüman’ı kontrolümüz altına alabiliriz.”

CIA’nin adamı Hawke gülümser : “Bunu nasıl yapabiliriz?”

Pritchard konyağından bir yudum alır: “Bir mucizeyle…”

Hawke bir kahkaha atar “Diyelim ki bu mucizeyi gerçekleştirebiliriz. Bunun amacı ne olacak?”

Pritchard: “Bu mucize hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde yeni Mehdi’nin gelişini tasdik edecek.”

Pritchard “Usta”, toy Amerikalı’ya ‘Müslümanlar’ın nasıl uzun zamandır Mehdi’nin gelip kendilerini içinde bulundukları çöküntüden kurtarmasını beklediklerini’ anlatır: “Birçok yalancı Mehdiler ortaya çıkmıştır, en son olarak da Suudi Arabistan’da (Cuhaymen) . Esas Mehdi büyük bir güce sahip olacaktır.”

Pritchard ekler: “İslami fundamentalizmde büyük bir artış gözlenmektedir. Suriye, Libya ve Suudi Arabistan gibi totaliter devletler bile hali hazırda “Müslüman Kardeşler” gibi radikallere karşı savaş vermektedirler. Fakat Mehdi’nin gelişiyle birlikte, zaman içerisinde her Müslüman devletin siyasetini etkilemek ve hatta Batı’nın hoşuna gitmeyen hükümetleri devirmek mümkün olabilir.”

Amerikalı Hawke konu ile ilgilenmeye başlar. “Pekâlâ” der. “Mucizeyi ayarlayıp Mehdi’yi ortaya çıkarırsın. ama ya planımız ortaya çıkarsa?…””

Pritchard: “Bırak senin operasyonlarını başka bir istihbarat örgütü üstlensin. Böylece bir şeyler yanlış gidecek olursa, suçu üzerinden atar, ortadan kaybolursun.”

Hangi istihbarat örgütü? Sadece iki örgüt gereken vasıflara uygundu: İngilizler’inki ve İsraillilerinki. Hawke ve Pritchard İngilizler’inki üzerinde anlaştılar.

Operasyonun büyük bir bölümü Suudi Arabistan’da yer alacağı için ABD ilişkileriyle ve daha da önemlisi parasıyla katkıda bulunacaktı ve sonuç ne olursa olsun diğer projeler için faydası olacaktı. İngilizler tabii ki uzmanlık hizmetini sağlayacaklardı.

İngilizlerin Oxford’da kurulmuş Oryantal ve Afrika Araştırmaları Merkezi (SOAS) ve Araplar üzerine uzmanları vardı, bölgeyi biliyorlardı ve dünyanın o kısımlarında işbaşında olanlar onların öğrencileriydi.

Pritchard “Usta”, Müslüman dünyasında (Mehdi’nin ortaya çıkmak üzere olduğuna dair ilk söylentileri yaymaktan başlayarak geçmişine ve yaygın tanınışına göre gerekli kişinin seçimine kadar olan bir planı zaten hazırlamıştı.

Esas mesele Mehdi’nin yaratılmasından sonra nasıl kontrol edileceğiydi. Fakat eğer bir kimse bir Mehdi yaratacak kabiliyete sahipse, aynı zamanda yaratığıyla başa çıkabilme kabiliyetine de sahip olmalıdır.

Hawke bu fikri CIA’nin Virginia Langley’deki karargâhında anlatır. Langley’dekiler tartışmalar ve pazarlıklardan sonra nihayet razı olurlar. İngilizler işin içine sokulur ve ortak proje başlar.

Pritchard “Usta”nın Planı dikkatle hazırlanmıştır: Medya ve uzman kişiler kullanılarak bütün İslam dünyasında sadece Mehdi’nin son verebileceği bir kıyamet ortamı yaratılacak ve bu örgütün elemanları olan sufiler ve din adamlarının Mehdi’nin hakikaten gelmek üzere olduğuna dair yoğun rüyaları ve kehanetleri ile desteklenecektir:

Mehdi kendisini gelecek Hacc mevsiminde gösterecektir.”

Böylece bütün dünyadan romantik ve hayalci Müslümanlar Hacc’a koşacaklardır.

Fakat Müslümanlar bu adamın gerçek Mehdi olduğundan nasıl emin olacaklardır?

Mehdi rolüne uygun görülen dindar, saf -fakat planın sadece bilinçsiz bir parçası olan- kişi kendisinin gerçekten Mehdi olduğuna nasıl inanıp oyunun kendi üzerine düşen bölümünü oynayacaktır?

İşte burada olağanüstü bir “mucize” devreye girecektir, modern teknoloji tarafından üretilen mucize.

Mehdi’nin geldiğini bütün İslam dünyasına yayacak olan iki milyon kadar hacının hadiseye şahit olması için “mucize”nin Hacc günlerine denk gelmesi üzerinde anlaşıldı.

“Adamımız (üretilen Mehdi) müridleri tarafından sarılmış ve söylentiler sayesinde tanınmış olduğu halde (hacıların koyun, keçi ya da deve kurban ettikleri) Mina vadisinde kalabalığın ortasına doğru ilerleyecek ve kesilmiş bir koyunu yere koyacaktır.

İnananları ‘kahraman’ın (üretilen Mehdi) etrafında büyük bir halka oluşturacaklar ve sözde ‘Mehdi’ kurbanını kabul etmesi için Allah’a yakaracaktır.

Sonra açık-bulutsuz mavi gökten (uydudan), iki milyon kadar hacının hepsinin de açıkca göreceği, hatta Cidde’den bile görülebilecek parlak yeşil bir ışın gelecektir. Işın koyuna isabet edecek ve koyun duman halinde yok olacaktır.

“Ve böylece Mehdi gelmiş olacaktır” diyor bir Arap uzmanı ve MI6 Operasyon Dairesi Başkan Yardımcısı olarak plana dahil olan Peter Gemmel…

Mehdiliği kanıtlayacak olan “Mucize” üzerinde anlaşıldıktan sonra Gemmel “Mehdi” rolü için olası onbir adayın dosyalarını takdim eder. Bu dosyalar bütün Arap dünyasında yapılan yoğun araştırmalar neticesinde hazırlanmıştır.

Arab olmayan İslam ülkeleri göz önünde bulundurulmamıştır. Çünkü Arablar’ın Arab olmayan bir Mehdi’yi kabul etmeleri pek mümkün değildi. Adaylar üçe indirildi ve bir İslam uzmanı olan Leo Falk’ın fikri soruldu. Falk’a göre Mehdi İslam’ı oluşturan bütün gruplar ve milletler tarafından kabul edilebilir olmalıydı ve bu nedenle onun inançları ve bunları uygulaması aşırı derece fundamentalist olmalıydı.

Ebu Kadir Muhammed bin Abdullah’ın iri siyah gözleri kancalı bir burnu ve kalın dudaklı geniş bir ağzı vardı. Medine’de doğduğu söylenen Ebu Kadir’in ailesi Riyad’da, Kahire’de ve Cezayir’de yaşamış ve ailesi Cezayir’deki bir depremde ölen Ebu Kadir ülkesine (Arabistan’a) geri döndüğünde yaşlı teyzesi onu zorlukla tanıyabilmişti. Ebu Kadir hafızdı: sadece namaz kılıp dua etmek için değil- sessizce oturup düşünmek için sıkça Hz. Muhammed (S.A.V.)’in mescidine giderdi.“Mehdi” adayı olarak finale kalan Medineli çoban ile El-Cizzeli bedevî arasında bir seçim yapmakta bir kararsızlık yaşandı. Nihayet herkes Falk’ın tercihi üzerinde anlaştı: Medineli Çoban Ebu Kadir “Beklenen Mehdî” adayı oldu her şeyden habersizce…

Adamın -Ebu Kadir’in- etrafını saran mistik ve esrarlı bir hava vardı. Birçoğu O’nu basit ve saf olarak görmekteydi ve hakikaten de öyleydi. Medine-i Münevvere yakınlarındaki El-Hafa mağaralarında inziva yapmak için çoğunlukla iki gün boyunca yürürdü. Ebu Kadir bir keresinde meraklı bir çocuğa bu yorucu yolculuğunun sebebini “sessizliği duymak ve kendini görmek için” diye açıklamıştı.

EI-Hafa’daki inziva mağarası yakında vericilerle donatılacak ve “Mehdi” gaibden kendisine “Cidde’ye git. Orada Ashab’a, Muhacirun ve Ensar’a benzer bir adama rastlayacaksın ve bu adam sana Hz. Ömer’in (R.A.) Hz. Muhammed’e (S.A.V.)’e olduğu kadar yakın olacaktır…’ şeklinde esrarlı sesler duymaya, bunlara inanmaya ve emirleri uygulamaya başlayacaktı. Böyle bir kıyaslama normal bir Müslüman’a göre küfür sayılabilirdi, ama “Mehdi”nin üreticileri bu iş için sağduyusunu kullanamayacak kadar saf olan bir kişiyi seçmişlerdi.

Herhangi bir ihtilafa sebebiyet vermemek için “Üretilmiş Mehdi” sadece Kur’an’dan bahsetmeliydi.

Bütün bu gibi mistik hikâyelerde gerçekten önemli olan kimse ikinci şahsiyet olan “vezir”dir. Görünürde yakın ve sadık bir mürid, ama aslında “Mehdî”yi kontrol eden kişi. Bu kontrol eden kişinin kendisi de başka bir yerdeki ‘efendisi’ tarafından yönlendirilip kontrol ediliyordu.

Peter Gemmel, Mehdi’yi ve O’nun sayesinde dünyadaki İslami hareketi bu şekilde kontrol edip yönlendirecekti.

Daha önce bu iş için, ikinci adam olmak üzere “ imam”lar ve “artist”ler gibi çok değişik karakterlerdeki ajanları kullanmışlardı, şimdi bir “yardımcı“nın yardımıyla bir “kutsal kişi“yi kullanacaklardı. Bu “Mehdi” yardımcısı, bölgedeki birçok “uyuyan ajan” arasından seçilen Hacı Merdan idi.

“Uyuyan ajan” yaşadığı toplumda normal ve saygıdeğer bir kişi olarak tanınan aktif olmayan bir ajandır. Böylece “uyandırıldığında” ve göreve çağrıldığında hiç kimse onun bir ajan olduğunu düşünmeyecektir.

Gerçekte, ARAMCO (Arab-Amerikan Petrol Şirketi) sayesinde zengin olan Irak kökenli bir Arap olan Hacı Merdan,Ciddeli bir tüccar olarak yaşıyordu. Son derece dindar bir insan olarak tanınmakta ve toplum içerisinde alçakgönüllülüğü ve cömertliği nedeniyle kendisine saygı duyulmaktaydı.

Operasyon başladı: Kuzeybatı’daki El-Hafa mağaraları seslerle dolmaya başladı. Hacı Merdan “uyandırıldı”. Cidde’de genellikle namaz kıldığı caminin imamına kendini takdim etti ve imam ile konuşmağa daldı:

“Bazı rüyalar görüyorum…” dedi

İmam: ”Rüyalar mı ?..”

“Evet, birbirine benzeyen rüyalar.”

İmam: “Ne gibi rüyalar?”

“Bir adam görüyorum. Çölde yürüyen ‘mübarek’ bir adam.”

İmam: “Onu tanıyor musun?”

“Hayır, ama onu açıkca görüyorum ve her zaman aynı.”

İmam: “Kutsal olduğunu nereden biliyorsun?…”

“Sadece biliyorum.”

İmam: “Ne söylememi bekliyorsun?

“Bunun hakkında konuşayım mı?…”

İmam: “Hayır. Rüya rüyadır.”

Fakat bu sözlerden etkilenen İmam konuştu ve konuştukça rüyayı dallandırıp budaklandırdı.

Ve Cidde’den çok uzaklarda, Afrika’da, güneydoğu Asya’da söylentiler yayılmaya başladı: Madagaskar’dan Endonezya’ya, Jakarta’ya ve ötesine: Pakistan’a, Afganistan’a, İran’a, Türkiye’ye Suriye’ye, Sudan’a, Mısır’a, Nijerya’ya ve her yere ‘mübarek” adamın, “Mehdi”mizin haberi yayıldı…

Herkes Suudi Arabistan’a doğru yola koyuluyordu: “Bu sene Hacc’da zuhur edecek…”

Hacı Merdan, İmam üzerinde durmadan çalışıyordu. Sonra bir gün “Mehdî olarak üretilmiş adamımız” Ebu Kadir Muhammed bin Abdullah, Cidde’deki camiye geldi, tıpkı Hacı Merdan’ın imama söylediği gibi… Hacı Merdan “Mehdi”mize doğru yürüdü ve “Allah’ın adıyla… Elhamdülillah, nihayet geldin…” dedi.

“Mehdî olarak üretilmiş adamımız” elini Hacı Merdan’ın omuzuna koydu: “Seni bulmaya geldim.” dedi.

Böylece “Mehdi” ve yardımcısı Hacı Merdan, İslam’ın maddî ve manevî otoritesini ele geçirmeye, elliden fazla Müslüman ülkedeki bir milyar kadar Müslüman’ı “küresel efendiler”in kontrolüne vermeye yönelik görevlerini yerine getirmeye koyuldular.

***

Muhammed Han Kayanî cümlelerini “Bu bir senaryo!” kaydı ile noktalıyor….

Mehdî olarak üretilmiş adamımız”ın tüm özellikleri hadislerde nakledilen verilere uygun olarak belirlenmiştir, isminden, babasının adından, sırtındaki et benine kadar… Mekânlar özenle seçilmiştir… Ses ve görüntü efektleri mükemmeldir. Nasıl bir film ama…

Şaka bir yana, şimdi arkanıza yaslanıp bir düşünün: Dün Irak’ta, bugün Mısır’da olanları, -ne yazık ki belki yarın Türkiye’de olacakları- LCD TVlerden “live” olarak izleyen “senarist”leri görebiliyor musunuz? Daha da önemlisi yarın ülkemiz meydanlarındaki kalabalıklar arasına salınacak Hacı Merdan’ları, Ebu Kadir’i görebilecek misiniz?…

Özellikle Hacc zamanında Mina vadisinde bulunmuş veya bulunacak iseniz iki kere düşünün: Haccı Ekber olan bir Hacc döneminde gökten gelen bir ışın ile Rabb’ine adadığı kurban Tanrı katına yükseltilen bir ‘mübarek” adamın, Hazret-i Mehdî’nin Kâbe avlusunda sabah namazı sonrası biat kabul edeceği fısıltı gazetesi ile size de ulaşsa ne yapardınız?

Hele de Arafat vakfesi, Cuma gününe rastladığı için ‘Hacc-ı Ekber’ olarak ilan edilmesi muhtemel olan Hacc için ‘kutsal topraklar’da iseniz ne yapardınız?

Hacc’a gidecek müslümanlardan bu satırları okuyanlar olacaksa Arafat’ta, Mina’da, Kabe-i Muazzama’da bu yazıyı hatırlasınlar ve yazarı için de dua etsinler…

________________________________

(*) İLK BASKI: 10 Şubat 2011.

(1) Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet , Yayına Hazırlayan: Dr. Hayati Bice ; Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, 8. Baskı ,Hikmet-147, s.308, 2018- Ankara.

(2) Bir örnek: Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhanevî, Kıyamet Alâmetleri, Yay. Haz. Osman Çataklı, Lütfi Doğan, M. Cevad Akşit., İstanbul.

(3) Bu yazı dizisinin orijinalini Milli Kütüphane gibi gazete arşivi bulunduran kütüphanelerde okuyabilirsiniz. Yazıdaki bir isim, gerçek bir şahsa benzerlik nedeniyle yanlış anlaşılmaması için değiştirilmiş ve birkaç önemsiz hata metnin daha iyi anlaşılması için düzeltilmiştir.