Dr. Hayati BİCE: MHP Lideri Bahçeli’nin Türk Ocakları Ziyareti

“Dünya Yeniden Kuruluyor”
MHP Lideri Bahçeli’nin  Anlamlı  Türk Ocakları Ziyareti

 

Dr. Hayati BİCE

MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin, beraberindeki Genel Merkez yöneticilerinden Prof. Dr. Mevlüt Karakaya ve Prof. Dr. A. Semih Yalçın gibi isimlerle, Türk Ocakları Genel Merkezi’ni ziyaret ederek, Prof. Dr. Mehmet Öz başkanlığındaki yeni Türk Ocakları yönetimini kutlaması, ülkemizin bütün Türk milliyetçileri için çok sevindirici bir gelişme oldu. Birbirlerini daha gençlik dönemlerinden, akademisyenliğe adım attıkları ilk günlerden tanıyan Türk milliyetçiliğinin iki önemli isminin bir araya gelmesi çok önemli bir haber olmasına rağmen, medyanın önümüzdeki günlerde çok önemli etkileri olacak bu haberi atlamış olması gariptir.

Ülkemizin -neredeyse son beş yıllık- gündemini işgal eden milliyetçilik, Türklük tartışmalarının hararetle sürdüğü günlerde yapılan bu ziyaret, Türk milliyetçilerinin ülke sathında birlikteliği açısından tarihî bir önem arz etmektedir. Bu önemi, haberi işiten kamuoyunda, Türk milliyetçileri arasında oluşan heyecandan anlamak bile mümkündür.

 

Son çeyrek asırdır, siyasî yaklaşımlardaki öncelikler nedeniyle MHP ile Türk Ocakları arasında, -en hafif tanımıyla- bir soğukluk bulunduğu da bilinen bir gerçekti. Bu soğukluğun nedenlerine, sonuçlarına; Türk milliyetçiliği açısından yol açtığı kayıplara değinmenin, bugünkü ağır şartlarda, ‘Ocak tozu yutmuş’ bazı isimlerin[1]: “Türk Ocakları kendisini feshetsin”; ya da bazı kerameti kendinden menkul ‘inanç önderleri’nin: “Sulhda hayır vardır, bunun için el-etek de öpülür” diye sinirlerimizi test ettiği ortamda, ülkemizdeki Türk milliyetçiliği geleneğine bir faydası olmadığına inanıyorum.

 

Kendini Türk hisseden herkesin sinirlerinin yeterince gerildiğini dikkate alarak, okurlarımı sıcak tartışmalardan daha soğukkanlı bir zemine taşımak istediğim bu yazımda, Türk milliyetçiliğinin kültür alanındaki en köklü kuruluşu olan Türk Ocakları ile yine Türk milliyetçiliğinin siyasî temsil sahnesindeki en önemli -kanaatime göre yegâne- kurumu olan MHP arasındaki ilişkinin tarihî zeminine işaret etmek istiyorum.

 

“Ülkücü Görüşün Ülkemizdeki Gelişimi” ve Türk Ocakları

 

MHP ile Türk Ocakları arasında, fikir düzeyinde var olan -olması gereken- tarihî birliktelik, benim icad ettiğim bir vakıa değildir. Bu tarihî birlikteliği bir suçmuş gibi ele alıp, iddianame başlığı ile kağıda dökenlerin kim olduğunu öğrenince, eminim, sizler de şaşıracaksınız. 12 Eylül 1980 darbesini takip eden “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nın iddianamesi okunurken Başbuğ Alparslan Türkeş ve bütün ülkücüleri en fazla üzen konuların başında, siyasî partilerden birisi olan MHP’den öteye vardırılan bir söylemle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi olan Türk milliyetçiliğinin suçlanması gelmişti.

 

Askerî savcı Nurettin Soyer, iddianamesinin yüzlerce sayfasını işgal eden suçlamalarını 70 yıl öteye Türk Yurdu’nun yayınlandığı günlere kadar götürüp, Türk Ocakları’na, son Türk devletinin kurucu iradesine dil uzatma gafletini göstermişti. Altında imzası olduğu halde -herhalde başkaları tarafından hazırlandığı için- ancak kekeleyerek okuyabildiği satırlarla Türk milliyetçiliğine hasta bir zihnin iftiraları ile saldırıyordu. 12 Eylül darbe sürecindeki “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”na yaşları itibarıyla uzak olan bugünün ülkücü gençleri yanında, kuşağımızdan aksakalların da bu konuyu unutmuş olabileceğini var sayarak onlar için de,  MHP iddianamesindeki “Ülkücü Görüşün Ülkemizdeki Gelişimi” başlıklı bölümden iki alıntıyı sunmak isterim:

 

“1908 yılına kadar milliyet esasına dayanan akım günün koşullarına uygun olmadığından, bu tarihe kadar Osmanlıcılık, Türkçülüğe tercih ediliyor ve geniş topraklar üzerinde yaşayan farklı kökenli ve dine sahip ulusları kaynaştırıcı, yaklaştırıcı özelliği nedeniyle devlet politikası olarak, onun savunuculuğu yapılıyordu.

12 Aralık 1908 yılında Türk diye anılan bütün Türk kavimlerinin geçmiş ve haldeki niteliklerini öğrenme ve öğretmeye çalışma amacıyla Türk Derneği kurulmuştur. Bu derneğin 15 Ekim 1911 tarihindeki üye sayısının ancak 63’e ulaşması karşısında, derneğin ve dolayısıyla savunmasını üstlendiği görüşün yaygın bir fikir akımı haline dönüşemediği görülmektedir.

Bu derneğin kapanmasından sonra yeniden alınan, Türklük ve Türk unsurunu ölçü alan Türk Yurdu Cemiyeti faaliyete geçmiştir. Türk milliyetçiliğine bir yön vermek amacıyla kurulan, ancak yaşamları uzun sürmeyen Türk Derneği ve Türk Yurdu Cemiyetleri’nin kapanmalarından sonra 12 Mart 1912 tarihinde Türk Ocağı açılmıştır. İstanbul’da bulunan genel merkezin İngilizlerce işgali üzerine faaliyetine ara veren Türk Ocakları 23 Nisan 1924’te bu kez merkezi Ankara’da olmak üzere yeniden faaliyete geçmiş, daha sonra bu merkeze bağlı olarak çeşitli illerde 157 şube açılmıştır.”(…)

 

“Türk Milliyetçiliğini işlemek ve yaymak, Türk bilincine dayanan kültür birliğini oluşturmak, milliyetçiler arasındaki bağları kuvvetlendirmek, Türk kültürüne hizmet, Türk töre ve geleneklerini yerleştirmek amacıyla 1946 yılında Türk Kültür Ocağı kurulmuş, daha sonra Türk Ocakları dışında en yaygın sayı ve kuruluşa sahip Milliyetçiler Derneği açılmış ancak bu dernekler 1952 yılında kapatılmıştır. Bu arada 1946 yılında kurulan Türk Gençlik Teşkilatı ve Türk Kültür Çalışmaları Dernekleri’ni de saymak mümkündür.

1949 yılında tekrar etkin çalışmalarına başlayan Türk Ocakları, Türk milleti dışında bir de Türk ırkı olduğu görüşünden kaynaklanan nedenlerle düşünce ve politik konularda milliyetçilik görüşünü yayıp etkinleştirmeye çaba sarf etmiştir. Bu arada derneğin milliyetçilik ve komünizmle mücadele görünümünde, dinî konuları istismarını ve eski harflerle ilgili tutucu davranışlarını kısaca belirtmekte yarar vardır.”

 

12 Eylül Sıkıyönetim mahkemesine Nurettin Soyer imzası ile sunulan, ancak müellif olarak sol ideolojinin basın-yayın dünyasındaki önemli isimlerinin de katkıda bulundukları rivayet edilen[2], MHP iddianamesindeki bu savruk satırlar, bugün tarihe mal olmuş bir evrak olarak, Türk milliyetçiliğini mahkûm etmek isteyenlerin, MHP’den önce Türk Ocakları’nı hedefe oturttuğunun ayan-beyan bir kanıtı olarak arşivlerdedir.

 

Son Dönemde  Türk Ocakları’nın  ‘Takdire Şayan’  Tavrı

 

Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz’ün “Türksüz, Türkiyesiz Süreçler Çözüm Değil Çözülme Getirir” ve “Red ve İnkâr”  başlıklı yazıları ile başlayan ve geçtiğimiz günlerde yayınlanan resmî açıklama ile netleşen tavrı Türk milliyetçileri arasında büyük bir takdir ile karşılandı.

 

Bir tarih akademisyeni olan yeni Türk Ocakları Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz,  27 Ocak 2013 tarihli yazısında ders verircesine şunları yazmıştı: “TV ekranları ve gazete sütunlarında arz-ı endam eden yeni dönem “star”ları Türk, Kürt, Çerkez, Gürcü, Laz, Arnavut vb. bütün etnik grupların anayasal yurttaşlık veya Başbakanın tercih ettiği şekliyle “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” altında ifade edilmesinin her derde deva olabileceğini vaaz ediyorlar. Bu teze göre, herhalde 19. Yüzyılda da Osmanlılar Yunanlılara, Sırplara, Bulgarlara karşı Türkçü bir siyaset izledikleri için onlar bağımsızlık derdine düşmüştü. Sonra Ermeniler de aynı yüzden harekete geçmişti. Halbuki, bilenler için ideal bir öğretmen olan tarih bize tersini söyler:  Osmanlı İmparatorluğu Türklük davası yüzünden parçalanmadı. Bu topraklarda en son milliyetçilik yapanlar Türkler olmuştur; onların milliyetçiliği de ırka ve etnikliğe değil bin yıllık tarihe ve kültüre, Müslüman Türk kimliğine dayanmıştır. (…)

Bu toprakların Türkiye, burada yaşayan ve kahir ekseriyeti Müslüman olan insanların Türk olarak isimlendirilmesinin sebebini anlamamaktaki ısrarın, cehalet dışında mantıklı bir cevabını bulmak zor. Burada mesele Türk milliyetçiliği veya bunun karşısında Kürt milliyetçiliği ya da asabiyesi tartışması değildir. Mesele, bir tarihî-kültürel varlık olarak, etnik değil cihanşumûl ve millî bir anlamı olan Türklüğün, bir etniklik olduğunun hem ülkeyi yönetenler hem de medyanın çoğunluğu tarafından bir gerçeğin ifadesiymiş gibi takdim edilmesidir. (…)Türk kavramı, İslam öncesi Göktürk yazıtlarında da, İslamî dönem eseri Divanü Lügati’t-Türk’de de kapsayıcı ve siyasî bir ad olarak farklı budun ve kavimleri içine alan bir kavramdı. 1924 Anayasası da Türkiye halkına, din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşlık cihetinden Türk dendiğini belirtmek suretiyle bu kapsayıcı anlayışı benimsemişti (88. Madde: Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlâk olunur.) Bu tarihî tecrübeye rağmen, etnik bölücü terörü sonlandırmak için çözüm arayışları çerçevesinde giderek yaygınlaşan ve Türklüğü etniklik içine hapsetmek isteyen bir yaklaşımı savunmak son derecede yanlıştır. (…)

Prof. Dr. Mehmet Öz “yapılması gereken”i de şöylece tanımlamıştı: “Bugün yükselen etnikçi psikolojiye karşı bir takım tedbirler almanın gerekli olduğu düşünülebilir ama anayasadan Türklüğü çıkarmak, Türkçenin yanına yeni resmî dil(ler) eklemek kesinlikle tedbir değil taviz olarak algılanacağı ve netice vermeyeceği gibi çözülmeyi de hızlandıracaktır. Yapılması gereken, farklılıkları ne olursa olsun bu ülkedeki herkesin bir bütünün parçaları (kesret içinde vahdet)  olduğu fikrinin pekişmesi istikametinde ortak kimliği (Türklük) ve millî dili (Türkçe) savunmaktır.

Bugün yükselen etnikçi psikolojiye karşı bir takım tedbirler almanın gerekli olduğu düşünülebilir ama anayasadan Türklüğü çıkarmak, Türkçenin yanına yeni resmî dil(ler) eklemek kesinlikle tedbir değil taviz olarak algılanacağı ve netice vermeyeceği gibi çözülmeyi de hızlandıracaktır. Yapılması gereken, farklılıkları ne olursa olsun bu ülkedeki herkesin bir bütünün parçaları (kesret içinde vahdet)  olduğu fikrinin pekişmesi istikametinde ortak kimliği (Türklük) ve millî dili (Türkçe) savunmaktır.”[3]

Prof. Dr. Mehmet Öz’ün  “Red ve İnkâr” başlıklı yazısında ise girilen sürecin varacağı sonuç, net olarak gösterilmişti ve sürecin sorumlularının tarihî vebaline dikkat çekilmişti:

“İçinden geçtiğimiz kritik süreçte yalnızca iktidar partisine değil bütün siyasî partilere, aydınlara ve sivil toplum kuruluşlarına düşen temel görev, Türk milletini oluşturan unsurları ayrıştıracak bir dil yerine gönül beraberliğini sağlayacak birlik dilini inşa etmeye katkıda bulunmaktır. Türk milleti ecdadının, tarihinin ve kimliğinin red ve inkâr edilmesine müsaade etmeyecektir. Adsız ve kimliksiz bir toplum tasavvurunun bizi götüreceği yeri görmek isteyenler bir zamanların Yugoslavya’sına bakabilirler. Tarihin ve geleceğin bu kritik kavşağında, iyi niyetle de olsa, vahim sonuçlar doğuracağı aşikâr olan çözüm planlarının uygulamaya geçirilmesine katkı veya izin verenler, yarın tarihî bir vebalin sorumlusu olarak anılacaktır.”[4]

 

“Bütün Türkler Bir Ordu…”

 

Bütün Türk Milliyetçileri’nin Prof. Dr. Mehmet Öz’ün bu iki değerli yazısını, internet ortamında ve/veya fotokopi ile çoğaltarak etraflarında yaygınlaştırmasını tavsiye etmeden geçemeyeceğim.

Türk Ocakları Genel Merkezi’nin, Prof. Dr. Mehmet Öz’ün başkanlığı döneminde kendilerinden beklenen tavrı sergileyerek son günlerde altı oyulan ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndan çıkartılmak istenen Türk milliyetçiliğine sahip çıkma tavrını yansıtan çıkışlarının siyaset dünyasında takdir edilerek, yankılandığı anlaşılmaktadır. Bu yankının eninde-sonunda iktidar sahiplerinin, hiç değilse oy hesabı ile, göz ardı edemeyeceği millî hassasiyet sahibi kitlelere de ulaşacağı kesindir.

 

Bugün Türkiye sathında genellikle de üniversiteli illerde açılmış olan 77 şubesi ile Türk Ocakları Anadolu’nun fikrî şekillenmesinde küçümsenemeyecek bir lokomotiftir. Türk Ocakları’nın tarihî misyonuna uygun bir rüzgâr estirerek Anadolu’yu dalgalandırması ise TBMM’de mutlaka ve mutlaka fırtınalara yol açacaktır.

 

Ankara Türk Ocağı’nın tam çeyrek yüzyıl önce, 1987 yılında düzenlediği ilk Türk Dünyası Kültür Şöleni’nin davetiyesi üzerine yazdırdığımız uranı, günlerdeki heyecanla tekrarlıyorum: “Bütün Türkler Bir Ordu…”

 

_______________________________________________

 

(*) Dr. Hayati Bice, Ülkücü Yazarlar Derneği (Ülkü~YAZ) Genel Başkanı.

İletişim: http://ulkuyaz.org.tr

 

[1] Geçtiğimiz günlerde “Irkçılığa Dikkat” başlığı ile içerisinde yer aldığı siyasetin “bir numara”sına utangaç bir muhalefet sergileyen MHP iddianamesinin ‘82 numaralı sanığı’, bugünün bir AKP milletvekilinin yazacağı yeni bir yazı ile,  Türk Ocakları’nın yeni duruşunun anlam ve önemi ile kendi durduğu yer hakkında ‘akademik’ bir değerlendirme yapmasını da bekliyorum. İddianamenin bir diğer ‘kaçak zanlısı’nın, kendisini feshetmesini istediği Türk Ocakları’nın ‘mümtaz’ tavsiyelerine uymaması konusunda, ‘82 numaralı sanık’ ile aynı gazetede yazacaklarını ise -hiç mi hiç!- merak etmiyorum.

 

[2] Derme-çatma bir metin olarak kotarılan MHP iddianamesinin nasıl hazırlandığı ile ilgili bir çok rivayet yanında komik olaylar da söz konusu olmuştur: CHP Malatya senatörü Niyazi Ünsal’ın aylarca süren bir mesai ile hazırlanan iddianamede MHP milletvekili olarak gösterilip suçlanması gibi…

 

[3] Prof. Dr. Mehmet Öz, “Türksüz, Türkiyesiz Süreçler Çözüm Değil Çözülme Getirir” 27.01.2013, http://www.turkocagi.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=4912:tuerksuez-tuerkiyesiz-suerecler-coezuem-deil-coezuelme-getirir&catid=202:genel-bakandan&Itemid=320

 

[4] Prof. Dr. Mehmet Öz, Red ve İnkâr, 18.02.2013, http://www.turkocagi.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=4995:red-ve-nkar&catid=202:genel-bakandan&Itemid=320