Dr. Hayati BİCE: Ahlâk ve Etik

Ahlâk ve Etik


Dr. Hayati BİCE

Son birkaç aydır, sağlık ve etik konusuna yoğunlaştığım  meslekî bir çalışma içerisinde idim. Bu nedenle yazılarıma epeyce bir süre ara vermiştim. Etik konusunu ele aldığım çalışma nedeniyle gözden geçirdiğim literatürün bir ürünü olarak, bu yazımda  ahlâk ve ahlâk ile ilişkisi son asırlarda ayrıntılandırılan etik kavramları ile ilgili bazı temel bilgileri paylaşmak istedim.

Ahlâk: Türkçe’de -Arapça’daki huy, mizaç, karakter anlamına gelen- ‘hulk’ sözcüğünden türeyen ahlâk kavramı, insanın başka varlıklarla belirli normlara göre gerçekleşen ilişkiler toplamını, insanın söz konusu ilişkileriyle bu varlıklara yönelen eylemlerini düzenleyip anlamlandıran ilke, kural ve değerler bütününü ifade eder. Değerler, sezgisel olarak, betimlenerek ortaya konulduğunda, “ahlâk” oluşur.

‘İyi hareket’ler -doğru hareket olmasa bile iyi insanların yaptığı hareketler olarak da tarif edilebilir. İnsanın motivasyonları ile ilgili küçük farklar dışında ‘iyi hareket’, ahlâkî bakımdan genellikle en rasyonel hareket olarak görülür. İyi insan ya da iyi ahlâkî eğitim almış birey, zihniyet dünyasındaki davranış kalıplarını iyileştirmek adına belli bir motivasyon ve eğilim içindedir.

“Neden ahlâklı olmalıyım?” sorusu, “Neden doğru olanı yapmalıyım?” olarak tercüme edilebilir. Bu soru, kişinin kendi çıkarına olmasa bile sorulduğunda, gerçek anlamını bulur. Ancak bu sorunun anlamlılığını zaafa uğratan birçok pratik zorluk vardır. Bir bireyin kendi çıkarını gözeterek hareket etmesi, o bireyin yapacağı en rasyonel tavırdır. Bu önerme şüphesiz mantıklı ya da yoruma kapalı bir gerçektir. Fakat bu önerme evrensel bir rasyonalite yasası değildir.

Yaşamak için hepimizin ahlâkî olgulara ihtiyacı vardır. Ahlâk terimi ile hayatımızda hüküm süren tek ahlâkî kurum, geleneksel ahlâk bile olsa, bu durum hiçbir ahlâkî olgu olmamasından iyidir.

İnsan, toplum içerisinde, ahlâkî bakımdan neyin doğru veya yanlış olduğunu birbirine empoze ederek sosyalleşir. İnsan, vicdanının sesine kulak vermeden mutlu olamaz. Ahlâkî ilkeler, ne kadar ustalıkla çarpıtılırsa çarpıtılsın, terk edildiği takdirde, toplumsal bazda ağır bedeller ödenmek durumunda kalınır. Bununla birlikte, ahlâk ve vicdan inkâr edilebilir. Ancak vicdanı reddeden bir sosyalleşme sürecinde, sosyolojik açıdan bakıldığında rasyonalist bir birey bile genel ahlâk kurallarının değişmesini istemez; çünkü ahlâk kurumunun toplum için oluşturduğu değeri bilir.

“Erdem ve Mutluluk” kitabında, Batı’da ahlâk problemini, insanın kendisine karşı duyduğu kayıtsızlıkla ilişkilendiren Fromm, bunun temelinde, bireyin önemini ve biricikliği duygusunu yitirmiş olmasının yattığına işaret eder. Fromm’a göre ahlâk sorununun özünde kendimizi kendi dışımızdaki amaçlar için araç haline getirmemiz, kendimizi pazarda satılacak bir mal olarak görmemiz ve bu şekilde ele almamız ve kendi gücümüzün kendimize yabancılaşmış olması gerçeği yatmaktadır.

Ahlâkî bir seçim daha iyi bir alternatif yönünde verilen karardır. İnsan olmak büyük ölçüde bizim gibi görüşleri, benlik kavramları, gereksinim ve arzuları, iddiaları olması bakımından amaçlı yönelimleri bizimkine benzeyen, diğer insanlarla dünyayı paylaşmanın iyi ve kötü, doğru ve yanlış, zorunlu olarak yapılması gereken ve yasaklı gibi zıt yönleri olduğunu anlamak demektir.

Ahlâk değerlerle ilgilidir ve değerler, betimlenerek ortaya konulduğunda, “ahlâk” oluşur; bu ‘değerlerin bilgisi’ kavramlaştırılarak sistem haline getirildiğinde artık  “etik” sözkonusudur.

Etik, Batı dillerindeki etik terimi, bir bilim disiplini olarak “Belli yer ve zamana özgü olarak iyi davranışlarla kötü davranışların kurallarını saptayan bilim” diye tanımlanmıştır.(1)

Türk Dil Kurumu tarafından “Türkçe’de Batı Kökenli Kelimeler Sözlüğü”nde  ‘Töre bilimi’ şeklinde karşılanmıştır. Etik, insan davranışının ilkeleri, ahlâk da bu ilkelerin özel bir durumda uygulanması ile ilgilidir. Ahlâk felsefecilerinin kendileri de ahlâkî bir ikilemin varlığına ilişkin ilkeleri belirtmeye bu durumla ilgili olgular hakkında emin olmak gereğini vurgulamaktadırlar. Etik ilkeler insan davranışının süre giden amaçları ile ahlâk kuralları da bu amaçların gündelik durumlarda uygulanması ile ilgilidir. İnsan davranışına yön veren bu ilkeler olmaksızın insanlar bir arada nasıl yaşayacaklarını daha önemlisi hayatlarını nasıl sürdüreceklerini bilemezlerdi.

Etik ilkeleri ortaya atmak çok zor bir iş değildir. Çünkü genellikle, ilke olarak bu iyicil kurallara dünyanın hiçbir yerinde karşı çıkılmaz. Bir kişinin hoşgörüden, adaletten ya da iyi kalblilikten yana olduğunu ilan etmesi, çok az insanın kaşlarının çatılmasına neden olur.

Özetle etik, felsefenin, insanın tarih boyu oluşturduğu değerler evrenini inceleyen, bu değerler dünyasının hemen her unsurunu “iyi”/“kötü”, “doğru”/“yanlış” veya “onaylanabilir”/“onaylanamaz” şeklinde yorumlayan bir alt dalıdır. Etik (ahlâk ve erdem) belli zaman ve yerde yaşayan bir grup, cemaat veya toplumda kabul edilebilir olan davranış kodlarını ifade eder.

Değerlere, özellikle de ahlâkî değerlere yönelik bu duygusal yönüyle insan, kendisine ait bir ruhanî hayat kurar. Ahlâkçılığı meydana getiren öz, insandaki bu manevî değerleri taşıma, isteme ve gerçekleştirme çabası veya mücadelesidir ki, bu çaba insanı, nesnel değerlere yönelen sıradan bir varlık olmaktan çıkartarak, birey veya ahlâk varlığı hâline getirir. Dolayısıyla, bu duygusal boyutu insana, yaratılan ya da miras alınan değerlere uygun yaşama, değerlerin algılayıcısı ve taşıyıcısı olma ve böylelikle de, hayatına anlam katma; belirli ahlâkî değerler temeli üzerinde, kendisine ahlâkî bir hayat kurma imkânı verir.

Dine inanma duygusunun insanın davranışları üzerindeki etkisini vurgulayan Dostoyevski’nin pozitivist akımın en güçlü olduğu dönemde şöyle dediği nakledilir: “Tanrı ölmüşse, artık Tanrı yoksa her şey mubahtır, yani her şeye izin var demektir.” Batılı zihniyetin egemen olduğu dünyada gerçekten de pek çok insan buna inanır; yalnızca aralarında şu fark vardır: Bazıları bundan, Tanrının ve kilisenin, ahlâkî düzeni desteklemek için yaşamaya devam etmesi gerektiği sonucunu çıkarır; bazıları ise her şeye izin verildiği, her şeyin mubah olduğu, geçer olan hiçbir ahlâkî ilkenin bulunmadığı, hayata yön veren biricik ilkenin herkesin kendi menfaatini düşünmek olduğu fikrini benimser.(2)

İslâm’da her türden etik yaklaşım, Kur’an ilkelerine dayanmaktadır ve Kur’an’ın ahlâkî öğretisi ve Hz. Muhammed’in davranışlarının belirlediği sünnet ile sıkı sıkıya ilişkilidir. İslâm felsefesinin tıp etiğine bakışında, Kur’an ayetleri ve hadisler önemli bir yer tutar. Kur’an’da, ahlâk bağlamında referans alınabilecek birçok ayet vardır.(3)

Sadece birisini analım: Allah, salih kullarını şöyle tanımlar: “O iman edenler, hem sözün güzelini işitecek duruma ulaştırılmışlar, hem de övülmeye lâyık olan Allah’ın yoluna eriştirilmişlerdir.(4)

________________________________________

İletişim: http://hayatibice.net/

 

(1) Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi (Altıncı Cilt), Remzi Kitabevi Yay., İstanbul, 1980, s.378-379.

(2) Erich Fromm, Erdem ve Mutluluk, T. İş Bankası Yay., 1994, s.282.

(3) Cafer Sadık Yaran,  Ahlâk ve Etik, Rağbet Yay., İstanbul, 2010, s.44-45.

(4) Elmalılı M. Hamdi yazır, Kur’an-ı Kerim Meali; 22. Hacc Suresi, 24. ayet, Huzur Yay., 1996, s. 334.

NOT: Daha önce yayınladığım Ülkücü Hareket’in Ahlâk Anlayışı ve Ülkücü Kitlenin Ahlâkî Toplam Kalitesi başlıklı yazılarımı da tekrar gözden geçirmenizi tavsiye ederim.