Cumhuriyet Kurulurken / Dr. Hayati Bice

Cumhuriyet Kurulurken Maneviyat Âleminde Neler Oldu?

Dr. Hayati Bice

 “Peygamber Efendimiz, eliyle işaret ederek “burayı şuna verin” buyuruyorlar. Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal’dir.”

İsmail Kara’nın  “Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye” kitabını[1] kapağını ilk gördüğüm anda almağa karar verirken kitabın isminin beni etkilediğini söylemeliyim. Yazarın 1992-1996 yıllarında yayınlanmış gazete yazılarını derleyen bu kitaba ismini veren yazı kitabın en başına konulmuştu ve uzun dipnotu dışarıda bırakılırsa ancak bir kitap sayfası kadar tutan kısacık bir yazı idi. Yazıda söz konusu edilen ve kitaba ismi verilen rüya ise iyice özetlenerek sunulmuştu:

 

  1. Abdulhamid döneminde Şeyhülislâmlık’ta görev yapmış Şeyh Rahmi Baba 1930’lu yıllarda şeyh ve halife arkadaşlarını gizlice Anadolu’nun bir kasabasına davet eder. “Kahriye” okunacak, yani “Ya Kahhâr” zikri çekilerek Mustafa Kemal’in ve rejiminin “kahr u tedmiri” için dua edilecektir. Davet kabul görür ve gizlice toplanılır.

 

Kahriyenin okunacağı sabaha birkaç saat kala Şeyh Efendi bütün niyetlerini altüst edecek bir rüya görür:

Bir dünya haritası. Ortasında Türkiye. Türkiye toprakları dünyanın diğer bölgelerinden bariz bir şekilde ayrılırcasına yemyeşil. Fakat etrafı, sınırları simsiyah, hayli kalın, lakin alçak duvarla çevrili. Peygamber Efendimiz haritanın başında ve insanların gözüönünde dünyayı yeniden taksim ediyor; şurayı şuna, burayı buna verin diye emirler veriyor, etrafındakiler de gerekeni yapıyorlar.

 

Mustafa Kemal, Trakya bölgesi gibi bir yerde duruyor. Yüzü Peygamber Efendimiz’e dönük değil ve duruşundan anlaşıldığına göre mahcup ve tedirgin bir durumda; bu yüzden Efendimiz’e bakamıyor. Sıra Türkiye’nin kime verileceğine geldiği zaman Şeyh Efendi gözlerini beş açıyor ve pürdikkat kesiliyor Peygamber Efendimiz yüzünü çevirmeden yalnız eliyle işaret ederek “burayı şuna verin” buyuruyorlar. Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal’dir.

 

Şeyh Efendi kan ter içinde uyanır. Düşüncelidir. Niyetiyle rüyası arasında bir müddet gider gelir. (Tasavvuf ve tarikat kültüründe rüya, doğrudan bilgi kaynaklarından biridir). Abdestini alır, namazı cemaatla kılmak için arkadaşlarının yanına gider. Namaz eda edilir, dua biter. Fatiha çekilir. Herkesin kahriye okumaya geçilecek dediği bir anda Şeyh Efendi rüyasını anlatmaya başlar…

 

Rüyayı şöyle yorarlar: Türkiye yemyeşil olduğuna göre bu hayra, İslâm’a alâmettir ve durumun esas itibariyle iyi olduğunu gösterir. Etrafındaki duvarların kalın ve siyah oluşu tedirginlik verici; çünkü siyah küfür işaretidir, fakat alçak oluşları mevcut menfi durumun çok uzak olmayan bir zamanda aşılabileceğini gösteriyor. Gerek Efendimiz’in ona karşı tavrı, gerekse Mustafa Kemal’in duruşu menfi… Fakat Türkiye’yi ona veren Hz. Peygamber olduğuna göre buna karşı çıkamayız.

 

Kahriye okumaktan vazgeçilir ve şeyhler, halifeler memleketlerine dönerler...

 

***

İsmail Kara’nın ifadesine göre bu rüya, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı seçildiği günün ertesinde Cağaloğlu’nda karşılaştığı ciltçi -ve Sezgin Neşriyat’ın sahibi- Ahmet (Mehmetbaşoğlu) Ağabey isimli bir dervişten nakledilmişti.  Yazarın dostu olan râvi, bu rüyayı gören Şeyh Rahmi Efendi’den el alan bir zata mensuptu ve tabii olarak alçak siyah duvarların aşılacağı zamanın gelişini bekliyordu. Turgut Özal’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderi değiştireceğine inandığı anlaşılan derviş, İsmail Kara’ya “Yarın cuma. Cumhuriyet tarihinde ilk defa, cumhurbaşkanlığı forsunu taşıyan bir araba Kocatepe Camii’ne yanaşacak. Siz de göreceksiniz…” diyerek ilahi işaretin tecelli edeceği günün geldiğini hevesle söylemişti.

 

İsmail Kara’nın naklettiği bu rivayet beni de epeyce düşündürdü.

 

Rüya rivayetini nakleden derviş, Turgut Özal’ın ölümünü görmüş müydü? Gördü ise fikri ne yönde değişmişti? Türkiye Cumhuriyeti’nin akıbeti konusunda şimdi ne düşünüyordu? Benim için meçhul olan bu soruları İsmail Kara’nın da dostuna sorup sormadığını bilemezdim.

 

Birgün Ankara’da bir Cuma namazı çıkışında tevafûken karşılaştığım İsmail Kara’ya hemen yıllardır kafamı kurcalayan bu rüyanın sahibi olan Zat ile ilgili, başkaca bir bilgisi olup olmadığını sordum. İsmail Kara, yazdıkları dışında bir ayrıntı bilmediğini ancak nakleden dervişe bakılırsa şeyhin bir Rufai şeyhi olması gerektiğini, sadece rüyayı gören şeyhin bir torununun Diyanet İşleri’nde önemli bir mevkide görev yaptığını öğrendiğini söyledi. ‘İşte o torun ile, görüşülebilirse belki biraz bilgi edinilebilir’di.

 

O gün kısa bir süre sonra Türk tiyatrosunun sıra dışı isimlerinden Ensar Kılıç’ın cenaze namazında, şahsen tanıdığım o torun ile karşılaşacağımı söyleseler, inanmazdım. Torununa “Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye” kitabından söz edip dedesinden rivayet edilen bu rüya hakkında açıklayıcı bir yazı yazmasının, tarihî bir vakıanın anlaşılması için şart olduğunu söyledim. Çünkü, bu kitabı okuyan hemen herkes bu manidâr rüyanın sahibi olan Zat’ı merak ediyordu. Hattâ, bu merakını internet ortamlarında iyi niyetli olarak paylaşanlar da olmuştu.

 

İsmail Kara’nın kitabının ilk yazısı olarak kayda geçirdiği önemli ve anlamlı rüyanın sahibinin kim olduğunun ortaya konulmaması bu rivayeti kolaylıkla “rejimi koruma ve kollama adına uydurulmuş olma” iddiası ile karşı karşıya bırakabilirdi. Bu nedenle bu rüyanın ardına düşmek, kahramanı olan şeyhin kim olduğunu bulmak duygusu –hiç de üzerime vazife olmadığı halde-  ilk okuduğumdan itibaren gönlüme takıldı; kaldı. Vardır bir hikmeti…

 

‘Cumhuriyete Manevî Meşruiyet Kazandıran’ Rüyanın Sahibi Kimdi?

 

Aradan epeyce bir süre geçti. Şeyh Rahmi Efendi’nin torunu ile yolumuz -bir başka vesile ile- bir daha kesişti. Yine kendisine dedesinin rüyası hakkında ne yazacağını sordum ve artık kendisi yazmazsa benim bir yazı yazmak zorunda kalacağımı da ilettim. Nihayetinde, bu yazıyı yazmak benim üstümde kaldı; ancak Kara’nın kitabında kayda geçirdiği rüyası anlatılan şeyh efendinin torunu, dedesi ile ilgili şimdiye kadar hiçbir basın-yayın organında paylaşılmamış bazı bilgileri lütfetmek nezaketini gösterdi. (Bu vesile ile bu makaleyi yayınlanmadan önce inceleyip yaptıkları bazı tashihât için kendilerine teşekkürü borç bilirim.)

 

Nakledilen bu manidâr rüyanın sahibi olan zat, Mevlüt Rahmi Efendi isimli bir zat-ı şerif idi. Osmanlı’nın son döneminin, cumhuriyetin de ilk günlerinin maneviyat ehli arasında saymamız gereken bir mürşid-i kâmil idi ve Nakşî-Kadirî icazetine sahibi olmakla beraber Kadirî usulünü öne çıkartan bir meşrebe sahipti.

 

Mevlüt Rahmi Efendi, İstanbul’da medrese eğitimi aldıktan sonra bir süre İstanbul’da çalışmış, daha sonra atandığı Sivas Zara Rüşdiyesi’nde müderrislik yapmıştı. Subay olan babası Mahmud Niyazi Bey’in 93 Harbi’nde Kars cephesinde, ‘Kars Kalesi savunması’ sırasında şehid olmasından sonra, mürşidinin de tavsiyesi ile annesi ve bir kız kardeşi ile ata ocağı Yozgat’a dönecektir. Mevlüt Rahmi Efendi’nin bahsedilen mürşidi kimdir; bilinmiyor. Torununun babasına dayanarak verdiği bilgiye göre kabri, Fatih Sultan Mehmed Han’ın türbesinin kıble kısmındaki hazirede yer alıyordu. Torun bu bilgiyi aktarırken: “Zaman zaman babam gidip kendi babasının mürşidinin kabrini ziyaret eder ve Kur’an okurdu. Çocukluk bu ya, çok da ilgimi çekmemişti, şimdi hangi kabir olduğunu hatırlayamıyorum.” diyor.

 

Rüyamızın kahramanına dönecek olursak Mevlüt Rahmi Efendi’nin kabri, evliliğini de yaptığı Yozgat’ın merkez ilçesine bağlı Türkmensarılar köyündedir.  Dedesi iki torunundan birisine kendi ismi olan Rahmi’yi uygun görürken, diğer torununa silsilesine müntesib olduğu pîr Abdulkadir Geylani’ye hürmeten olsa gerek Abdülkadir adını verdirmiştir. Hem Kadirî hem de Nakşî icazeti olduğundan iki tarikatten de yetiştirdiği müridleri olmuştur.

 

Mevlüt Rahmi Efendi’nin şahsî evrakı olan belgelerin bazıları şehir ve ev değişikliği gibi sebeplerle nakledilirken kaybedilmiş, bir kısmı da değerli el yazması kitaplarının bir kısmı sahhaflara satılırken, kitap aralarındaki evrakın alınmasının unutulmasıyla gaybubete karışmıştır, ki varisleri tarafından daha sonraları aranmasına rağmen bu şahsî evrakın bulunamadığı ifade edilmektedir.

 

Mevlüt Rahmi Efendi, ilk dini tahsillerini verdiği oğullarına -yaşadığı sıkıntılar sebebi ile olsa gerek-, devlet kapısında “resmi görev almamalarını” tavsiye etmişse de bir oğlu resmi görev almak zorunda kalmış; müftülük yaparken geçirdiği bir trafik kazası ile ahirete irtihal eylemiştir. Diğer oğlu ise babasının tavsiyesine uyarak, 1986 yılında Hak’ka yürüyene kadar esnaflık yaparken, bazen de fahrî imamlık yapmak zorunda kalmış.

 

1925’de yasaklanan tarikat hayatından sonra Mevlüt Rahmi Efendi’nin dergâhı, pek çok benzeri vakıada olduğu gibi, evi olmuş. Mütevazı köy evinin bitişiğindeki bağımsız misafir odası, dervişleri ve hiç eksik olmayan misafirleri için tahsis edilmiştir ki, bu misafirlerinin de genellikle dışarıdan gelen dervişleri olduğu anlaşılmaktadır. Kahriye okunması için toplanan mekân da burası olmalıdır.  Yozgat’ın yakın dönemde tanınmış gönül erlerinden ünlü Nakşî şeyhi Şeyhzade Ahmet (Ergin) Efendi, Mevlüt Rahmi Efendi’nin çağdaşı ve haldaşı imiş.

 

Mevlüt Rahmi Efendi, 1936 yılında olduğu tahmin edilen vefat gününe kadar köyünde ziraat ile meşgul olması yanında ve ilmî yeterliliği nedeniyle Hakk’a yürüyünceye kadar köy camiinin imamlığını da yapmıştır.

 

Mevlüt Rahmi Efendi’nin oğul ve torunları 1959’da Yozgat’tan ayrılarak önce Kırıkkale, ardından Ankara ve nihayet 1964 yılında İstanbul’a taşınırlar. İstanbul’da Mevlüt Rahmi Efendi’nin Kadiri dervişlerinden banka emeklisi Nuri Efendi diye bir şahıs vardır ki halifesi olduğu düşünülebilir. Nuri Efendi’nin İstanbul’a ilk defa geliş sebebi son derece ilginçtir.  Tanıdıklarından bazıları “Senin şeyhinin mahdumu İstanbul’da bakkallık yapıyor, üstelik de içki satıyor” demişler. Bu hakikatli derviş, bu söylentiye inanmak istememişse de gidip yerinde görmek ve eğer doğru ise, gereken uyarılarda bulunmak üzere İstanbul’a gelir ve Mevlüt Rahmi Efendi’nin oğlu ve torunlarını bulur.

 

Mevlüt Rahmi Efendi’nin oğlu kendisini denetime gelen dervişe: “Bakkal bu, sattıklarım da bunlardan ibaret. Ben bunca din kitabı okumuş adam, nasıl içki satarım? Ama üzülmeyin, bu dünyada iken cemalinizi görmem gerekiyormuş, Cenab-ı Hak sizi bunun için göndermiş” diyerek gönlünü alır. Böylece ithamların, söylentilerin asılsızlığı da anlaşılır.

 

Mevlüt Rahmi Efendi’nin doğum ve vefat tarihleri -anlaşıldığı gibi- net olarak bilinmemektedir. Torunları vefat tarihini 1936 olarak hatırlamaktadırlar. İsmail Kara’nın naklettiği üzere Kahriye okumak için uzak yerlerden gelen meşayih ve dervişandan bu meclisin iptali kararına itiraz eden çıkmadığı, takdirin tecellisine boyun eğildiği de anlaşılmaktadır. Bu karşı çıkılmayışta Mevlüt Rahmi Efendi’nin ihlâs ve manevî kemâline duyulan saygının etkili olduğu tartışılmazdır.

 

Dergâhların Kapatılması Nasıl ‘Uysalca’ Kabullenildi?

 

677 numaralı ve 30.11.1925 tarihinde kabul edilerek 13.12.1925 tarih ve 243 saylı Resmi gazetede yayınlanan “Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” [2] ile resmen kapatılan tekke ve dergâhların faaliyetine son verildiğinde sadece İstanbul’da 400 civarında faal tekke ve dergâh olduğu kaydedilmiştir. Buralarda yaşayan mürşidler, aileleri ve yatılı müridlerin sayısının birkaç bini bulacağı da kolayca anlaşılır. [3]   O zamana kadarki hayatları hep tasavvufî bir çerçevede şekillenen bu insan grubunun, ağır bir karar olan men ediliş karşısında çoğunluk itibarıyla baş eğdikleri bilinir. Bu baş eğişte zahirî şartlara direnme iradesine ve gücüne sahip olmayışları yanında, bu yazıda kısmen aydınlığa kavuşan yakın tarihin bilinmeyen, ancak manevî işaretlerle yürüyen  daha pek çok olayın yer aldığı düşünülmelidir.

 

Bu sessizce kabullenişte tekkelerin içten içe erozyonunun bu kapatmanın manâ aleminden bir yansıma olarak kabulüne dair rivayetler [4] var ise de bu hükmün genelleştirilemeyeceği de açıktır.

 

Yalova her gelişinde görüşmesi vesilesi ile Mustafa Kemal’in de yakından tanıdığı bir mürşid-i kâmil olan Şeyh Şerafeddin Dağıstanî’nin (ölümü: 15 Ağustos 1936, Yalova) kayda geçen sohbetlerinde beş kez Medine-i Münevvere’ye hicret etmek istese de Hz. Rasûlullah’ın bu hicrete onay vermeyişinin kaydedilmesi bu manevî ilişkilerin bir diğer kayda girmiş örneğidir. [5] Bahsi geçen Şerafeddin Dağıstanî’nin İstiklal Savaşı’nda Yunan ordularının Marmara bölgesindeki katliam ve saldırılarına karşı direnişin odak noktasındaki isimlerden birisi olması ile yeni rejim nezdinde makbul bir isim olması gerekirse birtakım ihbarlar ile çeşitli defalar tutuklanması da yakın tarihin alacakaranlık döneminin cilvelerindendir.[6] Şeyh Şerafeddin Dağıstanî’nin halefi olan yeğeni Abdullah Dağıstanî’nin (ölümü:30 Eylül 1973, Şam) kendisinin vefatı sonrasında Şam’a hicretini vasiyet etmesi ve tarikatının yayılması için orada kuracağı dergâhı ana karargâh olarak kullanmasını işaret etmesi de bilinen bir olgudur.[7]

 

Tasavvuf ehlinin zahiren fazlaca dikkat çeksin çekmesin bütün kararlarını verirken her şeyden önce bu tür manevî işaretlere dikkat ettikleri ehline ayân bir husustur. Bu nedenle İsmail Kara’nın maneviyat ile hareketin anlam ve önemini unutan/unutturulan günümüz insanı için uyarıcı bir etki oluşturan o kısacık yazısı olmasa idi bu yazı da yazılamayacaktı.

 

Vardır bir hikmeti…

 

 

 

——————————————————-

İletişim: atahayati@gmail.com

 

[1]İsmail Kara, Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye, s.9-10, Kitabevi Yay. İstanbul-1998.

 

[2] 677 numaralı ve 30.11.1925 tarihinde kabul edilerek 13.12.1925 tarih ve 243 saylı Resmi gazetede yayınlanan “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”un üç maddesinde en önemlisi olan birinci maddesinin yasaklama hükmü şöyledir: “Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilümum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir (kapatılmıştır). Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir. Alelümum tarikatlerle şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur (=yasaktır).”

 

[3] İstanbul’daki dergâhların sayısı ve ait oldukları tasavvuf ekolü hakkında son yıllarda yapılan ciddî çalışmaların sayısında önemli bir artış olmuştur. İlahiyat Fakülteleri akademik kadrosunun büyük katkıda bulunduğu bu çalışmaların ayrıntılı bir örneği için bkz: Erkan Övüç, Mecmua-i Tekâyâların Serencamı ve Yeni Bir Liste Neşri, Tasavvuf dergisi, Sayı: 27, Ocak-Haziran 2011-İstanbul, s. 269-320.

 

[4] Bu rivayetlerden en yaygını mürşidi olan Abdulhakîm Arvasî’den “tekkeler zaten manevî olarak kapatılmıştı” anlamındaki hükmünü nakleden Necip Fazıl’ın “Son Devrin Din Mazlumları” kitabındaki şu sözleridir: (Abdulhakîm Arvasî’nin) tekkelerin kapatılması mevzuunda yakınlarına izhâr ettikleri umumî kıymet hükmü şuydu: “Hükümet tekkeleri değil, boş mekânları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı.”

Yaşar Nuri Öztürk ise bu kabullenişi dergâhının bir yangında kül olması üzerine hamd eden Kuşadalı İbrahim Halvetî’nin (ölümü:1845) İstanbul’daki dergâhının yeniden tamir edilerek ihyasını talep eden müridlerini reddederek  “Çok şükür merasimden kurtulduk” dediği günlere, 1800’lerin ilk yarısına kadar geri götürür: Kuşadalı İbrahim Halvetî, bir kaza sonucu yanan tekkesinin yeniden inşaını isteyenlere engel olmuş ve sebep olarak da tekkelerden feyzin kaldırıldığını söylemiştir. “Tekkesi yandığı zaman halîfesi Ahmed Îzzet’e şöyle der: “Keyfine bak İzzet, masivayı yaktın!” (Yaşar Nuri Öztürk, Kuşadalı İbrahim Halvetî, İstanbul-1982)

 

[5] Bu durum Şerafeddin Dağıstanî’nin sohbetlerinde şöylece kayda girmiştir: “Âlemin ahvâline ve âlemi ihata etmiş olan hadsiz-hesapsız zulmet ve fesada bakarak, uhdeme düşen irşad ve ıslah vazifesini icraya, ilim ve kudretimin kafî gelmeyeceğinden, yeis derecesinde kalarak beş defa halk arasından çekilmek ve Medine-i Münevvere’de ihtiyâr-ı mücâveretle Ümmet-i Muhammed’e dua ile imrâr-ı hayat etmek için Cenâb-ı Mefhâr-ı Âlem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’den mezuniyet istedim. Cenâb-ı Resûlullah, kat’iyyen halk arasından çekilmeme razı olmadılar.” (Menâkıb-ı Şerefiyye, (1. Cild) , s. 13-15, Yayına Hazırlayan: Hacı Hasan Burkay, Ankara-1995)

 

[6] Şeyh Şerafeddin Dağıstanî’nin Kurtuluş Savaşı’ndaki hizmetleri ve bu hizmetlerin dönemin T.C. Hükümeti tarafından takdir edilişi ile ilgili belgeler için bkz: Doç. Dr. Hülya Küçük, Kurtuluş Savaşı’nda Bektaşiler, Kitap Yayınevi, İstanbul-2003.

 

[7] Şeyh Şerafeddin Dağıstanî ve halefi Abdullah Dağıstanî hakkında geniş bilgi için bkz: http://www.tasavvuf.info